Yeniden Çarmıha
Gerilen İsa
Cemal
ÇAĞLAK
Boş zamanlarımda kitapçıları gezmek alışkanlıklarım arasındadır. Almayacak olsam
bile bazı kitapların arka sayfalarındaki tanıtıcı bilgilerden gerek alışkanlık
gerekse fikir sahibi olmak için kısa faydalanma anlarım olur."Yeniden Çarmıha
Gerilen İsa" adlı eser de böyle bir boş zamanlar akıntısında karşıma çıktı.
Kazancakis’in bu eserini sadece gördüm. Ancak bu esere verilen isim, içeriğini
bilmemekle beraber benim içimde çok şeyi birden uyandırıverdi. Okumadan içimde
uyanan özet dalgaları arasında insanlığın bu günkü durumunu, bu insanlığın
içinde dejenere olmuş müslümanları ve bir parçası olarak da kendimi buldum.
Kapaktaki isim ve resim, dün insanlığın din adı altında engizisyona uğraması ve
elleriyle ayaklarından çivilenmiş bedenlerini, bugün ise statükonun mahkumiyet
altına aldığı düşünme yetisinin çaresiz bir vaziyette boynunu bükerek ölümü
bekleyişidir. Bu geçen zamanlarda Meryem’i çökerten çaresizlik ve havarilerin
sürgünü, Roma putperestliği ve Yahudi tahripçiliğinin işbirliği, Hitler
nasyonalizmine açılan çığırdır. Ve hiçbir zaman insanlık bu çağda olduğu kadar
çivilenmiş bir kadere mahkum edilmemiştir.
Kitabın adı şüphesiz ki yeryüzüne hakim olan kurulu mantığa göre verilmiştir.
Aslında Meryem’in oğlu hiçbir zaman çarmıha gerilmedi. Buna inanıyorum, çünkü
Allah böyle söylüyor. Ancak İsa’nın bu akibete uğramamış olması ona inanan
müminlerin bu işkence dolu ölümleri yaşamadıkları anlamına asla gelmez.
Acımasızlığın gladyatörler ve aç aslanların iştahını tatmin edici şekilde
işlediği zamanları tarih ve sanat hala haykırmaktadır. Hayatın velveleleri
arasında kaybolmayan insanlar biraz kulak verdikleri taktirde bu çığlıkları hala
duyabilirler. Kur’an, bu masumların öldürülüş sebeplerinin "Sırf aziz ve hamde
layık olan Allah’a bağlılıklarından" kaynaklandığını söylemektedir. Ben bir
müslümanım ve şurası bir gerçektir ki bugün hristiyan olarak isimlendirdiğimiz
asil şehitler gerçek bir müslümandı ve tarih böylesine şiddetli acı çeken başka
bir toplumu örnek gösterememektedir. Bunda bana yabancı gelen bir şeyler yok.
Aksine övüneceğim ve taraftar olacağım bir hal vardır.
Ben Musa’nın yolunda gidenler ve İsa’ya yandaş olanlarla aynı tevhidi dinin
takipçisiyim. Peygamberim de zaten bu yolun son halifesidir. Değişim sürekli ve
hızlı bir süreçtir. Hayat, ipi elinden kaçıranı mazlumluktan azgın bir katile,
vefakarı umursamazlığa, fedakarı ise fırsatçıya dönüştürüyor. Ve öyle bir
itirafçı mantığını hakim kılar ki dün içinde bulunduğu acı hatırasına mukabil
kendisine miras kalan masumiyeti, yeryüzü ilahlarına çağdaş sistem adı verdiği
sunaklarda kurban olarak adar. Bir zamanki kölelik ve işkencelerle dolu
geçmişinde, hayattan yoksun bırakılış günleri unutulmuştur. Bedenini sallaya
sallaya ağlayan ve mukaddes kitabı okuyan zavallılar kervanının varisi olduğunu
söyleyen özel kullar, aslında lanet ettiği Firavun’un mirasını ayakta
tutmaktadır. Çocuğu öldürülen, karısı cariye yapılan ve kendisi din, mal ve güç
cenderesi altında köleleştirilen bu mağdur(!) suyun içinden sağ selamet
geçerken, Allah bu mustazafların katilini aynı suda boğuyordu. Ne yazık ki
şimşeğin verdiği aydınlık, gecede sadece kısa bir zaman dilimidir. Su aşılır
aşılmaz boğulan Firavun, Kızıldeniz’den yeniden hortladı. Bu sefer eskisinden
daha tehlikeli ve istismarcı bir kafayla İsrailoğulları’nın önüne düştü. Böylece
zulüm kılık değiştirdi. Suyun öte yanındaki İsrailoğulları şimdilerin taze
Yahudileri olmuşlardı. Artık önlerinde elleri bembeyaz ve asası olan bir Firavun
vardı. O da insanlarını yürütüyordu ama sadece istediği yere. Ancak bu sefer
ordusunun askerleri Lübnan’da mülteci kamplarına giriyor, döktükleri kan
denizinde masum kadın ve çocukları boğuyordu. Ne ilginç ki o asa, dün masumlara
kurtuluş yolu açarken şimdi aynı mazlumları yok ediyordu. Karunları sayesinde
sermayeyi kuşatarak küresel soygununu icra ediyor, dün mahrum bırakıldığı rızkı
kontrolüne alarak yeryüzünü bira ve arpa ekmeğine talim ettiriyordu. Samiri,
tekelcilikteki başarısı sayesinde sermayeyi tek elden kontrol ediyor; kendisine
yakınlaşanlara altın buzağının burnundan ve ağzından fırsatlar akıtıyordu.
Büyücüler ise girdikleri din adamı kılığında Musa adına attıklarını söylüyorlar
ancak her seferinde Firavun’u karlı çıkarıyorlardı.
Öyle bir zamandır ki azgınlığın yeniden tarihi kuşatacağı hayat diliminde Allah,
bu kavmi ihya için bir kere daha peygamber seçmiştir. Bu elçi İsa’dır. Dün
İsrailoğulları’nı Firavun’dan ve onun din adamlarından kurtaran Musa’nın görevi
şimdi İsa peygambere verilmiştir. O da aynı İsrailoğulları’nın soylarını şimdi
Roma tarafından atanan kraldan ve mabetlerin üzerine çöreklenmiş hahamlardan
kurtarmak için gelmiştir. Ancak oluşan bağnaz mantık o kadar katı ve ahlaksızdır
ki Yahova’nın kulları Yahova’nın peygamberine ve yandaşlarına azılı bir düşman
olmuşlardır. O günler, bir sürü müminin, havra fetvaları ve Roma infazlarıyla
yapılan işbirliği sonunda canlarının yandığı dönemdir. Fakat zaman, kan
denizinin hristiyanlarca aşılmasına ve iktidara gelişlerine şahit oldu. Daha
sonra da geçmişin intikamı periyodrik aralıklarla alındı. Kan dökme seansları bu
sefer tersine işliyordu. Bir dönemin mustazafları artık güçlüydüler. Bir yanağa
atılan tokada öteki yanağını dönmek zamanı geçmiş, önüne çıkanı şamarlamak,
derebeylik ve şövalyelik vakti gelmişti. Papazların eşek sırtında yoksul ruhani
simalar olarak kralları cihada çıkarmaları nüfuz ve mal çoğaltma arzusunun
yeniden hortlaması, Sezar mantığının İsa adına fetihlere kalkışmasıydı. Allah
insanlığın bu gidişine yine sesleniyor; bir taraftan hakim olan şirk mantığını
ve ona yandaş olmakta beis görmeyen ehl-i kitap anlayışını yeniden nesh
ediyordu. Çünkü elde kalanların insan için vereceği bir şey kalmamıştı. Dün
zalimlerin yıkılışına sebep olan din, bugün aynı azgınların payandası haline
gelmişti. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya varis olduğunu söyleyenler, Nemrud’un,
Firavun’un ve Sezar’ın sünnetine uymaktaydılar. Uydurdukları hadisleri nesh
edecek bir kitap da zaten ortalıktan kaldırılmış, esaslar usüllere feda
edilmişti. Yeryüzü yeniden bir "Öze dönüş " hareketiyle tanışıyordu. İbrahim’in,
Musa’nın ve İsa’nın yeni varisi son peygamber, emin beldeye, Sina Dağı’na,
incire ve zeytine yemin ederek yola çıkıyor ancak yine atalar yoluna
bağlanmışların baskısına ve zulmüne maruz kalıyordu. Lakin sabır ve sebat
kazandı. Hayatını her alanıyla Allah’a adayan topluluk azdı; ancak yeryüzünün
unutamayacağı bir eser bıraktı. Küçümsenen koyun çobanı bir devrim
gerçekleştirmişti. Çok zaman geçmedi ki Firavun bu topraklara da ayak bastı.
Yıkılmış olan saltanat, ünvan arzuları, ayrıcalıklı kimliğe sahip olma isteği ve
mal yarışı, ensar ve muhacir kardeşliğini geride bıraktı. Artık Bedir’de
müminler ve Kureyş ileri gelenleri değil, Müslüman olduğunu söyleyen iki
topluluk savaşır hale geliyordu. Bir tarafta gerçekten Allah rızası diğer
tarafta Allah adına mürekkep ve deriyle süslenmiş kutlu mızraklar ve gölgesinde
saltanat vardı. Böylece çok geçmeden İsrailoğulları’nın kapıldığı felaket
ümmetin sünneti haline getirildi.
Bunlar, üzerine yemin edilen asr’ın geçmiş zaman dilimidir. Kuran bu hadiselerin
iki kısmını bize anlatıyor. Diğer kısmı da bizim yaşantımızdır zaten. Bugünkü
Müslümanlığın Allah’a karşı olması gereken sorumluluk boyutu en az kendilerinden
önceki sapkınlığa uğramış mantığın esareti içindeki kadardır. Bizim tek
ayrıcalıklı yönümüz kitabın tahrif olmayışı; ancak hayatımızın tahrifata
uğrayışıdır. Yani Mekke’ye yeniden dönülmüştür. Üç dinin mensuplarının kavraması
gereken nokta burasıdır. Tali eylem usullerinden sıyrılarak ne adına
davranılacağının hesaplanması ve ne yapılması gereğinin ele alınmasıdır. Çünkü
Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in tevhidi dini yerine aynı isimlere bağlı
kalındığını iddia ederek bir örf dini yaşanmaktadır. Allah tarafından olması
gereken bir yükümlülüğün yerine insan-merkezli bir belirleyicilik hakim
olmuştur. Aynı mantığa mahkum kafa yapısıyla yaşayarak son dinin müntesibi olma
şerefi bizi asla kurtarmayacaktır. Dün dinlerini otoriteye kurban ederek
kendilerine de çıkar kapısı oluşturan zihniyetin devam eden uzantıları apaçık
ortadadır. İşte İsa’nın anlayışı burada çarmıha gerilmektedir. Roma anlayışının
önümüze koyduğu bu infaz usulünde insan canı üzerine Yahudi ve Hristiyan fetvası
acımasızca taraftarlık ilan ederken bugün var olan İslami anlayışın kutsal
devlet esasıyla ortaya koyduğu tarafgirlik veya suskunluk aynı zulmün yeniden
hortlatılmasıdır. Sistemin, batıllarını meşru kılma yönünde diyanetten ve köşk
kazazedesi efendilerden istediği ve onlara yaptırdıkları Sıffin’da mızrakların
ucuna Kur’an ayetlerini takanların yaptıklarından başka bir eylem değildir.
Allah’a ve resulüne aleni harp ilan eden bir sistemde Ebu Cehillerin ve
istikballerinin bekası için "Devlet gemisi batarsa bizde boğuluruz" mantığıyla
sabır ve bağlılık dolu dualar ettirme gafleti başka hiçbir sözle ifade edilemez.
Bu yüzden mevcut olan maslahatı koruma mantığıyla, yapılan zulme sessiz kalma
bizleri mütevekkil Müslüman olmaktan çıkarmakta. "Dilsiz şeytanlar güruhuna"
katmaktadır. Üstelik "Bana ve topluluğuma dokunulmasın" yaklaşımlarıyla zalimce
tavırlara berat verilmekte, bu tutumlar İslam’dan kılıflarla kamufle
edilmektedir. Kur’an’ı tebliğ edenlerin önüne, sıkılmadan getirdikleri uydurma
hadislerle, ayetleri yorumlamanın doğru da olsa küfür olacağı fetvasını verenler
doğru sözü bile cehenneme gönderirken, 28 Şubat zihniyetine yaptıklarından
dolayı her halükarda sevap tahsis etmektedirler. Mehmet Barlas’ın "Fethullah
Gülen Sendromu" adlı eserinde, Fethullah Gülen’in Yalçın Doğan’a 28 Şubat’la
ilgili yaptığı yorum bu açıdan cidden ibret vericidir.
Yalçın Doğan: Peki bu tartışmaya şeyden geldi Türkiye, İmam-Hatip okulları ve
sekiz yıllık eğitimin M.G.K’nın kararları ile geldi. Gerçi siz bir din
adamısınız ama önemli bir kitleye hitap ediyorsunuz. Milli Güvenlik kararlarının
siyasete etkisi nedir sizce?
Fethullah Gülen: M.G.K. kararları, belki bu şekliyle tavsiye niteliğindedir.
Bazıları bunları muhtıra şeklinde algıladı. Bu kararlar bu şekli ile gelişmiş
demokrasilerde antidemokratik bulunabilir. Fakat şurası da bir gerçek ki "Milli
Güvenlik"in hali hazırdaki konumu anayasal bir takım esaslara dayandırılmıştır.
Yani M.G.K. her şeyi aşarak, kanunları aşarak, parlamentoyu aşarak, anayasayı
aşarak kendi kendine bu konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete
gelip karar yağdırmıyor. Yani anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese,
kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür. Mesela onlar,
"Biz milletimizin güvenliğini koruma mevkiinde bulunuyorsak, olup bitenler
de-ister gerçekten öyle olsun, isterse öyle algılanmış olsun-rejim için bir
tehlike ise, bunlara müdahale etmek bizim sorumluluğumuz altındadır. Müdahale
etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz" mülahazası ile hareket ediyorlarsa,
meseleyi böyle algılıyorlarsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer bir hata varsa
bir ictihat hatasıdır. Hatta meseleye fakihlerin mülahazası ile de
yaklaşılabilir. İctihattaki hatalar bir sevap kazandırır; eğer isabet olursa iki
sevap kazandırır."
Kelimesi kelimesine aldığım bu sözlerde Kuran’a yönelenlerin, generaller kadar
sevap kazanma hakkının olmadığını görüyorsunuzdur. Ne acıdır ki her halükarda
sevap getiren içtihatlar masumların örtü ayetlerine uymalarının engellenmesiyle
kazanılmaktadır. Şüphesiz Allah, kelimelerle işlenen bu cinayetin hesabını
soracaktır. Bu dünyanın geçici menfaatleri için kitabın hükümlerini arkaya
atarak verilen fetvalar, sünepe hahamların Roma ordusu karşısında el pençe divan
duruşundan başka bir hal değildir. Bu zilletin tek kelimeyle ifadesi vardır:
Artık çarmıha gerilen, Resulallah’ın davetidir. Hakkaniyetin otoriteye kurban
edilişi her seferinde daha büyük zillete düçar kalmaya sebep olmaktadır.
Brüksel‘de yapılan bir konuşmada ise başka bir askeri ictihada daha şahit olduk.
Türk kadınının örtünme sebebinin Kur’an’dan kaynaklanmadığını, yağmur yüzünden
olduğunu öğrendik. Tabi bu sözler inciden oluşmuş gerdanlığa yeni bir boncuk
olarak takılacaktır. Ancak din adına köşe başlarına getirilenler, bir fetva
versinler ve şemsiyenin Nur suresini nesh ettiğini bize açıklasınlar.
Bu manzaraların karşısında, bitkin bir sesle acziyet içine düşürülmüş olmaktan
söz etmek hiç kimsenin hakkı olamaz. Her seferinde "Üzerimizde oyunlar
oynanıyor, aldatılıyoruz" kaçamakları bize masumiyet kazandırmayacaktır. Hani
sık sık tekrarlanır ya "Bir müslüman aynı delikteki yılana iki kez sokulmaz"
diye... Ne bizim Müslümanlar yılana sokulmaktan bıktılar ne de yılanlar
sokmaktan. Bu zehirlenmeye son vermenin başlangıcı akılların üzerine serpilmiş
şirk katmanlarından kurtulmakla olacaktır. Hakikati, hayatın kenarına atarak
nesh etmiş kafaların ortaya koyduğu hurafeler destesinden insana bir hayır
gelmeyecektir. Bugüne kadar oluşturulan ve bizlerce de hüsn-ü kabul gören
vazgeçilmez din ilkelerimiz olan cilt cilt esatir, hakla batılın mevkisini
değiştirmiştir. Ne acıdır ki bu değişim Allah için varını yoğunu ortaya koyan,
Kur’an ilkelerinin hayata hakim esaslar olması gerektiğini savunanların bir çok
yaftayla iftiraya uğramasına sebep olurken ve bu zındıklar sürüsü(!) cehenneme
havale edilirken umumhane ehline tek celsede cennet vaat eder olmuştur. Define
sandığının kapağını aralarsanız malum işler yapan bir kadının susuz köpeği
ayakkabısıyla sulaması neticesinde nasıl cennetlik olduğunu görürsünüz. Meryem’e
komşu olmanın yolu işte bu kadar basittir. Şüphesiz bu durum çağın fırsatçı
müctehitlerine kendilerini ekranlarda ispatlamaları için yeni imkanlar
sunmaktadır. Bence belediyeler eğer laiklik izin verirse bu hadisin gereğini
yerine getirerek, kapayamadıkları genelevlerin önüne köpek sulama kuyuları
açmalı ve bilumum köpekleri de oraya getirerek bir çırpıda cennet kazandırma
sevabına ortak olmalıdırlar.
Beklentilerimiz ve kaygılarımız yapmamız gerekenlerin önüne geçmektedir. Suya
sabuna dokunmayan ve elimizi yakmayacak alanlarda gayet cesur ve araştırmacı
kimlikli aydın Müslümanların ne yazık ki "Yasak bölgeli" sahalara yaklaşmaları
hiç görülmemektedir. Fitneyi uyandırmama maslahatına sıkı sarılışın neticesinde
bin üç yüz küsür senedir İslam alemi daldığı ölüm uykusundan asla kalkamadı. Dün
önümüze geçerek örneklik oluşturanların hayatları maalesef filmlerde ağlanması
gereken acılı sahnelerden öteye varamadı. Aslında öyle değerli ve şeref duyacak
miraslarımız vardır ki sadece siyer yapraklarında hapsolmaktadır. İnandıkları
din uğruna tam üç yıl her türlü eziyete, yoksulluğa ve yalnızlığa itilenlerin,
tam bu sırada kendilerine teklif edilen iktidarı, zulümle uzlaşmak anlamına
geldiği için reddetmesi peygamberin örnek davranışlarından birisidir. Açlıktan
ağlayan çocukların, sütü kuruyan anaların ve biçare yaşlıların çare bekleyen
gözleri arasında bu teklifleri reddetmek yeryüzünün en şerefli hareketlerinden
biridir. Üstelik peygambere inananların bu yüzden "Bu fırsat kaçırılır mı?"
düşüncesini akıllarına getirmedikleri an… Şimdi düşünüyorum ve kendime soruyorum
-ki biz bu şartların kenarından bile geçmedik- peygamber aramızda olsa ve aynı
acılara maruz kalsak böyle bir teklif de yapılıverse onu reddeden peygambere
Kureyş müşriklerinden daha zalim davranırdık herhalde. Bunun aksini düşünmek
istiyorum, ancak ortalıkta bunu savunmaya delil olacak hiçbir davranış ve azim
maalesef yoktur.
İçinde yaşadığı hale şükredenlerin bulunduğu şu toplumda Allah’a kulluk
yapıldığı iddiası ile hareket edildiğini iddia etmek koca bir yalandan
ibarettir. Bir toplum önce var olan zulme taraftar olmaktan vazgeçmedikçe ve
yaratıcısının hükümlerinden başka ilkelerin hakimiyetine isyan etmedikçe Allah’a
şükür edemez. Çünkü İslam yolların ayrılış noktasında başlamaktadır. Tercihin
Allah ve ötekiler arasında, Allah’tan yana olmadığı bir durumda güzel ameller
işleneceğini düşünmek boşuna çabalamaktır. Çünkü asıl nokta şirk meselesidir. Bu
amelleri boşuna çıkaran bir hal olmakla beraber sadece ahirete mahsus bir ceza
değildir. Yeryüzünde de şirk koşulduğu zaman ameller boşa çıkmakta, yolumuzu
ayırmadığımız yanlışların içinde güzel günler hayaliyle ziyandan ziyana
uğramaktayız. Onun içindir ki namazın kılındığı, oruçların rahat tutulabildiği
ve kurbanların kesildiği, haccın rahatça yapıldığı bir yerde hayattan yana
tatminsizlik ve adaletsizlik isyanı asla dinmemektedir. Allahu ekberlerin
okunduğu mescitlerin köşe bucak yer tuttuğu topraklarda örtünenlere acımasızca
zulmedilir, hakları müstekbirlerin iki dudağı arasından çıkan kelimelerle gasp
edilir.
Bu hal, vahiy bilincinden uzak toplumların kaderidir. Ne kadar Müslüman ülke
ararsanız arayın aynı cehaleti ve sefaleti, ahlaksızlığı, sorumsuzluğu
görürsünüz. Bu nedenle, asırlardır kendimizden bir şeyi ortaya koyamadık. Örnek
olacak birkaç sima ve hareket ise kendi ellerimizle karalandı. Bilinçsizlenme
yolunda adeta körü körüne inat haline gelen tutumlarımız yüzünden
güzelliklerimizin kanına girdik ve ilkelerimizi kendi ellerimizle çarmıha
gerdik. Eğer bu yanlış uygulamaların üzerimizden kaldırılabileceği bir süreci
başlatmak istiyorsak Roma diktatörlüğünün varislerine ümit bağlamaktan ve
onların uygulamalarına meşruiyet veren haham ahlaklı müfsidlerin dizinin dibinde
oturmaktan bir an önce kurtulmalıyız.