Yıl 22  Sayı 291 Mart 2003
Bu Sayıda
 

ABD: Sonun Başlangıcı

 

 

Çeviren : Kamil  CENGİZ

Kaynak: Zeitreport, Eylül/Ekim 2002

 

2002 yılında geriye kalan tek süpergüç, sonunun geldiği kehanetinde bulunan çılgınca iddiaları reddederken gurur yapmamalı ve durumu kabul etmeli. Ancak aynı şey M.S. 60 yılında Roma’nın sonunu ya da 1914 yılında Britanya İmparatorluğunun sonunu önceden haber veren ‘çöldeki uyarıcıların’ da başına gelmiş olmalı.

1980 yılında DBSFS e.V. kuruluşuna ait ‘Visio 2020’ başlıklı yazıda, Almanya’nın birleşeceği ve Sosyalizmin çökeceği önceden haber veriliyordu. Her iki kehanet de siyasetçilerin ve medyanın çoğunluğunun düşlediğinden daha hızlı gerçekleşti.

Amerika Birleşik Devletleri, yaklaşık 9,8 Milyon km2’lik bir alanı kaplıyor ve yasadışı göçmenler hariç 270,5 milyon nüfusu var. Bu, km2 başına 30 insandan daha az kişiye tekabül ediyor ki, diğer bütün sanayi uluslarıyla kıyaslandığında, nüfus yoğunluğu açısından çok düşük bir miktardır (Almanya’da km2 başına yaklaşık 230 kişi düşerken, Belçika’da bu oran 333’ü buluyor.)

Kişi başına yaklaşık 29.000 dolarlık bir milli gelirle ABD, Lüksemburg, İsviçre, Danimarka, Japonya, Norveç, ve Singapür’ün ardından 7. sırada geliyor. Çocuk ölümleri (% 0,7’den az), bebek ölümleri (% 0,6’den az) ve okuma-yazma bilmezlik oranı (% 5’den az) açısından bakıldığında ABD dünya çapında en iyi yeri işgal ediyor. Toplumun hizmet derecesi (yaklaşık % 74), işsizlik oranı % 5’den az ve % 2,4 enflasyon oranı problemlerin az olduğu kanısını kuvvetlendiriyor. ABD tüm dünyada, İsviçre ile birlikte demokrasi’nin gözde örneği olarak kabul ediliyor. Fakat bir başka gözle bakıldığında, sistemin zayıf noktaları gün ışığına çıkmaya başlıyor.

Amerikalılar, yıllardır kazandıklarından fazla harcıyorlar. Bu nedenle ABD’nin ihracat/ithalat oranı 15 yıldan beri % 70 oranında (ki dramatik bir orandır) negatiftir. Yani bir milyar dolarlık ithalatın karşısında 700 milyon dolarlık ihracat açığı var. Anlaşılan ABD’nin somut olarak dış borçlarıyla ilgili verilerin özenle korunan bir devlet sırrı olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek. ABD bu ayıbı kapatmak için, 1970-2000 arasında dünya çapındaki döviz ithalatının ortalama yaklaşık % 60’lık payını kaptığını sürekli vurguluyor. Burada gururla ifade edilmek istenen, ABD’nin yabancı dövizler için emin liman olduğudur. Bu ‘köprünün’ ilanihaye sürmeyeceği şu sıralar daha iyi anlaşılmaya başladı; Sadece 2000 yılının ilk yarısında yaklaşık % 40 daha fazla döviz Amerika’dan dışarıya aktı, tersine değil. Özellikle bu arada Amerika’nın borsa balonunun patlamasından sonra bu eğilim daha da artıyor (bu konuda ilerde daha fazla malumat verilecektir)

Ortalama Amerikan vatandaşı tasarrufu sevmiyor ve yüksek derecede borçlu. Ortalama Alman vatandaşı tam 6.000 Euro likidite olarak tutmasına ve (emlaksız) ortalama 45.000 Euro servete sahip olmasına, % 8,2 tasarruf oranı izhar etmesine ve bugünkü brüt gelirinin ortalama % 53’ünü devletten yaşlılık bakımı olarak alabileceğine sevinmesine rağmen, ortalama Amerikan vatandaşının 12.000 dolardan daha fazla borcu var, 2001 yılının başında borsaya yatırdığı 40.000 doları bugün ancak 15.000 dolar değerinde ve devlet tarafından garantilenen emeklilik parası kişi başına nüfusun %15’nden daha az. Amerikalılar işyerlerinin sunduğu yaşlılık bakımı hizmetleri açısından da Avrupa ülkeleriyle kıyasla çok gerideler; bütün iş sahiplerinin % 40’ının hiçbiri işyerinden emeklilik aylığı alamıyor ve sözleşmeli bir firma emekliliğinin (yaklaşık % 35’i hisselerden ve/veya hisseye benzer haklar ve firma servetinden müteşekkil) ne kadar çabuk değer kaybettiğini ya da tamamen değersiz hale gelebildiğini son aylar çok açık bir şekilde göstermektedir;

Amerikan ekonomisi topallıyor. (Halen de) büyüyen kişi başına milli gelirin % 7’sini karşılayan turizm sektörü gözardı edilecek olursa, Amerikan ekonomisi teknolojiye dayalı. Bu özellikle makina ve teçhizat mallarının (yaklaşık % 50) fabrikasyon ve ihracını da kapsıyor ki, bunun arkasında dünyanın en büyük savaş silahları sanayii ve buna yakın lojistik ve teknik üretimi yatıyor. Bunun için ABD 40 Milyar dolar tutarında tüketim malları ve gıda maddelerinin ithaline muhtaç – özellikle Kanada ve Meksika’dan (NAFTA) ve Latin Amerika’dan gelen mallara-.

Amerikan İçekapanışı (otizm)

Yukarıdaki rakamlar aslında tek başına mutlaka kaygılandırıcı olarak algılanmamalı. Sonuçta, mali işlemler, 48 ülkede ve ABD’nin ‘ortaklık-dışı bölgeler’ olarak geçen 8 Pasifik ve Karayib Adaları’nda Amerikan doları ile ya da sıklıkla ABD dolarına endeksli başka paralarla yapılmaktadır. 

Dahası İngilizce ile güçlü akrabalığı olan bir dile, ırk ve ulusların renkli karışımına sahip bir yapıda olması, aslında, engelsiz büyüme, kültürlerarası uyum, herkes için serbest gelişim fırsatı ve azami liberalizm için en iyi önşartları oluşturuyor.

Ancak durum göründüğü gibi değil. Ülkenin New York’dan Los Angeles’e kadar sadece çok ziyaret edilen metropollerini değil, genel olarak ABD’yi iyi tanıyanlar, onun ben-merkezci, korkutucu şekilde basitleştirilmiş dünya görüşünü bilir; Hiçbir sanayi ülkesinde fakir ve zengin arasındaki uçurum ABD’dekinin yanına bile yaklaşamaz. Hiçbir sanayi ülkesi ABD’deki suç ve özellikle cinayetler oranı ile boy ölçüşemez. Nüfusu 10 milyonu bulan kalabalık şehirlerinin yanısıra nüfusu 500.000’den fazla olan diğer 20 şehrindeki aşırı fakir yerleşim gettolarını diğer bütün sanayi ülkelerinde boşuna ararsınız. Amerikan-cezaevlerinde bütün diğer sanayi ülkelerinde tutuklu olanların toplamından daha fazla tutuklu yatmaktadır; ve Uluslararası Af Örgütü’nün resmi verilerine göre, ABD, dünya çapındaki idamlarda da, -sanayi ülkesi olma aşamasına gelmiş Çin hariç- listenin başını çekiyor. 195 Milyon beyaza karşın (nüfusun % 74’ü), sadece 35 Milyon siyahi (%13) ve 27 Milyon İspanya kökenli (% 10) bulunmasına rağmen işlediği suçtan doyalı hapis yatan beyaz olmayan Amerikan vatandaşlarının oranı % 35’den fazladır. Özellikle bu ‘renkli insanlar’ bütün büyük şehirlerdeki yoksul kesimin çekirdeğini oluşturuyorlar. Bu durumun uzun bir tarihi var ve çizilmek istenen toleranslı, dünyaya açık Amerika resminin yalan olduğunu ortaya koyuyor. Gerçi bugün halen Amerikan anayasasının kahramanlarını kutsuyorlar, ancak bu efsanelerin temeline indiğinizde, şaşırtıcı şeylerle karşılaşabiliyorsunuz.

Dünyanın en iyi anayasasına sahip olduklarına inanan Amerikalılar, bununla övünüyorlar ve Thomas Jefferson’un 1776’da bağımsızlık ilanına dair sarfettiği sözlere atıfta bulunuyorlar: "Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır". Hakikatte ise durum biraz farklı görünüyor: İşbu Jefferson, ABD’nin 3. Cumhurbaşkanı, Virginia’da toprak ağası idi ve bağımsızlık ilanından sonra bile kendi arazilerinde bütün haklardan mahrum olan ‘Zencileri’ ağır şartlar altında çalıştırmıştı.

Kendisine "Her bireyin mutlu olma hakkı vardır" kavramını borçlu olduğumuz ABD’nin göklere çıkarılan birinci Cumhurbaşkanı George Washington için de durum farklı değildi. Anayasanın bu mutluluk vadeden garantilerine rağmen güney devletlerinde acımasız bir şekilde uygulanan kölelik kurumu hemen hemen bir yüzyıl daha sürdü ve buna bir de Kızılderililere yönelik devam edegelen halk kıyımı eklendi. Amerikalılar şimdiye kadar ne Kızılderililerden ne de Afrika ve Karaib ülkelerinden gelen kölelerden özür dilediler. Buna karşın soluk benizli Amerikalılar, bugüne kadar, üstü kapalı bir özür dileme aracı olarak, gettolarda tutulan Kızılderililere bir nevi devlet emeklilik maaşı ödendiğini bilmezler. Özellikle beyaz olmayan milyonlarca işçiye halen hiçbir Batı Avrupalının çalışmayacağı kanuni asgari ücret verilmemektedir. Orta dereceli Amerikalının ortalama bir Alman’dan niçin iki kat daha fazla çalıştığının sebebini burada bulmak mümkündür.

Amerika’nın mutluluk ve demokrasi vaadi süregelen kanuni hakların ihlalinin karşısında gülünç durmaktadır. Bu bağlamda özellikle 11 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilen –istenmeyen yabancılar, tutuklanmalarının akabinde ABD’nin sözde düşmanlarını orada sorgulamak için başka ülkelere sevkediliyorlar (ABD’de işkence olmaz ki!); ‘itiraflarından’ sonra tekrar ABD’ye geri getiriliyor ve orada yargılanıyorlar. Bunun yanısıra sabotajcı, asker kaçağı ya da ABD’nin iç güvenliğine karşı herhangi bir şekilde harekette bulunan kişiler askeri yargı statüsüne sokuluyor – bu da hukuki temel hakların (sözünün dinlenme hakkı, kendi seçimiyle avukat tutma hakkı, suç duyurusu bildirisini okuma hakkı vb.) verilmemesi sonucunu doğuruyor.

Medyada bilinmesi istenmeyen şeyler çarçabuk ‘gizli’ dosya kategorisine sokuluyor. Bunu yaparken ABD, CIA [2] yönetiminde dünya çapında bir ‘Enformasyon’/Casusluk ağını kullanıyor, ki bu ağın topladığı bilgiler ABD-içi 11 gizli servis tarafından titiz bir şekilde süzülüyor ve yoğunlaştırılıyor. Polisiye işten ulusal olarak FBI sorumlu, ve ABD-dışı ‘üst gözetim’ en güçlü ABD-gizli servisi olan Milli Güvenlik Birimi (NSA)’nin inhisarında. Bu teşkilat o kadar güçlü ki, Amerikalılar ancak 1993 yılında varlığından haberdar olabilmişti ki, o sene de bu kurum 35 yaşına girmişti !

Bu gizli servisler şimdi ABD-içi ve dışı olmak üzere bütün bilgi transferinin (Echelon, bkz. Zeitreport 127, 2001), bilim ve araştırma, kütüphaneler ve yayınevleri, yüksek düzeyde hareketli olan Amerikalıların seyahat aktivitelerini [3], vergi suçlarını [4], (askeri-) teknik ürünlerin giriş çıkışlarını, ‘düşman’ ya da kafa tutan devletlere karşı Amerikan ambargolarının kontrolünü (ki bunu ‘dost’ devletler eliyle problemsiz hallediyorlar), sistemle uyumlu düşünmeyen Amerikan vatandaşlarının, Hırıstiyan ya da Yahudi olmayan dini derneklerin ve tarikatların ve daha birçok şeyin tespiti ve gözetimini yapıyorlar.

Özellikle süratle büyüyen İnternet-trafiği, resmi olarak elbette ki ABD’yi devlet düşmanlarına, çocuklarla ilişkiye girenlere ve pornografik ürünlerin yaygınlaştırılmasına karşı savunmak için ajanlar ordusunun ilgisini büyüleyerek çekiyor. Fakat bunun yanısıra bu gizli servisler, yabancı politikacıların, diplomatların ve ekonomi başlarının para karşılığında kendilerini Amerikan özgürlük düşüncesinin hizmetine vermelerini sağlıyorlar. Amerika’nın diktatörleri ve ABD’ye dostça bakmayan devletlerdeki sistem karşıtlarını etki altına alma girişimlerinin envanteri çıkarılsa, bunlar nice bantları doldurur. Bunu yaparken ‘hakkın’ ve ‘Tanrıdan korkan bir hayat dönüşümünün’ koruyucuları ne her renkten suçlularla, silah ve uyuşturucu kaçakçılarıyla ne de her türlü insan haklarını ayaklarıyla tepeleyen devlet başkanları ya da terör örgütleriyle işbirliği yapmaktan çekinmiyorlar. Bu yeter ki gizli gerçekleşsin ve kendini dünya çapındaki barışın garantörü gören ABD’nin hedefleri ve çıkarlarıyla çatışmasın.

ABD uluslararası anlaşmalara (örneğin tutukluların haklarının güvence altına alınması, savaş suçlarına karşı mahkemeye şikayette bulunma, işkence-karşıtı konvansiyonu, biyolojik ve kimyasal savaş ürünlerinin teftişi vd.) dahil edildiği zaman adeta küplere biniyor. ABD’nin kartlarının içine bakma isteminde bulunmak, dürüst ve ülke hizmeti için takvalı ve kanuna bağlı hareket eden Amerikan vatandaşlarını teftiş etmek yabancı ülkelerin haddine mi ?

Hangi ülkenin yanlış yönetildiğini, şerrin ordusu olduğunu, cezalandırılması, mücadele edilmesi ve hizaya getirilmesi gerektiğini tesbit etmek yalnız ABD’ye ait bir haktır. Bu bağlamda Theodore Roosevelt’in formüle ettiği şu düşündürücü ifadeler anımsatılabilir: ‘Dostça konuş, ama sopayı da unutma!’ Bu aslında sadece ABD’nin ta 18. Yüzyılın ortasından beri  (tabi ki sadece ‘Amerikan Meyve Şirketi’nin korunması için) sert bir elle, askeri bir varlık gösterimiyle ve gizli servisleri aracılığıyla arzularına göre ve fütursuzca müdahale ettikleri ve kendilerine uygun diktatörleri yerleştirip finanse ettikleri –teknik üstünlük ve orada ticari üslerini koruma ve emniyete alma mecburiyetini mazeret olarak ileri sürmek suretiyle- Amerika’nın ‘arka bahçesi’ olan Latin Amerika için geçerli değil. Daha sonraki Cumhurbaşkanı Franklin D. Roosevelt de kendisini bir sürü insanlık düşmanı ifadelerle dünya tarihinin kayıtlarında ebedileştirdi: Amerika’nın Nikaragua’lı diktatör Somoza’ya verdiği destekle ilgili olarak çapkınca şunları söyledi: ‘O bir fahişe olabilir, ama o bizim fahişe çocuğumuzdur.’

Yersiz bir Avrupai tekebbüre kapılmaksızın Amerikalıların bir taraftan deri renginden bağımsız olarak diğer taraftan dışarıya karşı görünüşte açık fakat gerçekte ise oldukça hiyerarşik yapılanmış toplumun içinde bulunduğu durumdan bağımsız olarak, budalaca ‘kendi’ Amerikalarını şaşırtıcı bir şekilde dünya olaylarının merkezinde gördüklerini tespit edebiliriz. Hemen hemen hiçbir Amerikalının, dünyanın geri kalan kısmında nelerin olup bittiğinden haberi yok; diğer 5,9 Milyar insanın şu an hangi sorunlarla meşgul olduklarını ve Amerikan emperyalizminin bununla ilişkisinin olup olmadığından haberdar değiller. Amerikalılara kahramanlarını bıraktığınız, din hürriyetlerini ve silah taşıma hakkını sınırlandırmadığınız müddetçe kendilerini "Tanrı’nın kendi ülkesinde" görüyorlar. Gerekirse zor durumlarda ‘iyi’ ve Tanrıdan korkan Amerikalı kendi efsanesini kendisi örüyor ve ‘Amerika Birleşik Devletleri’ tablosunu abartılı bir şekilde alabildiğince yüceltiyor. Bunun için arkaik dönemin destanlarını rastgele kıyaslarla kullanıyor. Böylece Kapitol’un tepesindeki tavana yapılan resimde George Washington’un –300 tane siyahi kölesi olmaksızın- zarif bakirelerin eşliğinde cennetin ölümsüzlüğüne götürülen ‘Miracını’ hayranlıkla seyrediyorsunuz.

Dünya çapında hareket eden fundamentalist devlet gücü ABD’nin her askeri aksiyonu, silah(sistemi) ve ABD’nin yüceliğini dile getiren her geçit töreni ‘Hırıstiyan’ cephe hatibleri tarafından kutsanıyor ve medeni dünyanın diğer hiçbir ülkesinde –eski Ahid’deki ‘göze göz dişe diş’ prensibine göre şekillenmiş- vahşi devlet terörizmi, ortalama Amerikalının normalde hayranlık uyandıran insani angajmanıyla bu kadar yakın durmuyor.

Bunun temelinde Avrupai anlayışa göre garip bir çelişki yatıyor: ABD’nin vatandaşları devletin kendi özel alanlarına karışmasını kategorik olarak reddediyorlar ve devlet sistemi buna uyduğu müddetçe, vatandaş neredeyse siyasi yönetim sınıfının uluslararası alanda ne gibi hakları kendinde gördüğünü ya da ulusal olarak ne gibi oyunlar oynadığı ve domuzluklar yaptığına sükut ediyor.

Amerikalı, çocukken derse başlamadan önce, daha sonra yaşlı ‘çocuk’ olarak spor ve sinema gösterilerinde, Oskar törenleri ve diğer olağanüstü toplantılarda önce uysal bir şekilde sağ elini göğsüne koyuyor ve İstiklal marşını söylüyor. Hemen hemen hiçbir Amerikalı Latin Amerika’da, Asya’da ve Afrika’nın birçok ülkelerinde hangi diktatörlerin Milyarlarca Amerikan vergi paraları, Amerikan silahları ve askerleri ile desteklendiğinden, finanse edildiğinden ve makamlarında tutulduklarından haberdar değildir.

ABD’nin bugün 80’den fazla devlette ticari merkez olarak kamufle edilen askeri üs ve gizli servislerin gözetimi altında casusluk karargahları işlettiğini, kendi çizgilerindeki rejimleri desteklediklerini ya da devirdiklerini ve bunu yaparken de ne uluslararası anlaşmaları ne de kendileri tarafından da fikri temeli atılan insan haklarını kaale aldıklarını hiçbir Amerikalı bilmez. Ne Amerikan medyasında bunlar okunuyor ya da duyuluyor ne de okullarda ya da evlerde bunun üzerine tartışılıyor. Ancak bir savaş bir çok Amerikalının hayatına mal oluyorsa –Kore, Vietnam, Somali- Amerika’da bir iç-direniş canlanıyor. ‘Ekonominin ve politikanın kesiştiği noktada –hep yeni oyunlar ve dolaplarla- başkalarının sırtından yayılmak gayet  normaldir.’ (Milton Friedman)

Nefret edilen devlet gücü

Amerikalılar, geleneksel olarak devletin kendi hayatlarına müdahele etmesinden daha çok başka hiçbir şeyden nefret etmiyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde ABD’de olduğu gibi bu kadar çok polise motorsikletlerinde silah sıkılmıyor, nefret edilmiyor ya da dövülmüyor. [5] Hollywood filmlerinde polis yapılarındaki atmosfer adeta alayvari bir şekilde ve insanlık düşmanı gibi tasvir edilmesi, genelde polis arabalarının görünürde aptallar tarafından sürülmesi, arabaların topluca hurdalık hale getirilmesi ve böylece devlet gücünün zevkli bir şekilde alaya alınması çok şey anlatıyor. Yalnız sürekli (iyi) polisler –resmi polisiye kurallarını atlayarak- kendilerini insanlığın kurtarıcısı olarak görüyorlar. Hiçbir yerde devlet gücü -FBI, trafik polisi ya da IRS-memurları- sadece ucuz Hollywood filmlerinde olduğu gibi değil, realitede de zanlılara bu kadar acımasız ve aşağılayıcı davranmıyor.

Vatandaşlara daha az yakın olan memurlar sınıfı –askeriyenin dört silahlı gücünün üyeleri- buna karşın yüksek bir itibar görüyorlar. İşten onur kırıcı bir şekilde atılma, ömür boyu sahadan atılma anlamına gelmektedir.

Amerikan vatandaşı devlet erkinin temsilcilerine ‘on cent’den daha az’ güveniyor. [6] Hatta hükümetin oldukça olumlu içerikli planları -kiraların azaltılması, sağlık sistemi için asgari standartlar- halk arasında bir yankı bulmuyor; onlar bundan vazgeçiyorlar ve kendi bireysel seçim hürriyetlerinde ısrar ediyorlar.

Bu tecrübeyi de eski Cumhurbaşkanı Bill Clinton da yapmak zorunda kaldı. Avrupa’da birlikçi devlet aygıtı olarak yaygın olan Cumhurbaşkanının arkasında ‘adam gibi duran’ tablo tamamen yanlış. Aslında normal bir Amerikan vatandaşını, nasıl olsa seçmenlerin dörtte birinin daha azı tarafından seçilen Cumhurbaşkanının ne söylediği ve ne yaptığı ırgalamıyor, fonksiyonel devlet gücü, Amerikalıların büyük çoğunluğunun umurlarında değil. Onlar devlet müdahalesinden nefret ediyor ve dünya çapında ABD’nin keşfi olarak övülen ‘bireysel mutluluk’u aramayı tercih ediyor. O ‘kendi işini’ yapmak istiyor, kendi ailesini şeref ve dürüstlükle, aile ve komşuluk çevresinde kendisi yetiştirmek istiyor ve devlet aygıtıyla mümkün mertebe ne kontağa geçmek ne de sorun yaşamak istiyor veya onun tarafından rahat bırakılmak istiyor.

ABD’nin ‘bir halk, bir devlet ve bir lider’ olduğuna dair Avrupalı anlayış, Avrupai gelenek tarafından yaldızlanmış bir uydurmadır.

Amerikalı turistler Avrupa’yı ziyaretlerinde ABD’ye karşı oldukça eleştirel bir tutumla karşılaşmalarına sürekli olarak çok şaşırıyorlar. Bizim, onların çocuksu-saf tutumlarına tebessüm ettiğimizi ya da küçük görmemizi de anlamıyorlar. Amerikalılar çocukluktan beri sözde ‘sınırsız imkanlar ülkesinde’ Micky Mouse ve McDonalds, made in Hollywood’un şaşaalı kahramancılığı ve dört mevsimin gündemini en çok belirleyen konular (futbol, beyzbol, basketbol ve buzhokeyi) arasında yaşamaya alışmışlar.

Devamı gelecek sayıda...

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'