Derin Savaş
ABD’nin Irak’a
müdahalesi çerçevesinde gündeme gelen global ve bölgesel bazdaki emperyal
mücadeleler, "demokratik emperyalizm" formatında yürütülen bu "derin savaş"ın
düşünsel/ideolojik alt yapısı, bu mücadele içerisinde yeralan aktörler
arasındaki güç dengeleri ve Türkiye’nin konumu bağlamındaki yorumlar ve
değerlendirmeler, artık anlamını yitirmeye yüz tuttu. Zira bu tartışmalar
içerisinde "biz"i net bir şekilde görebilmek giderek imkansız hale gelmeye
başladı. Bu ve benzeri konularda, esasen, üzerinde odaklanmamız gereken husus
olan biz müslümanların durumu ve Tevhid-Şirk mücadelesindeki pozisyonu netliğini
kaybetmeye yüz tuttu. Öyle ki, bazıları, bırakın bu durumun farkına varmayı,
niyetleri Allah bilir, ne yaptıklarının bile farkında olmadıklarını ortaya
koymaya başladılar...
Bu durum
karşısında, farklı bir bağlamda da olsa, M. Önal Mengüşoğlu’nun, dergimizin
ikiyüz doksanıncı sayısındaki yazısının başlığının "Tevhidin Tekrarı İbadettir"
olması daha da anlamlı gelmedi mi size?! Peki bu gerçek ortadayken, ya Tevhid’in
dolaylı ifadelerle ya da yaşam biçimi ile inkarı ne anlama gelmektedir?! Bir
başka ifadeyle, sinsice ve en öldürücü şekliyle, bir süreç içerisinde Tevhid’den
sekülerizme giden yolu/çığırı açmak ve bu çığırın güçlendirilmesi için İslam
düşmanlarıyla, hangi gerekçeyle olursa olsun işbirliği yapmak ne ile tavsif
edilebilir? "İkbal beklentileriyle ideolojik kaygıları telif" tanımlaması bu
korkunç saygınlığı izah etmek için yeterli olabilir mi?!..
Ne yazık ki, acı da
olsa görünen manzara budur. Kendini İslam ile tavsif eden insanlarımızın büyük
bir çoğunluğu, Allah’ın peygamberi aracılığıyla insanlığa gönderdiği ve Abd ve
Resul bir peygamber vasıtasıyla örnekleyerek bahanelerin önüne set çektiği bir
dini, Tevhid ilkesi üzerine kurulu İslam’ı özümseyebilmiş gözükmemektedirler.
Dolayısıyla, bu durumdaki insanların, "Rabbani Metod" ile "... yeryüzünde fitne
kalmayıncaya, din, yalnızca Allah’a has kılınıncaya kadar cihad..." emrinin
yerine getirilmesi arasındaki doğrudan ilişkiyi kavramalarını da beklemek kolay
olmayacaktır. Ancak, diğerleri bir tarafa, bir kısım insanımızın da, tüm
eksiklerimize karşın, bizlerin mümince uyarılarımıza kulak vermelerini, en
azından, olumlu tepki vermelerini beklemek hakkımız olsa gerektir. Oysa, bu
çevreler de, bizlerin temel konulardaki tesbitlerimizi ve uyarılarımızı bir
kenara bırakarak dünyada ve Türkiye’de esen rüzgarın yönünde hareketle, bizleri
suçlamakta, adeta mahkum etmek istemektedirler. Bunlar, savaş ve barış gibi
kavramları belirli bir ilkesel değerlendirmeden geçirmeden, kimin için savaş,
kimin için barış istediklerini dahi bilmeyen kalabalıklar içerisinde "savaşa
hayır" nutukları atarak kendilerini ifade ettiklerini düşünebilmektedirler.
Üstelik, demokratik tuzaklara takılan bu tepkileriyle ciddi bir aktivite
içerisinde olduklarını düşünmekteler ve bunu toplumsallaşmanın gereği gibi kabul
etmektedirler. Bununla da yetinmeyerek birilerini pasiflikle, hatta daha ileri
giderek "müslüman"ların meselelerine duyarsız kalmakla suçlayabilmektedirler.
Ancak şu husus iyi bilinmelidir ki, müminler arasındaki diyaloglar Kur’an
terminolojisiyle kurulmalıdır. Demokratik emperyalizmin çizdiği sınırlar ve
kurallar çerçevesinde "Halkların Kardeşliği" gibi sol jargonlarla ve duygusal
yaklaşımlarla, ne müslümanlar arasında ciddi bir iletişim sağlanabilir, ne de
topluma İslami bir mesaj ulaştırılabilir. Öyleyse gündemde olan konunun sadece
ABD’nin Irak’a müdahalesi, Irak’ta masum insanların bombalanması olmadığı,
insanlık tarihi boyunca süren Tevhid-Şirk mücadelesinin bir yansıması olduğu
hatırdan çıkarılmamalıdır. Ve böyle bir mücadelede söylemlerin ve konumların
netliğinin hayati öneme sahip olduğu da unutulmamalıdır. Bu istikamet
kaybedilmediği müddetçe söylenenlerin ve yapılanların bir anlam ifade edeceği
hususunda da mutabık kalınabilir. Yoksa, bırakın net bir duruşu, tüm
tanımlamaların yanlış yapıldığı, Batılı değerler sistematiğinde tüm kavramların
anlamlandırıldığı ve hangi tarafta bulunduğu konusunda kararını tavırlarına
aktarmayı başaramamış zevatın bu anlamsızlıkları seslendirdikleri vasatlar, adı
ne olursa olsun müslümanların sesi konumuna sokulamazlar. Bunu 28 Şubat sonrası
gelişmelerle çok gördük, bugün de benzer görüntülerle karşılaşmanın ne anlama
geleceğinin bilincinde olduğumuza inanıyoruz. Dileriz ki, bu konuda
refiklerimizde bir netliğe ulaşabilsinler... Aksi takdirde heterojen bir
demokratik güruh içerisinde bulunmakla ortaya çıkacak kayıplar hepimizi
etkileyecek, zamanla bizleri yeni sorunlarla karşı karşıya getirecektir.
Sistem içerisinde
aradığı yeri bulamayan birilerinin postmodern arayışlarıyla ortaya çıkan, Medine
Vesikası’nın zorlama yorumlarıyla seküler bir zemine oturtulan ve İslam
itikadını modern argümanlarla tahrife yönelen bir başka çizgide bugün iktidara,
daha doğrusu hükümet etmeye kadar uzanmış bulunmaktadır. Abant Konsilleri ile
Yaşar Nuri Öztürk, Mehmet Aydın ve Zekeriya Beyaz gibi nitelikleri ve çıkış
noktaları farklı olsa da, rejime ve parçası olduğu global sisteme kullanışlı bir
araç sunmayı görev bilen MGK teologlarıyla Tevhid’den Sekülerizme doğru yol
alınırken bugünler görülememiş veya görülmek istenmemiştir. Bu çizginin değişik
versiyonları, gerek RP’nde, gerek FP’nde ve gerekse AKP’de söz konusu
laik-demokrat İslam anlayışını kamuoyuna özümsetmeye çalışırken her kesim kendi
zaviyesinden bakarak detayla uğraşmış, bu çabaların bağlı bulunduğu projeyi
gözardı etmiştir. Keza bu projenin yürütücülerinin bir kısmı iktidar partisinde
yeralırken, bir kısmı da muhalefet partisine katılarak görev paylaşımında
bulunmuşlardır. Yine, sadece, bugün iktidar olan parti değil, yıllardır jakoben
laikliğin temsilcisi olan muhalefetteki CHP de Türk Müslümanlığı çizgisiyle
sistemin yeniden yapılandırılması projesindeki yerini almaktan geri kalmamıştır.
Nitekim, birbiriyle aynı felsefi temelde yükselen bu iki çizgiden birinin
temsilcisi, Irak’a giderek ABD bombalarına canlı kalkan olmayı seçerken, diğeri
de canlı kalkan olarak ölenlerin şehit olacağı yolundaki fetvasıyla bu girişimi
"takdis" etmekten geri kalmamaktadır. Her ne kadar başarısı için bilerek veya
bilmeyerek çaba sarfettikleri projenin başat ortakları konjonktürel olarak bu
tavırlarından memnun görünmeseler de, insan hakları ve barış gibi Batılı
değerler sistematiği çerçevesindeki bu aktiviteleri, global sistem ve onun yerli
uzantılarını rahatsız edecek nitelikte olmadığı için de sistem adına takdir bile
edilmişlerdir. Sistem içi mücadelenin insanları nereden nereye taşıyabileceği
konusunda ibret vesikası olabilecek bu ve benzeri savrulmaların hala
düşünce-metod ilişkisi konusunda sorunları olanlara ışık tutabileceğini önemle
belirtmeliyiz. Sözde İslami kökenden gelen muhafazakar-demokrat bir partinin
yönetimindeki Türkiye’de insanımızın zihnindeki çelişkilerin ortadan
kalkmasından çok yoğunlaşmasından söz etmemiz de kaçınılmaz olacaktır. Ve bu
çelişkileri giderecek yegane güç, Kur’an ile aydınlanmış olan ve yaşam biçimini
Kur’an ilkelerine göre belirleyen müslümanlar olacaktır. Bu müslüman topluluğun
ortaya çıkıp etkin olabilmesi için ise demokratik oyun ve oynaşlardan vazgeçip
uzun soluklu ciddi çalışmaların istikrarlı bir şekilde yürütülmesi elzem
gözükmektedir.
Aksi takdirde,
Ortadoğu’da tarihin seyrini değiştirecek yeni bir sürecin işletilmesi konusunda
ABD ile stratejik ortak olan Türkiye’deki güç odaklarını engellemek mümkün
olmayacaktır. Bu çerçevede ortaya konan demokratik tepkilerin sahipleri arasında
kendilerini İslam ile tavsif edenlerin bulunması da olsa olsa demokratik
emperyalizmin peşinde olan güçleri sevindirecektir.
"Savaşa Hayır" veya
"Savaşa Evet" demek mevcut konjonktürde müslümanların sorunlarına çözüm
olmayacaktır. Ve bu emperyalist savaşa müslümanların taraf olması da asla
düşünülmemelidir. Zira müslümanlar olarak bizler, mevcut dünya dengesinde,
taraflardan birinin yanında olmadığımız gibi bu iki ucu pislikli değneğin
herhangi bir ucundan tutmamız da mümkün değildir. Hadisenin müslümanları
etkileyecek çeşitli boyutları vardır ve bundan sonra da buna yeni boyutlar
eklenebilir. Ne var ki konuya, öncelikle ilkesel yaklaşması gereken
müslümanların, hangi düzeyde olursa olsun, taraf olmasından söz etmek mümkün
gözükmemektedir. Hele hele, siyasi, ekonomik, askeri boyutlarıyla ABD ve Batı
tarafından kuşatılmış, ideolojik bağlamda tercihini yapmış bir Türkiye’de,
müslümanın, sistem-içi bir unsur olmasından çok sistem-dışı bir inkılapçı olarak
kalması zarureti bulunmaktadır. Aksi takdirde, sistemin bir parçası haline
dönüşmesini sağlayacak süreç kendiliğinden başlayacaktır. Ki bunun bir çok
örneklerine şahit olundu ve tarihte sayısız örnekleri bulunmaktadır. Dünyayı ve
ülkesini tanımayan, siyasi bilinçten yoksun nice muhaliflerin, sistem içerisine
çekilerek entegre edildiği ya da ilkesel bir mücadeleyi uzun soluklu
yürütemediği için reaksiyoner tavırlara zorlanarak yok edildikleri
bilinmektedir.
Gerçekte
bağımsızlık Allah’tan başka hiçbir güce kul olmamaktır. Bağımsızlık önce
düşüncede/itikatta başlar. Sonra bu inanç yaşam biçimine dönüşecektir. Böyle bir
değerlendirme ve karar süreci yaşamayan, konjonktürel gelişmelere göre, daha
açık bir ifadeyle rüzgarın güçlü estiği yönde hareket eden bir topluluğun
kölelikten kurtulması, hayatın gayesine uygun bir çizgi tutturması çok zor
gözükmektedir.