Yıl 22  Sayı 291 Mart 2003
Bu Sayıda
 

Derin Savaş

 

ABD’nin Irak’a müdahalesi çerçevesinde gündeme gelen global ve bölgesel bazdaki emperyal mücadeleler, "demokratik emperyalizm" formatında yürütülen bu "derin savaş"ın düşünsel/ideolojik alt yapısı, bu mücadele içerisinde yeralan aktörler arasındaki güç dengeleri ve Türkiye’nin konumu bağlamındaki yorumlar ve değerlendirmeler, artık anlamını yitirmeye yüz tuttu. Zira bu tartışmalar içerisinde "biz"i net bir şekilde görebilmek giderek imkansız hale gelmeye başladı. Bu ve benzeri konularda, esasen, üzerinde odaklanmamız gereken husus olan biz müslümanların durumu ve Tevhid-Şirk mücadelesindeki pozisyonu netliğini kaybetmeye yüz tuttu. Öyle ki, bazıları, bırakın bu durumun farkına varmayı, niyetleri Allah bilir, ne yaptıklarının bile farkında olmadıklarını ortaya koymaya başladılar...

Bu durum karşısında, farklı bir bağlamda da olsa, M. Önal Mengüşoğlu’nun, dergimizin ikiyüz doksanıncı sayısındaki yazısının başlığının "Tevhidin Tekrarı İbadettir" olması daha da anlamlı gelmedi mi size?! Peki bu gerçek ortadayken, ya Tevhid’in dolaylı ifadelerle ya da yaşam biçimi ile inkarı ne anlama gelmektedir?! Bir başka ifadeyle, sinsice ve en öldürücü şekliyle, bir süreç içerisinde Tevhid’den sekülerizme giden yolu/çığırı açmak ve bu çığırın güçlendirilmesi için İslam düşmanlarıyla, hangi gerekçeyle olursa olsun işbirliği yapmak ne ile tavsif edilebilir? "İkbal beklentileriyle ideolojik kaygıları telif" tanımlaması bu korkunç saygınlığı izah etmek için yeterli olabilir mi?!..

Ne yazık ki, acı da olsa görünen manzara budur. Kendini İslam ile tavsif eden insanlarımızın büyük bir çoğunluğu, Allah’ın peygamberi aracılığıyla insanlığa gönderdiği ve Abd ve Resul bir peygamber vasıtasıyla örnekleyerek bahanelerin önüne set çektiği bir dini, Tevhid ilkesi üzerine kurulu İslam’ı özümseyebilmiş gözükmemektedirler. Dolayısıyla, bu durumdaki insanların, "Rabbani Metod" ile "... yeryüzünde fitne kalmayıncaya, din, yalnızca Allah’a has kılınıncaya kadar cihad..." emrinin yerine getirilmesi arasındaki doğrudan ilişkiyi kavramalarını da beklemek kolay olmayacaktır. Ancak, diğerleri bir tarafa, bir kısım insanımızın da, tüm eksiklerimize karşın, bizlerin mümince uyarılarımıza kulak vermelerini, en azından, olumlu tepki vermelerini beklemek hakkımız olsa gerektir. Oysa, bu çevreler de, bizlerin temel konulardaki tesbitlerimizi ve uyarılarımızı bir kenara bırakarak dünyada ve Türkiye’de esen rüzgarın yönünde hareketle, bizleri suçlamakta, adeta mahkum etmek istemektedirler. Bunlar, savaş ve barış gibi kavramları belirli bir ilkesel değerlendirmeden geçirmeden, kimin için savaş, kimin için barış istediklerini dahi bilmeyen kalabalıklar içerisinde "savaşa hayır" nutukları atarak kendilerini ifade ettiklerini düşünebilmektedirler. Üstelik, demokratik tuzaklara takılan bu tepkileriyle ciddi bir aktivite içerisinde olduklarını düşünmekteler ve bunu toplumsallaşmanın gereği gibi kabul etmektedirler. Bununla da yetinmeyerek birilerini pasiflikle, hatta daha ileri giderek "müslüman"ların meselelerine duyarsız kalmakla suçlayabilmektedirler. Ancak şu husus iyi bilinmelidir ki, müminler arasındaki diyaloglar Kur’an terminolojisiyle kurulmalıdır. Demokratik emperyalizmin çizdiği sınırlar ve kurallar çerçevesinde "Halkların Kardeşliği" gibi sol jargonlarla ve duygusal yaklaşımlarla, ne müslümanlar arasında ciddi bir iletişim sağlanabilir, ne de topluma İslami bir mesaj ulaştırılabilir. Öyleyse gündemde olan konunun sadece ABD’nin Irak’a müdahalesi, Irak’ta masum insanların bombalanması olmadığı, insanlık tarihi boyunca süren Tevhid-Şirk mücadelesinin bir yansıması olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Ve böyle bir mücadelede söylemlerin ve konumların netliğinin hayati öneme sahip olduğu da unutulmamalıdır. Bu istikamet kaybedilmediği müddetçe söylenenlerin ve yapılanların bir anlam ifade edeceği hususunda da mutabık kalınabilir. Yoksa, bırakın net bir duruşu, tüm tanımlamaların yanlış yapıldığı, Batılı değerler sistematiğinde tüm kavramların anlamlandırıldığı ve hangi tarafta bulunduğu konusunda kararını tavırlarına aktarmayı başaramamış zevatın bu anlamsızlıkları seslendirdikleri vasatlar, adı ne olursa olsun müslümanların sesi konumuna sokulamazlar. Bunu 28 Şubat sonrası gelişmelerle çok gördük, bugün de benzer görüntülerle karşılaşmanın ne anlama geleceğinin bilincinde olduğumuza inanıyoruz. Dileriz ki, bu konuda refiklerimizde bir netliğe ulaşabilsinler... Aksi takdirde heterojen bir demokratik güruh içerisinde bulunmakla ortaya çıkacak kayıplar hepimizi etkileyecek, zamanla bizleri yeni sorunlarla karşı karşıya getirecektir.

Sistem içerisinde aradığı yeri bulamayan birilerinin postmodern arayışlarıyla ortaya çıkan, Medine Vesikası’nın zorlama yorumlarıyla seküler bir zemine oturtulan ve İslam itikadını modern argümanlarla tahrife yönelen bir başka çizgide bugün iktidara, daha doğrusu hükümet etmeye kadar uzanmış bulunmaktadır. Abant Konsilleri ile Yaşar Nuri Öztürk, Mehmet Aydın ve Zekeriya Beyaz gibi nitelikleri ve çıkış noktaları farklı olsa da, rejime ve parçası olduğu global sisteme kullanışlı bir araç sunmayı görev bilen MGK teologlarıyla Tevhid’den Sekülerizme doğru yol alınırken bugünler görülememiş veya görülmek istenmemiştir. Bu çizginin değişik versiyonları, gerek RP’nde, gerek FP’nde ve gerekse AKP’de söz konusu laik-demokrat İslam anlayışını kamuoyuna özümsetmeye çalışırken her kesim kendi zaviyesinden bakarak detayla uğraşmış, bu çabaların bağlı bulunduğu projeyi gözardı etmiştir. Keza bu projenin yürütücülerinin bir kısmı iktidar partisinde yeralırken, bir kısmı da muhalefet partisine katılarak görev paylaşımında bulunmuşlardır. Yine, sadece, bugün iktidar olan parti değil, yıllardır jakoben laikliğin temsilcisi olan muhalefetteki CHP de Türk Müslümanlığı çizgisiyle sistemin yeniden yapılandırılması projesindeki yerini almaktan geri kalmamıştır. Nitekim, birbiriyle aynı felsefi temelde yükselen bu iki çizgiden birinin temsilcisi, Irak’a giderek ABD bombalarına canlı kalkan olmayı seçerken, diğeri de canlı kalkan olarak ölenlerin şehit olacağı yolundaki fetvasıyla bu girişimi "takdis" etmekten geri kalmamaktadır. Her ne kadar başarısı için bilerek veya bilmeyerek çaba sarfettikleri projenin başat ortakları konjonktürel olarak bu tavırlarından memnun görünmeseler de, insan hakları ve barış gibi Batılı değerler sistematiği çerçevesindeki bu aktiviteleri, global sistem ve onun yerli uzantılarını rahatsız edecek nitelikte olmadığı için de sistem adına takdir bile edilmişlerdir. Sistem içi mücadelenin insanları nereden nereye taşıyabileceği konusunda ibret vesikası olabilecek bu ve benzeri savrulmaların hala düşünce-metod ilişkisi konusunda sorunları olanlara ışık tutabileceğini önemle belirtmeliyiz. Sözde İslami kökenden gelen muhafazakar-demokrat bir partinin yönetimindeki Türkiye’de insanımızın zihnindeki çelişkilerin ortadan kalkmasından çok yoğunlaşmasından söz etmemiz de kaçınılmaz olacaktır. Ve bu çelişkileri giderecek yegane güç, Kur’an ile aydınlanmış olan ve yaşam biçimini Kur’an ilkelerine göre belirleyen müslümanlar olacaktır. Bu müslüman topluluğun ortaya çıkıp etkin olabilmesi için ise demokratik oyun ve oynaşlardan vazgeçip uzun soluklu ciddi çalışmaların istikrarlı bir şekilde yürütülmesi elzem gözükmektedir.

Aksi takdirde, Ortadoğu’da tarihin seyrini değiştirecek yeni bir sürecin işletilmesi konusunda ABD ile stratejik ortak olan Türkiye’deki güç odaklarını engellemek mümkün olmayacaktır. Bu çerçevede ortaya konan demokratik tepkilerin sahipleri arasında kendilerini İslam ile tavsif edenlerin bulunması da olsa olsa demokratik emperyalizmin peşinde olan güçleri sevindirecektir.

"Savaşa Hayır" veya "Savaşa Evet" demek mevcut konjonktürde müslümanların sorunlarına çözüm olmayacaktır. Ve bu emperyalist savaşa müslümanların taraf olması da asla düşünülmemelidir. Zira müslümanlar olarak bizler, mevcut dünya dengesinde, taraflardan birinin yanında olmadığımız gibi bu iki ucu pislikli değneğin herhangi bir ucundan tutmamız da mümkün değildir. Hadisenin müslümanları etkileyecek çeşitli boyutları vardır ve bundan sonra da buna yeni boyutlar eklenebilir. Ne var ki konuya, öncelikle ilkesel yaklaşması gereken müslümanların, hangi düzeyde olursa olsun, taraf olmasından söz etmek mümkün gözükmemektedir. Hele hele, siyasi, ekonomik, askeri boyutlarıyla ABD ve Batı tarafından kuşatılmış, ideolojik bağlamda tercihini yapmış bir Türkiye’de, müslümanın, sistem-içi bir unsur olmasından çok sistem-dışı bir inkılapçı olarak kalması zarureti bulunmaktadır. Aksi takdirde, sistemin bir parçası haline dönüşmesini sağlayacak süreç kendiliğinden başlayacaktır. Ki bunun bir çok örneklerine şahit olundu ve tarihte sayısız örnekleri bulunmaktadır. Dünyayı ve ülkesini tanımayan, siyasi bilinçten yoksun nice muhaliflerin, sistem içerisine çekilerek entegre edildiği ya da ilkesel bir mücadeleyi uzun soluklu yürütemediği için reaksiyoner tavırlara zorlanarak yok edildikleri bilinmektedir.

Gerçekte bağımsızlık Allah’tan başka hiçbir güce kul olmamaktır. Bağımsızlık önce düşüncede/itikatta başlar. Sonra bu inanç yaşam biçimine dönüşecektir. Böyle bir değerlendirme ve karar süreci yaşamayan, konjonktürel gelişmelere göre, daha açık bir ifadeyle rüzgarın güçlü estiği yönde hareket eden bir topluluğun kölelikten kurtulması, hayatın gayesine uygun bir çizgi tutturması çok zor gözükmektedir.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'