Amerika Dünyaya Demokrasi Dağıtmaya Devam Ediyor
Mehmed DURMUŞ
Şu anda bütün
dünyanın gündemini Amerika’nın Irak’a düzenleyeceği Bağdat seferi işgal etmiş
durumdadır. Her şeyden önce şunu açıklıkla belirtmek gerekir ki, bu bir ‘savaş’
değildir. Bu bir saldırıdır. Amerika gibi dünyanın jandarması ve kabadayısı bir
devletin, Irak’a saldırması ve Irak’ı işgal ve talan girişimidir. Bunun adını
‘savaş’ olarak koymak, Amerikan medyasının ve Amerikancı medyanın tam bir dez-
enformasyon
girişimidir. AK Parti Hükümeti’nin TBMM’de görüşülmek üzere hazırladığı
tezkerede, "yabancı bir ülkeye asker gönderilmesi..." denirken burada da bir
dezenformasyon söz konusudur. Zira, "Türkiye’nin komşusu ve halkları kardeş bir
ülkeye asker gönderilmesi..." denseydi gerçeklere daha uygun olurdu.
Amerika Irak’a,
Irak’ı silahsızlandırma gibi bir bahaneyle topyekün saldırı başlattı. Amerika,
Saddam rejimi elinde kitle imha silahları bulunduğunu iddia ediyor ve Irak’ın
etrafında ya da bütün dünyada(!) Saddam’ın topluca imha etmesinden korktuğu
kitlelerin hatırı için ısrarla Irak’ı silahsızlandırmanın gerekliliğini
anlatıyor ve bu gerekçeyle bütün hışmıyla Irak’ın üstüne doğru gidiyor. Bu
yazının okunduğu sıralarda henüz başlamamışsa da, stratejist namlı kişilerin
bildirdiğine göre mart ayının ortalarına denk gelen bir dolunay gecesi (18
Mart?) Amerikan jetleri Bağdat semalarından Irak’a demokrasi getirecek bombaları
yağdırmaya başlayacak. Amerika, Irak’tan silahsızlanmasını istiyor ve oraya
demokrasi götüreceğini duyuruyor. Öyle ya, dünyanın ‘demokrasisi’ ondan sorulur.
Peki Amerika’nın
derdi gerçekten Saddam ve elinde bulundurduğunu iddia ettiği kitle imha
silahları mıdır? Ortadoğu’da Saddam gibi bir diktatörün varlığı George Bush’a,
insanlık namına kaygı verdiği için mi bunca gürültüyü kopartıyor? Artık bu
zokayı hiç kimse yutmamaktadır. Çünkü, ilk olarak, Irak’ın elinde gerçekten
ABD’nin iddia ettiği tarzda kitle imha silahı bulunduğuna, George W. Bush, Tony
Blair ve Ariel Şaron’dan başka hiç kimse inanmamaktadır. BM Silah denetçileri
denen kişiler Irak’ı kevgir gibi delik deşik ederek aradılar. Bilim adamlarının
yatak odalarına varıncaya kadar, camilere kadar aradılar ama, Bush’un bahsettiği
silahları bulamadılar. Irak yönetiminin en önemli isimleri de, bizim şimdi
İsrail’i vuracak menzilde füzemiz yok diyorlar.
İkincisi, kitle
imha silahları deyince akla ilk önce ABD ve İsrail geldiğini, üstelik ABD’nin
Hiroşima ve Nagazaki’de bu silahları denediğini, okul çocukları da biliyor.
Üçüncü olarak, yine herkes biliyor ki, hukuk ihlali deyince, uluslararası terör
deyince, darbeleri teşvik ve destekleme deyince, Filistin’de müslüman kıyımı
deyince ilk akla ABD gelmektedir. Şu anda en büyük düşman (açomba) olarak ilan
ettiği Saddam’ı İran İslam devriminin üstüne saldırtan ve yine kitlelerin
ölümüne sebep olan da ABD idi. Halepçe’de beşbin kişiyi katlederken Saddam’a ses
çıkartmayan da yine ABD idi. Peki, kitle imhası deyince bu kadar başarılı olan
bir Amerika, nasıl olur da, Irak’ın elindeki kitle imha silahlarının masum
canlara kıymasından kaygı duyduğu için Irak’a savaş ilan eder? İşte bu sorunun
cevabı yoktur. Yoktur çünkü, suyun alt tarafında bulunan kuzuya, "suyumu
bulandırıyorsun" diyen kurdun sözünün de cevabı yoktur.
Amerika’nın Irak’a
saldırısının üç önemli nedeni olduğunda hemen hiç kimse kuşku duymamaktadır.
Bunlardan birincisi, petroldür. Dünya petrolünün yarısı kadarına sahip olduğu
söylenen Irak’ın elinden bu petrol silahını almak istiyor ABD. İkincisi,
Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizerek, Yeni Dünya Düzeni’ne itaat edilmesi
konusunda herhangi bir zaafa meydan vermemek istiyor. Bu anlamda, İran’a komşu
olacak, Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerini yakından denetleme imkanını elde
edecek. Hüsnü Mahli’nin dediği gibi belki de Amerika İran’a hiç
saldırmayacaktır, çünkü İran eski İran değildir, ABD ile flört halindedir ve
liberal politikalarla ABD’nin istediği çizgiye her geçen gün biraz daha
yaklaşmaktadır. Fakat, ne de olsa orası bir ‘İslam Devleti’dir. Ne olacağı belli
olmaz, İran’ın yeniden Humeyni çizgisine dönme tehlikesi(!) hesap edilmek
zorundadır. Bu arada, ABD’nin Afganistan operasyonunda ve şimdi de Irak’a
saldırı hazırlığında ABD’ye hiç ses çıkarmayıp, "bana değmeyen yılan bin
yaşasın" sözüyle özetlenebilecek pragmatik bir politika takip etmesi
dikkatlerden kaçmamaktadır. Anlaşılan o ki, Humeyni öldü, Amerika büyük şeytan
olmaktan çıktı.
Üçüncüsü de, bu
ikinciyle bağıntılı olarak, İsrail’in güvenliğinin pekiştirilmesi, risklerin
azaltılmasıdır. Belki Saddam biraz da, 1991’de İsrail’e fırlattığı birkaç
füzenin faturasını ödemektedir...
Amerika, özetle
enerji ve yeniden yapılandırma boyutu ile özetlenebilecek işgallerini
sürdürmektedir. Şu anda Irak’ın başına getirilmek istenenlerin 11 Eylül
süreciyle bağlantılı olduğunda hiç kuşku duymuyorum. ABD, Dünya Ticaret
Merkezi’ne yapılan ve bizlerin ‘faili meçhul’ olarak bildiğimiz kimi
suikastların dev boyutlu bir benzeri olan saldırıların ardından büyük bir hızla
müslüman kesimleri suçlamaya başladı. Öyle anlaşıldı ki, her kim yaptıysa bu
saldırıyı, ABD’nin Afganistan’a müdahale etmesini kolaylaştırmak için yapmıştı.
O günkü saldırıların Üsame bin Ladin’le ilgisi, herhalde hiçbir zaman
kanıtlanamayacaktır. Zaten buna gerek de kalmamıştır. Tıpkı bunun gibi,
Saddam’ın diktatör olduğu ve Irak’ın kitle imha silahlarına sahip bulunduğu da,
Irak’a saldırmak için en iyi şekilde kullanılmaktadır. Irak, elindeki son silahı
es-Semud füzelerini ve ona ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi imha etse de, BM
silah denetçileri "Irak’ta kitle imha silahı yok" deseler de, yine de mazeret
değildir. Çünkü, Saddam silahları Suriye’ye ya da İran’a saklamış olabilir!
Öyle anlaşılıyor ki
Amerika Irak’a saldıracak. Tarık Aziz’in dediği gibi bu saldırıyı ancak bir
mucize engeller. Ve bence bu mucize, abartıldığı gibi TBMM’den yetki
tezkeresinin geçmemesi de olamaz. Bağdat üzerine yine binlerce ton bomba
yağdıracak. Yeni silahlar kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan oluşan Irak
laboratuvarında denenecek. Amerikan askerleri, fırlattıkları akıllı bombalar
üzerine, "haydi Allah’ınız sizi kurtarsın!" diye küfürler yazacaklar... Bağdat
halkı sabaha acı siren sesleriyle girecekler. Sokaklar ölüm kokacak. Bağdat
belki bir kez daha yerle bir edilecek. Bu esnada, Amerikan askerlerinin yeşil
gözlü tombul bebeleri, CNN’den canlı olarak izledikleri savaşta kahraman
babalarının ölmemesi için İsa Mesih adına istavroz çıkartacaklar. Dinlerarası
Diyalog uzmanları, Irak’ta ölenler arasında Hristiyan ve Yahudi var mı, onu
soruşturacaklar. Eğer varsa bunlara gözyaşı dökecekler; bunun, diyalog sürecini
sabote ettiğinden dem vuracaklar... Böyleyken, Saddam’ın askerlerinin kurşunuyla
ölmüş(?) herhangi bir karabatak, bir karga, ya da bir sokak köpeği filan bulup
görüntüleri bütün dünya televizyonlarına ‘flaş’layacaklar. Ve İsa-Mesih’in
kahraman haçlı evlatları, mağrur bir şekilde Bağdat’ı teslim alacaklar. Derhal,
birbuçuk sene önce Afganistan’da büyük bir görev ifa etmiş bulunan Zalmay
Halilzad’ın akıl hocalığını yaptığı yeni Irak yönetimi işbaşına getirilmek üzere
kollar sıvanacak.
Hasılı, Amerika bir
saldırıya hazırlanmaktadır. Bu saldırının hiçbir ahlaki tarafı bulunmamaktadır.
Sadece "güçlüyüm, haklıyım" mantığına dayanmaktadır. Bu saldırının Amerika’yı
haklı çıkartacak hiçbir nedeni bulunmamaktadır. Saddam bahanedir. Zulmün adresi
müslüman Irak halkıdır. Onun kanı akıtılacak, onun namusu kirletilecek, onlar
tıpkı Afgan kardeşleri gibi esir alınıp Guantanomo esir (işkence) kampına
götürülecekler.
AK Parti
hükümetinin tezkereyi küçük farkla da olsa TBMM’den geçirememiş olması, bence
üzerine çok fazla umutların bağlandığı bir olay oldu. İşin doğrusu ben de
tezkerenin mutlaka geçeceğine inananlardandım, ama yanıldım. Fakat ABD, bu
ihtimali binde bir bile olsa mutlaka hesaplamıştı. Dolayısıyla, Can Dündar’ın,
Derya Sazak’ın vb.. dedikleri gibi, Amerikan askerlerinin İskenderun limanından
"geldikleri gibi gidecekleri" konusunda erken umutlanılıyor diye düşünüyorum.
Hükümetin tezkereyi geçiremeyişi, Amerika’nın Irak’a saldırısını erteleyeceği,
hatta tamamen ortadan kaldıracağı konusunda kesin çözüm olacağını zannetmiyorum.
Ama yine de ABD’yi zora soktuğunda şüphe yoktur. Tezkere oylaması en fazla da
AKP yönetimini ve bilhassa Tayyip Erdoğan’ı zora sokmuş görünmektedir. Çünkü
bunun hesabı ABD tarafından ona sorulacaktır. Çünkü AKP’nin misyonu, böyle bir
‘uğursuzluğu’ kabul etmeye müsait değildir. Bu arada, Dünya çapında ve
Türkiye’de ‘savaşa hayır’ diyen kitlelere bakıp da bunu, "Global sağduyu",
"Küresel intifada" gibi umut vadeden sıfatlarla anmanın siyasi bir zaaf olduğunu
düşünüyorum. Hele hele "küresel intifada" sözü, gerçeklere çok uzaktır. Bu
sloganlar, müslüman kitlelere yanlış umutlar vermektedir. Amerikan
emperyalizmine hayır diyebilecek tek unsur İslam faktörüdür. İslam faktörüne
işaret etmeyen hiçbir çaba, etkinlik, eleştiri ve söylemin bu uğurda bir önemi
yoktur, ciddiye almaya da değmez.
Fakat, gerek AKP
milletvekillerinin, gerekse hükümetin politikaları adına konuşan kimselerin,
"savaş nasıl olsa olacak, bari kenarda kalmayalım, Türkiye’nin çıkarlarını
koruyalım" türünden söylemleri, kamuoyunu yanıltmaya yönelik manipülatif
sözlerdir. Bu söz, Amerika’nın saldırganlığını meşru görme anlamı taşımaktadır.
Üstelik Türkiye savaşa girmezse değil de, girerse asıl zarara uğramaktadır.
Türkiye’nin Irak halkının kanı üzerinde ABD ile yaptığı pazarlık, mide
bulandırıcı bir özelliktedir. Dışişleri bakanı Yaşar Yakış’ın, "tam tetiğin
çekildiği gün piyasaya birkaç milyar dolar para sürmeliyiz" sözleri, başka ne
anlama gelebilir? "Siz Irak’a bombaları yağdırabilirsiniz, bunda bir sakınca
yok, biz alacağımız dolarlara (ata) bakarız!" anlamına geliyor bu söz.
Baksanıza, bu durumu George Bush’un nezaketi bile kaldırmadı ve Yaşar Yakış’ı
"at pazarlığı" yapmakla suçladı!
Amerika’nın II.
Irak saldırısı, müslüman halkların gözünü açmak için iyi bir fırsat daha
sunmaktadır. Bütün müslüman halklar, izzetin sadece Allah’ın katında olduğunu
anlamak zorundadırlar. Başlarına gelen belaların, Allah’ın dinini terk
etmelerinin sonucu olduğunu anlamak zorundadırlar. Şerefli Kur’an’ın, "Hep
birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan
nimetini hatırlayın! Hani sizler birbirinize düşman kişiler idiniz de, O,
kalplerinizi birbirinize ısındırmıştı, Onun nimeti sayesinde kardeşler
olmuştunuz. Ve siz hani, bir ateş çukurunun kenarında (oraya düşmek üzere)idiniz
de O sizi oradan kurtarmıştı! İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki, belki
hidayete tabi olursunuz!" (3/Al-i İmran, 103) uyarısına yeniden kulak vermek
zorundadırlar. Zorundadırlar ki, bu ümmetin, insanları hayra çağırma, marufu
emredip münkerden nehyetme gibi ulvi bir vazifesi bulunmaktadır. (3/Al-i İmran,
104, 110)
Allah’ın katındaki
izzeti terk eden bir toplumu, Allah da terk etmektedir elbette. Allah’ın
yeryüzünde halifeler/önderler yapmak istediği, kendilerine nimetler vermek
istediği bir ümmet, bu nimetin kadrini bilemezse, Allah da onları zelil rüsvay
olmaya terk edecektir. Tıpkı İsrailoğullarının vaktiyle bu rüsvaylığı tatmaları
gibi... İşte, bugün müslümanların çektikleri belalar herhalde bundandır. Fakat
bu belaları çeken müslüman halklara, "oh olsun, zaten bunu hak etmişlerdi" demek
de mümkün değildir. Hem bu belaları def etmenin yolunu düşünmeli, hem de onlara,
izzetin Allah katında olduğunu hatırlatmaya çalışmalıyız. Alkollü iken araba
kullanmak, günah oluşunun yanında yasaktır da. Fakat, alkollü iken kaza yapan ve
yardıma muhtaç olan bir kimseye, "bu senin cezandır, cezanı buldun, geber git!"
diyen bir dindar bulunmaz, bir görevli de bulunmaz.