Yıl 22  Sayı 291 Mart 2003
Bu Sayıda
 

Aziz okuyucularımız,

Mart sayımızla yine sizlerle birlikteyiz. Bu ayın YORUM’unda, muhtemel Irak operasyonu ile ilgili olarak, hadisenin seyri ve muhtemel gelişmeleri değerlendirmek yerine, Müslümanların takınması gereken Tevhidi tavra ilişkin görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istedik. Çünkü bu hassas konuda zeminin kaygan olduğunu ve pek çoklarının da bu kaygan zeminde duruşunu koruyamadığını hep birlikte gördük. Bu nedenle bu ayın yorumunda, Müslümanların hassas olması gereken hususların altını çizmeyi daha uygun bulduk. Burada dergimizin "savaşa hayır!" kampanyası çerçevesinde altını çizdiği kimi hususların, bazı kesimlerce gereğince anlaşılamadığı, bazı kesimlerce de saptırılmaya çalışıldığını biliyoruz. Tekraren ve bir kez daha ifade ediyoruz ki, bizler, Amerika’nın bu son operasyonu dolayısıyla ortaya çıkan yeni gelişmelerde ‘Tevhidi duruş’a özen gösterilmesi gerektiğini söylüyoruz. Ancak pek çoklarının sağlam bir duruş sergileyemediğini ve ‘duygusallıkla’ hareket ettiğini de görüyoruz. Bu bağlamda şu hususların altını bir kez daha çizme gereği duyuyoruz. Bu operasyon, Müslümanların ‘aktif’ taraf olacağı bir hadise değildir. Müslümanlar, zulmü dünyaları tutan Amerika’nın karşısındadırlar. Ancak bu karşıtlığı, Tevhidi hassasiyetler belirlemelidir. Dolayısıyla Amerika’ya karşı olmak, (doğrudan ya da dolaylı olarak) Saddam’ı savunmak anlamına gelmemelidir. "Savaşa Hayır!" sloganı, artık "Amerika’ya Hayır!" demenin ötesine geçmiş ve felsefi/hümanist düzlemde dillendirilir olmuştur. Yani dünyada "Savaşa Hayır"cıların kahir ekseriyeti, "Cihada hayır!"cılardır. Bunlar, Müslümanlar cihada çıktığında da "savaşa hayır" diyeceklerdir. Batı ülkelerinde yapılan gösterilerin İslam dünyasında yapılanlardan kat kat fazla oluşu, bunun bir kanıtıdır. Biz ise asla, bu anlamda bir "savaşa hayır!" söylemine arka çıkamayız. Ayrıca Amerikan askerlerinin Irak’a gelişinin de gereğince değerlendirilemediğini görüyoruz. Bazıları sanki Amerika bölgede el'an (de facto) bulunmuyormuş gibi, eli silahlı askerleri gördüğünde, Amerika’nın bölgeye gelip-yerleşeceğini söylüyor ve buna tepki gösteriyorlar. Halbuki herkes de bilir ki Amerika ‘zaten bölgededir.’ Burada "peki o zaman niye geliyor?" diye sorulduğunu da biliyoruz. Bu sorunun cevabı: "bu savaş Amerika’nın Saddam’la olan savaşı değil, Amerika’nın kendi savaşıdır" şeklinde vermek gerekir. Yani Amerika, kurmaya çalıştığı Yeni Dünya Düzeni’nin bir ayağını inşa etmek için bölgeye geliyor. Irak’ta Saddam gibi bir diktatörün bulunuşu da, onun bölgeye yerleşmesi için iyi bir ‘zemin’ oluşturuyor. Amerika bu ‘fırsat’ı değerlendiriyor ve "işine bakıyor..." Müslümanların ‘işi’ ise, burada elbette oturup, olayı gözlemlemek değildir. Fakat "bir şey yapıyorum" derken, asıl yapılması gerekenleri ihmal etmemeli ya da yapılmaması gerekenleri de yapmamalıdır. Mesela bu olayda, Amerika’nın, çıkarları için bölgeye yerleşmeyi planladığının altı çizilmeli ve bu zulme hayır demelidir. Ancak bu olayı vesile ederek beyhude çabalara girişilmemeli ve örneğin "küresel intifada" türü sloganlar atılmamalıdır ya da yapılan yanlışlara onay vermeyen ve İslami duruşlarını ispatlamış Müslümanları, boyuna kadar şirke batmış hümanist/sosyalist/demokratlarla kolkola girerek ‘ihanet’le suçlamamalıdır. Ayrıca Amerikan hegemonyasının bölgedeki işbirlikçilere dayalı olarak sürdüğü gerçeği de unutulmamalıdır. Ve nihayet bu ‘düzen’ içinde yer alan hiçbir aktörün yanında, kıyısında, köşesinde yer almamalıdır.

Hadisenin muhtemel toplumsal sonuçları üzerinden yöneltilen eleştiriler ise, meselenin özünü kaçıranlar tarafından dillendirilmektedir. Sosyal yıkım ve erozyon, meselenin özü değildir, ancak ‘tali’ önemdedir. Bu tıpkı, asli meselesi Tevhid olanların, Ağustos Depremi’nde, mağdurların acilen yardımına koşmasına benzer. Fakat burada da bir hassasiyet olmalıdır. Mesela bu insanların mağduriyetleri, asla stratejik bir faydaya teşmil etmeye çalışılmamalıdır. Iraklıların üzerine yağacak olan bombalardan, insan olan hiç kimse hazzetmez! Ederse de insanlığından şüphe duyulur. Fakat bu konuyu öne sürerek, Tevhid’i duruş sahiplerini suçlamaya kalkışanlar asıl kendi ‘insanlık’larını sorgulamalıdırlar. Bu nedenle bizler, örneğin Batılı paradigmalarla faaliyet gösteren "İnsan Hakları Dernekleri"ni, insanlığa karşı suç işlemekle itham etmeliyiz. Çünkü bunlardır, asıl Amerika’nın küresel hakimiyetinin ‘düşünsel’ temellerini savunanlar! Şirke karşı çıkmamak, asıl "insanlığa zulmetmek" işte budur. Çünkü her türlü zulmün temelinde şirk/küfr vardır. Bu hususu beyinlerine kazıyamamış olanların büründükleri ‘insancıl’ roller ise pekçoklarını kandırsa da bizleri kandıramaz.

Bu ayın KAVRAM bölümünde ise ‘zihniyet’i işledik ve zihniyetin insan düşünce ve eylemlerini belirleyici rolü üzerinde durduk. Bu bağlamda İslami bir zihniyete sahip olmadıkça, söz ve hareketlerimizin de İslamiliğinden bahsetmemizin mümkün olmadığının altını çizdik. DÜŞÜNCE bölümünde, Metin Önal Mengüşoğlu, son dönemlerde popüler söylemlerin etkisindeki bazı müslümanların dillendirdiği "hukukun zaman içinde değişebileceği" yönündeki iddialarının asılsız olduğunu vurguladı ve değişebilirliğin ancak ‘fıkıh’ sahasında olabileceğini, İslam hukukunun baki kalacağını ifade etti. Mehmet Durmuş ise, Amerika’nın küresel hakimiyet politikası muvacehesinde Irak’a başlatmayı planladığı saldırıyı değerlendirdi ve bu savaşın Amerika’nın İslam’a karşı giriştiği bir savaş olduğunun altını çizdi. Cemal Çağlak ise, İslam’ın belirlediği çizginin dışındaki hayat tarzlarının insanlık için ‘çalkantılı’ neticeler doğurmasının kaçınılmazlığına işaret etti ve dingin bir hayatı ancak İslam’ın getirebileceğini vurguladı. Mehmet Özer ise, Kur’an kıssalarının mahiyetini değerlendirdiği yazısında, bu kıssaların ‘temsili’ özellikte olmadığını bilakis fiilen gerçekleşmiş olduklarını ifade etti. ÇEVİRİ bölümünde, Kamil Cengiz, Amerikan hegemonyasının zevale yüz tuttuğuna dair işaretleri izleyen bir yazıyı sizler için tercüme etti. SANAT-EDEBİYAT bölümünde, Metin Önal Mengüşoğlu’nun savaş ve barış kavramlarına ilişkin görüşlerini içeren bir yazıyı sizin için alıntıladık. Cuma Kelebek ise, Alberto Vasquez-Figueroa’nın El Perro (Köpek) isimli romanından günümüze dair alınması gereken derslere ilişkin bir değerlendirmede bulundu. MEKTUPLAR bölümünde ise, Kur’an’daki kıssalarda geçen olayların temsili olmadığının, bilakis fiilen gerçekleşmiş olduklarının altını çizdik. Kur’an’ın verdiği misallerin ise ibret amaçlı olduklarını vurguladık. GÜNDEM bölümünde ise her zaman olduğu gibi, ayın önemli olayları hakkındaki haber ve yorumları sizlerin istifadenize sunduk. Umuyoruz ki beğeneceksiniz.

Allah’a emanet olunuz.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'