Yıl 22  Sayı 299 Kasım 2003

Bu Sayıda
 

 

29 Ekim Resepsiyonu’nun Mesajı

 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, önceki yıllardaki uygulamalarının aksine, AKP’li milletvekillerinin eşlerini 29 Ekim’deki Cumhuriyet resepsiyonuna davet etmemesi, sistem-içi mücadele açısından değerlendirilmesi gereken bir husus olarak karşımızda duruyor. Sezer, bu tavrının gerekçesini, "Cumhuriyetin korunması hususunda taraf olmak"la açıklamış bulunuyor. Yani bazı vekillerin hanımlarının başörtüleriyle Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde görülmelerini, Cumhuriyet’e zarar verici bir durum olarak görüyor. Sezer’in bundan önceki uygulamalarına bakıldığında, bu izahatla çelişik bir durumun olduğu açıktır. O halde, daha önce ‘sorun’ haline getirilmemiş bir konunun, bu kez "Cumhuriyet’in korunması" gerekçesiyle irtibatlandırılmasının anlamı nedir? İşte bu sorunun cevabını, bazı iç siyasi gelişmelerin seyrini takip ederek bulmak mümkün görünmektedir.

Hatırlanacağı üzere, AKP iktidarına yönelik olarak, sistemin etkin unsurlarınca ilk ‘ihtar’ 23 Nisan krizinde verilmişti. AKP, iktidar olmadan önce ve sonra, defalarca ‘görev alanı’ dışına çıkmayacağı garantisini vermiş olmasına rağmen, sistem-içi etkin güçler, AKP’nin civatalarının sıkı-olup olmadığını kontrol etmek ve bu arada da kamuoyuna bazı mesajlar vermek bağlamında hükümeti uyarmıştı. Bunun nedeni ise çok açıktır: sistem, AKP yönetiminden değil, bazı uygulamaların kamuoyuna istenmeyen mesajlar iletmesinden endişe etmektedir. Bu bağlamda, zamanı geldiğinde, AKP yönetimine gerekli ikazlar yapılacaktır. Son resepsiyon krizinde de benzeri bir ‘uyarı’nın yapıldığı söylenebilir.

Sezer’in bu uygulamasını, sistemin etkin unsurlarının bir şeylerden duydukları rahatsızlığın izharı olarak yorumlamak mümkündür. Bu rahatsızlığın kökeninde de, AKP’nin eğitim alanında yapmak istediği bazı değişiklikler yatmaktadır. Bilindiği gibi, AKP’nin seçim beyannamelerinde ve hükümet programında eğitim alanında yeni düzenlemelere gidileceği belirtiliyordu. Hükümet, bu doğrultuda bazı icraatlar yapmaya niyetlenmişti, ancak, konu, ‘müşkil’ bazı boyutları nedeniyle, sistem-içi mücadele gündeminin üst sıralarına yerleşti. YÖK krizi, bunun tipik bir göstergesiydi. Halen 28 Şubatçı ekibin elinde bulunan YÖK, hükümetin eğitim alanında yapmayı düşündüğü değişikliklere ciddi direnç gösteriyordu. İşte bu direnci, sadece YÖK’ün direnci olarak yorumlamak yanlıştır. Cumhurbaşkanı, CHP, ordu ve medyanın belirli çevreleri, bu konuda aynı kampta yer almaktadır. Sistemin konuya verdiği önem ise bilinmektedir. Çünkü eğitim alanının, 28 Şubatçıların en hassas olduğu hususların başında geldiği, 8 Yıllık eğitim ve İmam-Hatipler konusundaki icraatın kamuoyundaki yansımalarına bakılarak anlaşılabilir. Aynı hassasiyetin bir diğer ve son uzantısını, önümüzdeki yıl üniversiteye giriş sınavlarında meslek lisesi mezunlarının (bu arada İmam-Hatip lisesi mezunlarının da) durumunun düzeltilmesi yönünde hükümetin yapmayı planladığı değişikliğin, YÖK’ün ivedilikle toplanarak, eski uygulamanın devamı yönünde karar alması sonucu akim kalması hadisesinde de görmek mümkündür. Bu son uygulamanın da gösterdiği gibi, sistem, bu alandaki değişiklik taleplerine karşı hassasiyetlerini açıkça izhar etmekten çekinmemektedirler. Tabir-i caizse, sistem, konuyu bir ‘tabu’ haline getirmiştir. Hükümetin ekonomik ve siyasi alandaki icraatlarına (IMF Programı ve Kamu Yönetimi Reformu Tasarısı) hemen hiç ses çıkarmayan bu çevreler, eğitim alanındaki değişiklik taleplerine karşı teyakkuz halini devam ettirmektedirler. İşte Resepsiyon krizi olarak adlandırılan hadiseyi de bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Sistem, bu konudaki hassasiyetini bu kez öylesine ‘kaba’ bir tarzda ortaya koymuştur ki, sistemin en hızlı kalemşörleri olarak bilinen çevreler dahi, bu uygulamayı savunma konusunda zorlanmışlardır. Medyada kendisini ‘koruma-kollama’ göreviyle vazifeli addedenler arasında ön safları kimselere bırakmayan Emin Çölaşan dahi: "Sezer, bu konuda taktik hata yapmıştır. CHP’lilerin hanımlarını da resepsiyona çağırmamalıydı" demek durumunda kalmıştır. Şu halde, bu taktik yanlış içeren uygulamayı, bir rahatsızlığın ölçüsüz dışavurumu şeklinde değerlendirmek daha doğru olacaktır. Hatta Sezer’in açıklamalarındaki üsluba bakılırsa, bu rahatsızlığın ‘derin’ olduğu da söylenebilir. Zira basın beyanatında, Sezer, Cumhuriyet’in korunması yönündeki ‘tarafgirliğin’ sadece devlet görevlilerince değil, "herkes ve tüm vatandaşlarca" gösterilmesi gerektiğini söylemektedir. Bu üslub, 28 Şubat dönemindeki üsluba çok benzemektedir. Bu hususa dikkat edilmelidir ve sistem-içi mücadelede ‘şahin’ rolünü üstlenmiş olanların belirli konulardaki hassasiyetlerinin devam ettiğinin bir başka göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

TÜRK ASKERİNİN IRAK DENKLEMİNDEKİ YERİ

Meclis’in Irak’a asker gönderilmesi konusundaki kararının ardından, birliklerin Irak’ın hangi bölgesine yerleştirileceği konusu tartışılırken, Irak denklemindeki etnik unsurların çekincelerini korumaları nedeniyle, Türk askerlerinin bölgeye gönderilmesi konusunda bazı tereddütler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Amerika, yerel güçlerin itirazlarını dikkate alarak, başlangıçta çok istekli davrandığı bu konuda, sürecin zamana yayılması yönünde tercihte bulunmuş ve Türk askerinin Irak’a gönderilmesi hususunda uygun zamanı bekleme kararı almıştır. Bu gelişmenin temel belirleyeni olarak, başta Kürt gruplar olmak üzere, Geçici Yönetim’in Türk askerinin bölgeye gelişine sıcak bakmaması olmuştur denilebilir. Geçici Yönetim’in bu tepkisi, Amerika tarafından dikkate alınmıştır, çünkü Amerika, Irak’ta yeni bir düzen tesis edecekse, bunlarla edecektir. Öte yandan Türk askerinin de bölgede önemli bir görev üstleneceğini bilen Amerika, dengeleri bozmamaya dikkat etmektedir. Bu nedenle, bir yandan Geçici Yönetim eliyle ‘meşru’ ve etkin bir düzen kurmaya çalışmakta, diğer taraftan da, bölge ülkeleri ile bu yönetimin ilişkilerinin de belirli bir düzlemde devam etmesini istemektedir. Son gelişmeler onu göstermiştir ki, Geçici Yönetim, Türk askerinin bölgeye yerleştirilmesi noktasında henüz hazır değildir. Bu aşamada etnik grupların temsilcilerinden oluşan Geçici Yönetim üzerinde baskı uygulamanın da ayrıca riskleri vardır. Çünkü bu yönetim, Amerikan çıkarları yönünde hareket etmektedir ve işte sırf bu nedenle, açık itirazı bulunan konularda Geçici Yönetim’i zorlamak risk taşımaktadır. Amerika, bunu bildiği için, Türk askerinin bölgeye gitmesi noktasında önceki tutumunu kısmen değiştirmiş ve daha esnek bir çizgide durmayı tercih etmiştir. Fakat bu, Amerika’nın bölgeye Türk askeri gönderilmesi fikrinden bütünüyle vazgeçtiği anlamına da gelmez. Şartlar oluştuğunda Amerika, bu talebini yeniden ısrarlı bir şekilde gündeme getirebilir. Çünkü pragmatik Amerikan politikası, bunu gerektirir. Elinizde ne kadar çok kart varsa, oyunu o kadar rahat oynarsınız. Amerika, bu düşünceyle, başka çözümler de aramaktadır. Örneğin bir yandan Türk askerinin bölgeye yerleştirilmesi için çaba verirken, öte yandan Irak’taki etnik grupları, kendi milis güçlerini feshedip, yeni oluşturulacak Irak güvenlik güçlerine katılmaya ikna etmeye çalışmaktadır. Eğer başarabilirse, bu taktik Amerikan çıkarlarına daha uygundur. Çünkü böylece Irak’ın güvenliğini, Iraklılar sağlamış olacaktır ki, en etkin güvenlik şekli budur. Böylece Amerika, kendisini işgalci güç olarak görüp saldırı düzenleyenlerin karşısına, kendi insanlarını dikmiş olacaktır. Bu tedbir, bu tür saldırıları en azından azaltıcı etki yapacaktır. Ancak şu an itibarıyla Irak’ta bu tür bir güvenlik biriminin istenilen düzeyde oluşturulmasının şartları oluşmadığı için, yabancı ülkelerden asker temini daha pratik bir tedbir olarak görünmektedir. Amerika’nın Türk askeri talep etmesinin ardında da bu ihtiyaç yatmaktadır.

ALİYA İZZETBEGOVİÇ…

Bosna mücadelesinin önde gelen ismi, bazılarının ‘bilge kral’ olarak tanımladığı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. Begoviç, sadece Bosna Müslümanlarının onur mücadelesinin lideri değildi, aynı zamanda bilgi ve eylem birlikteliğinin günümüzdeki somut örneklerinden biriydi de. Doğu ve Batı Arasında İslam adlı kitabı, onun entelektüel yetkinliğini gösterirken, mücadeleci ruhunun, sadece savaş dönemine mahsus olmadığını da kanıtlamıştı. Taşıdığı fikrin tanıklığını, Yugoslav hapishanelerinde yatarak ödemişti. Kısaca o, inancını yaşayan bir liderdi.

Begoviç portresinin belki de en önemli tarafı, onun Sabr kavramının içeriğine uygun bir kimlik sergilemiş olmasıydı. Savaş, Bosna’ya cebren tahmil edilmişti. O, zorlu şartlar altında Sabr’ın gereğini yerine getirdi; geri adım atmadı, düşmana teslim olmadı. Sadece Sırplar’la ya da Hırvatlar’la değil, Amerika ve Avrupa ile de mücadele etti. İslam dünyasının Bosna mücadelesine fazla yardım yapmayacağının/yapamayacağının da bilincindeydi. Hasbi yardımlarla ve hepsinden önce kendi halkının desteğiyle bir kurtuluş mücadelesi verdi. İmkansızlıklar içindeki bir halkın lideri olarak, yapılabilecek olanın belki de azamisini yaptı. Düşmana boyun eğmedi. Direndi, savaştı ve sonuçta Sabr’ının karşılığını gördü. Düşmanları onu ve halkını yok etmek istediler, ama bunu başaramadılar. Bu sonuç bile, tek başına İzzetbegoviç’in sonraki nesillerin hafızasındaki yerini alması için yeterliydi.

Bugün bazılarının iddia ettiği gibi, o, "barış adamı" değil, "savaş adamı"ydı. Savaş, Bosna’da 250.000 insanın hayatına maloldu. Bu Sabr’ın (direnişin) bedeliydi elbet. Bugün dünyanın anladığı manada ‘barış’, düşmana boyun eğmenin, teslim olmanın adıdır. "Dünya Barışı" için çaba sarfeden dünya liderlerine şöyle bir bakıverin: Hepsi mevcut "Dünya Düzeni"nin istikrarı için çaba harcayan, kimi efendi, kimi uşak siyasilerden oluşmuyor mu? O ise zulmün kol gezdiği yerde barıştan söz etmenin bizzat zulüm olduğunu biliyordu. O yüzden savaşmıştı zaten. Evet, sonuçta Dayton Antlaşması’nı imzalamıştı ama bu imza Humeyni’nin "zehir içmekten beter" şeklinde tanımladığı şartlar altında atılmıştı. Bu imzayı ve ardından gelen Boşnak-Hırvat Federasyonu Cumhurbaşkanlığı dönemini, "barışa atılan imza", "barış adamlığı" türü sıfatlarla tavsif etmek ona haksızlık olur. O, savaşmak gerektiğinde savaşmış, zamanı gelince de savaşı sona erdirmesini bilmiş bir siyasi liderdi.

Elbette İslami kriterler açısından bakıldığında, hem Bosna mücadelesinin hem de Begoviç ve ekibinin eleştirilecek bazı yönleri vardır. Örneğin o, siyasi duruşu ve mücadelesiyle uyuşmamasına rağmen, partisinin adındaki ‘demokratik’ sıfatına yönelik açık bir itirazı dillendirmemiştir. Bunun konjonktürel nedenleri olmasına rağmen, son tahlilde onaylanması mümkün olmayan bir durumdur. Ancak Bosna mücadelesi ve Begoviç’in öne çıkan yönleri bunlar değil, bahsettiğimiz hususlardır. Bosna, Müslüman olduğu için zulme uğramıştır. Bosna, bu zulme seyirci kalmamış, direnmiş ve yok edilmemek, varlığını sürdürmek suretiyle de zalimlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır. Bundan sonra Bosnalılara düşen, kendilerine uygulanan zulmün nedenleri üzerinde ciddi olarak düşünmek ve ‘tezekki’ sürecini hızlandırmaktır. Bosnalı Müslümanlar, bu savaşı, İslam’a sımsıkı sarılmak için bir ‘fırsat’ olarak dahi görebilirler. Çünkü Kur’an, nice musibetin ardından hayr doğabileceğini bildirmektedir. Bosnalı Müslümanlar İslami yaşam tarzının bölgede yerleşmesi için İzzetbegoviç’in mücadelesinden ders alabilirlerse, savaş musibetini hayra tebdil etmiş olacaklardır. Aksi taktirde, savaş-öncesi ortama dönülmesi tehlikesi de yok değildir. Bosnalı Müslümanların, belki de tüm dünya Müslümanlarının bu konuda titizlenmesi gerekmektedir.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'