Irak Özgürleşti
Mehmed
DURMUŞ
Bağdat’tan, çoğunluğun unutmaya yüz tuttuğu fotoğraf kareleri vardı: Amerikan
askerleri bir eve varıyorlar, ellerindeki son model otomatik silahlarını evin
kapısına doğrultmuşlar, çıkan kişi en küçük hareketinde anında delik deşik
olabilir. Derken içeriden sakallı, entarili bir erkek çıkıyor. Elleri yukarıya
kalkmış durumda. El işaretiyle, "içerdekiler de geliyor, bir terslik yapmayın"
diyor. Sanki yemek yiyorlar der gibi. Derken içeriden ikinci olarak hanımı
çıkıyor. Evin hanımı müslümanca bir tesettür içinde görünüyor. Ellerini
kaldıracak mı, yoksa kafir bir parmağın çekeceği tetikten çıkacak kurşunlara
hedef olmayı göze mi alacak, tedirgin. Derken üçüncü olarak, büyük oğulları
çıkageliyor. Kadıncağızın hemen ardında, 12 yaşlarında görünen kızları. Ağlıyor,
o da ellerini kaldırmış. Amerikan askerlerine teslim olmuş. Ardından, yaş
farkları en fazla birbuçuk gösteren, 9-10 yaşlarında iki erkek çocuk. Erkek
çocuklar ağlamıyor, onlar ablalarına nazaran biraz daha metanetli görünüyorlar.
Biraz sonra USA paralı kameraları bu aileyi diz çökmüş vaziyette gösteriyor.
Elleri hala yukarıda, fakat evin müslüman hanımı, elleriyle yüzünü kapatıyor,
belli ki yüzünü o haliyle katillerin, haydutların belgelemesini istemiyor.
Bir başka fotoğraf: Bu fotoğrafı 8 mart günü hemen hemen bütün gazeteler ilk
sayfada, kimisi sürmanşetten, kimisi de manşetten verdiler. (8 Mart Dünya
Kadınlar Günü’ydü galiba... Ne kadar da güzel bir tesadüf... Birilerine sevdanın
yolları, birilerine kurşunlar...) Genç bir anne iki çocuğunu kollarıyla
kelimenin tam anlamıyla kanatları altına almış, sımsıkı sarılmış onlara.
Çocuklardan sağdakinin sırtında kan lekeleri var. Fakat kan çocuktan mı, anneden
mi bulaşmış, anlaşılamıyor.
Üçüncü olarak ise, İngiliz ve Amerikan askerlerinin Basra’da evlere İsrail usulü
girmesini, ‘terörist’ Iraklıların başlarına torbalar geçirerek öfkeyle tutup
çekiştirmesini, hızlıca itip kakmasını hatırlayabiliriz. Ya da, silahla teslim
aldığı erkekleri yere yatırıp, en aşağılayıcı biçimde yerlerde
süründürmelerini... Hatırlanacak o kadar kare var ki...
***
Saddam Hüseyin yapacağını yaptı ve Irak’ı, sanki kendi öz malını bağışlıyormuş
gibi ABD emperyalizmine bağışladı, kendisi de sırra kadem bastı(!). Hiç gözünü
kırpmadı Saddam, ülkesini satarken; yıllardır kan kusturduğu halkını, nöbeti
devralması için ABD emperyalizmine teslim ederken... Ve olan oldu: ABD Irak’ı
işgal etti, Irak’ı yuttu. Şimdi, bu yağlı avını sindirmekle meşgul. Ağzından
kırmızı ve siyah sıvılar akıyor. Kan ve petrol... Gözleri çılgınca bir iştahla
parlıyor. Olağanüstü derecede memnun halinden. İyi de bir avdı doğrusu Irak. Hiç
zorluk çıkartmadı...
Artık Dicle ve Fırat ABD için (daha doğrusu İsrail için) akıyor. Yer altı petrol
ummanı ABD için dalgalanıyor.
Amerika Irak’ı işgal etti. Amerika Irak’a demokrasi, insan hakları ve özgürlük
getirdi. Hem de B-52’ler dolusu, tankların sayısınca. Makinalı tüfekler kadar
şirin, akıllı bombalar kadar becerikli... George Bush kadar sevimli, sempatik ve
sevecen... Rumsfeld kadar ‘kararlı’ ve C. Powell kadar esmer bir özgürlük...
Evet, Irak halkı, Amerika’nın ihsan ve lütfettiği özgürlük, insan hakları ve
demokrasi faziletleri ile ihrah-ı mülci ile gerdeğe girdi, şimdi ise balayını
yaşıyor. Siz istediğiniz kadar ayı ile yatağa girilmez deyin, ABD buna benzer
pek çok olmazı olur kılmakta rüşdünü ispatlamış birisi. Neden olmasın, ABD’nin
bunca ‘müslüman’ dostu olduktan sonra...
Amerika doğrusu Irak’ta iyi iş başardı. Başarısının en iyi bölümü, işgalden
sonraki kısımdı. Saddam’ın iki boru üzerine tekaüd eden heykellerini yere
indirdikten sonra, Irak’ta özgürlük dönemi başlamış oluyordu. Ne diyordu D.
Rumsfeld: Ancak özgür insanlar yağma yapabilirler. Bırakınız yağmalasınlar! Bu
sözler bana bir an, "sokaklar yürümekle aşınmaz" diyen, kırk yıllık saltanatın
sahibi, şu ünlü Türk büyüğünü hatırlattı. "Sokaklar yürümekle aşınmaz" Bırakınız
geçsinler, bırakınız yapsınlar. Aynen onun dediği gibi diyordu, komşumuz
Rumsfeld: "Bırakınız yağmalasınlar!" Rumsfeld, Nisan ayının son günlerinde
Irak’a ayak basan Amerikalı ilk en üst düzey yetkili sıfatıyla geldiği Irak
şehirlerinde de yine iş bu ‘özgürlük’ vurgusunu unutmadı. Evet, Irak işgali
tamamlandıktan ve boru üzerine geçmiş Saddam heykelleri zîr ü zeber edildikten
sonra, sıra gelmişti çapul işine... Bütün dünyanın gözü önünde cereyan etti ve
herkes şahittir ki, ABD ordusu, teslim edilen Irak’ta, bir petrol kuyularını,
bir de Kuzey Irak’ta bazı bankaları çok sıkı korudular. Oralara hiçbir
‘çapulcu’yu yaklaştırmadılar. Bu iki yerin dışında, Bağdat korkunç şekilde
baştan aşağı yağmalandı. Bu iki mekanın yağması, Irak halkına bırakılmayacak
kadar önemli idi. Oraların yağması, bu iş şanına yaraşır bir yağmacı tarafından
yapılmalıydı.
Rumsfeld’in sözleri önemliydi. Çünkü ‘özgürlük’le çapulculuk arasında bir
illiyet bağı oluşturuyordu. Sanırım bu bağı bugüne kadar ondan başka deşifre
eden de olmadı. E ne de olsa Rumsfeld bu işin hem teorisini hem de pratiğini iyi
bilir. Ziya Paşa Rumsfeld’in bu durumu gibi durumlar için "Merd-i kıptî şecaat
arzedeyim derken sirkatin söyler" demişti hani. Çünkü en özgür Amerika, en
yağmacı devlet demektir aynı zamanda.
Amerika, Irak’ı asıl, bu yağma görüntüleri ile işgal etti. Yağma görüntüleriyle
bütün dünyaya şu mesaj verildi: Bakın işte, Irak halkı dediğiniz insanlar, şu
birkaç baldırı çıplak, aç gözlü, yağmacı, mal düşkünü barbardan ibarettir!
Sizler bu insanları mı savunuyorsunuz? İşte buyurun bakın, bunlar böyle barbar,
geri kalmış, çağdışı yaratıklardır! Biz boşuna bunlara özgürlük, demokrasi ve
insan hakları götüreceğiz dememiştik! Biz demişsek vardır bir hikmeti. Bunlara
çalıp çırpmamayı, yağma yapmamayı biz öğretebiliriz. Onları biz adam ederiz
ancak. Amerika bu mesajı bütün dünyaya verdi.
Halbuki, yağma olayları karşısında hüngür hüngür ağlayan insanlar da vardı
Irak’ta. Yağmacıları yakalayıp, ellerindeki eşyayı geri alan kimseler de vardı.
"Ne yaptılar bu ülkeye?" diye ağlayan müze görevlileri de vardı. Ama o
görüntüler hiçbir zaman ‘Irak’ deyince hatırlanmayacak artık. Irak ve Iraklı
deyince, gözü dönmüş çapulcular hatırlanacak, ABD medyasının sayesinde. ABD
gücüne tapan medya araçlarının bütün dünyaya dağıttığı görüntülere bakıp ta
bütün Irak halkının çapulcu olduğunu düşünmek, o halka bir iftira olur. O
görüntüler Irak halkının tamamını temsil etmemektedir. Her ülkede bu kadar
çapulcu bulmak kesinlikle mümkündür. Baksanıza, Kur’an’da, müslüman bir toplum
içinde bile hırsızların olabileceğini kabul eden İlahi İrade, hırsızın elinin
kesilmesini emretmiştir.
İşin gerçeği şudur ki, Irak’ta, yağma esnasında ortada bir hükümet yoktu.
Otorite Amerika’nın eline geçmişti ve Amerika, bilinçli olarak, kasıtlı bir
şekilde bu yağmaya izin verdi, ses çıkartmadı, hatta teşvik etti. Çünkü böylece,
Irak halkının alnına, kıyamete kadar çıkmayacak bir leke sürmek istiyordu.
İngiliz gazeteci Robert Fisk, orada yaşananları çok iyi özetlemiş. Fisk, 158
hükümet binasından sadece ikisinin, Petrol Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı
binasının ABD tarafından korunduğunu, diğer binalar yakılırken Amerikan
askerlerinin bina önünde keyif çattığını yazmaktadır. Robert Fisk aynen şöyle
diyor: "Ben Ulusal Müze’ye, Osmanlı ve devlet arşivlerinin bulunduğu Ulusal
arşivlere ve Kur’an-ı Kerim’lerin bulunduğu Diyanet İşleri binalarına ilk giren
gazetecilerdenim; dökümanlar üzerine benzin dökülerek yakıldılar. Gözlerimle
gördüm."1
Bu durumu, Milliyet’in bir kadın yazarı güzel özetliyordu: "Bir halk, alçakça
bir istilanın haklı çıkarılması için televizyonlarda kurulan yalan cümlelere
figüranlık ediyordu"2 "Neden her şey bu kadar iğrençti? Bağdat küstah
istilacılarını nasıl sevebildi" diye soran E. Temelkuran, sorusunu kendisi
cevaplıyor: "Böyle yapılıyor bu iş. Önce insanlıktan, halk olmaktan, kardeş
olmaktan çıkarıyorlar kitleleri. Tıpkı Afganistan’a, sonra da Irak’a yaptıkları
gibi. Afganistan’ın başına Taliban’ı, Irak’ın başına Saddam’ı dolayan
"imparator" değil miydi? Önce kendi ülkelerinden nefret ettiriyorlar çocukları,
adamları, kadınları. Öyle bir hale getiriyorlar ki ülkeleri, insanlar havari
diye kucaklıyor istilacı cellatları." "Onlar, bir halkın önce içini, gönlünü,
kalbini, aklını oyup sonra kolayca yerler..."3 Gerçekten, Irak’ta olanlar aynen
bu idi işte. Dev imparator Irak’ı yiyor, çatır-çutur.
Bir kez daha hatırlatmak gerekiyor belki: Amerika Irak’a, başta kendi çıkarları
(en başta da petrol), sonra İsrail’in güvenliği için geldi. Üçüncü ve en önemli
olarak da, Amerika, halkı müslüman ülkelere topyekün bir kuşatma harekatı
başlatmış durumda. 11 Eylül süreci bütün hızıyla işlemektedir. Amerika, İslam’ı
en ciddi düşman olarak görmektedir. Irak’taki bazı dini örgütleri ‘yasadışı’
ilan etti bile. Böyle bir düşmanlıkla Irak’ı işgal eden Amerika, insanları
katlettiği yetmiyormuş gibi, tam bir kültür katliamı da yaptı.
Amerika, işgal sonrasında Irak’ın stabilizasyonu için kolları sıvadı. En az otuz
yıl kalacağını söylediği Irak’ta petrol için gerekenler acilen yapılacak. Yahudi
asıllı (Amerikan Yahudi örgütünün lideri) olduğu söylenen4 Jay Garner, sömürge
velisi olarak Irak’a ısınmaya çalışıyor. Garner, Yahudi asıllı olduğu ileri
sürülen Barzani’nin ve Talabani’nin yanında Kuzey Irak’ta kendisini evindeymiş
gibi hissettiğini söyledi. Onlar da, "elbette şef, kendi evindesin" demeye
getirdiler. Irak’ın işgali şüphesiz en çok İsrail’in işine yaradı. İsrail,
1955’te kapatılmış olan Hayfa boru hattını5 yeniden açmak için çok aceleci
görünüyor. Böylece petrolde büyük oranda Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulacak,
Irak’ın çok kolay elde edilen petrolü artık İsrail için akacak.
***
Bundan sonra ne olacak? Şüphesiz bu soruya cevap vermek, TV stüdyolarının
gediklisi büyük gazetecilerin, stratejist ve akıl hocalarının işidir, bizim
haddimize düşmemekle beraber, birkaç kelam etmekte herhalde sakınca yoktur.
Bundan sonra Irak’ın iyi günler yaşamayacağını hemen herkes bilmektedir.
Amerika’nın Irak’ta girişeceği şey öncelikle, tıpkı Afganistan’da olduğu gibi,
Coca-Cola tüketimini hızlandırmak, her köşe başına bir Mc Donald büfesi açmak
olacaktır. Arkasından, Irak’lı müslüman kadınların çarşafına dişini takacak ve
çekiştirmeye başlayacaktır. Önereceği şey ise, "Ey Iraklı kadın! Çarşafı çıkart,
blue-jean giy, özgürleş!" olacaktır. Artık Bağdat halkı, camisinden
kahvehanesine kadar, şu İslam yobazlığının (entegrizm, radikalizm, dini
fundamentalizm vb.. isimlerle) Irak halkını ne kadar da geri bıraktığı yolunda
psikolojik harp söylemlerine muhatap olacaktır.
Irak petrollerinin tamamen ABD’nin olacağında ise kuşku yoktur.
Bu arada, ülkede görülen ve her gün biraz daha arttığı intibaını veren Şii
muhalefet, dikkat çekici olmakla birlikte, ne yazık ki çok fazla ümit
vaadetmemektedir. Kerbela’da toplanan beş milyondan fazla Şii’nin, hem Saddam
hem de ABD aleyhtarı sloganlar atmaları, "Ne şii ne sünni, İslami İslami" gibi
sesler yükseltmeleri kısmen de olsa ümit vermektedir. Fakat, gerçek bir İslami
bilinçten yoksun görünen bu kalabalıkların ne oranda İslami bir muhalefet
geliştirebilecekleri kuşkuludur. Hadi diyelim ki, belirli günler ve belirli
mekanlar, müslümanların istifade edeceği araçlar olsun; fakat Hz. Ali’yi, Hz.
Hüseyin’i, hem de resimlerini yapacak kadar kutsallaştırmanın, onlar adına bazı
Afrikalı kabilelerin dansı gibi gösteriler yapmanın İslami tarafını bilmiyorum.
Hele de, güya Hz. Hüseyin’in şehadetinden kendilerini suçlu bularak, günah
çıkartır gibi, kendilerini zincirlerle dövmeleri ve üst başlarını kanlara
boyamaları, kabul edilebilir bir davranış değildir. Birçok İslam dışı unsurdan
kendini arındıramamış bu kitleler, Amerika gibi, işini ciddi tutup şansa
bırakmayan dünyanın tek süper gücü karşısında nasıl bir İslami muhalefet
oluşturabilir, tereddüt etmemek elde değildir. Burada yine bir kez daha tekrar
etmek gereği duyuyorum ki, Amerika kesinlikle ‘büyük’ değildir. ‘Büyük’ sıfatı
onun için olsa olsa, İmam Humeyni’nin kullandığı şekliyle, ‘Şeytan’ adıyla
birlikte kullanılabilir. Fakat Amerika, büyüklüğünü, şu an yeryüzünde idame-i
hayat ettiren ‘müslüman’ kitlelerin küçüklüğünden almaktadır. Amerika’yı büyük
yapan, sayıca çok olan müslüman halkların, nitelikçe sıfır olmalarıdır. Allah
ise, bu sıfır durumundaki ‘müslüman’ halklardan yeşerip çıkacak, büyüyüp
gelişecek yeni bir müslüman nesli yeryüzünün varisleri kılmak istediğini çok
önceleri duyurmuştu, Allah’ın bu vaadi hala geçerliliğini korumaktadır; çünkü
Allah vaadinden dönmez...
Dipnotlar
1- Robert Fisk, Yakında Irak’ta Özgürlük Savaşı Çıkacak, Yeni Şafak, 30.04.2003
2- Ece Temelkuran, Baah-daat, Milliyet, 11.04.2003
3- Ece Temelkuran, Aynı yer.
4- Hasan Hanefi, Arap Vatanı Yeni Bir Devrim Arzuluyor, Zaman, 22.04.2003
5- Fikret Ertan, Musul-Hayfa Hattı, Zaman, 15.04.2003