
ABD-Avrupa Çatışması, Irak ve Türkiye’nin Şansı
İbrahim KARAGÜL / 01.02.2003/ YENİ ŞAFAK
BM silah denetçilerinin raporu, ABD Başkanı George Bush'un "Ulusa Sesleniş"
konuşmasında dünyaya meydan okuması, Almanya ve Fransa'nın Rusya ve Çin'in de
desteğini alarak "ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü"nün küresel istila projesine ve
Irak'a saldırısına karşı çıkışı, ABD ile İngiltere'nin yedi Avrupa ülkesini
"Alman-Fransız ekseni"ne karşı kışkırtmaları, Amerika ve İngiltere'nin savaş
politikalarından taviz vermeyeceğini, bu cepheye karşı şekillenen muhalif blokun
da pozisyonunda değişiklik yapmayacağını gösteriyor.
Irak'a saldırı konusunda diplomasinin pek fazla şansının kalmadığı, yaşananların
Irak'la başlayıp bitecek bir süreç olmadığı, İran'dan Lübnan'a bütün Ortadoğu'yu
etkisi altına alacağı, Arap-İsrail ilişkilerinde yepyeni bir süreç başlatacağı,
21. yüzyılın kaynaklar savaşının dünyada derin bölünmelere yol açacağı,
"Amerika-İngiltere-İsrail üçlüsü"nün süreç ilerledikçe hem BM hem de
Alman-Fransız ekseninin peşinde sürüklediği "kıta Avrupası" ile arayı daha da
açacağı ortada. Atlantik İttifakı'ndaki çatlak anlık bir mesele ya da sadece
Irak'la sınırlı bir durum değil, uzun süreç içinde ağırlığını daha da
hissettirecek. Dünya, muhalif blokla ABD-İngiltere çatışmasını yeryüzünün bir
çok bölgesinde görecek.
BM'nin Irak'a saldırıyı engelleme gücü yok. Güvenlik Konseyi ABD'nin istediği
bir kararı veto etse de ABD ve İngiltere bir avuç müttefikiyle birlikte Irak'a
saldıracak ve Ortadoğu'da kaynakların kontrolü ve muhalif rejimlerin
değiştirilmesi planını uygulayacak. Bunları yaparken de Avrupa, Rusya ve Çin'i
bölgenin dışına atacak. Silah denetçilerinin Şefi Hans Blix'in, Bağdat'a karşı
yorum ve saldırgan ifadelerle süslenmiş konuşması ABD'ye destek verirken, Atom
Enerjisi Kurumu'nun Başkanı Muhammed El Baradey'in "Hiçbir kanıt bulamadık"
açıklaması "savaşa karşı" olan güçlerin tezlerini güçlendirdi. Ancak tüm
bunların ABD'nin planlarını etkilemesi mümkün görünmüyor. Amerika'nın planları
ne BM'yi, ne de oluşan küresel muhalefeti ciddiye alıyor. Kaba ve çirkin bir
yağma zihniyetiyle hazırlanan bu planlar, nükleer, kimyasal ve biyolojik
silahların kullanımını bile öngörüyor ve yeryüzünün bir çok bölgesinde büyük
krizler çıkarmaya ayarlı.
Soykırım ve nükleer savaş
Şimdiden ABD basınında saldırıların Ortadoğu'da ve Güney Asya'da nükleer savaşa
uzanacak bir kaos dönemi ortaya çıkaracağına, İsrail'in nükleer silah
kullanabileceğine dair spekülasyonlar yapılıyor. Bill Clinton döneminin
dışişleri bakan yardımcısı Strobe Talbott, "olayın boyutlarının çok
genişleyebileceğini, ABD ile işbirliği yaptığı için Pakistan Devlet Başkanı
Perviz Müşerref'e kızgın olan İslamcıların, onu devirerek yönetimi ele
geçirebileceğini; Hindistan ile Pakistan'ın nükleer bir savaşın eşiğine
gelebileceğini" söylüyor. Bunlar kabus senaryoları gibi algılansa da, Irak'a
saldırıyla başlayacak sürecin nerelere uzanacağını Amerika bile kestiremiyor.
Güney Afrika eski Devlet Başkanı Nelson Mandela, "Başkanı basiretten yoksun,
düzgün düşünemeyen bir gücün, dünyayı soykırıma sürüklemek istemesini kınıyorum.
Eğer ağza alınamaz katliamlar işlemiş bir ülke varsa, orası ABD'dir. Onlar için
insanların önemi yoktur. Niçin ABD bu kadar küstah davranıyor? Bush'un tek
istediği Irak petrolü. Blair ise artık ABD'nin Dışişleri Bakanı" diyor.
Türkiye için yeni fırsatlar
Küresel savaşın hedefi olan İslam dünyası, ABD ve İngiltere'ye karşı oluşan
muhalefeti şu ana kadar kullanamadı. Başbakan Abdullah Gül'ün Ortadoğu temasları
ve İstanbul'daki Irak Zirvesi'nin dışında bölge ülkeleri hiçbir şey yapmadı.
Hemen bütün bölge ülkeleri, inanılmaz bir suskunluk ve teslimiyet içinde sıranın
kendilerine gelmesini bekliyor. Oysa temelleri atılan düzenleme, Ortadoğu'nun
yüz yılını daha esir alacak. Tıpkı 20. yüzyılda olduğu gibi, bölge yüz yıl daha
Amerikan-İngiliz denetimi altında tutulacak.
Türkiye, Sovyetler'in çöküşünden sonra kazandığı ancak heba ettiği tarihi şansı
ikinci kez yakalıyor. Avrupa ve Amerika arasındaki güç dengesinin yeniden
belirlenmesi, Atlantik dışındaki güç merkezlerinin de ABD'nin küresel denetimine
karşı çıkması, Fas'tan Endonezya'ya uzanan ve yeryüzünün enerji kaynaklarını
barındıran İslam coğrafyasında yeni bir paylaşım savaşının başlaması Türkiye'ye
çok geniş bölgesel ve küresel açılımlar sağlayacak nitelikte. İslam dünyası da,
ABD denetiminden çıkma, Soğuk Savaş güç dengesizliğinin ortada bıraktığı boşluğu
bu yeni fırsatla aşma fırsatını yakaladı. Ancak İslam dünyasındaki bağımsız
siyasi irade eksikliği bu fırsatın heba edileceğine işaret ediyor.
Türkiye, "Amerika-İngiltere-İsrail üçlüsü"nün kıskacından kurtularak geniş bir
hareket alanı kazanabilir. ABD'nin Irak'tan sonra kuşatma altına almayı
planladığı İran ve Suriye ile yakın ilişkiler kurarak "bölgesel inisiyatif"
geliştirebilir. Yine bu fırsatla küresel savaşın hedefi olan Arap dünyası ile
yeniden tarihi bir yakınlaşma içine girebilir. Ortadoğu'nun hiçbir zaman
olmadığı kadar Türkiye'ye ihtiyacı var. Ankara önüne serilen bu imkanları
İsrail'le ilişkiler uğruna heba edemez. Bu tarihi bir sorumsuzluk örneği olur.
Türkiye, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kafkaslar'dan Orta Asya ve Afganistan'a
kadar etkin bir aktör olarak öne çıkabilir.
ABD her yerde çözümsüzlük ve kaos bırakıyor. Afganistan'da Pazartesi gününden bu
yana çok yoğun çatışmalar yaşanıyor. Kimse bölgede bir Amerikan zaferinden söz
etmesin. Bir çok Amerikan askerinin öldüğü, helikopterlerin düştüğü, ABD
üslerinin füze yağmuruna tutulduğu Afganistan, Irak'a saldırı başladıktan sonra
daha da karışacak.
Irak'a saldırı kapıda ve geri dönüşü yok gibi. Bu saldırı Kuzey Afrika'dan
Filipinler'e uzanan cephede görülmemiş bir Amerikan düşmanlığının temellerini
atacak. Dünya nüfusunun yüzde 80'den fazlası ABD saldırılarına karşı. Irak ve
sonrası İslam dünyasında ortaya çıkacak zincirleme gelişmelere hazırlıklı
olmalıyız. Müslümanlar, İslam dünyasının yeniden dizayn edildiği bu sürece
direnmek zorunda. Bu ağır bir sorumluluktur. Türkiye topraklarına veya Müslüman
coğrafyaya gelecek her Amerikan askeri, esaretin daha da pekişmesi olacaktır.