Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

Cevdet Baba

 

 Metin Önal MENGÜŞOĞLU


Eskiden her mahallenin bir delisi vardı. Ama bazılarının şöhreti bütün şehir kadardı. Şorikli İzo, Gaffar, Faro, Gız Mahmut Malatya’nın delilerinden bazılarıydı. Kimi çırılçıplak soyunur caddelerde dolaşırdı. Kimi muzip esnafın zorlamasıyla saf alkol veya ispirto içer, onun iç yangınıyla bağırır dururdu. Kimi namaz vakitleri Teze camide cemaatin arasına katılır, namaz kılmaz ama camiden de çıkmazdı. Her dakika salya sümük orda burda görünenleri de vardı.
Cevdet Baba iri yarı, babayiğit delilerden birisiydi. Nereden tedarik etmişse kışlık bir subay üniformasını sırtından hiç çıkarmazdı. Üniformanın yaldızlı düğmelerini, göğsündeki yalancı madalyonları şıngırdatıp dolaşırdı. Kürt’tü. Doğru dürüst Türkçe konuşamazdı. Zararsızdı. İnsanlar onu evlerine götürür, üstünü başını siler, karnını doyurur sonra sokaklara salardı yine. Tabii sokaklara salmadan önce Cevdet Baba’ya evin tahsil yapan genci hakkında ne düşündüğü, çocuğun istikbalinin nasıl olacağı filan sorulurdu. Bu alışılmış bir şeydi. Herkesin sorusu her zaman aynıydı. Tahmin edeceğiniz gibi onun cevabı da her seferinde aynı oluyordu.
Cevdet Baba, hakkında soru sorulan genç veya çocuğu evvela bir psikolog titizliğiyle yukarıdan aşağıya doğru, ciddi ifadelerle hâzık bir doktor gibi süzerdi. Sonra ağır aksak makamda yine ciddi ve çok önemseyen pozlar takınır teşhisini şöyle açıklardı:
"Akıl haye, fikir tünne."
Bu yarı Türkçe yarı Kürtçe ifadenin karşılığı "akıl var ama fikir yok" şeklinde idi.
Bir deliden beklenmeyecek oranda akıllıca olan bu cevap kimseyi düşündürmüyor, herkesi güldürüyordu. Çünkü psikologumuzun bu teşhisi bütün insanlar için her vakit aynı sözlerle tekrarlanan otomatik, mekanik hatta ceketinin yüzündeki onlarca metal madalyaya dalıp giderseniz biraz da metalik bir yargı mahiyetinde idi.
Akıl var ama fikir yok. Büyük insanlık kitlesi için nasıl da geçerli ve gerçekçi bir yargıdır bu. Üstelik bir delinin ağzına peleseng olması ise ne kadar manidar?
Her gün sokaklarda, toplu taşıma araçlarında, işyerleri, hastaneler ve resmî dairelerde karşılaştığınız insanlar hakkında bir düşünün isterseniz. Kendilerinde de bir aklın varlığından ötürü başkaları karşısındaki böbürlenmelerine, tekebbürlerine göz kulak olun.
Görün bakın "küçük (ve büyük) dağları ben yarattım" diye neredeyse suratınıza hapşıran o kalabalıklar, büründükleri posta sahiden layık mıdırlar?
Evet, her birisinin birer aklı vardır. Her biri diğerinin hiç aklı yokmuş gibi davransa da bu böyledir. Ve lakin hangisi yahut kaçta kaçı akıllarını gereği gibi kullanmaktadır? Yaradılış amacına uygun düşünen ve yaşayanların, kalabalıklar arasında sayısı kaçtır?
Hepsi fikir üretmekte midir? Yoksa evlerinden çıkarken akıllarını bir gardroba, buzdolabına belki de çelik bir kasaya kilitleyerek mi çıkmaktadırlar? Sokaklarda, işyerlerinde, alanlarda, kapalı mekanlarda fikir imali üzere suçüstü yaptığınız kimler vardır?
Görünen odur ki insanların büyük ekseriyeti akıl emanetini yanına almadan yaşamayı tercih etmektedir. Fikir imali için ise geleneksel tavır, ekseriyetin tutumu bir danışmana müracaattan veya önceki fikirleri şerhetmekten ibarettir. Yaşarken bir konuda fikir sorulduğunda, üzerinde düşünülmesi gereken bir eşya ile temas esnasında veya bir olay vukuunda ne yapılmaktadır? Hemen herkes böylesi durumlarda önce başkasının gözüne bakmayı tercih etmektedir. Yanlış mı?
Bilgi yarışmalarında başı sıkışan yarışmacının telefon veya başka bir yolla daha bilgili birisine müracaatında rastladığımız gibi, çok kere bizim yarışmacımızın hali de farklı tecelli etmemektedir. Aklı yanında bulunmadığı için bir fikir üretememektedir. Ne olacak? Cevabı başkasına havaleden gayrı kurtuluş yolu yoktur. Bu durumda gayrıdan imdat gözlenecektir. Sıra gayrılara geldiğinde de herkesin bilgici, müracaat kaynağı başka başkadır. O gayrıların fikrini test edecek daha yüksek bir otorite de var mıdır? Bulunur elbet.
Bu minval üzre yaşayıp gider insanların çoğunluğu. Kimi böyle bir tutumu inancının yani dogmasının gereği sayar. Kimi nezaketle açıklar. Kimi de müstağniliğinden ötürü böyle davranır. Kimse kendisine toz kondurmaz. Yetersizliğini görmez. Bir gayret, koşup kilitlediği yerden paslanmış aklını çıkarmaya çabalamaz. Yorulmaz zahmet çekmek hiç istemez. Nasıl olsa şu koca dünyada kendisi yerine birileri düşünecek, düğümleri çözecektir elbet. Soruların önceden verilmiş hazır cevap şablonları ansiklopedik kaynaklardan kolaylıkla çıkartılır elbet. Yeni zahmetlere hiç lüzum yoktur. Fazla düşünmek israftır sanki.
İnsanlar ekseri yaşadıkları gibi inanıyor olmalılar ki, dünyanın birçok ülkesinde yeni fikirlere hep suçüstü muamelesi revâ görülmektedir. Yeni fikir şehrin her tarafından görülebilen yüksek kuleler gibi tez irtifa kaydettiğinden midir nedir, her vakit cürm-ü meşhuta maruz kalmaktadır.
Hülasa halklar, fikri sevmedikleri gibi devletler de ondan pek hoşnut değildirler. Yalnız eski zamanlarla şimdiki zamanlar arasında bir garip paradoks var. Eskiden fikirlere yenidir diye rağbet edilmez "eski köye yeni adet getirmek" hoş karşılanmazdı. Şimdi herkes kendini yeni ve ileriye mensup zannettiği için fikrin cürümler arasındaki statüsü değişti. Artık fikre gericilik, mürtecilik yaftasıyla muhalefet modası yerleşti.
Cevdet Baba sanıyorum artık yaşamıyordur. Benim ilk gençlik yıllarımda bile bir hayli yaşlı idi. Onun gençlerin ve çocukların suratına dikkatle bakarak zikrettiği "akıl haye fikir tünne" yargısı altmışlı yıllarda kaldı. Aradan kırk yıla yakın bir zaman geçti. Televizyon ve medyanın zihinlere egemen olduğu günlere ulaştık. İnsanî duygu ve temayüllerin temelli sanallaştığı bu dünyaya erişseydi Cevdet Baba’nın bugünki insanlar hakkındaki yargısı nasıl olurdu acaba?
Akıllarının varlığıyla böbürlenen, fikirlerini beyaz camdan devşiren insanlar ne dersiniz? Sizi görseydi eğer bizim mahallenin delisi, eminim biraz daha uzun tetkik eder ve yüzünü buruşturarak haykırırdı:
"Akıl tünne, fikir tünne.
 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'