Suudi Arabistan Büyük İç ve
Dış Siyasal Sorunlarla Karşı Karşıya
George Jofee
Çeviren : Refik TUNÇ
Kaynak: Frankfurter Rundschau, 25.09.2002
11 Eylül 2001’den bu yana Suudi Arabistan,
izlediği iç ve dış politikasına ilişkin temel varsayımların giderek daha fazla
sorgulanması gereken belirsiz bir geleceğe doğru yol almaktadır. Ülkenin,
Ortadoğu barış sürecinin Eylül 2000’de akamete uğraması sebebiyle Batılı
ülkelerle zaten sarsılmış olan ilişkilerine şu anda karşılıklı olarak apaçık bir
güvensizlik hakim. Bu güvensizlik, özellikle de, Suudilerin "teröre karşı
savaş"a katılımları konusunda gösterdikleri çekimser tavrın hoşnutsuzluğa neden
olduğu Washington’da dillendiriliyor.
Batı’nın, dünya genelindeki petrol
fiyatlarının OPEC tarafından kontrolünü desteklemeye yönelik Suudi girişimlerine
karşı duyduğu hoşnutsuzluk da bu sorunla bağlantılı olarak görülmelidir.
Özellikle Suudiler, ABD tarafından halen bir ‘haydut devleti’ olarak görülen
İran’la daha sıkı ilişki kurmayı da içeren bu girişimlerde bulunduğundan bu yana
bu hoşnutsuzluk devam ediyor. Bu yeni ve beklenmedik dış siyasal sorunların
arkasında –ki şüphesiz Suudi hanedanı sorunların bu boyutlara ulaşacağını
önceden kestirememişti- uzun süre hem Suudi hükümeti hem de dış destekçileri
tarafından görmezlikten gelinen derin iç siyasal meseleler yatmaktadır.
Şimdilerde ise bu sorunların artık daha fazla gizlenmesi olanaksız, çünkü söz
konusu meseleler – prens Abdullah’ın tahta oturduğu ve Kral Fahd’ın da siyaset
sahnesini terkettiği bir zamanda- bizatihi rejimin kendi güvenilirliğini ve
meşruiyetini ilgilendirmektedir.
Bugünkü Suudi Arabistan devleti, 18.
yüzyılda Suud ailesi ile Vahhabilik Hareketi arasında yapılan bir anlaşmadan
doğmuştur. Vahhabiler, kendi İslam hukuku (şeriat) yorumları ve anlayışları
doğrultusunda birleşmiş bir katıksız İslami toplum vizyonunu gerçekleştirme
çabasında idiler ve Suudilerin kendilerini bu amaçlarında desteklemeleri
karşılığında Suud ailesinin seküler siyasal iktidarına meşruiyyet sağlamayı
kabul etmişlerdi. Suud ailesinin 20. yüzyılın başında, krallığı kendi sancağı
altında toplama başarısının arkasında işte bu ilişki yatmaktadır. Her şeye
rağmen bu siyasal pazarlık bir takım çelişkileri de içinde barındırıyordu.
Vahhabilerin bizatihi kendileri Suudi rejimi için hep bir tehdit unsuru
olagelmişlerdir. Ancak bugüne kadar ciddi bir muhalefet geliştirememişlerdir.
1. Modern Tehditler
80’li yıllarda Suudi sistemi, OPEC içindeki
rolü ve İran Devrimi’nin sonucu olarak, ABD ile giderek güçlenen ilişkileri
sebebiyle son derece sağlam bir görüntü arzediyordu. Ne var ki kimi açılardan bu
ilişki, ülkenin iç istikrarına yönelik ciddi saldırılara kaynaklık etmiştir ki
kraliyetin halihazırda içinde bulunduğu istikrarsızlığa bu saldırılar neden
olmuştur.
Çözülmemiş bir diğer çelişki de,
Suudilerin, bir taraftan İslam’ın ve Mekke ile Medine’nin hamiliği rolünü
oynarken öte yandan da Batı’nın, özellikle ABD’nin sadık müttefiği rolünü
üstlenmesinden doğmaktadır. İslamlaşma ve radikalleşme dalgasının Arap
toplumlarında giderek güç kazandığı bir dönemde ve 1967 yılında Arapların İsrail
karşısındaki yenilgileri akabinde ortaya çıkan siyasal yönelimler esnasında,
Suudi kraliyeti siyasal İslam içinde yer alan kimi hareketleri açıkça
desteklemiştir. Bu hareketler genelde daha çok muhafazakar olmalarına ve belirli
siyasal amaçları temsil etmemelerine rağmen, özel Suudi çıkar grupları, açık
siyasi ve radikal amaçlar peşinde olan, batı karşıtı oldukları belli olan ve
seküler siyasal sistemleri reddeden hareketlere destek vermişlerdir.
Bu yeni dış siyasal amaçlar ironik bir
biçimde sanki hem Suudi çıkarlarına hem de batı çıkarlarına -özellikle de
Sovyetler Birliği 1980 yılında Afganistan’ı işgal ettiğinde- yarıyordu. ABD’nin
ve Suudi Arabistan’ın güçlü radikal İslami organizasyon prensibine sahip Afgan
direnişini birlikte desteklemeleri, prensiplere bağlılıkla pragmatizm arasında
ideal bir bağlantı gibi görünüyordu. Tabii ki bu amaçlardan biri, daha önce
Afgan mücahidlerinin safında savaşmış olan radikal Arap ve müslümanların
mobilize edilmeleri idi.
Gerçekten de, kısa bir zaman önce itibar
kaybına uğrayan istihbarat servisi şefi prens Türki el-Faysal 1984 yılında
Usame Bin Ladin’i eleman toplama bürosunu –bu büro 1989 yılında kurulan el-Kaide
örgütünün selefi durumunda idi- idare etmekle görevlendirmişti. Ayrıca tabii
olarak bizzat genç Suudiler de, Afganistan’da kazandıkları tecrübelerden dolayı
radikalleşmiş yeni elemanlardan bir bölümünü oluşturuyorlardı. Bunlar ya mücahid
olarak ya da hayır ve yardım kuruluşlarının destekçisi olarak faaliyet
gösteriyorlardı, çünkü bölgede yaşanan kriz gerek Körfez’de gerekse diğer
bölgelerde hümaniter tepkilere neden oluyordu ve daha sonra Bosna, Kosovo ve
Çeçenistan’da da tekrarlanacaktı. Söylenenlere bakılırsa sadece Medine İslam
Üniversitesi’inden 4000’den fazla eleman toplanmıştı.
Bu yeni radikal islamcıların aradan fazla
zaman geçmeden, Suudi-Vahhabi İttifakı ile Suudi Arabistan’ın kendisini Batı’nın
Ortadoğudaki amaçlarıyla daha fazla özdeşleştirmesini sorgulayacaklarını görmek
için çok fazla hayal gücüne gerek yoktu. Bunlar yalnız da kalmayacaklardı, zira
Suudi Arabistan’ın sınırları içinde de yeni bir radikal ve muhalif grup teşekkül
etmişti. Söz konusu grup kısmen, sayıları gittikçe artan genç Suudilerden
oluşuyordu. Bunlar, İslam üniversitelerinde eğitim görmüş, ancak daha sonra,
yeteneklerinin aranmadığı, modernize olmuş ve petrol gelirlerine dayanan bir
ekonomik sistemin egemen olduğu bir dünyaya dönmüşlerdi. O sıralarda sosyal
devletin yardımı ile sosyal anlaşmayı teminat altına alan petrol gelirlerinde
düşüş olmuştu. Unutmamak gerekir ki, seksenli yılların başında kraliyet
ülkesinde kişi başına düşen ortalama gelir 17000 dolar iken, sadece petrol
gelirlerinin azalması sebebiyle 1995 yılında 7000 dolara düşmüştür. Devletin
ekonomik alanda reformlar gerçekleştirme ve ağırlığı özel sektöre verme
konusundaki kararlılığı otomatikman bu duruma hazırlıklı olmayanları, özellikle
İslam üniversitelerinden mezun olanları diskalifiye ediyordu. 90’lı yılların
ortalarında, çoğu İslam üniversitelerinden olan yüksek okul mezunlarının % 25’i
işsiz idi ve devletin sosyal hizmetleri de gittikçe kötüleşiyordu. Artık eksik
olan bir şey vardı o da protesto hareketleriyle bu marjinalleşmiş grubu biraraya
getirecek bir katalizatör idi.
2. Muhalefetin Oluşumu
Sözü edilen katalizatör, 1991’de Kuveyt’i
işgal etmesi üzerine Irak’a karşı yapılan savaş idi. Sorun savaşın bizatihi
kendisinde düğümlenmiyordu, zira Suudiler nezdinde Irak’taki Baas rejimi çok
fazla sempati görmüyordu. Asıl sorun, Suudi Arabistan’ın ABD ile yaptığı ittifak
ile yarım milyona yakın yabancı askerin Arap Yarımadası’ndaki varlığı idi.
Körfez savaşı nedeniyle yapılan 60 milyar dolarlık harcama ile daha önce, 80’li
yıllarda İran’a karşı savaşırken Irak’a yaptıkları 20 milyar dolarlık maddi
destek de cabası.
Bu faktörler Suudi rejimine karşı, kısmen
dışlanmışlık duygusuna ve Vahhabilikle ilişkisi noktasında rejimin
meşruiyetinin reddine dayalı bir muhalefete zemin hazırlıyordu. Oluşan bu yeni
muhalefetin daha önceki muhalif hareketlerden farkı, rejimi salt Vahhabilik
noktasında değil, aynı zamanda Suudi politikasının güncel yansımalarını hem
Vahhabi esaslarına dayanarak hem de seküler modernist bir bakış açısıyla
eleştiriye tabi tutması idi.
Bu muhalefetin üyeleri yurtiçi ve
yurtdışında değişik branşlarda eğitim görmüş öğrencilerin yanısıra İslam
ünüversitelerinden mezun olmuş kişilerden ve ülkedeki dinsel yapılanmanın
otoritesini tanımayan ve modern dünyaya aşina olan Sefer el-Havvali (Medine
Üniversitesi’nin Dini İlimler Fakültesi Dekanı) ve Selman el-Avda (Kasim’deki
İmam-Muhammed-Üniversitesi’nin Burayda Fakültesi’nde doçent) gibi radikal
"Ulema"dan oluşuyordu. Özellikle 1991 yılının ilk altı ayı içinde camiler ve
teyp kasetleri aracılığıyla insanlara sesini duyuran bu grubun dışında
bünyesinde yeni beyin elitini toplayan ve Meşru Haklar Komitesi’nce temsil
edilen bir başka grup daha oluşmuştu. Bu grup, söz konusu komite 1994 yılında
yurtdışına sürülüp London’a yerleştikten sonra iki lider isim tarafından,
Muhammed el-Massari (fizikçi) ve Said el-Fakih tarafından temsil edildi.
Sürgündeki komite Suudi hükümetine karşı kamu kampanyası başlattı. Bu kampanya
hem Suudi Arabistan hem de İngiltere açısından diplomatik sorunlara yol açtı.
Yukarıda sözü edilen iki gruba paralel
olarak, rejim muhalifi iki başka akım daha vardı; bunlardan birincisi 50’li
yılların anayasal ve liberal hareketinde gösteriyordu kendisini. Bu akım,
kişisel hak ve özgürlükler alanının genişletilmesini, kadınlara yeni hakların
tanınmasını ve maksada uygun biçimde yönetime katılacak bir şura meclisinin
kurulmasını talep ediyordu.
İkinci grupla baş etmek daha zor idi, zira
bu grup hem Suudi devletinin meşruiyetini reddediyor hem de aynı zamanda açıkça
her tür siyasal amacı yadsıyordu. Bunlar Suudi halkı içinde ortaya çıkan ilk
neo-selefi (yeni selefi) hareketi oluşturuyorlardı. Bu grup Vahhabiliği Arap
Yarımadası’ndaki hakim dini anlayış olarak reddetmek suretiyle Suud rejiminin
meşruiyet zeminini oluşturan anlaşmayı tam da kalbinden vuruyor ve çeşitli
toplumsal kesimlerin taşıdıkları dışlanmışlık duygusunu açığa vuruyordu.
Bunların en tehlikeli tarafı ise, eski "Afganlı" mücahidlerin temsil ettikleri
siyasal radikalizme yönelmiş olmalarıydı. Halbuki resmi olarak bu tür amaçlardan
kaçınıyorlardı.
Bu hareketin özellikle Kasim’de ve ülkenin
güneyinde, Yemen sınırına yakın bölgede aktif olan siyasi yönü ağır basan kanadı
da yukarıda sözü edilen Komite’nin hedeflerine sempati ile yaklaşıyordu. Bu
kanadın militanları arasında, ailesi Cidde’de yaşayan Usame bin Ladin ile
kendisiyle yakın ilişki içinde olan Afganlılar vardı. Ancak bunlar fazla vakit
geçmeden, ılımlı ve uzlaşmacı olarak gördükleri Komite’den uzaklaştılar.
Özellikle de Usame bin Ladin 1994 senesinde Sudan’a gittikten ve Suudi
vatandaşlığından çıkartıldıktan sonra... Bundan sonraki süreçte Bin Ladin daha
radikal amaçlar takip etmeye başladı. Bu bağlamda 1996 yılında, Afganistan’a
gitmek zorunda kaldıktan sonra, ABD’ye karşı meşhur fetvasını açıkladı ve iki
sene sonra Hıristiyan ve Yahudilere karşı El-Kaide cihadı ile geniş çaplı bir
Amerikan-karşıtı terörizmini başlattı.
El-Kaide’nın etkinlikleri Suudi
Arabistan’da önemli yankılar uyandırıyordu. Hareketin en önemli amaçlarından
biri Amerikan ordusunun Arap Yarımadası’ndan çekilmesini sağlamaktır ve
hareketin bu bağlamda Suudi politikasına yönelik tenkitleri kraliyette yankılara
sebebiyet veriyor. Ayrıca Vahhabiliğe mesafeli durması da harekete özellikle
neo-selefiler nezdinde geniş bir destek sağlamıştır.
Bu durum, Suudi yetkililerinin bölgedeki
Amerikan politikasına bulaşma konusundaki giderek artan isteksizliklerinde
etkili olan sebeplerden birisi idi. Tabii ki Suudi Arabistan’ın iç siyaseti ile
ilgili ayrıntılar Washington’da daima az ilgi göregelmiştir, ama bu ayrıntılar
Riyad’da gerçek ve tehditkar bir yankıya sahip.
3.Açık Protesto
Suudi Arabistan içinde ortaya çıkmış olan
açık protesto hareketleri 1991 ve 1992 yıllarında hızlı bir şekilde bastırıldı.
Buna rağmen 1991’in Mayıs ayıyla 1992’in Eylül ayında krala iki dilekçe
sunulmuştu. Bu dilekçelerden ilki Suudi toplumunun 52 yönetici şahsiyeti
tarafından, ikincisi de % 60’ı akademik arka plana sahip olan % 40’ı ise dini
örgütlenmelere bağlı kişilerden oluşan 106 insan tarafından imzalanmıştı.
Kısacası, bu dilekçelerin altına imza
atanların, mevcut sorunlardan haberdar olan ve bunlarla yakından ilgili Suudi
toplumunun genelini temsil etmediklerini iddia etmek mümkün değil, çünkü
sözkonusu kişiler toplum içindeki yaygın kaygıları yansıtıyorlardı. Bunların
talepleri genel olarak, Şeriat’ın ve İslami bir hükümetin tam olarak yürürlüğe
sokulmasının yanısıra toplumsal adaletin, daha etkili bir bürokrasinin ve
kraliyetin geleceğiyle ilgili stratejik bir vizyonun, başka bir deyişle modern
bir islami vizyonun, gerçekleştirilmesi yönünde idi.
Daha geniş hareket içinde, Suudi rejimi
kabile kökleri sebebiyle değil, devlet imkanlarını kişisel menfaatı için
kullanmak suretiyle, kendisi gibi ‘Suudi’ olanlardan gaspettiği güç kontrolünü
tekelinde tutması nedeniyle saldırıya uğramıştı. Yeni orta sınıf saf dışı
bırakılmıştı ve insan haklarının ihlal edilmesi ile her tür eleştiri
karşısındaki tahammülsüzlüğü sebebiyle rejim, kendisi için iddia ettiği meşru
bir İslami rejim olma özelliğini kaybetmişti. Said el-Fakih’e göre üst düzey
‘ulema’, rejimle bağlantıları dolayısıyla sadece birer ‘fetva yapıcısı’na
dönmüştü ve aslolan Suudi-Vahhabi antlaşmasına ihanet etmişti.
4.Rejim Karşılık Veriyor
Suudi rejmine yöneltilen bu geniş ölçekli
saldırılara rağmen yeni oluşan bu hareket işe yarar bir alternatif gündem sunma
konusunda başarılı olamadı. Bunun sonucu olarak rejim başlangıçta biraz tereddüt
yaşadıktan sonra harekete geçti. 1994’ün Ekim ayında yeni bir ‘meclis’, din
işlerinden sorumlu bir şura oluşturarak camileri daha sıkı denetim altına aldı.
‘Komite’, aradan fazla zaman geçmeden, takibat ve bir dizi tutuklamalardan sonra
ülke dışına sürüldü.
9 -13 Eylül 1995 tarihlerinde
gerçekleştirilen gösterilerin ardından muhalif hareketin önde gelen isimleri
Salman el-Avda ve Safer el-Havali 1300 destekçileri ile birlikte Kasım
vilayetinde göz altına alındılar. Eş zamanlı olarak Şeyh Bin Baz önderliğindeki
‘ulema’, muhalifleri bid’at ehli ve şeriat karşıtı olarak ilan eden bir fetva
çıkardılar. En sonunda da yeni bir tedbir olarak ‘Afganlı’ mücahidlere de göz
dağı vermek amacıyla, daha önce yaptığı bir saldırı nedeniyle 20 yıl hapis
cezasına çarptırılmış olan bir İslamcı 1997 yılında idam edildi. Bu, Suudi
Arabistan tarihinde gerçekleştirilmiş ilk siyasi infaz idi. Bu olay muhalefetin
nihai bastırılışı demekti. 30 ‘Afganlı’ sempatizanın 1998 yılında tutuklanması,
radikallere Suudi güvenlik aygıtının güç ve etkinliğini bir kere daha
hatırlatıyordu.
5. 11 Eylül
Alınan tedbirler istenenin aksine,
muhalefetin giderek radikalleşmesi ve her ne kadar terörist eğilimi temelde
reddedilse de el-Kaide hareketinin aşırı yaklaşımlarına yönelik sempatinin
artması sonucunu doğurdu. Ülke içindeki kargaşa ve huzursuzluk, özellikle de 11
Eylül 2001’deki saldırıların akabinde artış gösterdi.
Rejim bu kargaşalara ilişkin bilgileri
örtbas etmeye çalışmasına rağmen, kimi haberler kontrol duvarından sızabildi.
2001 senesinin ekim ayından beri, 100 "Afganlı" sempatizanının tutuklandığı ve
Mekke ile Suudi Arabistan’ın kuzeyindeki Sakala’da gösterilerin yapıldığı
yolunda haberler alınıyor. Yine Taif yakınlarında bir silah deposunun bulunmuş
olduğuna ilişkin söylentiler de var. Daha geçenlerde, 2001’ın Aralık ayında
Kurban Bayramı münasebetiyle Cidde ve Damman şehirlerinde gösterilerin
yapıldığına dair doğruluğu teyid edilmemiş haberler söz konusuydu. Bu
gösterilerde yabancı ve kadınların, İslamcıların saldırısına maruz kalmış
oldukları söyleniyor. Buna benzer bir olay geçen sene Ramazan ayının sonunda da
yaşanmıştı. Ancak bu yılki gösteriler, Harç şehrinde bir polisin vurulduğu
yolundaki bir haberle yeni bir keskinlik kazandı.
Açıktır ki Suudi yönetimine yönelik
muhalefet ve İslamcı eleştiriler yok olmadığı gibi daha da radikalleşmiştir.
Bunun sebebi, rejimin siyasal reformlar gerçekleştirmeyi düşünmekten dahi
kaçınmasından dolayı ekonomik koşulların kötüleşmiş olmasıdır. Daha fazla endişe
verici olan ise Bin Ladin çevresindeki radikal İslamcıların aşırı
yaklaşımlarının daha fazla sempati görmesidir. Bu sempati, kısmen Ortadoğu’daki
Batı politikalarının geniş kitleler tarafından reddedildiğinin ve Suudi
yönetiminin giderek artan başarısızlığına duyulan öfkenin bir göstergesidir.
Bu gelişmeler kraliyet için çok hassas olan
bir döneme rastlıyor, zira geçici bir hükümet iş başına geliyor: Kral Fahd’ın
sağlık durumu veliaht Abdullah’ın iktidarı ele almasına yol açmıştır. Ancak bu
aşamada muhalefetin ana eleştiri noktaları belirginleşiyordu: Vahhabi-Suudi
anlaşmasına yönelik toplumsal muhalefetin artmasına karşın Suudilerin, iktidarı
kendi inhisarında tutmaları.
Öte yandan hükümet içinde, Kral Fahd’ın
kendi bağlıları ile halefinin bağlıları arasındaki bölünme, rejimin kendi
içindeki gerginlikleri de açığa çıkardı. Hepsi de Kral Fahd’ın kardeşleri olan
"Yedi Sudayri", son yirmi yılda Amerikan taraftarı politikanın ana destekçileri
idiler. Şimdi ise bunlar kendilerini, ABD’ye karşı daha nüanslı bir çizgiyi
tercih eden, Arap dünyasıyla daha iyi ilişkiler kurmak isteyip Suudi Arabistan
içinde de daha güçlü bir siyasal entegrasyonu hedefleyen Veliaht Abdullah
bağlılarınca marjinalleştirilmiş olarak görüyorlar.
Ancak şu anda yaşanmakta olan kriz veliaht
Abdullah’ın ekibine tüm sorunların çözümü için yeterince vakit tanımıyor. 75
yaşındaki prens Abdullah sadece geçici bir figür. Öte yandan kendisinden sonra
iş başına gelecek olan ve "Yedi Sudayri" üyesi olan kardeşi Sultan neredeyse
onunla yaşıt. Bu durum Suudi rejimini, sorunların çözümünde, kapsamlı bir
reformu ve Suudi-Vahhabi Anlaşmasının gözden geçirilmesini olanaksız kılan bir
kısa solukluluğa mahkum ediyor. Bunun sonucu olarak ne dini radikalizmle
bağlantılı sorunların ne de ABD ile ilişkiler konusunda ortaya çıkacak
zorlukların çözümü mümkün olabilecek.
Aradan geçen süre içinde toplumsal öfke
güçlenecek, Suudi rejiminin karşı karşıya olduğu zorluklar derinleşecek. Bu
durum, meşruiyetini 300 yıl önce bambaşka bir ‘dünya’da yapılmış olan bir
antlaşmadan alan bir rejim için hiç de iç açıcı bir tablo arzetmiyor.