Kimin Köpeği?
Cuma KELEBEK
Köpek, bol ve
birbiriyle karşıtlıklar oluşturan imgelerin hayvanıdır. Yaftası, kendisine
bakılan göze göre değişiklik arz eder. Bu acı bir kaderdir ve onun kendinden
menkul tabiatının eseridir.
Genel bir köpek
yazısı tasarlamadığımız için, ne kadar önemli olursa olsun, onunla birlikte akla
gelebilecek her türlü anlamları burada "es" geçiyorum.
Sizin, oldukça
kıymetli olduğunu zannettiğim köpeğe dair görüş ve bakışlarınızı kaale
alamamaktan ötürü de üzgünüm.
Doğrusu ya, burada
kendi narin gözlerimin romantik köpek algılarını da pek gündeme getirmeyeceğim.
Evet, bu yazımızın
konusunu İspanya’dan alacağız. İşte o: İspanyol yazar Alberto
Vasquez-Figueroa’nın (Doğumu: 1936), beyaz perdeye de aktarıldığını bildiğimiz
El Perro (Köpek, Çev: İsmail Yerguz, Can Yay., İst., 1983) isimli romanının
kahramanı...
Vasquez, efendisine
sadık, rakibine kindar bir köpeğin iç âlemine derinlemesine bir ayna tutar
romanında...
İsterseniz romanın
konusuna bir bakalım: Orta Amerika ülkelerinin birisinde diktatörlükle
mücadeleden ötürü kürek cezasına çarptırılmış olan siyasî ve firarî bir
mahkûmla, gardiyan efendisi bu mahkûm tarafından öldürülmüş köpeğin müthiş
çatışmaları anlatılır "Köpek"te.
Umulmadık bir
cesaretle önce tutuklama alanından kaçan mahkûm, bir zaman sonra bir gardiyan ve
köpeği tarafından yakalanır. Firar, kısa bir süre sonra ikinci bir cesur
hamleyle sürekliliğe dönüşür: Köpek, bütün olağanüstü özelliklerine rağmen, bir
anlık taze tavşan düşüne mağlup olur. Bu düş, onun hayattaki en büyük hatasıdır.
Mahkûm, önce köpeği iyice hırpalar, sonra gardiyanı öldürür. Ölüme terk edilen
köpek, gardiyanın son sözlerini ebedî bir kin olarak kulaklarına küpe eder.
Efendisinin şu iki kelimesi, bundan sonraki ölümüne kovalamacada onun bütün
benliğinde yankılar oluşturarak etkisini gösterecektir:"-Öldür onu!"
Dağ, bayır, ırmak,
ova, kır, kent...
Yürüyerek, yüzerek,
koşarak...
Uykuda, uyanık,
düşte, hayalde, sanrıda...
Durmadan,
duraklamadan...
Zeka oyunlarıyla,
plânlar, projeler, taktiklerle...
Kin ve nefretle,
acı ve ıstırapla...
Amansız bir kavga.
Acımasız bir kaçmaca kovalamaca...
Sonuca gelelim:
"Sonunda biri, diktatörlükle savaşmaktan öbürü de kaçağı kovalamaktan vazgeçer.
İkisi de, çocukluğa yakın, basit bir mutluluğun ardına düşerler." Böyle
özetleniyor sonuç, kitabın arka kapak yazısında. Bu elbette net bir ifade
değil. Hatta tam bir doğruluk da taşımıyor...
Romanın son
sayfalarında köpek, bulunduğu kent ortamının kendisi için yaşanılması imkânsız
şartlarına yenik düşmek üzeredir. Pinekleten bir korku ve yenilgi âleminde
gezinip durmaktadır. Böyle bir ruh anında, tesadüfen yakalar düşmanını. Son
çatışma başlar...
Mahkûm, bu son
çatışmada, hiç ummadığı bir şekilde, bir kamyonu ele geçirerek hayatını
kurtarmaya çalışır. Kovalamaca sürüp dururken, bir an köpeği köşeye sıkıştırır.
Kamyon ile duvardan oluşan esaret köşesindeki köpek, ilk ve son kaçışına
teşebbüs eder. Bunu beceremez, çünkü bitmiş ve tamamen yenilmiştir.
Yenilgiyi şu
iktibasla da gösterebiliriz: "Aralarında yirmi metre vardı. Birbirlerine
bakıyorlardı. Adam kazandığını anlamıştı. Karşısındaki kırık ayaklı, dili
sarkmış, kulağı düşmüş, sırtı kan içindeki bu paçavranın, vaktiyle kendisine
dehşet salan canavarla hiçbir ilgisi yoktu. Köpek düşmanına, sonra da kendi
kanının bulaşmış olduğu radyatör kafesine ve tampona baktı. Yenilmişti.
Biliyordu bunu. Yerinden oynayacak hali yoktu.(...) Adam kaçmaya bile çalışmayan
zavallı, yaralı, boyun eğmiş hayvana baktı ve o çılgınca nefreti yitip gitti.
Motoru durdurdu. O sessizlikte, bu kâbusu dindirenin kendisi değil, kamyon
olduğunu düşündü.
Kapıyı açtı ve
aşağı atladı. Yolda hiçkimse yoktu. Yeniden düşmanına baktı ve üstüne doğru
yürüdü.
Üç metre kala
durdu. Sessizce birbirlerine baktılar. Ve ikisi de anladılar ki bundan böyle ne
savaş ne izleme olacaktı." (s. 110-111)
Görüldüğü gibi,
Vasquez’in köpeği diktatörlük statükosunun sadık bir kölesi ve bekçisi konumunda
bulunmaktadır. Koruma ve kollamaya görevlendirilmiş iç güdüsü, onu son nefese
kadar hizmette tutar. Gelin görün ki, bir haksızlık ve zulüm kurumu olan
diktatörlüğe aitlik, daha başlangıçtan kabullenilen bir mağlubiyet değil miydi?
Aynen, şartların değişimi ve güç dengelerinin yeniden oluşacağı bir gün, o
diktatörlüğün de başına gelecek olan acı son gibi...
Hadi şu zorlu sözü
bağlayalım: Hayatın çeşitli alanlarında Vasquez’in köpeği örneğindeki gibi
rolleri üstlenenler, siz, hak ve haksızlık savaşının müstakbel mağlupları, neden
ibret almazsınız ki?...*