Kaybolan Belleğimiz yahut Beyin Empotansı-II-
“Kudüs, Kudüs, Ey
Kudüs!
Seni unutursam iki
elim kurusun
Dilim dağamağıma
yapışsın”
5000 yıllık İsrail
çocuklarına öğretilen şarkı
Halil S. BEKİROĞLU
Devrimler hızla
Anadolunun en icra yerlerine inkilap önderleri tarafından götürülmekteydi.
Böylece halka daha yakın daha halkçı görüneceklerdi...
1933 yılında köy
gezilesi yapıldığı zaman, memurlar, politikacılar büyük bir sefere çıkar gibi
köylere otomobiller, otobüslerle gittiler.
İçlerinde dişçisi,
doktoru, pedogogu, halkevi hatıpleri bulunmaktaydı... Bu yöntem ta ki köy
enstitüleri kuruluncaya kadar devam etti. Devrimler eğitim yoluyla önce köyden
başlanacaktı, köylü bilinçlenecekti “Köylü milletin efendisi” olacaktı ya...
Milli kimlik
arayışı-kültürel yabancılaştırma:
Gerek Türk ocakları
eliyle olsun gerekse halkevleri aracılığıyla devrim bilinçlenmesi yürümüyordu.
Hatta bazı gazeteciler ve yazarlar “inkilap listeleri” açılsın teklifi bile
yapmışlardı. Yeterki inkılapları halk benimsesin içinine sindirsin maya tutsun
anlayışı hakimdi.... Halkın gizli bir düşmanlığı vardı, rejmin önderleri bunun
farkındaydı. Nitekim yeni bir oluşum için bir bilinç verilecekti. Bu bilinç daha
çağdaş bir anlayışa sahip olmalıydı.
Eğer bir
ulus-devlet anlayışına dayalı modern bir toplum oluşturulacaksa burda en önemli
faktör yeni bir tarih bilinci meydana getirmekti.
Cumhuriyetin
ideologları, İslam’i bir kimlikten kopuk, daha seküler anlayış olan ‘milli
kimlik’ arayışını dayatması buna bir örnektir. Milli kimliğin oluşumu halka
dayatılması kurumlar eliyle gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bu yönde en önemli
adımı, “Türk Tarih Kurumu” ile “Türk Dil Kurumu” atmıştır diyebiliriz.
Tarihin yeniden
yazılması, Türk milliyetçileri açısından önemsenmiş hatta bir zorunluluk
olmuştur. Cumhuriyetin sadık (!) önderleri yeni bir tarih anlayışına sahip
oldukları imajını vermekteydi.
Dört ciltlik tarih
kitabı okullarda okutulmak üzere hazırlandı. 1932 yılında ülkedeki tarih
öğretmenleri Ankaraya çağrıldı.
Çünkü yeni
yönetimin uygulayıcıları “tarih öğretmenlerine” önce bu bilinç verilmeli,
düşüncesindeydiler.
Burada öğretmenlere
“Türk Irkı medeniyetlerin kuruluşunda belirleyici rol oynamıştır” tezini
savunmalar doğrultusunda fikir empoze etmişlerdi. Bu tezin en belirgin özelliği
Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Çin Hindistan, Roma gibi kurulan medeniyetlerin
temelinde Türklerin kuraklığa bağlı olarak Orta Asyadan Doğuya, Batıya, Güneye
göçleri vardır.
Dünyada ne kadar
medeniyet varsa temelinde “Türk ırkı” mevcut olduğu fikri hakimdi. Irkçılık
temel bir olgudur, Türk tarih tezi açısından. Çünkü medeniyetlerin beşiği Orta
Asya olduğuna göre bu medeniyetlerin kurucuları da Türkler’dir, denilmekteydi.
Burda medeniyet
fikri ile batıklaşmak olgusu arasında bir paralellik olduğu dikkati çekmektedir.
Ancak medeniyete yapılan bu vurgulama gözardı edilmemesi gereken bir konudur.
Bunun altında
Tanzimatla birlikte başlayan Batılışma çabasından, kompleksinden başka bir şey
değildir. Çünkü “muasır medeniyet” seviyesine nasıl çıkılacağının tarih bilinci
oluşturulması arasında bir ilişki olduğu aşikardır.
“Türk’ü kendi
şahsiyetine ve Şark - İslam dünyası dışında bir medeni topluluk yaratabileceğine
inandırmak için diline ve tarihine inandırmak lazımdı.” (2)
Anadolu insanı
asırlarca İslami inancını korumuş bunu bir hayat tarzı olarak benimsemiştir.
Anadoluda bu birliğin sağlanmasında “İslam” önemli bir yer tutmuştur.
Medeniyeti, kültürü, geleneği hep bu anlayış çerçevesinde olmuş ve
oluşturulmuştur bu insanlarca. Ancak ne var ki bu anlayışın yıkılması, yer
değiştirilmesi bir bilinç kaybının aşılanması senaryosu yazılacaktı.
Cumhuriyet
dinazorları ırk temeline dayalı tarih söylemini Anadolu insanına vermeye
çalıştılar. Çünkü “Türklük gururu...” gibi temelsiz bir iddianın takipçisi
olarak sevinç duymakta gecikmediler. Söylemin temelinde ırk faktörü önemlidir.
Bu topluma İslam öncesi türklük anlayışı, ırki üstünlük gibi fikirler hakim
kılındı. Geçmişin hatırlatılması onu bir övünç vesilesi olarak algılanması
ulusal bilincin oluşması için temel alınmıştı. Bununla ilgili çok çeşitli
kitaplar, bilimsel makaleler (!) bulmak mümkündür hatta hadis bile
uydurulmuştur.
Devrimin önderleri,
Osmanlı ile arasındaki kopuşun farkında olarak ulusal kimliğin oluşmasında ırk
faktörünü hiç bir zaman gözardı etmediler etmeyeceklerdi de...
Osmanlının 600
yıllık tarihi, bu bilim adamlarının (!) titiz çalışmaları sayesinde ve
önderlerinin direktifiyle bir anda siliniverdi. Açıkcası bu bir inkardı. “Tarihi
yeniden yazmak” bu olmalıydı.
-Sürecek-