Çalkantı
Cemal ÇAĞLAK
Ne gökyüzünde ne de
yeryüzünde yaratılış itibarıyla bir kusur asla mevcut değildir. Bu düzenin
işleyişinde asla bir aksama olmaz. Çünkü bütün bu unsurlar boyun eğdirilmiştir.
İtaatin mutlak olduğu noktada ne ay güneşi ne de gece gündüzü çiğneyerek
geçebilir. Mevsimlerin sırasını şaşırmadığı gibi, sıcacık bir kışa ve buz gibi
bir yaz mevsimine rastlayamazsınız. Bu kurulu ve değişmeyen nizam, her şeyin
belli bir insicam içinde işleyişini sağlar. Sözgelimi, ağustos ayında kar
yağdığını düşünsek hasat zamanı insanların içine düşeceği durumun bir facia ve
kıtlığın başlangıcı olduğunu görürüz. Ancak bu hiçbir zaman olmaz. Çünkü böyle
bir durum bütün varlıkların bir silsile takip ederek ortadan kalkışı; hayatın
tükenişi olacaktır. İşte yaratıcı olan Allah’a mutlak itaat, böyle bir düzenin
alabora olmasına müsaade vermez. İnsan bu düzenin en güzel surette yaratılan
halifesidir. Ancak bu varlığa yaratılışı esnasında bir robot muamelesi
yapılmamış, ona iyilik ve kötülükler karşısında seçim yapabileceği irade
verilmiştir. Her şey bununla bitmemiş ve insan bu hal üzere bırakılmamıştır. Bu
hal üzere kalsaydı yetersiz bir insan var edilmiş olacaktı. Peşisıra kendisine
iyi ve kötü olanlar bildirilmiş ve seçiminin iyiden yana olması emredilmişti.
Çünkü kendisini yaratan Allah, aksi taktirde büyük bir bozgunculuğun doğacağını
kişisel iyilik ve kötülük anlayışlarının, en güzel surette yaratılan insanı
hayvanlardan daha aşağı seviyeye düşüreceğini belirtmişti. Üstelik mutlaka
gelecek olan hesap gününde kendisine verilen hususiyetlerin hayvanlığa
dönüştürülmesinden dolayı büyük bir azaba düçar olacağını bildirmişti.
Melekler… Onlar,
her ne şekilde bilgilenmiş olurlarsa olsunlar bu varlığın yapacaklarından
ürkmüşler ve kendilerini de var eden Allah’a, bu birilerinin "asla halife
yapılmaması" konusunda fikirlerini bildirmişlerdi. Onlar, Allah’ın bilgisine
sahip değillerdi. Ancak bu adı insan olan varlık gerçekten de bir türlü durmuyor
her seferinde kan döküyor ve bozgunculuk çıkarıyordu. Adem’in iki oğluyla
başlayan bu birebir kavga, zamanla kan dökücülük operasyonlarını
kitleselleştirerek sülaleler, aşiretler, kabileler, milletler ve imparatorluklar
halinde sürdürmeye başladı. Akan kanlar insanın boyunu aştı. Birileri emrediyor
insanlar ölüyor, birileri emrediyor öldürülüyorlardı. Emrediliyor mallar
yağmalanıyor, kölelik kervanına yeni insanlar dahil oluyordu. Meleklere hak
vermemek gerçekten elde değildi. Ancak bu bilgeliğin gördüğü unsurlar sadece
insanın katı, değişken, cıvık ve bunların kompozisyonuyla oluşturduğu kokuşmuş
görüntüsüydü. Evet bu insan, mal karşısında katı ve saldırgan, çıkarları söz
konusu olduğunda değişken, sorumluluk noktasında cıvıktı. Bu yüzden insanlık
kokuyordu. Mısır, Medyen, Yemen, Filistin, Babil ve Mekke bu kokudan dolayı
yaşanmaz hale gelmişti ve bu pisliklerin süzülüp atılması insanın tertemiz ve
taze soluklarla tanıştırılması gerekiyordu. Öyleyse bu bataklığın çamurunun
süzülmesi ve kokudan arındırılması şarttı. Yani süzme insanlar iş başına gelecek
ve insanlığı Allah’tan aldığı emirler doğrultusunda süzecekti. İnsan bu işi her
zaman kendi düşüncelerine göre çözüm aradı ama bulamadı. Ne zaman var olan
kötülükleri kendi süzgecine göre temizlemek istediyse ortalık bir kat daha
berbat oldu. Çünkü kendisini bu dertten kurtaracağını söyleyenler aslında işin
bizzat sorumlularıydılar. Evet gerçekten Allah yarattığı insana kıymet vermiş ve
insanın bu kıymeti yalnız kendisini yaratana kulluk yaparak koruyacağını
belirtmişti. Yani insan kendisine bırakılmayacak kadar güvenilmez ve o kadar da
önemliydi. Bugüne kadar kendisini kendisine bırakan insanın tarihini okuduk.
Şimdi ise kendimiz yarının tarihini yazıyoruz. Cinayet malzemelerinin dışında bu
tarihin seyri arasında hangi fark vardır? Kendisini müstağni gören insanlık ve
onların müstağni liderleri yine iş başındadır ve yeryüzü belki bugüne kadar
uğradığı fesadın en büyüklerine şahitlik etmektedir. Evet bu asır birileri ya da
belli grupların öne sürdüğü insanların kanlı çatışmalarıyla doludur. Sadece bu
bir yüzyıl insanlığın hangi noktada olduğunu gösterir. Üstelik bu kavganın ve
buna bağlı cinayetlerin tek sebebi malı sahiplenme ve onunla hükmetme arzusudur.
Mala ve iktidara olan bu bakış tarzı dün Firavun ve diğer azgınların elinde
birçok masumun idam fermanı olurken bugünün firavun soyları da aynı fermanı
insanlığın yüzüne okumaktadır. Hem de ölülerimizin üstüne özgürlük heykeli
dikmek hesabına… İşte meleklerin endişesi buydu; bilgili zalimlerle cahil
mazlumların birbirlerine küfrederek ortalığı kan gölüne çevirişleriydi. O zaman
Allah, meleklerin bilmedikleri şeyi ortaya koydu ve halife seçtiği insana
verdiği bir takım kelimeleri tekrar etmesini söyledi. Kelimelerin tekrarından
sonra melekler önceki düşüncelerini bıraktılar. Bu kelimeleri tekrar eden
insanın mükemmel bir varlık olacağını asla çirkin sıfatları barındırmayacağını
öğrendiler. Bu kelimeler, Habil’in masumiyeti, Nuh’un asırlarca süren sabrı,
Musa’nın Firavun’u kahredişi, İbrahim’in putları kırışıydı. İşte melekleri
imrendiren insan budur ve işte onları endişeye düşüren insanlığımız da
buradadır.
Yeryüzünde
elçilerin rehberliğiyle hareket eden insanlar çok az bile olsalar yaşantıları
tarihi bir gerçek olarak ortadadır. Onlar kendilerine indirilen hakikatlere
sahiplendiklerinde, gerek zayıf gerek güçlü oldukları zaman örnek bir hayatın
müntesipleri olmuşlardı. Güçlü olup kazandıkları zaman kibirden uzak, zayıf olup
kaybettikleri anda ise sabır doluydular. Çünkü onlar bulundukları her halde
kendilerine indirilene sebatla sahip olmaya devam ettiler. Bu onların insanlığa
örnekledikleri bir hayattı. Bu hayat her yandan insanlığı kendi ortamına
çağırmış ve çağırmaya devam etmektedir. Bugün bilimsel ünvanlarla ortaya koyulan
değerlerin, idarelerin ve insana bakış açısının asırlar öncesi ortaya koyulmuş
olan o örnek hayatla kıyası bile mümkün değildir. Çünkü bu hayatın kriterlerini
ne peygamber ne de diğer insanlar belirliyordu. Hayatı Allah belirlediği zaman
kainattaki mükemmeliyet gibi sarsılmayan bir nizam inşa oluyor ve bu hayat
insanlar arasında uyumu ortaya koyuyordu. Belirleyicinin Allah olduğu yerde
insan kuldur, bunun dışındaki sistemlerde ise bir şekilde köleleşmiştir. Bu
yeryüzünün değişmez bir kuralıdır. O, kendisine gelen hakkı bir kenara bıraktığı
andan itibaren insanlığını kendi hemcinsinin merhametine bırakmıştır. İffetin
mahkum fuhuşun sektör olduğu yeryüzünde insanın az önceki vasfını inkar etmek
mümkün değildir. Allah bu durumu "doğrusu onlar, hak kendilerine gelince onu
yalanladılar. Şimdi onlar çalkantılı bir durumun içindedirlerm" (Kaf:5)
ayetiyle yeterince açıklamaktadır. Bu ayet dünkü insanın bugün de aynı olduğunu
anlatıyor. Değişen sadece bu yalanlamaya katılanların sayısı ve çalkantının
şiddetidir. Allah’ın emirlerini bırakmış ya da bıraktırılmış olanların, zalim
sistemler ve idareciler altında sürüklendikleri hayatı içinde yaşadığımız şu
günler bariz bir şekilde örneklemiyor mu? Bu kadar nimet bolluğuna rağmen
açlıktan ölenlerin varolduğu bir dünya çalkantılıdır. Yüzbinlerce insanın
öleceğini bile bile menfaatler uğruna masumları bombalamak ve o zalimlere
yataklık yapmak bir çalkantıdır. Rahman’ın kendisi için belirlediği sınırları
bırakarak bir takım güçlerce oluşturulmuş yol ve yöntemlerin insan hayatını
getireceği başka bir nokta yoktur. Çoraklaşmış topraklardan ürün beklemek mümkün
değildir. O topraklara atılacak olan hiçbir tohum yeşerecek fırsatı
bulamayacaktır. İnsanlık varolduğu günden beridir bu sahalardan mahsul almayı
tekrar tekrar denedi ve kaybetti. Bu yüzden Allah her seferinde "andolsun insan
ziyandadır" dedi. Önümüze tekrar tekrar çıkarılan kurtuluş yolları, insanlığın
içinde çoraklaştığı farklı farklı ideolojik tarlalardı. Her seferinde bu
çoraklık alanlara serpilen insanlar kurudular, yok oldular. Çünkü bu tür bir
kazanç beklentisi Allah tarafından kat’i suretle zarara uğrayacağı söylenen bir
davranıştı. Allah, "güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü
olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte biz şükreden bir toplum
için ayetleri böyle döndürüp açıklarız." (A’raf:58) demektedir. Bu da gösteriyor
ki ancak Allah’ın katından gelen bilgiyle düzenlenen toplumlarda insanlık
çoraklıktan kurtulacaktır. O zaman yararsız ideolojiler ve kuruntular yüzünden
bozgunculuğa uğrayarak kana boyanan ülkeler, Rablerinin izniyle bu fesadı ve
onların giriş yollarını ortadan kaldırabilirler. Bu da ancak Allah’ın insanlığı
kokuşmuşluktan kurtarmak için indirdiği kelimelere sahiplenmekle olacaktır.