Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

Suudi Arabistan Büyük İç ve Dış Siyasal Sorunlarla Karşı Karşıya

  

George Jofee

 

Çeviren : Refik TUNÇ

Kaynak: Frankfurter Rundschau, 25.09.2002

 

11 Eylül 2001’den bu yana Suudi Arabistan, izlediği iç ve dış politikasına ilişkin temel varsayımların giderek daha fazla sorgulanması gereken belirsiz bir geleceğe doğru yol almaktadır. Ülkenin, Ortadoğu barış sürecinin Eylül 2000’de akamete uğraması sebebiyle Batılı ülkelerle zaten sarsılmış olan ilişkilerine şu anda karşılıklı olarak apaçık bir güvensizlik hakim. Bu güvensizlik, özellikle de, Suudilerin "teröre karşı savaş"a katılımları konusunda gösterdikleri çekimser tavrın hoşnutsuzluğa neden olduğu Washington’da dillendiriliyor.

Batı’nın, dünya genelindeki petrol fiyatlarının OPEC tarafından kontrolünü desteklemeye yönelik Suudi girişimlerine karşı duyduğu hoşnutsuzluk da bu sorunla bağlantılı olarak görülmelidir. Özellikle Suudiler, ABD tarafından halen bir ‘haydut devleti’ olarak görülen İran’la daha sıkı ilişki kurmayı da içeren bu girişimlerde bulunduğundan bu yana bu hoşnutsuzluk devam ediyor. Bu yeni ve beklenmedik dış siyasal sorunların arkasında –ki şüphesiz Suudi hanedanı sorunların bu boyutlara ulaşacağını önceden kestirememişti- uzun süre hem Suudi hükümeti hem de dış destekçileri tarafından görmezlikten gelinen derin iç siyasal meseleler yatmaktadır. Şimdilerde ise bu sorunların artık daha fazla gizlenmesi olanaksız, çünkü söz konusu meseleler – prens Abdullah’ın tahta oturduğu ve Kral Fahd’ın da siyaset sahnesini terkettiği bir zamanda- bizatihi rejimin kendi güvenilirliğini ve meşruiyetini ilgilendirmektedir.

Bugünkü Suudi Arabistan devleti, 18. yüzyılda Suud ailesi ile Vahhabilik Hareketi arasında yapılan bir anlaşmadan doğmuştur. Vahhabiler, kendi İslam hukuku (şeriat) yorumları ve anlayışları doğrultusunda birleşmiş bir katıksız İslami toplum vizyonunu gerçekleştirme çabasında idiler ve Suudilerin kendilerini bu amaçlarında desteklemeleri karşılığında Suud ailesinin seküler siyasal iktidarına meşruiyyet sağlamayı kabul etmişlerdi. Suud ailesinin 20. yüzyılın başında, krallığı kendi sancağı altında toplama başarısının arkasında işte bu ilişki yatmaktadır. Her şeye rağmen bu siyasal pazarlık bir takım çelişkileri de içinde barındırıyordu. Vahhabilerin bizatihi kendileri Suudi rejimi için hep bir tehdit unsuru olagelmişlerdir. Ancak bugüne kadar ciddi bir muhalefet geliştirememişlerdir. 

1. Modern Tehditler

80’li yıllarda Suudi sistemi, OPEC içindeki rolü ve İran Devrimi’nin sonucu olarak, ABD ile giderek güçlenen ilişkileri sebebiyle son derece sağlam bir görüntü arzediyordu. Ne var ki kimi açılardan bu ilişki, ülkenin iç istikrarına yönelik ciddi saldırılara kaynaklık etmiştir ki kraliyetin halihazırda içinde bulunduğu istikrarsızlığa bu saldırılar neden olmuştur.

Çözülmemiş bir diğer çelişki de, Suudilerin, bir taraftan İslam’ın ve Mekke ile Medine’nin hamiliği rolünü oynarken öte yandan da Batı’nın, özellikle ABD’nin sadık müttefiği rolünü üstlenmesinden doğmaktadır. İslamlaşma ve radikalleşme dalgasının Arap toplumlarında giderek güç kazandığı bir dönemde ve 1967 yılında Arapların İsrail karşısındaki yenilgileri akabinde ortaya çıkan siyasal yönelimler esnasında, Suudi kraliyeti siyasal İslam içinde yer alan kimi hareketleri açıkça desteklemiştir. Bu hareketler genelde daha çok muhafazakar olmalarına ve belirli siyasal amaçları temsil etmemelerine rağmen, özel Suudi çıkar grupları, açık siyasi ve radikal amaçlar peşinde olan, batı karşıtı oldukları belli olan ve seküler siyasal sistemleri reddeden hareketlere destek vermişlerdir.

Bu yeni dış siyasal amaçlar ironik bir biçimde sanki hem Suudi çıkarlarına hem de batı çıkarlarına -özellikle de Sovyetler Birliği 1980 yılında Afganistan’ı işgal ettiğinde- yarıyordu. ABD’nin ve Suudi Arabistan’ın güçlü radikal İslami organizasyon prensibine sahip Afgan direnişini birlikte desteklemeleri, prensiplere bağlılıkla pragmatizm arasında ideal bir bağlantı gibi görünüyordu. Tabii ki bu amaçlardan biri, daha önce Afgan mücahidlerinin safında savaşmış olan radikal Arap ve müslümanların mobilize edilmeleri idi.

Gerçekten de, kısa bir zaman önce itibar kaybına uğrayan istihbarat servisi şefi prens Türki el-Faysal  1984 yılında Usame Bin Ladin’i eleman toplama bürosunu –bu büro 1989 yılında kurulan el-Kaide örgütünün selefi durumunda idi- idare etmekle görevlendirmişti. Ayrıca tabii olarak bizzat genç Suudiler de, Afganistan’da kazandıkları tecrübelerden dolayı radikalleşmiş yeni elemanlardan bir bölümünü oluşturuyorlardı. Bunlar ya mücahid olarak ya da hayır ve yardım kuruluşlarının destekçisi olarak faaliyet gösteriyorlardı, çünkü bölgede yaşanan kriz gerek Körfez’de gerekse diğer bölgelerde hümaniter tepkilere neden oluyordu ve daha sonra Bosna, Kosovo ve Çeçenistan’da da tekrarlanacaktı. Söylenenlere bakılırsa sadece Medine İslam Üniversitesi’inden 4000’den fazla eleman toplanmıştı.

Bu yeni radikal islamcıların aradan fazla zaman geçmeden, Suudi-Vahhabi İttifakı ile Suudi Arabistan’ın kendisini Batı’nın Ortadoğudaki amaçlarıyla daha fazla özdeşleştirmesini sorgulayacaklarını görmek için çok fazla hayal gücüne gerek yoktu. Bunlar yalnız da kalmayacaklardı, zira Suudi Arabistan’ın sınırları içinde de yeni bir radikal ve muhalif grup teşekkül etmişti. Söz konusu grup kısmen, sayıları gittikçe artan genç Suudilerden oluşuyordu. Bunlar, İslam üniversitelerinde eğitim görmüş, ancak daha sonra, yeteneklerinin aranmadığı, modernize olmuş ve petrol gelirlerine dayanan bir ekonomik sistemin egemen  olduğu bir dünyaya dönmüşlerdi. O sıralarda sosyal devletin yardımı ile sosyal anlaşmayı teminat altına alan petrol gelirlerinde düşüş olmuştu. Unutmamak gerekir ki, seksenli yılların başında kraliyet ülkesinde kişi başına düşen ortalama gelir 17000 dolar iken, sadece petrol gelirlerinin azalması sebebiyle 1995 yılında 7000 dolara düşmüştür. Devletin ekonomik alanda reformlar gerçekleştirme ve ağırlığı özel sektöre verme konusundaki kararlılığı otomatikman bu duruma hazırlıklı olmayanları, özellikle İslam üniversitelerinden mezun olanları diskalifiye ediyordu. 90’lı yılların ortalarında, çoğu İslam üniversitelerinden olan yüksek okul mezunlarının % 25’i işsiz idi ve devletin sosyal hizmetleri de gittikçe kötüleşiyordu. Artık eksik olan bir şey vardı o da protesto hareketleriyle bu marjinalleşmiş grubu biraraya getirecek bir katalizatör idi.

2. Muhalefetin Oluşumu

Sözü edilen  katalizatör, 1991’de Kuveyt’i işgal etmesi üzerine Irak’a karşı yapılan savaş idi. Sorun savaşın bizatihi kendisinde düğümlenmiyordu, zira Suudiler nezdinde Irak’taki Baas rejimi çok fazla sempati görmüyordu. Asıl sorun, Suudi Arabistan’ın ABD ile yaptığı ittifak ile yarım milyona yakın yabancı askerin Arap Yarımadası’ndaki varlığı idi. Körfez savaşı nedeniyle yapılan 60 milyar dolarlık harcama ile daha önce, 80’li yıllarda İran’a karşı savaşırken Irak’a yaptıkları 20 milyar dolarlık maddi destek de cabası.

Bu faktörler Suudi rejimine karşı, kısmen dışlanmışlık duygusuna ve Vahhabilikle ilişkisi noktasında  rejimin meşruiyetinin reddine dayalı bir muhalefete zemin hazırlıyordu. Oluşan bu yeni muhalefetin daha önceki muhalif hareketlerden farkı, rejimi salt Vahhabilik noktasında değil, aynı zamanda Suudi politikasının güncel yansımalarını hem Vahhabi esaslarına dayanarak hem de seküler modernist bir bakış açısıyla eleştiriye tabi tutması idi.

Bu muhalefetin üyeleri yurtiçi ve yurtdışında değişik branşlarda eğitim görmüş öğrencilerin yanısıra İslam ünüversitelerinden mezun olmuş kişilerden ve ülkedeki dinsel yapılanmanın otoritesini tanımayan ve modern dünyaya aşina olan Sefer el-Havvali (Medine Üniversitesi’nin Dini İlimler Fakültesi Dekanı) ve Selman el-Avda (Kasim’deki İmam-Muhammed-Üniversitesi’nin Burayda Fakültesi’nde doçent) gibi radikal "Ulema"dan oluşuyordu. Özellikle 1991 yılının ilk altı ayı içinde camiler ve teyp kasetleri aracılığıyla insanlara sesini duyuran bu grubun dışında bünyesinde yeni beyin elitini toplayan ve Meşru Haklar Komitesi’nce temsil edilen bir başka grup daha oluşmuştu. Bu grup, söz konusu komite 1994 yılında yurtdışına sürülüp London’a yerleştikten sonra iki lider isim tarafından, Muhammed el-Massari (fizikçi) ve Said el-Fakih tarafından temsil edildi. Sürgündeki komite Suudi hükümetine karşı kamu kampanyası başlattı. Bu kampanya hem Suudi Arabistan hem de İngiltere açısından diplomatik sorunlara yol açtı.

Yukarıda sözü edilen iki gruba paralel olarak, rejim muhalifi iki başka akım daha vardı; bunlardan birincisi 50’li yılların anayasal ve liberal hareketinde gösteriyordu kendisini. Bu akım, kişisel hak ve özgürlükler alanının genişletilmesini, kadınlara yeni hakların tanınmasını ve maksada uygun biçimde yönetime katılacak bir şura meclisinin kurulmasını talep ediyordu.

İkinci grupla baş etmek daha zor idi, zira bu grup hem Suudi devletinin meşruiyetini reddediyor hem de aynı zamanda açıkça her tür siyasal amacı yadsıyordu. Bunlar Suudi halkı içinde ortaya çıkan ilk neo-selefi (yeni selefi) hareketi oluşturuyorlardı. Bu grup Vahhabiliği Arap Yarımadası’ndaki hakim dini anlayış olarak reddetmek suretiyle Suud rejiminin meşruiyet zeminini oluşturan anlaşmayı tam da kalbinden vuruyor ve çeşitli toplumsal kesimlerin taşıdıkları dışlanmışlık duygusunu açığa vuruyordu. Bunların en tehlikeli tarafı ise, eski "Afganlı" mücahidlerin temsil ettikleri siyasal radikalizme yönelmiş olmalarıydı. Halbuki resmi olarak bu tür amaçlardan kaçınıyorlardı.

Bu hareketin özellikle Kasim’de ve ülkenin güneyinde, Yemen sınırına yakın bölgede aktif olan siyasi yönü ağır basan kanadı da yukarıda sözü edilen Komite’nin hedeflerine sempati ile yaklaşıyordu. Bu kanadın militanları arasında, ailesi Cidde’de yaşayan Usame bin Ladin ile kendisiyle yakın ilişki içinde olan Afganlılar vardı. Ancak bunlar fazla vakit geçmeden, ılımlı ve uzlaşmacı olarak gördükleri Komite’den uzaklaştılar. Özellikle de Usame bin Ladin 1994 senesinde Sudan’a gittikten ve  Suudi vatandaşlığından çıkartıldıktan sonra... Bundan sonraki süreçte Bin Ladin daha radikal amaçlar takip etmeye başladı. Bu bağlamda 1996 yılında, Afganistan’a gitmek zorunda kaldıktan sonra, ABD’ye karşı meşhur fetvasını açıkladı ve iki sene sonra Hıristiyan ve Yahudilere karşı El-Kaide cihadı ile geniş çaplı bir Amerikan-karşıtı terörizmini başlattı.

El-Kaide’nın etkinlikleri Suudi Arabistan’da önemli yankılar uyandırıyordu. Hareketin en önemli amaçlarından biri Amerikan ordusunun Arap Yarımadası’ndan çekilmesini sağlamaktır ve hareketin bu bağlamda Suudi politikasına yönelik tenkitleri kraliyette yankılara sebebiyet veriyor. Ayrıca Vahhabiliğe mesafeli durması da harekete özellikle neo-selefiler nezdinde geniş bir destek sağlamıştır.

Bu durum, Suudi yetkililerinin bölgedeki Amerikan politikasına bulaşma konusundaki giderek artan isteksizliklerinde etkili olan sebeplerden birisi idi. Tabii ki Suudi Arabistan’ın iç siyaseti ile ilgili ayrıntılar Washington’da daima az ilgi göregelmiştir, ama bu ayrıntılar Riyad’da gerçek ve tehditkar bir yankıya sahip.

3.Açık Protesto

Suudi Arabistan içinde ortaya çıkmış olan açık protesto hareketleri 1991 ve 1992 yıllarında hızlı bir şekilde bastırıldı. Buna rağmen 1991’in Mayıs ayıyla 1992’in Eylül ayında krala iki dilekçe sunulmuştu. Bu dilekçelerden ilki Suudi toplumunun 52 yönetici şahsiyeti tarafından, ikincisi de % 60’ı akademik arka plana sahip olan % 40’ı ise dini örgütlenmelere bağlı kişilerden oluşan 106 insan tarafından imzalanmıştı. 

Kısacası, bu dilekçelerin altına imza atanların, mevcut sorunlardan haberdar olan ve bunlarla yakından ilgili Suudi toplumunun genelini temsil etmediklerini iddia etmek mümkün değil, çünkü sözkonusu kişiler toplum içindeki yaygın kaygıları yansıtıyorlardı. Bunların talepleri genel olarak, Şeriat’ın ve İslami bir hükümetin tam olarak yürürlüğe sokulmasının yanısıra toplumsal adaletin, daha etkili bir bürokrasinin ve kraliyetin geleceğiyle ilgili stratejik bir vizyonun, başka bir deyişle modern bir islami vizyonun, gerçekleştirilmesi yönünde idi.

Daha geniş hareket içinde, Suudi rejimi kabile kökleri sebebiyle değil, devlet imkanlarını kişisel menfaatı için kullanmak suretiyle, kendisi gibi ‘Suudi’ olanlardan gaspettiği güç kontrolünü tekelinde tutması nedeniyle saldırıya uğramıştı. Yeni orta sınıf saf dışı bırakılmıştı ve insan haklarının ihlal edilmesi ile her tür eleştiri karşısındaki tahammülsüzlüğü sebebiyle rejim, kendisi için iddia ettiği meşru bir İslami rejim olma özelliğini kaybetmişti. Said el-Fakih’e göre üst düzey ‘ulema’, rejimle bağlantıları dolayısıyla sadece birer ‘fetva yapıcısı’na dönmüştü ve aslolan Suudi-Vahhabi antlaşmasına ihanet etmişti.

4.Rejim Karşılık Veriyor

Suudi rejmine yöneltilen bu geniş ölçekli saldırılara rağmen yeni oluşan bu hareket işe yarar bir alternatif gündem sunma konusunda başarılı olamadı. Bunun sonucu olarak rejim başlangıçta biraz tereddüt yaşadıktan sonra harekete geçti. 1994’ün Ekim ayında yeni bir ‘meclis’, din işlerinden sorumlu bir şura oluşturarak camileri daha sıkı denetim altına aldı. ‘Komite’, aradan fazla zaman geçmeden, takibat ve bir dizi tutuklamalardan sonra ülke dışına sürüldü.

9 -13 Eylül 1995 tarihlerinde gerçekleştirilen gösterilerin ardından muhalif hareketin önde gelen isimleri Salman el-Avda ve Safer el-Havali 1300 destekçileri ile birlikte Kasım vilayetinde göz altına alındılar. Eş zamanlı olarak Şeyh Bin Baz önderliğindeki ‘ulema’, muhalifleri bid’at ehli ve şeriat karşıtı olarak ilan eden bir fetva çıkardılar. En sonunda da yeni bir tedbir olarak ‘Afganlı’ mücahidlere de göz dağı vermek amacıyla, daha önce yaptığı bir saldırı nedeniyle 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış olan bir İslamcı 1997 yılında idam edildi. Bu, Suudi Arabistan tarihinde gerçekleştirilmiş ilk siyasi infaz idi. Bu olay muhalefetin nihai bastırılışı demekti. 30 ‘Afganlı’ sempatizanın 1998 yılında tutuklanması, radikallere Suudi güvenlik aygıtının güç ve etkinliğini bir kere daha hatırlatıyordu.

5. 11 Eylül

Alınan tedbirler istenenin aksine, muhalefetin giderek  radikalleşmesi ve her ne kadar terörist eğilimi temelde reddedilse de el-Kaide hareketinin aşırı yaklaşımlarına yönelik sempatinin artması sonucunu doğurdu. Ülke içindeki kargaşa ve huzursuzluk, özellikle de 11 Eylül 2001’deki saldırıların akabinde artış gösterdi.

Rejim bu kargaşalara ilişkin bilgileri örtbas etmeye çalışmasına rağmen, kimi haberler kontrol duvarından sızabildi. 2001 senesinin ekim ayından beri, 100 "Afganlı" sempatizanının tutuklandığı ve Mekke ile Suudi Arabistan’ın kuzeyindeki Sakala’da gösterilerin yapıldığı yolunda haberler alınıyor. Yine Taif yakınlarında bir silah deposunun bulunmuş olduğuna ilişkin söylentiler de var. Daha geçenlerde, 2001’ın Aralık ayında Kurban Bayramı münasebetiyle Cidde ve Damman şehirlerinde gösterilerin yapıldığına dair doğruluğu teyid edilmemiş haberler söz konusuydu. Bu gösterilerde yabancı ve kadınların, İslamcıların saldırısına maruz kalmış oldukları söyleniyor. Buna benzer bir olay geçen sene Ramazan ayının sonunda da yaşanmıştı. Ancak bu yılki gösteriler, Harç şehrinde bir polisin vurulduğu yolundaki bir haberle yeni bir keskinlik kazandı.

Açıktır ki Suudi yönetimine yönelik muhalefet ve İslamcı eleştiriler yok olmadığı gibi daha da radikalleşmiştir. Bunun sebebi, rejimin siyasal reformlar gerçekleştirmeyi düşünmekten dahi kaçınmasından dolayı ekonomik koşulların kötüleşmiş olmasıdır. Daha fazla endişe verici olan ise Bin Ladin çevresindeki radikal İslamcıların aşırı yaklaşımlarının daha fazla sempati görmesidir. Bu sempati, kısmen Ortadoğu’daki Batı politikalarının geniş kitleler tarafından reddedildiğinin ve Suudi yönetiminin giderek artan başarısızlığına duyulan öfkenin bir göstergesidir.

Bu gelişmeler kraliyet için çok hassas olan bir döneme rastlıyor, zira geçici bir hükümet iş başına geliyor: Kral Fahd’ın sağlık durumu veliaht Abdullah’ın iktidarı ele almasına yol açmıştır. Ancak bu aşamada muhalefetin ana eleştiri noktaları belirginleşiyordu: Vahhabi-Suudi anlaşmasına yönelik toplumsal muhalefetin artmasına karşın Suudilerin, iktidarı kendi inhisarında tutmaları.

Öte yandan hükümet içinde, Kral Fahd’ın kendi bağlıları ile halefinin bağlıları arasındaki bölünme, rejimin kendi içindeki gerginlikleri de açığa çıkardı. Hepsi de Kral Fahd’ın kardeşleri olan "Yedi Sudayri", son yirmi yılda Amerikan taraftarı politikanın ana destekçileri idiler. Şimdi ise bunlar kendilerini, ABD’ye karşı daha nüanslı bir çizgiyi tercih eden, Arap dünyasıyla daha iyi ilişkiler kurmak isteyip Suudi Arabistan içinde de daha güçlü bir siyasal entegrasyonu hedefleyen Veliaht Abdullah bağlılarınca marjinalleştirilmiş olarak görüyorlar.

Ancak şu anda yaşanmakta olan kriz veliaht Abdullah’ın ekibine tüm sorunların çözümü için yeterince vakit tanımıyor. 75 yaşındaki prens Abdullah sadece geçici bir figür. Öte yandan kendisinden sonra iş başına gelecek olan ve "Yedi Sudayri" üyesi olan kardeşi Sultan neredeyse onunla yaşıt. Bu durum Suudi rejimini, sorunların çözümünde, kapsamlı bir reformu ve Suudi-Vahhabi Anlaşmasının gözden geçirilmesini olanaksız kılan bir kısa solukluluğa mahkum ediyor.  Bunun sonucu olarak ne dini radikalizmle bağlantılı sorunların ne de ABD ile ilişkiler konusunda ortaya çıkacak zorlukların çözümü mümkün olabilecek.

Aradan geçen süre içinde toplumsal öfke güçlenecek, Suudi rejiminin karşı karşıya olduğu zorluklar derinleşecek. Bu durum, meşruiyetini 300 yıl önce bambaşka bir ‘dünya’da yapılmış olan bir antlaşmadan alan bir rejim için hiç de iç açıcı bir tablo arzetmiyor.


 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'