Yıl 22  Sayı 291 Mart 2003
Bu Sayıda
 

Çalkantı

 

 

Cemal ÇAĞLAK

 

 

Ne gökyüzünde ne de yeryüzünde yaratılış itibarıyla bir kusur asla mevcut değildir. Bu düzenin işleyişinde asla bir aksama olmaz. Çünkü bütün bu unsurlar boyun eğdirilmiştir. İtaatin mutlak olduğu noktada ne ay güneşi ne de gece gündüzü  çiğneyerek geçebilir. Mevsimlerin sırasını şaşırmadığı gibi, sıcacık bir kışa ve buz gibi bir yaz mevsimine rastlayamazsınız. Bu kurulu ve değişmeyen nizam, her şeyin belli bir insicam içinde işleyişini sağlar. Sözgelimi, ağustos ayında kar yağdığını düşünsek hasat zamanı insanların içine düşeceği durumun bir facia ve kıtlığın başlangıcı olduğunu görürüz. Ancak bu hiçbir zaman olmaz. Çünkü böyle bir durum bütün varlıkların bir silsile takip ederek ortadan kalkışı; hayatın tükenişi olacaktır. İşte yaratıcı olan Allah’a mutlak itaat, böyle bir düzenin alabora olmasına müsaade vermez. İnsan bu düzenin en güzel surette yaratılan halifesidir. Ancak bu varlığa yaratılışı esnasında bir robot muamelesi yapılmamış, ona iyilik ve kötülükler karşısında seçim yapabileceği irade verilmiştir. Her şey bununla bitmemiş ve insan bu hal üzere bırakılmamıştır. Bu hal üzere kalsaydı yetersiz bir insan var edilmiş olacaktı. Peşisıra kendisine iyi ve kötü olanlar bildirilmiş ve seçiminin iyiden yana olması emredilmişti. Çünkü kendisini yaratan Allah, aksi taktirde büyük bir bozgunculuğun doğacağını kişisel iyilik ve kötülük anlayışlarının, en güzel surette yaratılan insanı hayvanlardan daha aşağı seviyeye düşüreceğini belirtmişti. Üstelik mutlaka gelecek olan hesap gününde kendisine verilen hususiyetlerin hayvanlığa dönüştürülmesinden dolayı büyük bir azaba düçar olacağını bildirmişti.

Melekler… Onlar, her ne şekilde bilgilenmiş olurlarsa olsunlar bu varlığın yapacaklarından ürkmüşler ve kendilerini de var eden Allah’a, bu birilerinin "asla halife yapılmaması" konusunda fikirlerini bildirmişlerdi. Onlar, Allah’ın bilgisine sahip değillerdi. Ancak bu adı insan olan varlık gerçekten de bir türlü durmuyor her seferinde kan döküyor ve bozgunculuk çıkarıyordu. Adem’in iki oğluyla başlayan bu birebir kavga, zamanla kan dökücülük operasyonlarını kitleselleştirerek sülaleler, aşiretler, kabileler, milletler ve imparatorluklar halinde sürdürmeye başladı. Akan kanlar insanın boyunu aştı. Birileri emrediyor insanlar ölüyor, birileri emrediyor öldürülüyorlardı. Emrediliyor mallar yağmalanıyor, kölelik kervanına yeni insanlar dahil oluyordu. Meleklere hak vermemek gerçekten elde değildi. Ancak bu bilgeliğin gördüğü unsurlar sadece insanın katı, değişken, cıvık ve bunların kompozisyonuyla oluşturduğu kokuşmuş görüntüsüydü. Evet bu insan, mal karşısında katı ve saldırgan, çıkarları söz konusu olduğunda değişken, sorumluluk noktasında cıvıktı. Bu yüzden insanlık kokuyordu. Mısır, Medyen, Yemen, Filistin, Babil ve Mekke bu kokudan dolayı yaşanmaz hale gelmişti ve bu pisliklerin süzülüp atılması insanın tertemiz ve taze soluklarla tanıştırılması gerekiyordu. Öyleyse bu bataklığın çamurunun süzülmesi ve kokudan arındırılması şarttı. Yani süzme insanlar iş başına gelecek ve insanlığı Allah’tan aldığı emirler doğrultusunda süzecekti. İnsan bu işi her zaman kendi düşüncelerine göre çözüm aradı ama bulamadı. Ne zaman var olan kötülükleri kendi süzgecine göre temizlemek istediyse ortalık bir kat daha berbat oldu. Çünkü kendisini bu dertten kurtaracağını söyleyenler aslında işin bizzat sorumlularıydılar. Evet gerçekten Allah yarattığı insana kıymet vermiş ve insanın bu kıymeti yalnız kendisini yaratana kulluk yaparak koruyacağını belirtmişti. Yani insan kendisine bırakılmayacak kadar güvenilmez ve o kadar da önemliydi. Bugüne kadar kendisini kendisine bırakan insanın tarihini okuduk. Şimdi ise kendimiz yarının tarihini yazıyoruz. Cinayet malzemelerinin dışında bu tarihin seyri arasında hangi fark vardır? Kendisini müstağni gören insanlık ve onların müstağni liderleri yine iş başındadır ve yeryüzü belki bugüne kadar uğradığı fesadın en büyüklerine şahitlik etmektedir. Evet bu asır birileri ya da belli grupların öne sürdüğü insanların kanlı çatışmalarıyla doludur. Sadece bu bir yüzyıl insanlığın hangi noktada olduğunu gösterir. Üstelik bu kavganın ve buna bağlı cinayetlerin tek sebebi malı sahiplenme ve onunla hükmetme arzusudur. Mala ve iktidara olan bu bakış tarzı dün Firavun ve diğer azgınların elinde birçok masumun idam fermanı olurken bugünün firavun soyları da aynı fermanı insanlığın yüzüne okumaktadır. Hem de ölülerimizin üstüne  özgürlük heykeli dikmek hesabına… İşte meleklerin endişesi buydu; bilgili zalimlerle cahil mazlumların birbirlerine küfrederek ortalığı kan gölüne çevirişleriydi. O zaman Allah, meleklerin bilmedikleri şeyi ortaya koydu ve halife seçtiği insana verdiği bir takım kelimeleri tekrar etmesini söyledi. Kelimelerin tekrarından sonra melekler önceki düşüncelerini bıraktılar. Bu kelimeleri tekrar eden insanın mükemmel bir varlık olacağını asla çirkin sıfatları barındırmayacağını öğrendiler. Bu kelimeler, Habil’in masumiyeti, Nuh’un asırlarca süren sabrı, Musa’nın Firavun’u kahredişi, İbrahim’in putları kırışıydı. İşte melekleri imrendiren insan budur ve işte onları endişeye düşüren insanlığımız da buradadır.

Yeryüzünde elçilerin rehberliğiyle hareket eden insanlar çok az bile olsalar yaşantıları tarihi bir gerçek olarak ortadadır. Onlar kendilerine indirilen hakikatlere sahiplendiklerinde, gerek zayıf gerek güçlü oldukları zaman örnek bir hayatın müntesipleri olmuşlardı. Güçlü olup kazandıkları zaman kibirden uzak, zayıf olup kaybettikleri anda ise sabır doluydular. Çünkü onlar bulundukları her halde kendilerine indirilene sebatla sahip olmaya devam ettiler. Bu onların insanlığa  örnekledikleri bir hayattı. Bu hayat her yandan insanlığı kendi ortamına çağırmış ve çağırmaya devam etmektedir. Bugün bilimsel ünvanlarla ortaya koyulan değerlerin, idarelerin ve insana bakış açısının asırlar öncesi ortaya koyulmuş olan o örnek hayatla kıyası bile mümkün değildir. Çünkü bu hayatın kriterlerini ne peygamber ne de diğer insanlar belirliyordu. Hayatı Allah belirlediği zaman kainattaki mükemmeliyet gibi sarsılmayan bir nizam inşa oluyor ve bu hayat insanlar arasında  uyumu ortaya koyuyordu. Belirleyicinin Allah olduğu yerde insan kuldur, bunun dışındaki sistemlerde ise bir şekilde köleleşmiştir. Bu yeryüzünün değişmez bir kuralıdır. O, kendisine gelen hakkı bir kenara bıraktığı andan itibaren insanlığını kendi hemcinsinin merhametine bırakmıştır. İffetin mahkum fuhuşun sektör olduğu yeryüzünde insanın az önceki vasfını inkar etmek mümkün değildir. Allah bu durumu "doğrusu onlar, hak kendilerine gelince onu yalanladılar. Şimdi onlar çalkantılı bir durumun içindedirlerm" (Kaf:5) ayetiyle  yeterince açıklamaktadır. Bu ayet dünkü insanın bugün de aynı olduğunu anlatıyor. Değişen sadece bu yalanlamaya katılanların sayısı ve çalkantının şiddetidir. Allah’ın emirlerini bırakmış ya da bıraktırılmış olanların, zalim sistemler ve idareciler altında sürüklendikleri hayatı içinde yaşadığımız şu günler bariz bir şekilde örneklemiyor mu? Bu kadar nimet bolluğuna rağmen açlıktan ölenlerin varolduğu bir dünya çalkantılıdır. Yüzbinlerce insanın öleceğini bile bile menfaatler uğruna masumları bombalamak ve o zalimlere yataklık yapmak bir çalkantıdır. Rahman’ın kendisi için belirlediği sınırları bırakarak bir takım güçlerce oluşturulmuş yol ve yöntemlerin insan hayatını getireceği başka bir nokta yoktur. Çoraklaşmış topraklardan ürün beklemek mümkün değildir. O topraklara atılacak olan hiçbir tohum yeşerecek fırsatı bulamayacaktır. İnsanlık varolduğu günden beridir bu sahalardan mahsul almayı tekrar tekrar denedi ve kaybetti. Bu yüzden Allah her seferinde "andolsun insan ziyandadır" dedi. Önümüze tekrar tekrar  çıkarılan kurtuluş yolları, insanlığın içinde çoraklaştığı farklı farklı ideolojik tarlalardı. Her seferinde bu çoraklık alanlara serpilen insanlar kurudular, yok oldular. Çünkü bu tür bir kazanç beklentisi Allah tarafından kat’i suretle zarara uğrayacağı söylenen bir davranıştı. Allah, "güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte biz şükreden bir toplum için ayetleri böyle döndürüp açıklarız." (A’raf:58) demektedir. Bu da gösteriyor ki ancak Allah’ın katından gelen bilgiyle düzenlenen toplumlarda insanlık çoraklıktan kurtulacaktır. O zaman yararsız ideolojiler ve kuruntular yüzünden bozgunculuğa uğrayarak kana boyanan ülkeler, Rablerinin izniyle bu fesadı ve onların giriş yollarını ortadan kaldırabilirler. Bu da ancak Allah’ın insanlığı kokuşmuşluktan kurtarmak için indirdiği kelimelere sahiplenmekle olacaktır.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'