29 Ekim Resepsiyonu’nun Mesajı
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, önceki yıllardaki uygulamalarının aksine,
AKP’li milletvekillerinin eşlerini 29 Ekim’deki Cumhuriyet resepsiyonuna davet
etmemesi, sistem-içi mücadele açısından değerlendirilmesi gereken bir husus
olarak karşımızda duruyor. Sezer, bu tavrının gerekçesini, "Cumhuriyetin
korunması hususunda taraf olmak"la açıklamış bulunuyor. Yani bazı vekillerin
hanımlarının başörtüleriyle Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde görülmelerini,
Cumhuriyet’e zarar verici bir durum olarak görüyor. Sezer’in bundan önceki
uygulamalarına bakıldığında, bu izahatla çelişik bir durumun olduğu açıktır. O
halde, daha önce ‘sorun’ haline getirilmemiş bir konunun, bu kez "Cumhuriyet’in
korunması" gerekçesiyle irtibatlandırılmasının anlamı nedir? İşte bu sorunun
cevabını, bazı iç siyasi gelişmelerin seyrini takip ederek bulmak mümkün
görünmektedir.
Hatırlanacağı üzere, AKP iktidarına yönelik olarak, sistemin etkin unsurlarınca
ilk ‘ihtar’ 23 Nisan krizinde verilmişti. AKP, iktidar olmadan önce ve sonra,
defalarca ‘görev alanı’ dışına çıkmayacağı garantisini vermiş olmasına rağmen,
sistem-içi etkin güçler, AKP’nin civatalarının sıkı-olup olmadığını kontrol
etmek ve bu arada da kamuoyuna bazı mesajlar vermek bağlamında hükümeti
uyarmıştı. Bunun nedeni ise çok açıktır: sistem, AKP yönetiminden değil, bazı
uygulamaların kamuoyuna istenmeyen mesajlar iletmesinden endişe etmektedir. Bu
bağlamda, zamanı geldiğinde, AKP yönetimine gerekli ikazlar yapılacaktır. Son
resepsiyon krizinde de benzeri bir ‘uyarı’nın yapıldığı söylenebilir.
Sezer’in bu uygulamasını, sistemin etkin unsurlarının bir şeylerden duydukları
rahatsızlığın izharı olarak yorumlamak mümkündür. Bu rahatsızlığın kökeninde de,
AKP’nin eğitim alanında yapmak istediği bazı değişiklikler yatmaktadır.
Bilindiği gibi, AKP’nin seçim beyannamelerinde ve hükümet programında eğitim
alanında yeni düzenlemelere gidileceği belirtiliyordu. Hükümet, bu doğrultuda
bazı icraatlar yapmaya niyetlenmişti, ancak, konu, ‘müşkil’ bazı boyutları
nedeniyle, sistem-içi mücadele gündeminin üst sıralarına yerleşti. YÖK krizi,
bunun tipik bir göstergesiydi. Halen 28 Şubatçı ekibin elinde bulunan YÖK,
hükümetin eğitim alanında yapmayı düşündüğü değişikliklere ciddi direnç
gösteriyordu. İşte bu direnci, sadece YÖK’ün direnci olarak yorumlamak
yanlıştır. Cumhurbaşkanı, CHP, ordu ve medyanın belirli çevreleri, bu konuda
aynı kampta yer almaktadır. Sistemin konuya verdiği önem ise bilinmektedir.
Çünkü eğitim alanının, 28 Şubatçıların en hassas olduğu hususların başında
geldiği, 8 Yıllık eğitim ve İmam-Hatipler konusundaki icraatın kamuoyundaki
yansımalarına bakılarak anlaşılabilir. Aynı hassasiyetin bir diğer ve son
uzantısını, önümüzdeki yıl üniversiteye giriş sınavlarında meslek lisesi
mezunlarının (bu arada İmam-Hatip lisesi mezunlarının da) durumunun düzeltilmesi
yönünde hükümetin yapmayı planladığı değişikliğin, YÖK’ün ivedilikle toplanarak,
eski uygulamanın devamı yönünde karar alması sonucu akim kalması hadisesinde de
görmek mümkündür. Bu son uygulamanın da gösterdiği gibi, sistem, bu alandaki
değişiklik taleplerine karşı hassasiyetlerini açıkça izhar etmekten
çekinmemektedirler. Tabir-i caizse, sistem, konuyu bir ‘tabu’ haline
getirmiştir. Hükümetin ekonomik ve siyasi alandaki icraatlarına (IMF Programı ve
Kamu Yönetimi Reformu Tasarısı) hemen hiç ses çıkarmayan bu çevreler, eğitim
alanındaki değişiklik taleplerine karşı teyakkuz halini devam ettirmektedirler.
İşte Resepsiyon krizi olarak adlandırılan hadiseyi de bu bağlamda değerlendirmek
mümkündür. Sistem, bu konudaki hassasiyetini bu kez öylesine ‘kaba’ bir tarzda
ortaya koymuştur ki, sistemin en hızlı kalemşörleri olarak bilinen çevreler
dahi, bu uygulamayı savunma konusunda zorlanmışlardır. Medyada kendisini
‘koruma-kollama’ göreviyle vazifeli addedenler arasında ön safları kimselere
bırakmayan Emin Çölaşan dahi: "Sezer, bu konuda taktik hata yapmıştır.
CHP’lilerin hanımlarını da resepsiyona çağırmamalıydı" demek durumunda
kalmıştır. Şu halde, bu taktik yanlış içeren uygulamayı, bir rahatsızlığın
ölçüsüz dışavurumu şeklinde değerlendirmek daha doğru olacaktır. Hatta Sezer’in
açıklamalarındaki üsluba bakılırsa, bu rahatsızlığın ‘derin’ olduğu da
söylenebilir. Zira basın beyanatında, Sezer, Cumhuriyet’in korunması yönündeki
‘tarafgirliğin’ sadece devlet görevlilerince değil, "herkes ve tüm
vatandaşlarca" gösterilmesi gerektiğini söylemektedir. Bu üslub, 28 Şubat
dönemindeki üsluba çok benzemektedir. Bu hususa dikkat edilmelidir ve sistem-içi
mücadelede ‘şahin’ rolünü üstlenmiş olanların belirli konulardaki
hassasiyetlerinin devam ettiğinin bir başka göstergesi olarak
değerlendirilmelidir.
TÜRK ASKERİNİN IRAK DENKLEMİNDEKİ YERİ
Meclis’in Irak’a asker gönderilmesi konusundaki kararının ardından, birliklerin
Irak’ın hangi bölgesine yerleştirileceği konusu tartışılırken, Irak
denklemindeki etnik unsurların çekincelerini korumaları nedeniyle, Türk
askerlerinin bölgeye gönderilmesi konusunda bazı tereddütler ortaya çıkmış
bulunmaktadır. Amerika, yerel güçlerin itirazlarını dikkate alarak, başlangıçta
çok istekli davrandığı bu konuda, sürecin zamana yayılması yönünde tercihte
bulunmuş ve Türk askerinin Irak’a gönderilmesi hususunda uygun zamanı bekleme
kararı almıştır. Bu gelişmenin temel belirleyeni olarak, başta Kürt gruplar
olmak üzere, Geçici Yönetim’in Türk askerinin bölgeye gelişine sıcak bakmaması
olmuştur denilebilir. Geçici Yönetim’in bu tepkisi, Amerika tarafından dikkate
alınmıştır, çünkü Amerika, Irak’ta yeni bir düzen tesis edecekse, bunlarla
edecektir. Öte yandan Türk askerinin de bölgede önemli bir görev üstleneceğini
bilen Amerika, dengeleri bozmamaya dikkat etmektedir. Bu nedenle, bir yandan
Geçici Yönetim eliyle ‘meşru’ ve etkin bir düzen kurmaya çalışmakta, diğer
taraftan da, bölge ülkeleri ile bu yönetimin ilişkilerinin de belirli bir
düzlemde devam etmesini istemektedir. Son gelişmeler onu göstermiştir ki, Geçici
Yönetim, Türk askerinin bölgeye yerleştirilmesi noktasında henüz hazır değildir.
Bu aşamada etnik grupların temsilcilerinden oluşan Geçici Yönetim üzerinde baskı
uygulamanın da ayrıca riskleri vardır. Çünkü bu yönetim, Amerikan çıkarları
yönünde hareket etmektedir ve işte sırf bu nedenle, açık itirazı bulunan
konularda Geçici Yönetim’i zorlamak risk taşımaktadır. Amerika, bunu bildiği
için, Türk askerinin bölgeye gitmesi noktasında önceki tutumunu kısmen
değiştirmiş ve daha esnek bir çizgide durmayı tercih etmiştir. Fakat bu,
Amerika’nın bölgeye Türk askeri gönderilmesi fikrinden bütünüyle vazgeçtiği
anlamına da gelmez. Şartlar oluştuğunda Amerika, bu talebini yeniden ısrarlı bir
şekilde gündeme getirebilir. Çünkü pragmatik Amerikan politikası, bunu
gerektirir. Elinizde ne kadar çok kart varsa, oyunu o kadar rahat oynarsınız.
Amerika, bu düşünceyle, başka çözümler de aramaktadır. Örneğin bir yandan Türk
askerinin bölgeye yerleştirilmesi için çaba verirken, öte yandan Irak’taki etnik
grupları, kendi milis güçlerini feshedip, yeni oluşturulacak Irak güvenlik
güçlerine katılmaya ikna etmeye çalışmaktadır. Eğer başarabilirse, bu taktik
Amerikan çıkarlarına daha uygundur. Çünkü böylece Irak’ın güvenliğini, Iraklılar
sağlamış olacaktır ki, en etkin güvenlik şekli budur. Böylece Amerika, kendisini
işgalci güç olarak görüp saldırı düzenleyenlerin karşısına, kendi insanlarını
dikmiş olacaktır. Bu tedbir, bu tür saldırıları en azından azaltıcı etki
yapacaktır. Ancak şu an itibarıyla Irak’ta bu tür bir güvenlik biriminin
istenilen düzeyde oluşturulmasının şartları oluşmadığı için, yabancı ülkelerden
asker temini daha pratik bir tedbir olarak görünmektedir. Amerika’nın Türk
askeri talep etmesinin ardında da bu ihtiyaç yatmaktadır.
ALİYA İZZETBEGOVİÇ…
Bosna mücadelesinin önde gelen ismi, bazılarının ‘bilge kral’ olarak tanımladığı
Aliya İzzetbegoviç vefat etti. Begoviç, sadece Bosna Müslümanlarının onur
mücadelesinin lideri değildi, aynı zamanda bilgi ve eylem birlikteliğinin
günümüzdeki somut örneklerinden biriydi de. Doğu ve Batı Arasında İslam adlı
kitabı, onun entelektüel yetkinliğini gösterirken, mücadeleci ruhunun, sadece
savaş dönemine mahsus olmadığını da kanıtlamıştı. Taşıdığı fikrin tanıklığını,
Yugoslav hapishanelerinde yatarak ödemişti. Kısaca o, inancını yaşayan bir
liderdi.
Begoviç portresinin belki de en önemli tarafı, onun Sabr kavramının içeriğine
uygun bir kimlik sergilemiş olmasıydı. Savaş, Bosna’ya cebren tahmil edilmişti.
O, zorlu şartlar altında Sabr’ın gereğini yerine getirdi; geri adım atmadı,
düşmana teslim olmadı. Sadece Sırplar’la ya da Hırvatlar’la değil, Amerika ve
Avrupa ile de mücadele etti. İslam dünyasının Bosna mücadelesine fazla yardım
yapmayacağının/yapamayacağının da bilincindeydi. Hasbi yardımlarla ve hepsinden
önce kendi halkının desteğiyle bir kurtuluş mücadelesi verdi. İmkansızlıklar
içindeki bir halkın lideri olarak, yapılabilecek olanın belki de azamisini
yaptı. Düşmana boyun eğmedi. Direndi, savaştı ve sonuçta Sabr’ının karşılığını
gördü. Düşmanları onu ve halkını yok etmek istediler, ama bunu başaramadılar. Bu
sonuç bile, tek başına İzzetbegoviç’in sonraki nesillerin hafızasındaki yerini
alması için yeterliydi.
Bugün bazılarının iddia ettiği gibi, o, "barış adamı" değil, "savaş adamı"ydı.
Savaş, Bosna’da 250.000 insanın hayatına maloldu. Bu Sabr’ın (direnişin)
bedeliydi elbet. Bugün dünyanın anladığı manada ‘barış’, düşmana boyun eğmenin,
teslim olmanın adıdır. "Dünya Barışı" için çaba sarfeden dünya liderlerine şöyle
bir bakıverin: Hepsi mevcut "Dünya Düzeni"nin istikrarı için çaba harcayan, kimi
efendi, kimi uşak siyasilerden oluşmuyor mu? O ise zulmün kol gezdiği yerde
barıştan söz etmenin bizzat zulüm olduğunu biliyordu. O yüzden savaşmıştı zaten.
Evet, sonuçta Dayton Antlaşması’nı imzalamıştı ama bu imza Humeyni’nin "zehir
içmekten beter" şeklinde tanımladığı şartlar altında atılmıştı. Bu imzayı ve
ardından gelen Boşnak-Hırvat Federasyonu Cumhurbaşkanlığı dönemini, "barışa
atılan imza", "barış adamlığı" türü sıfatlarla tavsif etmek ona haksızlık olur.
O, savaşmak gerektiğinde savaşmış, zamanı gelince de savaşı sona erdirmesini
bilmiş bir siyasi liderdi.
Elbette İslami kriterler açısından bakıldığında, hem Bosna mücadelesinin hem de
Begoviç ve ekibinin eleştirilecek bazı yönleri vardır. Örneğin o, siyasi duruşu
ve mücadelesiyle uyuşmamasına rağmen, partisinin adındaki ‘demokratik’ sıfatına
yönelik açık bir itirazı dillendirmemiştir. Bunun konjonktürel nedenleri
olmasına rağmen, son tahlilde onaylanması mümkün olmayan bir durumdur. Ancak
Bosna mücadelesi ve Begoviç’in öne çıkan yönleri bunlar değil, bahsettiğimiz
hususlardır. Bosna, Müslüman olduğu için zulme uğramıştır. Bosna, bu zulme
seyirci kalmamış, direnmiş ve yok edilmemek, varlığını sürdürmek suretiyle de
zalimlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır. Bundan sonra Bosnalılara
düşen, kendilerine uygulanan zulmün nedenleri üzerinde ciddi olarak düşünmek ve
‘tezekki’ sürecini hızlandırmaktır. Bosnalı Müslümanlar, bu savaşı, İslam’a
sımsıkı sarılmak için bir ‘fırsat’ olarak dahi görebilirler. Çünkü Kur’an, nice
musibetin ardından hayr doğabileceğini bildirmektedir. Bosnalı Müslümanlar
İslami yaşam tarzının bölgede yerleşmesi için İzzetbegoviç’in mücadelesinden
ders alabilirlerse, savaş musibetini hayra tebdil etmiş olacaklardır. Aksi
taktirde, savaş-öncesi ortama dönülmesi tehlikesi de yok değildir. Bosnalı
Müslümanların, belki de tüm dünya Müslümanlarının bu konuda titizlenmesi
gerekmektedir.