ABD:
Sonun Başlangıcı
Çeviren : Kamil
CENGİZ
Kaynak: Zeitreport,
Eylül/Ekim 2002
2002 yılında geriye
kalan tek süpergüç, sonunun geldiği kehanetinde bulunan çılgınca iddiaları
reddederken gurur yapmamalı ve durumu kabul etmeli. Ancak aynı şey M.S. 60
yılında Roma’nın sonunu ya da 1914 yılında Britanya İmparatorluğunun sonunu
önceden haber veren ‘çöldeki uyarıcıların’ da başına gelmiş olmalı.
1980 yılında DBSFS
e.V. kuruluşuna ait ‘Visio 2020’ başlıklı yazıda, Almanya’nın birleşeceği ve
Sosyalizmin çökeceği önceden haber veriliyordu. Her iki kehanet de
siyasetçilerin ve medyanın çoğunluğunun düşlediğinden daha hızlı gerçekleşti.
Amerika Birleşik
Devletleri, yaklaşık 9,8 Milyon km2’lik bir alanı kaplıyor ve yasadışı göçmenler
hariç 270,5 milyon nüfusu var. Bu, km2 başına 30 insandan daha az kişiye tekabül
ediyor ki, diğer bütün sanayi uluslarıyla kıyaslandığında, nüfus yoğunluğu
açısından çok düşük bir miktardır (Almanya’da km2 başına yaklaşık 230 kişi
düşerken, Belçika’da bu oran 333’ü buluyor.)
Kişi başına
yaklaşık 29.000 dolarlık bir milli gelirle ABD, Lüksemburg, İsviçre, Danimarka,
Japonya, Norveç, ve Singapür’ün ardından 7. sırada geliyor. Çocuk ölümleri (%
0,7’den az), bebek ölümleri (% 0,6’den az) ve okuma-yazma bilmezlik oranı (%
5’den az) açısından bakıldığında ABD dünya çapında en iyi yeri işgal ediyor.
Toplumun hizmet derecesi (yaklaşık % 74), işsizlik oranı % 5’den az ve % 2,4
enflasyon oranı problemlerin az olduğu kanısını kuvvetlendiriyor. ABD tüm
dünyada, İsviçre ile birlikte demokrasi’nin gözde örneği olarak kabul ediliyor.
Fakat bir başka gözle bakıldığında, sistemin zayıf noktaları gün ışığına çıkmaya
başlıyor.
Amerikalılar,
yıllardır kazandıklarından fazla harcıyorlar. Bu nedenle ABD’nin ihracat/ithalat
oranı 15 yıldan beri % 70 oranında (ki dramatik bir orandır) negatiftir. Yani
bir milyar dolarlık ithalatın karşısında 700 milyon dolarlık ihracat açığı var.
Anlaşılan ABD’nin somut olarak dış borçlarıyla ilgili verilerin özenle korunan
bir devlet sırrı olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek. ABD bu ayıbı
kapatmak için, 1970-2000 arasında dünya çapındaki döviz ithalatının ortalama
yaklaşık % 60’lık payını kaptığını sürekli vurguluyor. Burada gururla ifade
edilmek istenen, ABD’nin yabancı dövizler için emin liman olduğudur. Bu
‘köprünün’ ilanihaye sürmeyeceği şu sıralar daha iyi anlaşılmaya başladı; Sadece
2000 yılının ilk yarısında yaklaşık % 40 daha fazla döviz Amerika’dan dışarıya
aktı, tersine değil. Özellikle bu arada Amerika’nın borsa balonunun
patlamasından sonra bu eğilim daha da artıyor (bu konuda ilerde daha fazla
malumat verilecektir)
Ortalama Amerikan
vatandaşı tasarrufu sevmiyor ve yüksek derecede borçlu. Ortalama Alman vatandaşı
tam 6.000 Euro likidite olarak tutmasına ve (emlaksız) ortalama 45.000 Euro
servete sahip olmasına, % 8,2 tasarruf oranı izhar etmesine ve bugünkü brüt
gelirinin ortalama % 53’ünü devletten yaşlılık bakımı olarak alabileceğine
sevinmesine rağmen, ortalama Amerikan vatandaşının 12.000 dolardan daha fazla
borcu var, 2001 yılının başında borsaya yatırdığı 40.000 doları bugün ancak
15.000 dolar değerinde ve devlet tarafından garantilenen emeklilik parası kişi
başına nüfusun %15’nden daha az. Amerikalılar işyerlerinin sunduğu yaşlılık
bakımı hizmetleri açısından da Avrupa ülkeleriyle kıyasla çok gerideler; bütün
iş sahiplerinin % 40’ının hiçbiri işyerinden emeklilik aylığı alamıyor ve
sözleşmeli bir firma emekliliğinin (yaklaşık % 35’i hisselerden ve/veya hisseye
benzer haklar ve firma servetinden müteşekkil) ne kadar çabuk değer kaybettiğini
ya da tamamen değersiz hale gelebildiğini son aylar çok açık bir şekilde
göstermektedir;
Amerikan ekonomisi
topallıyor. (Halen de) büyüyen kişi başına milli gelirin % 7’sini karşılayan
turizm sektörü gözardı edilecek olursa, Amerikan ekonomisi teknolojiye dayalı.
Bu özellikle makina ve teçhizat mallarının (yaklaşık % 50) fabrikasyon ve
ihracını da kapsıyor ki, bunun arkasında dünyanın en büyük savaş silahları
sanayii ve buna yakın lojistik ve teknik üretimi yatıyor. Bunun için ABD 40
Milyar dolar tutarında tüketim malları ve gıda maddelerinin ithaline muhtaç –
özellikle Kanada ve Meksika’dan (NAFTA) ve Latin Amerika’dan gelen mallara-.
Amerikan
İçekapanışı (otizm)
Yukarıdaki rakamlar
aslında tek başına mutlaka kaygılandırıcı olarak algılanmamalı. Sonuçta, mali
işlemler, 48 ülkede ve ABD’nin ‘ortaklık-dışı bölgeler’ olarak geçen 8 Pasifik
ve Karayib Adaları’nda Amerikan doları ile ya da sıklıkla ABD dolarına endeksli
başka paralarla yapılmaktadır.
Dahası İngilizce
ile güçlü akrabalığı olan bir dile, ırk ve ulusların renkli karışımına sahip bir
yapıda olması, aslında, engelsiz büyüme, kültürlerarası uyum, herkes için
serbest gelişim fırsatı ve azami liberalizm için en iyi önşartları oluşturuyor.
Ancak durum
göründüğü gibi değil. Ülkenin New York’dan Los Angeles’e kadar sadece çok
ziyaret edilen metropollerini değil, genel olarak ABD’yi iyi tanıyanlar, onun
ben-merkezci, korkutucu şekilde basitleştirilmiş dünya görüşünü bilir; Hiçbir
sanayi ülkesinde fakir ve zengin arasındaki uçurum ABD’dekinin yanına bile
yaklaşamaz. Hiçbir sanayi ülkesi ABD’deki suç ve özellikle cinayetler oranı ile
boy ölçüşemez. Nüfusu 10 milyonu bulan kalabalık şehirlerinin yanısıra nüfusu
500.000’den fazla olan diğer 20 şehrindeki aşırı fakir yerleşim gettolarını
diğer bütün sanayi ülkelerinde boşuna ararsınız. Amerikan-cezaevlerinde bütün
diğer sanayi ülkelerinde tutuklu olanların toplamından daha fazla tutuklu
yatmaktadır; ve Uluslararası Af Örgütü’nün resmi verilerine göre, ABD, dünya
çapındaki idamlarda da, -sanayi ülkesi olma aşamasına gelmiş Çin hariç- listenin
başını çekiyor. 195 Milyon beyaza karşın (nüfusun % 74’ü), sadece 35 Milyon
siyahi (%13) ve 27 Milyon İspanya kökenli (% 10) bulunmasına rağmen işlediği
suçtan doyalı hapis yatan beyaz olmayan Amerikan vatandaşlarının oranı % 35’den
fazladır. Özellikle bu ‘renkli insanlar’ bütün büyük şehirlerdeki yoksul kesimin
çekirdeğini oluşturuyorlar. Bu durumun uzun bir tarihi var ve çizilmek istenen
toleranslı, dünyaya açık Amerika resminin yalan olduğunu ortaya koyuyor. Gerçi
bugün halen Amerikan anayasasının kahramanlarını kutsuyorlar, ancak bu
efsanelerin temeline indiğinizde, şaşırtıcı şeylerle karşılaşabiliyorsunuz.
Dünyanın en iyi
anayasasına sahip olduklarına inanan Amerikalılar, bununla övünüyorlar ve Thomas
Jefferson’un 1776’da bağımsızlık ilanına dair sarfettiği sözlere atıfta
bulunuyorlar: "Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır". Hakikatte ise durum biraz
farklı görünüyor: İşbu Jefferson, ABD’nin 3. Cumhurbaşkanı, Virginia’da toprak
ağası idi ve bağımsızlık ilanından sonra bile kendi arazilerinde bütün haklardan
mahrum olan ‘Zencileri’ ağır şartlar altında çalıştırmıştı.
Kendisine "Her
bireyin mutlu olma hakkı vardır" kavramını borçlu olduğumuz ABD’nin göklere
çıkarılan birinci Cumhurbaşkanı George Washington için de durum farklı değildi.
Anayasanın bu mutluluk vadeden garantilerine rağmen güney devletlerinde acımasız
bir şekilde uygulanan kölelik kurumu hemen hemen bir yüzyıl daha sürdü ve buna
bir de Kızılderililere yönelik devam edegelen halk kıyımı eklendi. Amerikalılar
şimdiye kadar ne Kızılderililerden ne de Afrika ve Karaib ülkelerinden gelen
kölelerden özür dilediler. Buna karşın soluk benizli Amerikalılar, bugüne kadar,
üstü kapalı bir özür dileme aracı olarak, gettolarda tutulan Kızılderililere bir
nevi devlet emeklilik maaşı ödendiğini bilmezler. Özellikle beyaz olmayan
milyonlarca işçiye halen hiçbir Batı Avrupalının çalışmayacağı kanuni asgari
ücret verilmemektedir. Orta dereceli Amerikalının ortalama bir Alman’dan niçin
iki kat daha fazla çalıştığının sebebini burada bulmak mümkündür.
Amerika’nın
mutluluk ve demokrasi vaadi süregelen kanuni hakların ihlalinin karşısında
gülünç durmaktadır. Bu bağlamda özellikle 11 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilen
–istenmeyen yabancılar, tutuklanmalarının akabinde ABD’nin sözde düşmanlarını
orada sorgulamak için başka ülkelere sevkediliyorlar (ABD’de işkence olmaz ki!);
‘itiraflarından’ sonra tekrar ABD’ye geri getiriliyor ve orada yargılanıyorlar.
Bunun yanısıra sabotajcı, asker kaçağı ya da ABD’nin iç güvenliğine karşı
herhangi bir şekilde harekette bulunan kişiler askeri yargı statüsüne sokuluyor
– bu da hukuki temel hakların (sözünün dinlenme hakkı, kendi seçimiyle avukat
tutma hakkı, suç duyurusu bildirisini okuma hakkı vb.) verilmemesi sonucunu
doğuruyor.
Medyada bilinmesi
istenmeyen şeyler çarçabuk ‘gizli’ dosya kategorisine sokuluyor. Bunu yaparken
ABD, CIA [2] yönetiminde dünya çapında bir ‘Enformasyon’/Casusluk ağını
kullanıyor, ki bu ağın topladığı bilgiler ABD-içi 11 gizli servis tarafından
titiz bir şekilde süzülüyor ve yoğunlaştırılıyor. Polisiye işten ulusal olarak
FBI sorumlu, ve ABD-dışı ‘üst gözetim’ en güçlü ABD-gizli servisi olan Milli
Güvenlik Birimi (NSA)’nin inhisarında. Bu teşkilat o kadar güçlü ki,
Amerikalılar ancak 1993 yılında varlığından haberdar olabilmişti ki, o sene de
bu kurum 35 yaşına girmişti !
Bu gizli servisler
şimdi ABD-içi ve dışı olmak üzere bütün bilgi transferinin (Echelon, bkz.
Zeitreport 127, 2001), bilim ve araştırma, kütüphaneler ve yayınevleri, yüksek
düzeyde hareketli olan Amerikalıların seyahat aktivitelerini [3], vergi
suçlarını [4], (askeri-) teknik ürünlerin giriş çıkışlarını, ‘düşman’ ya da kafa
tutan devletlere karşı Amerikan ambargolarının kontrolünü (ki bunu ‘dost’
devletler eliyle problemsiz hallediyorlar), sistemle uyumlu düşünmeyen Amerikan
vatandaşlarının, Hırıstiyan ya da Yahudi olmayan dini derneklerin ve
tarikatların ve daha birçok şeyin tespiti ve gözetimini yapıyorlar.
Özellikle süratle
büyüyen İnternet-trafiği, resmi olarak elbette ki ABD’yi devlet düşmanlarına,
çocuklarla ilişkiye girenlere ve pornografik ürünlerin yaygınlaştırılmasına
karşı savunmak için ajanlar ordusunun ilgisini büyüleyerek çekiyor. Fakat bunun
yanısıra bu gizli servisler, yabancı politikacıların, diplomatların ve ekonomi
başlarının para karşılığında kendilerini Amerikan özgürlük düşüncesinin
hizmetine vermelerini sağlıyorlar. Amerika’nın diktatörleri ve ABD’ye dostça
bakmayan devletlerdeki sistem karşıtlarını etki altına alma girişimlerinin
envanteri çıkarılsa, bunlar nice bantları doldurur. Bunu yaparken ‘hakkın’ ve
‘Tanrıdan korkan bir hayat dönüşümünün’ koruyucuları ne her renkten suçlularla,
silah ve uyuşturucu kaçakçılarıyla ne de her türlü insan haklarını ayaklarıyla
tepeleyen devlet başkanları ya da terör örgütleriyle işbirliği yapmaktan
çekinmiyorlar. Bu yeter ki gizli gerçekleşsin ve kendini dünya çapındaki barışın
garantörü gören ABD’nin hedefleri ve çıkarlarıyla çatışmasın.
ABD uluslararası
anlaşmalara (örneğin tutukluların haklarının güvence altına alınması, savaş
suçlarına karşı mahkemeye şikayette bulunma, işkence-karşıtı konvansiyonu,
biyolojik ve kimyasal savaş ürünlerinin teftişi vd.) dahil edildiği zaman adeta
küplere biniyor. ABD’nin kartlarının içine bakma isteminde bulunmak, dürüst ve
ülke hizmeti için takvalı ve kanuna bağlı hareket eden Amerikan vatandaşlarını
teftiş etmek yabancı ülkelerin haddine mi ?
Hangi ülkenin
yanlış yönetildiğini, şerrin ordusu olduğunu, cezalandırılması, mücadele
edilmesi ve hizaya getirilmesi gerektiğini tesbit etmek yalnız ABD’ye ait bir
haktır. Bu bağlamda Theodore Roosevelt’in formüle ettiği şu düşündürücü ifadeler
anımsatılabilir: ‘Dostça konuş, ama sopayı da unutma!’ Bu aslında sadece ABD’nin
ta 18. Yüzyılın ortasından beri (tabi ki sadece ‘Amerikan Meyve Şirketi’nin
korunması için) sert bir elle, askeri bir varlık gösterimiyle ve gizli
servisleri aracılığıyla arzularına göre ve fütursuzca müdahale ettikleri ve
kendilerine uygun diktatörleri yerleştirip finanse ettikleri –teknik üstünlük ve
orada ticari üslerini koruma ve emniyete alma mecburiyetini mazeret olarak ileri
sürmek suretiyle- Amerika’nın ‘arka bahçesi’ olan Latin Amerika için geçerli
değil. Daha sonraki Cumhurbaşkanı Franklin D. Roosevelt de kendisini bir sürü
insanlık düşmanı ifadelerle dünya tarihinin kayıtlarında ebedileştirdi:
Amerika’nın Nikaragua’lı diktatör Somoza’ya verdiği destekle ilgili olarak
çapkınca şunları söyledi: ‘O bir fahişe olabilir, ama o bizim fahişe
çocuğumuzdur.’
Yersiz bir Avrupai
tekebbüre kapılmaksızın Amerikalıların bir taraftan deri renginden bağımsız
olarak diğer taraftan dışarıya karşı görünüşte açık fakat gerçekte ise oldukça
hiyerarşik yapılanmış toplumun içinde bulunduğu durumdan bağımsız olarak,
budalaca ‘kendi’ Amerikalarını şaşırtıcı bir şekilde dünya olaylarının
merkezinde gördüklerini tespit edebiliriz. Hemen hemen hiçbir Amerikalının,
dünyanın geri kalan kısmında nelerin olup bittiğinden haberi yok; diğer 5,9
Milyar insanın şu an hangi sorunlarla meşgul olduklarını ve Amerikan
emperyalizminin bununla ilişkisinin olup olmadığından haberdar değiller.
Amerikalılara kahramanlarını bıraktığınız, din hürriyetlerini ve silah taşıma
hakkını sınırlandırmadığınız müddetçe kendilerini "Tanrı’nın kendi ülkesinde"
görüyorlar. Gerekirse zor durumlarda ‘iyi’ ve Tanrıdan korkan Amerikalı kendi
efsanesini kendisi örüyor ve ‘Amerika Birleşik Devletleri’ tablosunu abartılı
bir şekilde alabildiğince yüceltiyor. Bunun için arkaik dönemin destanlarını
rastgele kıyaslarla kullanıyor. Böylece Kapitol’un tepesindeki tavana yapılan
resimde George Washington’un –300 tane siyahi kölesi olmaksızın- zarif
bakirelerin eşliğinde cennetin ölümsüzlüğüne götürülen ‘Miracını’ hayranlıkla
seyrediyorsunuz.
Dünya çapında
hareket eden fundamentalist devlet gücü ABD’nin her askeri aksiyonu,
silah(sistemi) ve ABD’nin yüceliğini dile getiren her geçit töreni ‘Hırıstiyan’
cephe hatibleri tarafından kutsanıyor ve medeni dünyanın diğer hiçbir ülkesinde
–eski Ahid’deki ‘göze göz dişe diş’ prensibine göre şekillenmiş- vahşi devlet
terörizmi, ortalama Amerikalının normalde hayranlık uyandıran insani
angajmanıyla bu kadar yakın durmuyor.
Bunun temelinde
Avrupai anlayışa göre garip bir çelişki yatıyor: ABD’nin vatandaşları devletin
kendi özel alanlarına karışmasını kategorik olarak reddediyorlar ve devlet
sistemi buna uyduğu müddetçe, vatandaş neredeyse siyasi yönetim sınıfının
uluslararası alanda ne gibi hakları kendinde gördüğünü ya da ulusal olarak ne
gibi oyunlar oynadığı ve domuzluklar yaptığına sükut ediyor.
Amerikalı, çocukken
derse başlamadan önce, daha sonra yaşlı ‘çocuk’ olarak spor ve sinema
gösterilerinde, Oskar törenleri ve diğer olağanüstü toplantılarda önce uysal bir
şekilde sağ elini göğsüne koyuyor ve İstiklal marşını söylüyor. Hemen hemen
hiçbir Amerikalı Latin Amerika’da, Asya’da ve Afrika’nın birçok ülkelerinde
hangi diktatörlerin Milyarlarca Amerikan vergi paraları, Amerikan silahları ve
askerleri ile desteklendiğinden, finanse edildiğinden ve makamlarında
tutulduklarından haberdar değildir.
ABD’nin bugün
80’den fazla devlette ticari merkez olarak kamufle edilen askeri üs ve gizli
servislerin gözetimi altında casusluk karargahları işlettiğini, kendi
çizgilerindeki rejimleri desteklediklerini ya da devirdiklerini ve bunu yaparken
de ne uluslararası anlaşmaları ne de kendileri tarafından da fikri temeli atılan
insan haklarını kaale aldıklarını hiçbir Amerikalı bilmez. Ne Amerikan
medyasında bunlar okunuyor ya da duyuluyor ne de okullarda ya da evlerde bunun
üzerine tartışılıyor. Ancak bir savaş bir çok Amerikalının hayatına mal oluyorsa
–Kore, Vietnam, Somali- Amerika’da bir iç-direniş canlanıyor. ‘Ekonominin ve
politikanın kesiştiği noktada –hep yeni oyunlar ve dolaplarla- başkalarının
sırtından yayılmak gayet normaldir.’ (Milton Friedman)
Nefret edilen
devlet gücü
Amerikalılar,
geleneksel olarak devletin kendi hayatlarına müdahele etmesinden daha çok başka
hiçbir şeyden nefret etmiyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde ABD’de olduğu gibi bu
kadar çok polise motorsikletlerinde silah sıkılmıyor, nefret edilmiyor ya da
dövülmüyor. [5] Hollywood filmlerinde polis yapılarındaki atmosfer adeta
alayvari bir şekilde ve insanlık düşmanı gibi tasvir edilmesi, genelde polis
arabalarının görünürde aptallar tarafından sürülmesi, arabaların topluca
hurdalık hale getirilmesi ve böylece devlet gücünün zevkli bir şekilde alaya
alınması çok şey anlatıyor. Yalnız sürekli (iyi) polisler –resmi polisiye
kurallarını atlayarak- kendilerini insanlığın kurtarıcısı olarak görüyorlar.
Hiçbir yerde devlet gücü -FBI, trafik polisi ya da IRS-memurları- sadece ucuz
Hollywood filmlerinde olduğu gibi değil, realitede de zanlılara bu kadar
acımasız ve aşağılayıcı davranmıyor.
Vatandaşlara daha
az yakın olan memurlar sınıfı –askeriyenin dört silahlı gücünün üyeleri- buna
karşın yüksek bir itibar görüyorlar. İşten onur kırıcı bir şekilde atılma, ömür
boyu sahadan atılma anlamına gelmektedir.
Amerikan vatandaşı
devlet erkinin temsilcilerine ‘on cent’den daha az’ güveniyor. [6] Hatta
hükümetin oldukça olumlu içerikli planları -kiraların azaltılması, sağlık
sistemi için asgari standartlar- halk arasında bir yankı bulmuyor; onlar bundan
vazgeçiyorlar ve kendi bireysel seçim hürriyetlerinde ısrar ediyorlar.
Bu tecrübeyi de
eski Cumhurbaşkanı Bill Clinton da yapmak zorunda kaldı. Avrupa’da birlikçi
devlet aygıtı olarak yaygın olan Cumhurbaşkanının arkasında ‘adam gibi duran’
tablo tamamen yanlış. Aslında normal bir Amerikan vatandaşını, nasıl olsa
seçmenlerin dörtte birinin daha azı tarafından seçilen Cumhurbaşkanının ne
söylediği ve ne yaptığı ırgalamıyor, fonksiyonel devlet gücü, Amerikalıların
büyük çoğunluğunun umurlarında değil. Onlar devlet müdahalesinden nefret ediyor
ve dünya çapında ABD’nin keşfi olarak övülen ‘bireysel mutluluk’u aramayı tercih
ediyor. O ‘kendi işini’ yapmak istiyor, kendi ailesini şeref ve dürüstlükle,
aile ve komşuluk çevresinde kendisi yetiştirmek istiyor ve devlet aygıtıyla
mümkün mertebe ne kontağa geçmek ne de sorun yaşamak istiyor veya onun
tarafından rahat bırakılmak istiyor.
ABD’nin ‘bir halk,
bir devlet ve bir lider’ olduğuna dair Avrupalı anlayış, Avrupai gelenek
tarafından yaldızlanmış bir uydurmadır.
Amerikalı turistler
Avrupa’yı ziyaretlerinde ABD’ye karşı oldukça eleştirel bir tutumla
karşılaşmalarına sürekli olarak çok şaşırıyorlar. Bizim, onların çocuksu-saf
tutumlarına tebessüm ettiğimizi ya da küçük görmemizi de anlamıyorlar.
Amerikalılar çocukluktan beri sözde ‘sınırsız imkanlar ülkesinde’ Micky Mouse ve
McDonalds, made in Hollywood’un şaşaalı kahramancılığı ve dört mevsimin
gündemini en çok belirleyen konular (futbol, beyzbol, basketbol ve buzhokeyi)
arasında yaşamaya alışmışlar.
Devamı gelecek
sayıda...