Yıl 22  Sayı 299 Kasım 2003

Bu Sayıda
 

 

Pek Yakında Hollywood: 11 Eylül, Irak Savaşı...*

 

 

Şehir, susamış vahşi bir hayvan gibi yağmuru içiyor günlerdir. Hayalet nehirler geri döndü. Eski yataklarına kurulmuş evlere, odalara giriyor sel. Artık sokak adlarında yadigâr şehrin geçmiş akarsuları, yanlış kurbanlardan intikam alıyor. Cihangir'in dar gökyüzünde olağandışı bir geçit töreni. Göçe başladı leylekler. Dönerler mi geriye acaba? Yaz bitiyor işte. Ağaçlar yapraklarını dökmeye hazır. Şehirse ölüm haberlerini izlemeye. Leylekler İncirlik'in üstünden de geçecek mi? Yok olan Fırat'ın kuşları nerededir şimdi? Göçmen kuşlar Basra'ya da uğrayacak belki, hava saldırısı olmazsa. Savaş sonbaharda mı başlar, yoksa kışta mı?

Belli ki, pek yakında!

’Ölü değilim, çünkü henüz hayatım film şeridi gibi önümden geçmedi.’

Godard böyle demişti. Oysa Hollywood, 11 Eylül'den sonra hepimize dünyanın film şeritlerini izletmeye başladı. Daha çok savaş filmi, daha çok intikam, dalgalanan Amerikan bayrağı, büyük kurtarıcı, yakışıklı sarışın, gözleri yaşlı kumral, aşk, ölüm ve zafer.

Amerikan ihracatının en büyük iki kalemidir, eğlence sektörü ve ölüm sektörü! Sinema ve silah. Bir yıldır daha sıkı bir ilişki içindeler. Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer de açıkladı: ‘Beyaz Saray, ülke içinde ve dışında yükselen hoşgörü, cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri eğlence dünyasıyla paylaşacak. Hollywood'a, yaratıcılığından dolayı saygı duyuyoruz.'

Canlı yayında, bir film gibi izlediğimiz 11 Eylül saldırısından bir ay sonra Hollywood'un beyinleri, Pentagon yetkilileriyle bir araya gelmişti. Pentagon'un merak ettiği şey, terörün gelecekteki senaryosuydu. Çünkü düşman, sinematografik bir tarz seçmişti, gerçeğin postmodern sahnesini, yani ekranı ele geçirmişti. Geleneksel askeri düşüncelerin hiçbiri bu tarzı açıklayamıyordu. Toplantı, Güney Kaliforniya Üniversitesi Yaratıcı Teknoloji Enstitüsü'nde yapılmış, bir general başkanlık etmişti. Bilim, sinema ve ordunun buluştuğu bu enstitü 1990'da kurulmuştu. Sanal gerçeklik tekniğiyle askeri sahneleri en göz kamaştırıcı şekilde sinemaya aktarmak amacıyla. Bu sayede Hollywood, son savaş filmlerini daha ‘gerçekçi' çekebiliyordu. Sanki bombalar sinema koltuklarının arasında patlıyor gibi.

Pentagon'la Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk önemli örneği II. Dünya Savaşı yıllarının başında kurulan Enformasyon Bürosu'dur. Amerikan yönetimi savaşa girmeyi arzuluyordu (Bir koyup üç almak!)... Ama kamuoyu yüksek bir oranda buna karşıydı. Hollywood, halkın fikrini değiştirmeye çalışıyordu. Enformasyon Bürosu, filmlerin senaryolarını kontrol ediyor, beğenmediklerini yeniden yazıyordu.

Bugün bir Enformasyon Bürosu resmen yok. Ama film yapımcıları, senaryolarındaki birkaç değişiklikle, milyarlarca dolar değerinde askeri oyuncağı ordudan sağlayabiliyor. Örneğin Pentagon'un desteğiyle çekilen ‘Black Hawk Down’ filmi, Amerikan askerlerinin 1992’de Somali’ye yaptığı baskını anlatıyor. Filmi izlediğinizde, operasyonda çoğu sivil 10 bin Somalili’nin öldürüldüğünü öğrenmiş olmuyorsunuz. Ne de eski devlet başkanının ülkenin üçte ikisini dört Amerikan petrol şirketine sattığını, bu başkanın devrildiğini, Amerikan ordusunun müdahalesinin aslında bir bussiness olduğunu. Her zaman olduğu gibi, yine ’Savaşın ilk kurbanı, hakikattir’. Somali, Amerika’nın kara listesindedir. Ama sırada önce Irak vardır.

’Rüzgârla Konuşanlar’ filminde, Nicolas Cage, Navaho karaktere soruyordu: ’Niye buradasın?’ Onun gibi diğer ’beyaz’ askerler de Kızılderililerin niye onlarla birlikte savaştığını anlamıyorlardı. Film, kimi sahnelerinde, o yıllarda hâlâ Kızılderililere karşı yoğun bir ırkçı önyargının olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Navaho asker flütünü çalarken perdeyi boydan boya kaplayan bir Amerikan bayrağı dalgalanıyordu. (Amerikan savaş filmlerindeki kadar fazla, dalgalanan bayrak görüntüsünü belki sadece Kuzey Kore’de bulabilirsiniz.)

Navaho asker, oğlunun adını gururla söylüyordu bir sahnede: George Washington. Bütün bir kıtayı ellerinden alan, milyonlarca Kızılderiliyi bedensel ve kültürel olarak ortadan kaldıran bir ülkenin kurucusunun adını vermişti oğluna. Ama askerde aşağılanmaktan yine kurtulamıyordu. Oysa film, Kızılderililer ile beyazlar arasında düşmanlığın artık geride kaldığını vurguluyordu. Şanslı Kızılderililer olarak birkaç bin de olsa hayatta kalan Navaholar, kimsenin bilmediği dilleriyle Japon şifre çözücülerini alt etmişler ve binlerce Amerikan askerinin hayatını kurtarmışlardı. Ama filmden öğrenemediğimiz şeyler de vardı. Amerikan vatandaşı olarak savaşmalarına rağmen Kızılderilerin oy kullanma hakkı ancak 1948’de verilmişti. Navahoların kahramanlık madalyaları ise 1992’de göğüslerine takılabilmişti.

Hollywood’un en büyük keşfi, melodramdır. Tarihsel olaylar kişisel öykülerin ardında anlatılır. ’Pearl Harbor’ filminde olduğu gibi; iyi kalpli, yakışıklı ve tabii kahraman asker, iyi kalpli güzel sevgilisiyle sonunda öpüştüğünde, kalbimiz artık onlar için çarpmaktadır. Hollywood, Amerikan yüzyılını herkese tatlı dille anlatır. Bu konuda yalnız da değildir. Bazen, filmlerin tanıtılması ve promosyonunda Amerikan coğrafya dergisiyle, belgesel kanallarıyla ortak hareket eder. Film, dergi ve televizyon programları aynı anda vizyona girer. Hem de bütün dünyada. Coğrafi bilgiyi yayma misyonu, Amerikan yüzyılının belgeseline dönüşür. Global tek bir kalp yaratılmıştır ve sinema salonlarında aynı duyguyla atmaktadır.

Eisenstein, sinemanın şok etkisini vurgulayarak, Sovyet sinemasının bir ’Yumruk sineması’ olduğunu ve ’kafaları kırması gerektiğini’ söylemişti. Hitler iktidarında ’ajit-prop’ sinemanın rolü büyüktür. Kuzey Kore ’Tek Zihin’ yaratma amacını önemli ölçüde sinemaya borçludur.

Sinemanın gücü nereden gelir? ’Sinema, imgenin kendi kendine hareketini, otomatik hareketini başarmıştır.’ Fransız filozof Gilles Deleuze böyle der. Şimdiye değin hiçbir sanat türünün başaramadığı şey budur. Resimdeki imgenin hareket edebilmesi için insanın düşünme sürecine girmesi gerekir. Oysa sinema bunu otomatik olarak başarır. Yine Deleuze’ün ifadeleriyle, ’Düşüncede şok etkisi yaratır, iletişimsel titreşimler kortekse ulaşır ve sinir ve serebral sisteme doğrudan temas eder’. Otomatik hareket, bizim içimizde ’ruhsal otomasyon’ meydana getirir. Bu şoktan kurtuluş yoktur. Deleuze’a göre, öyle bir etkidir ki bu, ’Görüyorum, duyuyorum’ demeyiz artık, ’HİSSEDİYORUM’ deriz.

Bu artık ’sinematografik DÜŞÜNÜYORUM’dur.

* Atlas Dergisi, Sayı:128

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'