Yıl 22  Sayı 291 Mart 2003
Bu Sayıda
 

Amerika Dünyaya Demokrasi Dağıtmaya Devam Ediyor

 

 

Mehmed DURMUŞ

 

 

Şu anda bütün dünyanın gündemini Amerika’nın Irak’a düzenleyeceği Bağdat seferi işgal etmiş durumdadır. Her şeyden önce şunu açıklıkla belirtmek gerekir ki, bu bir ‘savaş’ değildir. Bu bir saldırıdır. Amerika gibi dünyanın jandarması ve kabadayısı bir devletin, Irak’a saldırması ve Irak’ı işgal ve talan girişimidir. Bunun adını ‘savaş’ olarak koymak, Amerikan medyasının ve Amerikancı medyanın tam bir dez-

enformasyon girişimidir. AK Parti Hükümeti’nin TBMM’de görüşülmek üzere hazırladığı tezkerede, "yabancı bir ülkeye asker gönderilmesi..." denirken burada da bir dezenformasyon söz konusudur. Zira, "Türkiye’nin komşusu ve halkları kardeş bir ülkeye asker gönderilmesi..." denseydi gerçeklere daha uygun olurdu.

Amerika Irak’a, Irak’ı silahsızlandırma gibi bir bahaneyle topyekün saldırı başlattı. Amerika, Saddam rejimi elinde kitle imha silahları bulunduğunu iddia ediyor ve Irak’ın etrafında ya da bütün dünyada(!) Saddam’ın topluca imha etmesinden korktuğu kitlelerin hatırı için ısrarla Irak’ı silahsızlandırmanın gerekliliğini anlatıyor ve bu gerekçeyle bütün hışmıyla Irak’ın üstüne doğru gidiyor. Bu yazının okunduğu sıralarda henüz başlamamışsa da, stratejist namlı kişilerin bildirdiğine göre mart ayının ortalarına denk gelen bir dolunay gecesi (18 Mart?) Amerikan jetleri Bağdat semalarından Irak’a demokrasi getirecek bombaları yağdırmaya başlayacak. Amerika, Irak’tan silahsızlanmasını istiyor ve oraya demokrasi götüreceğini duyuruyor. Öyle ya, dünyanın ‘demokrasisi’ ondan sorulur.

Peki Amerika’nın derdi gerçekten Saddam ve elinde bulundurduğunu iddia ettiği kitle imha silahları mıdır? Ortadoğu’da Saddam gibi bir diktatörün varlığı George Bush’a, insanlık namına kaygı verdiği için mi bunca gürültüyü kopartıyor? Artık bu zokayı hiç kimse yutmamaktadır. Çünkü, ilk olarak, Irak’ın elinde gerçekten ABD’nin iddia ettiği tarzda kitle imha silahı bulunduğuna, George W. Bush, Tony Blair ve Ariel Şaron’dan başka hiç kimse inanmamaktadır. BM Silah denetçileri denen kişiler Irak’ı kevgir gibi delik deşik ederek aradılar. Bilim adamlarının yatak odalarına varıncaya kadar, camilere kadar aradılar ama, Bush’un bahsettiği silahları bulamadılar. Irak yönetiminin en önemli isimleri de, bizim şimdi İsrail’i vuracak menzilde füzemiz yok diyorlar.

İkincisi, kitle imha silahları deyince akla ilk önce ABD ve İsrail geldiğini, üstelik ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’de bu silahları denediğini, okul çocukları da biliyor. Üçüncü olarak, yine herkes biliyor ki, hukuk ihlali deyince, uluslararası terör deyince, darbeleri teşvik ve destekleme deyince, Filistin’de müslüman kıyımı deyince ilk akla ABD gelmektedir. Şu anda en büyük düşman (açomba) olarak ilan ettiği Saddam’ı İran İslam devriminin üstüne saldırtan ve yine kitlelerin ölümüne sebep olan da ABD idi. Halepçe’de beşbin kişiyi katlederken Saddam’a ses çıkartmayan da yine ABD idi. Peki, kitle imhası deyince bu kadar başarılı olan bir Amerika, nasıl olur da, Irak’ın elindeki kitle imha silahlarının masum canlara kıymasından kaygı duyduğu için Irak’a savaş ilan eder? İşte bu sorunun cevabı yoktur. Yoktur çünkü, suyun alt tarafında bulunan kuzuya, "suyumu bulandırıyorsun" diyen kurdun sözünün de cevabı yoktur.

Amerika’nın Irak’a saldırısının üç önemli nedeni olduğunda hemen hiç kimse kuşku duymamaktadır. Bunlardan birincisi, petroldür. Dünya petrolünün yarısı kadarına sahip olduğu söylenen Irak’ın elinden bu petrol silahını almak istiyor ABD. İkincisi, Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizerek, Yeni Dünya Düzeni’ne itaat edilmesi konusunda herhangi bir zaafa meydan vermemek istiyor. Bu anlamda, İran’a komşu olacak, Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerini yakından denetleme imkanını elde edecek. Hüsnü Mahli’nin dediği gibi belki de Amerika İran’a hiç saldırmayacaktır, çünkü İran eski İran değildir, ABD ile flört halindedir ve liberal politikalarla ABD’nin istediği çizgiye her geçen gün biraz daha yaklaşmaktadır. Fakat, ne de olsa orası bir ‘İslam Devleti’dir. Ne olacağı belli olmaz, İran’ın yeniden Humeyni çizgisine dönme tehlikesi(!) hesap edilmek zorundadır. Bu arada, ABD’nin Afganistan operasyonunda ve şimdi de Irak’a saldırı hazırlığında ABD’ye hiç ses çıkarmayıp, "bana değmeyen yılan bin yaşasın" sözüyle özetlenebilecek pragmatik bir politika takip etmesi dikkatlerden kaçmamaktadır. Anlaşılan o ki, Humeyni öldü, Amerika büyük şeytan olmaktan çıktı.

Üçüncüsü de, bu ikinciyle bağıntılı olarak, İsrail’in güvenliğinin pekiştirilmesi, risklerin azaltılmasıdır. Belki Saddam biraz da, 1991’de İsrail’e fırlattığı birkaç füzenin faturasını ödemektedir...

Amerika, özetle enerji ve yeniden yapılandırma boyutu ile özetlenebilecek işgallerini sürdürmektedir. Şu anda Irak’ın başına getirilmek istenenlerin 11 Eylül süreciyle bağlantılı olduğunda hiç kuşku duymuyorum. ABD, Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan ve bizlerin ‘faili meçhul’ olarak bildiğimiz kimi suikastların dev boyutlu bir benzeri olan saldırıların ardından büyük bir hızla müslüman kesimleri suçlamaya başladı. Öyle anlaşıldı ki, her kim yaptıysa bu saldırıyı, ABD’nin Afganistan’a müdahale etmesini kolaylaştırmak için yapmıştı. O günkü saldırıların Üsame bin Ladin’le ilgisi, herhalde hiçbir zaman kanıtlanamayacaktır. Zaten buna gerek de kalmamıştır. Tıpkı bunun gibi, Saddam’ın diktatör olduğu ve Irak’ın kitle imha silahlarına sahip bulunduğu da, Irak’a saldırmak için en iyi şekilde kullanılmaktadır. Irak, elindeki son silahı es-Semud füzelerini ve ona ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi imha etse de, BM silah denetçileri "Irak’ta kitle imha silahı yok" deseler de, yine de mazeret değildir. Çünkü, Saddam silahları Suriye’ye ya da İran’a saklamış olabilir!

Öyle anlaşılıyor ki Amerika Irak’a saldıracak. Tarık Aziz’in dediği gibi bu saldırıyı ancak bir mucize engeller. Ve bence bu mucize, abartıldığı gibi TBMM’den yetki tezkeresinin geçmemesi de olamaz. Bağdat üzerine yine binlerce ton bomba yağdıracak. Yeni silahlar kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlardan oluşan Irak laboratuvarında denenecek. Amerikan askerleri, fırlattıkları akıllı bombalar üzerine, "haydi Allah’ınız sizi kurtarsın!" diye küfürler yazacaklar...  Bağdat halkı sabaha acı siren sesleriyle girecekler. Sokaklar ölüm kokacak. Bağdat belki bir kez daha yerle bir edilecek. Bu esnada, Amerikan askerlerinin yeşil gözlü tombul bebeleri, CNN’den canlı olarak izledikleri savaşta kahraman babalarının ölmemesi için İsa Mesih adına istavroz çıkartacaklar. Dinlerarası Diyalog uzmanları, Irak’ta ölenler arasında Hristiyan ve Yahudi var mı, onu soruşturacaklar. Eğer varsa bunlara gözyaşı dökecekler; bunun, diyalog sürecini sabote ettiğinden dem vuracaklar... Böyleyken, Saddam’ın askerlerinin kurşunuyla ölmüş(?) herhangi bir karabatak, bir karga, ya da bir sokak köpeği filan bulup görüntüleri bütün dünya televizyonlarına ‘flaş’layacaklar. Ve İsa-Mesih’in kahraman haçlı evlatları, mağrur bir şekilde Bağdat’ı teslim alacaklar. Derhal, birbuçuk sene önce Afganistan’da büyük bir görev ifa etmiş bulunan Zalmay Halilzad’ın akıl hocalığını yaptığı yeni Irak yönetimi işbaşına getirilmek üzere kollar sıvanacak.  

Hasılı, Amerika bir saldırıya hazırlanmaktadır. Bu saldırının hiçbir ahlaki tarafı bulunmamaktadır. Sadece "güçlüyüm, haklıyım" mantığına dayanmaktadır. Bu saldırının Amerika’yı haklı çıkartacak hiçbir nedeni bulunmamaktadır. Saddam bahanedir. Zulmün adresi müslüman Irak halkıdır. Onun kanı akıtılacak, onun namusu kirletilecek, onlar tıpkı Afgan kardeşleri gibi esir alınıp Guantanomo esir (işkence) kampına götürülecekler.

AK Parti hükümetinin tezkereyi küçük farkla da olsa TBMM’den geçirememiş olması, bence üzerine çok fazla umutların bağlandığı bir olay oldu. İşin doğrusu ben de tezkerenin mutlaka geçeceğine inananlardandım, ama yanıldım. Fakat ABD, bu ihtimali binde bir bile olsa mutlaka hesaplamıştı. Dolayısıyla, Can Dündar’ın, Derya Sazak’ın vb.. dedikleri gibi, Amerikan askerlerinin İskenderun limanından "geldikleri gibi gidecekleri" konusunda erken umutlanılıyor diye düşünüyorum. Hükümetin tezkereyi geçiremeyişi, Amerika’nın Irak’a saldırısını erteleyeceği, hatta tamamen ortadan kaldıracağı konusunda kesin çözüm olacağını zannetmiyorum. Ama yine de ABD’yi zora soktuğunda şüphe yoktur. Tezkere oylaması en fazla da AKP yönetimini ve bilhassa Tayyip Erdoğan’ı zora sokmuş görünmektedir. Çünkü bunun hesabı ABD tarafından ona sorulacaktır. Çünkü AKP’nin misyonu, böyle bir ‘uğursuzluğu’ kabul etmeye müsait değildir. Bu arada, Dünya çapında ve Türkiye’de ‘savaşa hayır’ diyen kitlelere bakıp da bunu, "Global sağduyu", "Küresel intifada" gibi umut vadeden sıfatlarla anmanın siyasi bir zaaf olduğunu düşünüyorum. Hele hele "küresel intifada" sözü, gerçeklere çok uzaktır. Bu sloganlar, müslüman kitlelere yanlış umutlar vermektedir. Amerikan emperyalizmine hayır diyebilecek tek unsur İslam faktörüdür. İslam faktörüne işaret etmeyen hiçbir çaba, etkinlik, eleştiri ve söylemin bu uğurda bir önemi yoktur, ciddiye almaya da değmez.

Fakat, gerek AKP milletvekillerinin, gerekse hükümetin politikaları adına konuşan kimselerin, "savaş nasıl olsa olacak, bari kenarda kalmayalım, Türkiye’nin çıkarlarını koruyalım" türünden söylemleri, kamuoyunu yanıltmaya yönelik manipülatif sözlerdir. Bu söz, Amerika’nın saldırganlığını meşru görme anlamı taşımaktadır. Üstelik Türkiye savaşa girmezse değil de, girerse asıl zarara uğramaktadır. Türkiye’nin Irak halkının kanı üzerinde ABD ile yaptığı pazarlık, mide bulandırıcı bir özelliktedir. Dışişleri bakanı Yaşar Yakış’ın, "tam tetiğin çekildiği gün piyasaya birkaç milyar dolar para sürmeliyiz" sözleri, başka ne anlama gelebilir? "Siz Irak’a bombaları yağdırabilirsiniz, bunda bir sakınca yok, biz alacağımız dolarlara (ata) bakarız!" anlamına geliyor bu söz. Baksanıza, bu durumu George Bush’un nezaketi bile kaldırmadı ve Yaşar Yakış’ı "at pazarlığı" yapmakla suçladı!

Amerika’nın II. Irak saldırısı, müslüman halkların gözünü açmak için iyi bir fırsat daha sunmaktadır. Bütün müslüman halklar, izzetin sadece Allah’ın katında olduğunu anlamak zorundadırlar. Başlarına gelen belaların, Allah’ın dinini terk etmelerinin sonucu olduğunu anlamak zorundadırlar. Şerefli Kur’an’ın, "Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani sizler birbirinize düşman kişiler idiniz de, O, kalplerinizi birbirinize ısındırmıştı, Onun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Ve siz hani, bir ateş çukurunun kenarında (oraya düşmek üzere)idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı! İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki, belki hidayete tabi olursunuz!" (3/Al-i İmran, 103) uyarısına yeniden kulak vermek zorundadırlar. Zorundadırlar ki, bu ümmetin, insanları hayra çağırma, marufu emredip münkerden nehyetme gibi ulvi bir vazifesi bulunmaktadır. (3/Al-i İmran, 104, 110)

Allah’ın katındaki izzeti terk eden bir toplumu, Allah da terk etmektedir elbette. Allah’ın yeryüzünde halifeler/önderler yapmak istediği, kendilerine nimetler vermek istediği bir ümmet, bu nimetin kadrini bilemezse, Allah da onları zelil rüsvay olmaya terk edecektir. Tıpkı İsrailoğullarının vaktiyle bu rüsvaylığı tatmaları gibi... İşte, bugün müslümanların çektikleri belalar herhalde bundandır. Fakat bu belaları çeken müslüman halklara, "oh olsun, zaten bunu hak etmişlerdi" demek de mümkün değildir. Hem bu belaları def etmenin yolunu düşünmeli, hem de onlara, izzetin Allah katında olduğunu hatırlatmaya çalışmalıyız. Alkollü iken araba kullanmak, günah oluşunun yanında yasaktır da. Fakat, alkollü iken kaza yapan ve yardıma muhtaç olan bir kimseye, "bu senin cezandır, cezanı buldun, geber git!" diyen bir dindar bulunmaz, bir görevli de bulunmaz.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'