Kötü
Misal Emsal Olmaz
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Bilenler bilir ki
ben yeniliklere direnmeyen, düşünmenin farziyetine inanan bir insanım.
Tutuculuk, bağnazlık, yobazlık hatta muhafazakârlık benim meşrebimde pek yoktur.
İnsanların Allah huzurunda düşünmek, kanaat serdetmek ve teklif üretmekten ötürü
cezalandırılmayacaklarını hatta mükâfatlandırılacaklarını söyler dururum. Çünkü
usûlüne uygun cehd eden insanın yanılmasını bile hayra tebdil eyleyen bir dinin
mensubuyum elhamdulillah.
Böyle bir bakış
açısına sahip bulunuşum, her yeni fikri onaylayacağım anlamı taşımaz elbette.
Ancak fikrin bir haysiyeti vardır. Her yeni iddianın fikir tarifine girip
girmediğine bakarım. Fikirse, katılmasam dahi ona saygı duyarım.
Onbeş yirmi yıl
evveline kadar, sosyalizmin henüz modasını tamamiyle yitirmediği yıllardı.
Türkiye’nin İslâm’la meşhur olmuş aydınları solcu aydınlarla içli-dışlı yaşamayı
pek seviyorlardı. Kardeşlik bildirilerine imza atıyorlardı. Birlikte iken
solcular içkilerini yudumluyor, İslâmcılarsa cem-i takdim veya tehirle de olsa
namazlar eda ediyorlardı. Beraberliklerinin entelektüel bir süksesi, fiyakası
bile vardı.
Şimdilerde ise
liberallik moda. Hem eski solcular hem de İslâmcılar liberalleşerek
birlikteliklerini sürdürüyorlar. Ancak özellikle İslâmcıların üslûplarında gözle
görülür bir özen var artık. Daha az savruk ve daha titizler. Ama vakıf, dernek
veya dergi çatıları altında liberallerle birlikte bulunmaktan pek hoşnutlar.
Bu ülkede resmî
iddiaların dışındaki düşüncelere yönelik ciddi baskıların aydınları oraya buraya
savurduğunu görmezden gelemeyiz. Muhtemelen bu savruluşlar biraz daha hürriyet
arayanları bir araya toplamaktadır. Bu sebepten kimi dağılmaları bir noktaya
kadar anlayışla karşılamalıyız. Ancak benim anlamada zorluk çektiğim hususlar
var. Beraberliklerin kurulabilmesi ve sürdürülebilmesi için neden ve niçin her
seferinde tavizi veren, yaklaşımı sağlayan, kenara ilişen, kendinden bir şeyler
eksilten ve atan taraf İslâmcılardır?
İnsafsızlık
etmeyelim. Bu ülkede esasen ne solculara ne de liberallere yönelik çok ciddi,
toplu ve köklü bir resmî husumet gözlenmiyor. Lakin adları başka biçimlerde
anılsa da (gerici, mürteci, şeriatçı) asıl baskılar İslâm ve Müslümanlar
üzerindedir. Denilebilir ki Müslümanlar çaresiz bir sığınma psikolojisi
taşımaktadırlar. Solcu ve liberallere göre sistemden üvey evlat muamelesi
görmektedirler. Merhametli üvey kardeşlere yaklaşma ve onlarla beraber olma
hevesi hep o psikolojiye dayanmaktadır. İnanılası bir gerekçe midir bu?
Bir zaman
solcularla bir ağızdan iddia ve kanaat üretenler dünyaya nizamat vermekten henüz
vazgeçmemişlerdi. Ancak insanların eşitliği ve kardeşliği gibi saçma sapan
hümanist etkiler altındaydılar. Siyasi ve hukuki talepleri vardı. Devlet
yönetimi için teoriler üretiyor, kadim belgeler sunuyorlardı. Birey karşısında
devleti önceliyor, bazen kutsuyorlardı.
İbre liberallerden
yana dönünce devlet ikinci plana düştü. Şimdi gündemde bireycilik, bireyin
kutsiyeti var. Talep ve teklifler de aynı doğrultuda değişiverdi. Değişmeyen bir
husus var ki o da liberallerin içkileri ile İslamcıların muhtemelen
birleştirilen namazları. İçki ve namaza elbet ilgisiz değiliz. Ancak bizi asıl
ilgilendiren fikirlerdir.
Solcularla ve
liberallerle bir arada bulunmaktan memnun İslâmcılar, onların günahlarına acaba
niçin gönül rahatlığıyla göz yumuyorlardı? Onlara daha şirin görünmek için mi?
Özgürlükçü olduklarını kanıtlamak için mi? Bu tutumları ile benim gibi
kardeşlerini nasıl rahatsız ettiklerini düşünmezler mi?
Bir vakitten beri
Din ve Hayat üzerinde düşünen, fikir üreten bazı kardeşlerimiz, Din’in sabit,
şeriatın ise değişken olduğuna işaret etmekteler. Söylemek istediklerini, iyi
niyetlerini hüsnü zanla anlamaya çalışsam bile bizzat söyledikleri üzerindeki
illete itirazlarım var. Bir kere şeriatı hukuk ile eşanlamlı kullanmaları,
ikisi de Arapça olan bu kelimelerin haysiyetiyle bağdaşmaz. Ayrıca bunu yaparken
din’i de parçalıyorlar. Onu iki yüzlü gösteriyorlar. Bir yüzüne itikad, ibadet,
ahlak, diğer yüzüne ise siyaset ve hukuk’u oturtuyorlar. Değişen ve değişmeyen
bu iki yüzüyle din’in mefluç bir müesseseye dönmesine de aldırmıyorlar.
Hukuk ile eşanlamlı
kullandıkları şeriat kavramının değişkenliğine en mümtaz örnek Kur’an
ahkamıdır. Çünkü önceki Vahy’lerin şeriatından farklı tekliflerle gelmiştir.
Vahy sürecinin, her yeni gelen şeriatın eskisini nesh etmesi biçiminde
gelişmesi, siz söyleyin, Kur’an tamamlandıktan ve resulullah vefat ettikten
sonra kendi şeriatımızı kendimizin yapması zaruretini ortaya koyar mı?
Liberallarin arkadaşı bazı Müslümanlar işte tam anlamıyla böyle söylüyorlar.
Onlar, Kur’an’ın
bize şeriat yani hukuk diye önerdiği had, ceza ve pratiklerden bazılarının
önceki toplumlarda da bulunduğunu delil getirerek, öyleyse bizim de kendi
şeriatımızı kendimizin yapabileceğimizi savunuyorlar. Kendimiz için hukuk koyma
yetkisinin dayanağı sayıyorlar. Kur’an’ın bize devlet yönetiminde bir siyaset
modeli teklif etmemiş olmasını da kendi hukukumuzu kendimizin yapması hususunda
serbest bırakıldığımıza yoruyorlar.
Biz ne kadar
zihnimizi yorarsak yoralım, mevcut yaşama biçimlerinin daralttığı, sıkıştırdığı
zihinler müslümanım deseler bile Kur’an’daki sopa atma, el kesme ve kısas gibi
cezaları tıpkı solcu veya liberal arkadaşları gibi ilkel bulmaktalar. İşin özü
budur. Savaş ve şiddet karşıtı samimiyetsiz propagandalar onları sahiden
aldatmaktadır. Sopa cezasına karşıdırlar ama dünyanın bütün polis teşkilatları
hala cop taşımaktadır. El kesme cezasına muhaliftirler lakin doğum kontrolü ve
kürtaj neredeyse kanuni mecburiyet kılınacaktır. Kısasa bir anlam
verememektedirler lakin ikiz kuleleri yıkılan Amerika bunun karşılığında birçok
zayıf ülkeye karşı katliam ve soykırım uygulayabilmektedir. Yüzyıllarca önce
kadınların mahkemelerde şahitliğini kabul ederek onu şerefli bir mevkiye
yerleştiren bir sistemin kadına bakışını ilkel buluyorlar. Oysa kadını kasap
dükkanlarında asılı et parçası seviyesine alçaltan yeni dünyayı görmezden
geliyorlar. Yahut onlara hoş görünmek için nice fedakarlıklarda bulunuyorlar.
Selefin büyük
alimleri asla hukuk değişir dememişlerdir. Onlar biliyorlardı ki hukuk hak’tan
türetilmiştir. Hak ise Allah’tır. Hak’kı tayin ve tespit edecek olan da yalnız
O’dur. Ve yalnız O’nun belirlediği, öngördüğü bazen de müdahale etmeksizin
onayladığı had, ceza ve pratikler adaleti sağlar. Hukuk’un tecellisi de budur.
Selef alimleri beşerin anlayış ve düşüncesine terkedilen alanı Vahy’in de
işaretine uyarak hukuk değil, fıkıh diye isimlendirmiştir. Elbet Allah, değişken
tabiatlı insanoğluna geniş bir düşünme ve üretme alanı bırakmıştır. Ancak bu
alanda ortaya konulan içtihatlar ihtimallidir. İsabet kaydedebileceği gibi
yanılgılar da taşıyabilir. Onun için insanî uygulamalara doğrudan adalet
denmemiş; adalete en yakın olan denmiştir.
Elinin kesilmesi
yerine hırsızın hapis cezasına çarpılmasını niçin daha adil ve hukukî
bulmalıymışım? Bence tam tersine hapis cezası son derece ilkel ve vahşiyanedir.
Üstelik ceza değil zulümdür. Çünkü ceza başka zulüm başka şeydir. Ayrıca zina
gibi menfur, gayri insanî bir fiil için hiçbir ceza sopa atmaktan daha adil
değildir. Bu bütün zamanlar için de böyledir. Elbette zina gibi kötü bir fiili
mebzul miktarda işleyen toplumlarda onu cezalandırmaktansa meşrulaştırmak
düşüncesi rağbet görecektir. Ama benim özlediğim toplumda bu alçaltıcı suç ancak
sopa ile mukabele görmeye müstehaktır.
Diyorum ki ben
Kur’an’ın öngördüğü kısas, hırsızın elini kesme, zina edene sopa atma, mirası
hakkiyle bölüştürme, kadın-erkek şahitlerin sayı farkı gibi düzenlemeler evet
İslâm’ın hukukudur. Bunlar, eğer o mevkide bulunurlarsa Müslümanların kıyamete
kadar hiç değiştirmeden uygulamaları gereken İslâmî hukuk kurallarıdır. Adalet
onları uygulamakla tecelli eder.
Allah’ın tayin
ettiği hukuk ve hadler, tayin edilmemiş alanlarda fıkhımız (anlayış) ve
içtihatlarımız (kanaat, galip zan) için de ölçü koymuştur. Model olmuştur.
Beşerin anlayış ve kanaatleri hukuk sayılamayacağı (sayılmaması gerektiği) için
de her devirdeki Müslümanların kendi fıkıh ve içtihatlarını oluşturma
sorumluluğunu asla ortadan kaldırmayacaktır. Fıkh ve içtihat etmeyen
Müslümanların ahvali ise nasıl perişandır, bunu bize bakanlar iyi anlarlar.
Elbet ilahi
hukuk-beşeri hukuk diye bir ayrım düşünülemez. Zira yalnız ilahi olan hukuktur.
Yani Haktır. Beşeri olan ise anlayış ve kanaatlerin bir bütünüdür. Her zaman
yanılma, adaletsizliğe düşme, hakkaniyetten ayrılma tehlikesine maruzdur.
Değişebilir ve değişken özellikli olan elbet Din değil beşerin görüşleri hatta
kendisidir. Allah’ın bize şeriat kıldığı niçin değişsin? Ayrıca Din ile şeriat
niçin birbirinden ayrı mütalaa edilsin? Namazın insanı fahşa’dan alıkoymasını
Din içinde telakki edip, Kısasta sizin için hayat vardır diyen Vahy’i ihbarı
Din’in dışına veya öteki yüzü olan şeriatın içine yerleştirmenin tutarlı bir
izahı yapılabilir mi? Ayrıca namaz kılmak nasıl ibadet ise kısas uygulamak da
tıpkı öyle bir ibadettir. Ancak namaz ferdi niteliği sebebiyle her zaman her
yerde uygulanabilen bir ibadet iken kısas ancak ona inananların toplumsal
hakimiyetiyle hayatiyet bulabilecek içtimai bir ibadettir. Bugün dünyanın büyük
bir bölümünde faiz ekonomisi uygulanmaktadır diye biz niçin faize cevaz
arayalım? Zaruret hukukunu uygular, gücümüzün yettiği devire eriştiğimizde de
faizin haramlığını ilan ederiz. Zaruret hallerini genellemek yanlıştır.
Müslümanların
kültürünü fıkıh ve içtihatların birikimini şeriat sayma adeti muhtemelen
Türklerin bir aldanışıdır. Fıkhî litaratürde Din’in kaynakları diye zikredilen
Kur’an, sünnet, icma-ı ümmet, kıyas-ı fukaha şeklindeki tertipte, daha baştan
yanlış yapılmıştır. Din ancak Vahy’e istinad edene denilmeliydi. Gerçekten de
ümmetin icmaı ve fukahanın kıyası niçin Din’in kaynakları arasında sayılsın ki?
Her devirde değişmesi mukadder icma veya kıyaslar bizim kanaat ve
uygulamalarımızdır. Onlarda isabet etmiş de olabiliriz etmemiş de. O halde
muhtemel isabetsizliklerimizi niçin Din’imizin kaynağı mesabesine çıkaralım? Söz
konusu pratiklere hukuk da dememeliyiz. Bunun tam ismi fıkıh’tır.
Bu durumda
Müslümanların dışındaki toplumların bu anlamdaki teori ve pratikleri de en
azından bizim terminolojimizde hukuk namiyle anılmamalıdır. Ayrıca Hakka istinat
etmeyenden hukuk doğar mı hiç?
Hak ve adaleti
ayakta tutmakla ödevli, Hak ve adaletin şahitleri olan biz Müslümanlar ah, ne
olurdu, biraz da birbirimize yaklaşabilseydik? Kurban bayramlarında kesip fakir
fukaraya dağıttığımız hayvanlara bakarak bizi vahşi, hunhar ve barbar
gösterenlerin karşısındaki o meşum aşağılık duygusunu belki aşabilirdik. Bebek,
çocuk, kadın ve yaşlı insanların kanına susamış canavarların kınamasından
sakınarak liberallere yaklaşan, solculara hoş görünmeye çalışan Müslüman,
onlara yaklaşırken kimlerden uzaklaştığını yeniden düşün.
Türkiye’de kırk
yıldan beridir düşünen mütevazı Müslümanlar arasındayım. İftiharla söylüyorum ki
her zaman değişimlerin nabzını tutmam gerektiğine, yeni fikirlerin üretilmesi ve
içtihatların zaruretine inandım. Her yeni sese kulak verdim, saygı duydum.
Ancak "Din hukuku belirlemeyi insanlara bırakmıştır...hukukun yenilenmesi
görevi ise ümmete bırakılmıştır. Ümmet dinin temel amaçları doğrultusunda yeni
hukuk üretebilir." şeklinde uzayıp giden görüşlerden rahatsızım. Ümmet ve
hukuku yanlış anlayan ve yanlış tanıtan bu zihniyet nasıl oluşmuştur? Çevresi
liberallerle çevrili, sürekli onlarla düşüp kalkanların bir kompleksi midir bu?
Hak ve hukukun tesisinin Allah’a aitliğini bilmesi gereken kalemler, kimlere,
neyin gösterişini sunmak maksadıyla dillerini böylesine eğip bükmektedirler?
Aslında hadise
şudur. İslâm Milleti fıkıh ve içtihadı durdurmuştur. Bu yüzden de her bakımdan
gerilerde kalmıştır. Öteki toplumlara ve onların yasalarına boyun eğmiştir.
Elbet bu faaliyet yeniden ve acilen başlatılmalıdır. Ama bunu yaparken Vahy’in
öngördüğü had, ceza ve pratiklerden ne istiyoruz? Birileri onları tarihsel diye
suçluyorsa bize ne? Allah, kitabında iffet yönünden ciddi kusuru olan kadınları
hafifçe dövün diyorsa, bundan, başkalarını hoşnut edeceğiz diye niçin geri
duralım? Üstelik bundan geri duran toplumlar iyi ahlakın şahikasına mı
eriştiler? Kadınlarını ahlaki zaafından ötürü her seferinde hoş gören
toplumlara bir bakınız. O sefaleti burada anlatmaktan bile utanırım ben. Ne
yazık, insanlar bizzat kendileri değişiyor fakat hak ve hukukun değiştiğini
sanıyorlar.
Biz Müslümanlar
unutmamalıyız ki Allah’tan başka hiç kimseye hoş görünmek gibi bir
sorumluluğumuz yoktur. Kimseyi hoşnut etmek zorunda değiliz, Allah’tan gayrı.
Üstelik bizler, Allah yolunda küçük ve büyük baş davarlar kurban eden İslâm
Milletinin ehli bizler, müşrikler, siyonistler ve haçlılar gibi mazlum ve masum
insanların kanını içmekten sabıkalı da değiliz. İçimizdeki bazı beyinsizlerin,
ne yazık ki, onların ekmeğine yağ sürdüklerinden haberdarız. Ama bizim modelimiz
Resulullah ve onun temiz topluluğudur. Şimdikiler değil. Çünkü hiçbir zaman sui
misal emsal olamaz.