Yıl 22  Sayı 291 Mart 2003
Bu Sayıda
 

Kötü Misal Emsal Olmaz

 

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

Bilenler bilir ki ben yeniliklere direnmeyen, düşünmenin farziyetine inanan bir insanım. Tutuculuk, bağnazlık, yobazlık hatta muhafazakârlık benim meşrebimde pek yoktur. İnsanların Allah huzurunda düşünmek, kanaat serdetmek ve teklif üretmekten ötürü cezalandırılmayacaklarını hatta mükâfatlandırılacaklarını söyler dururum. Çünkü usûlüne uygun cehd eden insanın yanılmasını bile hayra tebdil eyleyen bir dinin mensubuyum elhamdulillah.

Böyle bir bakış açısına sahip bulunuşum, her yeni fikri onaylayacağım anlamı taşımaz elbette. Ancak fikrin bir haysiyeti vardır. Her yeni iddianın fikir tarifine girip girmediğine bakarım. Fikirse, katılmasam dahi ona saygı duyarım.

Onbeş yirmi yıl evveline kadar, sosyalizmin henüz modasını tamamiyle yitirmediği yıllardı. Türkiye’nin İslâm’la meşhur olmuş aydınları solcu aydınlarla içli-dışlı yaşamayı pek seviyorlardı. Kardeşlik bildirilerine imza atıyorlardı. Birlikte iken solcular içkilerini yudumluyor, İslâmcılarsa cem-i takdim veya tehirle de olsa namazlar eda ediyorlardı. Beraberliklerinin entelektüel bir süksesi, fiyakası bile vardı.

Şimdilerde ise liberallik moda. Hem eski solcular hem de İslâmcılar liberalleşerek birlikteliklerini sürdürüyorlar. Ancak özellikle İslâmcıların üslûplarında gözle görülür bir özen var artık. Daha az savruk ve daha titizler. Ama vakıf, dernek veya dergi çatıları altında liberallerle birlikte bulunmaktan pek hoşnutlar.

Bu ülkede resmî iddiaların dışındaki düşüncelere yönelik ciddi baskıların aydınları oraya buraya savurduğunu görmezden gelemeyiz. Muhtemelen bu savruluşlar biraz daha hürriyet arayanları bir araya toplamaktadır. Bu sebepten kimi dağılmaları bir noktaya kadar anlayışla karşılamalıyız. Ancak benim anlamada zorluk çektiğim hususlar var. Beraberliklerin kurulabilmesi ve sürdürülebilmesi için neden ve niçin her seferinde tavizi veren, yaklaşımı sağlayan, kenara ilişen, kendinden bir şeyler eksilten ve atan taraf İslâmcılardır?

İnsafsızlık etmeyelim. Bu ülkede esasen ne solculara ne de liberallere yönelik çok ciddi, toplu ve köklü bir resmî husumet gözlenmiyor. Lakin adları başka biçimlerde anılsa da (gerici, mürteci, şeriatçı) asıl baskılar İslâm ve Müslümanlar üzerindedir. Denilebilir ki Müslümanlar çaresiz bir sığınma psikolojisi taşımaktadırlar. Solcu ve liberallere göre  sistemden üvey evlat muamelesi görmektedirler. Merhametli üvey kardeşlere yaklaşma ve onlarla beraber olma hevesi hep o psikolojiye dayanmaktadır. İnanılası bir gerekçe midir bu?

Bir zaman solcularla bir ağızdan iddia ve kanaat üretenler dünyaya nizamat vermekten henüz vazgeçmemişlerdi. Ancak insanların eşitliği ve kardeşliği gibi saçma sapan hümanist etkiler altındaydılar. Siyasi ve hukuki talepleri vardı. Devlet yönetimi için teoriler üretiyor, kadim belgeler sunuyorlardı. Birey karşısında devleti önceliyor, bazen kutsuyorlardı.

İbre liberallerden yana dönünce devlet ikinci plana düştü. Şimdi gündemde bireycilik, bireyin kutsiyeti var. Talep ve teklifler de aynı doğrultuda değişiverdi. Değişmeyen bir husus var ki o da liberallerin içkileri ile İslamcıların muhtemelen birleştirilen namazları. İçki ve namaza elbet ilgisiz değiliz. Ancak bizi asıl ilgilendiren fikirlerdir.

Solcularla ve liberallerle bir arada bulunmaktan memnun İslâmcılar, onların günahlarına acaba niçin gönül rahatlığıyla göz yumuyorlardı? Onlara daha şirin görünmek için mi?  Özgürlükçü olduklarını kanıtlamak için mi? Bu tutumları ile  benim gibi kardeşlerini  nasıl rahatsız ettiklerini düşünmezler mi?

Bir vakitten beri Din ve Hayat üzerinde düşünen, fikir üreten bazı kardeşlerimiz, Din’in sabit, şeriatın ise değişken olduğuna işaret etmekteler. Söylemek istediklerini, iyi niyetlerini hüsnü zanla anlamaya çalışsam bile bizzat söyledikleri üzerindeki illete itirazlarım var. Bir kere  şeriatı hukuk ile eşanlamlı kullanmaları, ikisi de Arapça olan bu kelimelerin haysiyetiyle bağdaşmaz. Ayrıca bunu yaparken din’i de parçalıyorlar. Onu iki yüzlü gösteriyorlar. Bir yüzüne itikad, ibadet, ahlak, diğer yüzüne ise siyaset  ve hukuk’u oturtuyorlar. Değişen ve değişmeyen bu iki yüzüyle din’in  mefluç bir müesseseye dönmesine de aldırmıyorlar.

Hukuk ile eşanlamlı kullandıkları  şeriat kavramının değişkenliğine en mümtaz örnek Kur’an ahkamıdır. Çünkü önceki Vahy’lerin şeriatından farklı tekliflerle gelmiştir. Vahy sürecinin, her yeni gelen şeriatın eskisini nesh etmesi biçiminde gelişmesi, siz söyleyin, Kur’an tamamlandıktan ve resulullah vefat ettikten sonra kendi şeriatımızı kendimizin yapması zaruretini ortaya koyar mı?  Liberallarin arkadaşı bazı Müslümanlar işte tam anlamıyla böyle söylüyorlar.

Onlar, Kur’an’ın bize şeriat yani hukuk diye önerdiği had, ceza ve pratiklerden bazılarının önceki toplumlarda da bulunduğunu delil getirerek, öyleyse bizim de kendi şeriatımızı kendimizin yapabileceğimizi savunuyorlar. Kendimiz için hukuk koyma yetkisinin dayanağı sayıyorlar. Kur’an’ın bize devlet yönetiminde bir siyaset modeli teklif etmemiş olmasını da kendi hukukumuzu kendimizin yapması hususunda serbest bırakıldığımıza yoruyorlar.

Biz ne kadar zihnimizi yorarsak yoralım, mevcut yaşama biçimlerinin daralttığı, sıkıştırdığı zihinler müslümanım deseler bile Kur’an’daki sopa atma, el kesme ve kısas gibi cezaları tıpkı solcu veya liberal arkadaşları gibi ilkel bulmaktalar. İşin özü budur. Savaş ve şiddet karşıtı samimiyetsiz propagandalar onları sahiden aldatmaktadır. Sopa cezasına karşıdırlar ama dünyanın bütün polis teşkilatları hala cop taşımaktadır. El kesme cezasına muhaliftirler lakin doğum kontrolü ve kürtaj neredeyse kanuni mecburiyet kılınacaktır. Kısasa bir anlam verememektedirler lakin ikiz kuleleri yıkılan Amerika bunun karşılığında birçok zayıf ülkeye karşı katliam ve soykırım uygulayabilmektedir. Yüzyıllarca önce kadınların mahkemelerde şahitliğini kabul ederek onu şerefli bir mevkiye yerleştiren bir sistemin kadına bakışını ilkel buluyorlar. Oysa kadını kasap dükkanlarında asılı et parçası seviyesine alçaltan yeni dünyayı görmezden geliyorlar. Yahut onlara hoş görünmek için nice fedakarlıklarda bulunuyorlar.

Selefin büyük alimleri asla hukuk değişir dememişlerdir. Onlar biliyorlardı ki hukuk hak’tan türetilmiştir. Hak ise Allah’tır. Hak’kı tayin ve tespit edecek olan da  yalnız O’dur.  Ve yalnız O’nun belirlediği, öngördüğü bazen de müdahale etmeksizin onayladığı had, ceza ve pratikler adaleti sağlar. Hukuk’un tecellisi de budur. Selef alimleri beşerin anlayış ve düşüncesine terkedilen alanı Vahy’in de işaretine uyarak hukuk değil, fıkıh diye isimlendirmiştir. Elbet Allah, değişken tabiatlı insanoğluna geniş bir düşünme ve üretme alanı bırakmıştır. Ancak bu alanda ortaya konulan içtihatlar ihtimallidir. İsabet kaydedebileceği gibi yanılgılar da taşıyabilir. Onun için insanî uygulamalara doğrudan adalet denmemiş; adalete en yakın  olan denmiştir.

Elinin kesilmesi yerine hırsızın hapis cezasına çarpılmasını niçin daha adil ve hukukî bulmalıymışım? Bence tam tersine hapis cezası son derece ilkel ve vahşiyanedir. Üstelik ceza değil zulümdür. Çünkü ceza başka zulüm başka şeydir. Ayrıca zina gibi menfur, gayri insanî bir fiil için hiçbir ceza sopa atmaktan daha adil değildir. Bu bütün zamanlar için de böyledir. Elbette zina gibi kötü bir fiili mebzul miktarda işleyen toplumlarda onu cezalandırmaktansa meşrulaştırmak düşüncesi rağbet görecektir. Ama benim özlediğim toplumda bu alçaltıcı suç ancak sopa ile mukabele görmeye müstehaktır.

Diyorum ki ben Kur’an’ın öngördüğü kısas, hırsızın elini kesme, zina edene sopa atma, mirası hakkiyle bölüştürme, kadın-erkek şahitlerin sayı farkı gibi düzenlemeler evet İslâm’ın hukukudur. Bunlar, eğer o mevkide bulunurlarsa Müslümanların kıyamete kadar hiç değiştirmeden uygulamaları gereken İslâmî hukuk kurallarıdır. Adalet onları uygulamakla tecelli eder.

Allah’ın tayin ettiği hukuk ve hadler, tayin edilmemiş alanlarda fıkhımız (anlayış) ve içtihatlarımız (kanaat, galip zan) için de ölçü koymuştur. Model olmuştur. Beşerin  anlayış ve kanaatleri hukuk sayılamayacağı (sayılmaması gerektiği) için de her devirdeki Müslümanların kendi fıkıh ve içtihatlarını oluşturma sorumluluğunu asla ortadan kaldırmayacaktır. Fıkh ve içtihat etmeyen Müslümanların ahvali ise nasıl perişandır, bunu bize bakanlar iyi anlarlar.

Elbet ilahi hukuk-beşeri hukuk diye bir ayrım düşünülemez. Zira yalnız ilahi olan hukuktur. Yani Haktır. Beşeri olan ise anlayış ve kanaatlerin bir bütünüdür. Her zaman yanılma, adaletsizliğe düşme, hakkaniyetten ayrılma tehlikesine maruzdur. Değişebilir ve değişken özellikli olan elbet  Din değil beşerin görüşleri hatta kendisidir. Allah’ın bize şeriat kıldığı niçin değişsin? Ayrıca Din ile şeriat niçin birbirinden ayrı mütalaa edilsin? Namazın insanı fahşa’dan alıkoymasını  Din içinde telakki edip, Kısasta sizin için hayat vardır diyen Vahy’i ihbarı Din’in dışına veya öteki yüzü olan şeriatın içine yerleştirmenin tutarlı bir izahı yapılabilir mi?  Ayrıca namaz kılmak nasıl ibadet ise kısas uygulamak da tıpkı öyle bir ibadettir. Ancak namaz ferdi niteliği sebebiyle her zaman her yerde uygulanabilen bir ibadet iken kısas ancak ona inananların toplumsal hakimiyetiyle hayatiyet bulabilecek içtimai bir ibadettir. Bugün dünyanın büyük bir bölümünde faiz ekonomisi uygulanmaktadır diye biz niçin faize cevaz arayalım? Zaruret hukukunu uygular, gücümüzün yettiği devire eriştiğimizde de faizin haramlığını ilan ederiz. Zaruret hallerini genellemek yanlıştır.

Müslümanların kültürünü fıkıh ve içtihatların birikimini şeriat sayma adeti muhtemelen Türklerin bir aldanışıdır. Fıkhî litaratürde Din’in kaynakları diye zikredilen Kur’an, sünnet, icma-ı ümmet, kıyas-ı fukaha  şeklindeki tertipte, daha baştan yanlış yapılmıştır. Din ancak Vahy’e istinad edene denilmeliydi. Gerçekten de ümmetin icmaı ve fukahanın kıyası niçin Din’in kaynakları arasında sayılsın ki? Her devirde değişmesi mukadder icma veya kıyaslar bizim kanaat ve uygulamalarımızdır. Onlarda isabet etmiş de olabiliriz etmemiş de. O halde muhtemel isabetsizliklerimizi niçin Din’imizin kaynağı mesabesine çıkaralım? Söz konusu  pratiklere hukuk da dememeliyiz. Bunun tam ismi fıkıh’tır.

Bu durumda Müslümanların dışındaki toplumların bu anlamdaki teori ve pratikleri de en azından bizim terminolojimizde hukuk namiyle anılmamalıdır. Ayrıca Hakka istinat etmeyenden hukuk doğar mı hiç?

Hak ve adaleti ayakta tutmakla ödevli, Hak ve adaletin şahitleri olan biz Müslümanlar ah, ne olurdu, biraz da birbirimize yaklaşabilseydik? Kurban bayramlarında kesip fakir fukaraya dağıttığımız hayvanlara bakarak bizi vahşi, hunhar ve barbar gösterenlerin karşısındaki o meşum aşağılık duygusunu belki aşabilirdik. Bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanların kanına susamış canavarların kınamasından sakınarak liberallere yaklaşan,  solculara hoş görünmeye çalışan Müslüman, onlara yaklaşırken kimlerden uzaklaştığını yeniden düşün.

Türkiye’de kırk yıldan beridir düşünen mütevazı Müslümanlar arasındayım. İftiharla söylüyorum ki her zaman değişimlerin nabzını tutmam gerektiğine, yeni fikirlerin üretilmesi ve içtihatların zaruretine inandım. Her yeni sese kulak verdim, saygı duydum.  Ancak  "Din hukuku belirlemeyi insanlara bırakmıştır...hukukun yenilenmesi görevi ise ümmete bırakılmıştır. Ümmet dinin temel amaçları doğrultusunda yeni hukuk üretebilir."  şeklinde  uzayıp giden görüşlerden rahatsızım. Ümmet ve hukuku yanlış anlayan ve yanlış tanıtan bu zihniyet nasıl oluşmuştur? Çevresi liberallerle çevrili, sürekli onlarla düşüp kalkanların bir kompleksi midir bu?  Hak ve hukukun tesisinin Allah’a aitliğini bilmesi gereken kalemler, kimlere, neyin gösterişini sunmak maksadıyla dillerini böylesine eğip bükmektedirler?

Aslında hadise şudur. İslâm Milleti fıkıh ve içtihadı durdurmuştur. Bu yüzden de her bakımdan gerilerde kalmıştır. Öteki toplumlara ve onların yasalarına boyun eğmiştir. Elbet bu faaliyet yeniden ve acilen  başlatılmalıdır. Ama bunu yaparken Vahy’in öngördüğü had, ceza ve pratiklerden ne istiyoruz? Birileri onları tarihsel diye suçluyorsa bize ne? Allah, kitabında iffet yönünden ciddi kusuru olan kadınları hafifçe dövün  diyorsa, bundan, başkalarını hoşnut edeceğiz diye niçin geri duralım? Üstelik bundan geri duran toplumlar iyi ahlakın şahikasına mı eriştiler? Kadınlarını ahlaki zaafından ötürü her seferinde hoş gören  toplumlara bir bakınız. O sefaleti burada anlatmaktan bile utanırım ben. Ne yazık, insanlar bizzat kendileri değişiyor fakat hak ve hukukun değiştiğini sanıyorlar.

Biz Müslümanlar unutmamalıyız ki Allah’tan başka hiç kimseye hoş görünmek gibi bir sorumluluğumuz yoktur. Kimseyi hoşnut etmek zorunda değiliz, Allah’tan gayrı. Üstelik bizler, Allah yolunda küçük ve büyük baş davarlar kurban eden İslâm Milletinin ehli bizler, müşrikler, siyonistler ve haçlılar gibi mazlum ve masum insanların kanını içmekten sabıkalı da değiliz. İçimizdeki bazı beyinsizlerin, ne yazık ki, onların ekmeğine yağ sürdüklerinden haberdarız. Ama bizim modelimiz Resulullah ve onun temiz topluluğudur. Şimdikiler değil. Çünkü hiçbir zaman sui misal emsal olamaz.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'