
Cevdet Baba
Metin
Önal MENGÜŞOĞLU
Eskiden her mahallenin bir delisi vardı. Ama bazılarının şöhreti bütün şehir
kadardı. Şorikli İzo, Gaffar, Faro, Gız Mahmut Malatya’nın delilerinden
bazılarıydı. Kimi çırılçıplak soyunur caddelerde dolaşırdı. Kimi muzip esnafın
zorlamasıyla saf alkol veya ispirto içer, onun iç yangınıyla bağırır dururdu.
Kimi namaz vakitleri Teze camide cemaatin arasına katılır, namaz kılmaz ama
camiden de çıkmazdı. Her dakika salya sümük orda burda görünenleri de vardı.
Cevdet Baba iri yarı, babayiğit delilerden birisiydi. Nereden tedarik etmişse
kışlık bir subay üniformasını sırtından hiç çıkarmazdı. Üniformanın yaldızlı
düğmelerini, göğsündeki yalancı madalyonları şıngırdatıp dolaşırdı. Kürt’tü.
Doğru dürüst Türkçe konuşamazdı. Zararsızdı. İnsanlar onu evlerine götürür,
üstünü başını siler, karnını doyurur sonra sokaklara salardı yine. Tabii
sokaklara salmadan önce Cevdet Baba’ya evin tahsil yapan genci hakkında ne
düşündüğü, çocuğun istikbalinin nasıl olacağı filan sorulurdu. Bu alışılmış bir
şeydi. Herkesin sorusu her zaman aynıydı. Tahmin edeceğiniz gibi onun cevabı da
her seferinde aynı oluyordu.
Cevdet Baba, hakkında soru sorulan genç veya çocuğu evvela bir psikolog
titizliğiyle yukarıdan aşağıya doğru, ciddi ifadelerle hâzık bir doktor gibi
süzerdi. Sonra ağır aksak makamda yine ciddi ve çok önemseyen pozlar takınır
teşhisini şöyle açıklardı:
"Akıl haye, fikir tünne."
Bu yarı Türkçe yarı Kürtçe ifadenin karşılığı "akıl var ama fikir yok" şeklinde
idi.
Bir deliden beklenmeyecek oranda akıllıca olan bu cevap kimseyi düşündürmüyor,
herkesi güldürüyordu. Çünkü psikologumuzun bu teşhisi bütün insanlar için her
vakit aynı sözlerle tekrarlanan otomatik, mekanik hatta ceketinin yüzündeki
onlarca metal madalyaya dalıp giderseniz biraz da metalik bir yargı mahiyetinde
idi.
Akıl var ama fikir yok. Büyük insanlık kitlesi için nasıl da geçerli ve gerçekçi
bir yargıdır bu. Üstelik bir delinin ağzına peleseng olması ise ne kadar
manidar?
Her gün sokaklarda, toplu taşıma araçlarında, işyerleri, hastaneler ve resmî
dairelerde karşılaştığınız insanlar hakkında bir düşünün isterseniz.
Kendilerinde de bir aklın varlığından ötürü başkaları karşısındaki
böbürlenmelerine, tekebbürlerine göz kulak olun.
Görün bakın "küçük (ve büyük) dağları ben yarattım" diye neredeyse suratınıza
hapşıran o kalabalıklar, büründükleri posta sahiden layık mıdırlar?
Evet, her birisinin birer aklı vardır. Her biri diğerinin hiç aklı yokmuş gibi
davransa da bu böyledir. Ve lakin hangisi yahut kaçta kaçı akıllarını gereği
gibi kullanmaktadır? Yaradılış amacına uygun düşünen ve yaşayanların,
kalabalıklar arasında sayısı kaçtır?
Hepsi fikir üretmekte midir? Yoksa evlerinden çıkarken akıllarını bir gardroba,
buzdolabına belki de çelik bir kasaya kilitleyerek mi çıkmaktadırlar?
Sokaklarda, işyerlerinde, alanlarda, kapalı mekanlarda fikir imali üzere suçüstü
yaptığınız kimler vardır?
Görünen odur ki insanların büyük ekseriyeti akıl emanetini yanına almadan
yaşamayı tercih etmektedir. Fikir imali için ise geleneksel tavır, ekseriyetin
tutumu bir danışmana müracaattan veya önceki fikirleri şerhetmekten ibarettir.
Yaşarken bir konuda fikir sorulduğunda, üzerinde düşünülmesi gereken bir eşya
ile temas esnasında veya bir olay vukuunda ne yapılmaktadır? Hemen herkes
böylesi durumlarda önce başkasının gözüne bakmayı tercih etmektedir. Yanlış mı?
Bilgi yarışmalarında başı sıkışan yarışmacının telefon veya başka bir yolla daha
bilgili birisine müracaatında rastladığımız gibi, çok kere bizim yarışmacımızın
hali de farklı tecelli etmemektedir. Aklı yanında bulunmadığı için bir fikir
üretememektedir. Ne olacak? Cevabı başkasına havaleden gayrı kurtuluş yolu
yoktur. Bu durumda gayrıdan imdat gözlenecektir. Sıra gayrılara geldiğinde de
herkesin bilgici, müracaat kaynağı başka başkadır. O gayrıların fikrini test
edecek daha yüksek bir otorite de var mıdır? Bulunur elbet.
Bu minval üzre yaşayıp gider insanların çoğunluğu. Kimi böyle bir tutumu
inancının yani dogmasının gereği sayar. Kimi nezaketle açıklar. Kimi de
müstağniliğinden ötürü böyle davranır. Kimse kendisine toz kondurmaz.
Yetersizliğini görmez. Bir gayret, koşup kilitlediği yerden paslanmış aklını
çıkarmaya çabalamaz. Yorulmaz zahmet çekmek hiç istemez. Nasıl olsa şu koca
dünyada kendisi yerine birileri düşünecek, düğümleri çözecektir elbet. Soruların
önceden verilmiş hazır cevap şablonları ansiklopedik kaynaklardan kolaylıkla
çıkartılır elbet. Yeni zahmetlere hiç lüzum yoktur. Fazla düşünmek israftır
sanki.
İnsanlar ekseri yaşadıkları gibi inanıyor olmalılar ki, dünyanın birçok
ülkesinde yeni fikirlere hep suçüstü muamelesi revâ görülmektedir. Yeni fikir
şehrin her tarafından görülebilen yüksek kuleler gibi tez irtifa kaydettiğinden
midir nedir, her vakit cürm-ü meşhuta maruz kalmaktadır.
Hülasa halklar, fikri sevmedikleri gibi devletler de ondan pek hoşnut
değildirler. Yalnız eski zamanlarla şimdiki zamanlar arasında bir garip paradoks
var. Eskiden fikirlere yenidir diye rağbet edilmez "eski köye yeni adet
getirmek" hoş karşılanmazdı. Şimdi herkes kendini yeni ve ileriye mensup
zannettiği için fikrin cürümler arasındaki statüsü değişti. Artık fikre
gericilik, mürtecilik yaftasıyla muhalefet modası yerleşti.
Cevdet Baba sanıyorum artık yaşamıyordur. Benim ilk gençlik yıllarımda bile bir
hayli yaşlı idi. Onun gençlerin ve çocukların suratına dikkatle bakarak
zikrettiği "akıl haye fikir tünne" yargısı altmışlı yıllarda kaldı. Aradan kırk
yıla yakın bir zaman geçti. Televizyon ve medyanın zihinlere egemen olduğu
günlere ulaştık. İnsanî duygu ve temayüllerin temelli sanallaştığı bu dünyaya
erişseydi Cevdet Baba’nın bugünki insanlar hakkındaki yargısı nasıl olurdu
acaba?
Akıllarının varlığıyla böbürlenen, fikirlerini beyaz camdan devşiren insanlar ne
dersiniz? Sizi görseydi eğer bizim mahallenin delisi, eminim biraz daha uzun
tetkik eder ve yüzünü buruşturarak haykırırdı:
"Akıl tünne, fikir tünne.