Pek Yakında
Hollywood: 11 Eylül, Irak Savaşı...*
Şehir, susamış
vahşi bir hayvan gibi yağmuru içiyor günlerdir. Hayalet nehirler geri döndü.
Eski yataklarına kurulmuş evlere, odalara giriyor sel. Artık sokak adlarında
yadigâr şehrin geçmiş akarsuları, yanlış kurbanlardan intikam alıyor.
Cihangir'in dar gökyüzünde olağandışı bir geçit töreni. Göçe başladı leylekler.
Dönerler mi geriye acaba? Yaz bitiyor işte. Ağaçlar yapraklarını dökmeye hazır.
Şehirse ölüm haberlerini izlemeye. Leylekler İncirlik'in üstünden de geçecek mi?
Yok olan Fırat'ın kuşları nerededir şimdi? Göçmen kuşlar Basra'ya da uğrayacak
belki, hava saldırısı olmazsa. Savaş sonbaharda mı başlar, yoksa kışta mı?
Belli ki, pek
yakında!
’Ölü değilim, çünkü
henüz hayatım film şeridi gibi önümden geçmedi.’
Godard böyle
demişti. Oysa Hollywood, 11 Eylül'den sonra hepimize dünyanın film şeritlerini
izletmeye başladı. Daha çok savaş filmi, daha çok intikam, dalgalanan Amerikan
bayrağı, büyük kurtarıcı, yakışıklı sarışın, gözleri yaşlı kumral, aşk, ölüm ve
zafer.
Amerikan
ihracatının en büyük iki kalemidir, eğlence sektörü ve ölüm sektörü! Sinema ve
silah. Bir yıldır daha sıkı bir ilişki içindeler. Beyaz Saray Sözcüsü Ari
Fleischer de açıkladı: ‘Beyaz Saray, ülke içinde ve dışında yükselen hoşgörü,
cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri eğlence dünyasıyla paylaşacak.
Hollywood'a, yaratıcılığından dolayı saygı duyuyoruz.'
Canlı yayında, bir
film gibi izlediğimiz 11 Eylül saldırısından bir ay sonra Hollywood'un
beyinleri, Pentagon yetkilileriyle bir araya gelmişti. Pentagon'un merak ettiği
şey, terörün gelecekteki senaryosuydu. Çünkü düşman, sinematografik bir tarz
seçmişti, gerçeğin postmodern sahnesini, yani ekranı ele geçirmişti. Geleneksel
askeri düşüncelerin hiçbiri bu tarzı açıklayamıyordu. Toplantı, Güney
Kaliforniya Üniversitesi Yaratıcı Teknoloji Enstitüsü'nde yapılmış, bir general
başkanlık etmişti. Bilim, sinema ve ordunun buluştuğu bu enstitü 1990'da
kurulmuştu. Sanal gerçeklik tekniğiyle askeri sahneleri en göz kamaştırıcı
şekilde sinemaya aktarmak amacıyla. Bu sayede Hollywood, son savaş filmlerini
daha ‘gerçekçi' çekebiliyordu. Sanki bombalar sinema koltuklarının arasında
patlıyor gibi.
Pentagon'la
Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk önemli örneği II. Dünya
Savaşı yıllarının başında kurulan Enformasyon Bürosu'dur. Amerikan yönetimi
savaşa girmeyi arzuluyordu (Bir koyup üç almak!)... Ama kamuoyu yüksek bir
oranda buna karşıydı. Hollywood, halkın fikrini değiştirmeye çalışıyordu.
Enformasyon Bürosu, filmlerin senaryolarını kontrol ediyor, beğenmediklerini
yeniden yazıyordu.
Bugün bir
Enformasyon Bürosu resmen yok. Ama film yapımcıları, senaryolarındaki birkaç
değişiklikle, milyarlarca dolar değerinde askeri oyuncağı ordudan
sağlayabiliyor. Örneğin Pentagon'un desteğiyle çekilen ‘Black Hawk Down’ filmi,
Amerikan askerlerinin 1992’de Somali’ye yaptığı baskını anlatıyor. Filmi
izlediğinizde, operasyonda çoğu sivil 10 bin Somalili’nin öldürüldüğünü öğrenmiş
olmuyorsunuz. Ne de eski devlet başkanının ülkenin üçte ikisini dört Amerikan
petrol şirketine sattığını, bu başkanın devrildiğini, Amerikan ordusunun
müdahalesinin aslında bir bussiness olduğunu. Her zaman olduğu gibi, yine
’Savaşın ilk kurbanı, hakikattir’. Somali, Amerika’nın kara listesindedir. Ama
sırada önce Irak vardır.
’Rüzgârla
Konuşanlar’ filminde, Nicolas Cage, Navaho karaktere soruyordu: ’Niye
buradasın?’ Onun gibi diğer ’beyaz’ askerler de Kızılderililerin niye onlarla
birlikte savaştığını anlamıyorlardı. Film, kimi sahnelerinde, o yıllarda hâlâ
Kızılderililere karşı yoğun bir ırkçı önyargının olduğunu anlatmaya çalışıyordu.
Navaho asker flütünü çalarken perdeyi boydan boya kaplayan bir Amerikan bayrağı
dalgalanıyordu. (Amerikan savaş filmlerindeki kadar fazla, dalgalanan bayrak
görüntüsünü belki sadece Kuzey Kore’de bulabilirsiniz.)
Navaho asker,
oğlunun adını gururla söylüyordu bir sahnede: George Washington. Bütün bir
kıtayı ellerinden alan, milyonlarca Kızılderiliyi bedensel ve kültürel olarak
ortadan kaldıran bir ülkenin kurucusunun adını vermişti oğluna. Ama askerde
aşağılanmaktan yine kurtulamıyordu. Oysa film, Kızılderililer ile beyazlar
arasında düşmanlığın artık geride kaldığını vurguluyordu. Şanslı Kızılderililer
olarak birkaç bin de olsa hayatta kalan Navaholar, kimsenin bilmediği dilleriyle
Japon şifre çözücülerini alt etmişler ve binlerce Amerikan askerinin hayatını
kurtarmışlardı. Ama filmden öğrenemediğimiz şeyler de vardı. Amerikan vatandaşı
olarak savaşmalarına rağmen Kızılderilerin oy kullanma hakkı ancak 1948’de
verilmişti. Navahoların kahramanlık madalyaları ise 1992’de göğüslerine
takılabilmişti.
Hollywood’un en
büyük keşfi, melodramdır. Tarihsel olaylar kişisel öykülerin ardında anlatılır.
’Pearl Harbor’ filminde olduğu gibi; iyi kalpli, yakışıklı ve tabii kahraman
asker, iyi kalpli güzel sevgilisiyle sonunda öpüştüğünde, kalbimiz artık onlar
için çarpmaktadır. Hollywood, Amerikan yüzyılını herkese tatlı dille anlatır. Bu
konuda yalnız da değildir. Bazen, filmlerin tanıtılması ve promosyonunda
Amerikan coğrafya dergisiyle, belgesel kanallarıyla ortak hareket eder. Film,
dergi ve televizyon programları aynı anda vizyona girer. Hem de bütün dünyada.
Coğrafi bilgiyi yayma misyonu, Amerikan yüzyılının belgeseline dönüşür. Global
tek bir kalp yaratılmıştır ve sinema salonlarında aynı duyguyla atmaktadır.
Eisenstein,
sinemanın şok etkisini vurgulayarak, Sovyet sinemasının bir ’Yumruk sineması’
olduğunu ve ’kafaları kırması gerektiğini’ söylemişti. Hitler iktidarında
’ajit-prop’ sinemanın rolü büyüktür. Kuzey Kore ’Tek Zihin’ yaratma amacını
önemli ölçüde sinemaya borçludur.
Sinemanın gücü
nereden gelir? ’Sinema, imgenin kendi kendine hareketini, otomatik hareketini
başarmıştır.’ Fransız filozof Gilles Deleuze böyle der. Şimdiye değin hiçbir
sanat türünün başaramadığı şey budur. Resimdeki imgenin hareket edebilmesi için
insanın düşünme sürecine girmesi gerekir. Oysa sinema bunu otomatik olarak
başarır. Yine Deleuze’ün ifadeleriyle, ’Düşüncede şok etkisi yaratır,
iletişimsel titreşimler kortekse ulaşır ve sinir ve serebral sisteme doğrudan
temas eder’. Otomatik hareket, bizim içimizde ’ruhsal otomasyon’ meydana
getirir. Bu şoktan kurtuluş yoktur. Deleuze’a göre, öyle bir etkidir ki bu,
’Görüyorum, duyuyorum’ demeyiz artık, ’HİSSEDİYORUM’ deriz.
Bu artık
’sinematografik DÜŞÜNÜYORUM’dur.
* Atlas Dergisi,
Sayı:128