Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

Yeniden Çarmıha Gerilen İsa 

 

 Cemal ÇAĞLAK


Boş zamanlarımda kitapçıları gezmek alışkanlıklarım arasındadır. Almayacak olsam bile bazı kitapların arka sayfalarındaki tanıtıcı bilgilerden gerek alışkanlık gerekse fikir sahibi olmak için kısa faydalanma anlarım olur."Yeniden Çarmıha Gerilen İsa" adlı eser de böyle bir boş zamanlar akıntısında karşıma çıktı. Kazancakis’in bu eserini sadece gördüm. Ancak bu esere verilen isim, içeriğini bilmemekle beraber benim içimde çok şeyi birden uyandırıverdi. Okumadan içimde uyanan özet dalgaları arasında insanlığın bu günkü durumunu, bu insanlığın içinde dejenere olmuş müslümanları ve bir parçası olarak da kendimi buldum. Kapaktaki isim ve resim, dün insanlığın din adı altında engizisyona uğraması ve elleriyle ayaklarından çivilenmiş bedenlerini, bugün ise statükonun mahkumiyet altına aldığı düşünme yetisinin çaresiz bir vaziyette boynunu bükerek ölümü bekleyişidir. Bu geçen zamanlarda Meryem’i çökerten çaresizlik ve havarilerin sürgünü, Roma putperestliği ve Yahudi tahripçiliğinin işbirliği, Hitler nasyonalizmine açılan çığırdır. Ve hiçbir zaman insanlık bu çağda olduğu kadar çivilenmiş bir kadere mahkum edilmemiştir.
Kitabın adı şüphesiz ki yeryüzüne hakim olan kurulu mantığa göre verilmiştir. Aslında Meryem’in oğlu hiçbir zaman çarmıha gerilmedi. Buna inanıyorum, çünkü Allah böyle söylüyor. Ancak İsa’nın bu akibete uğramamış olması ona inanan müminlerin bu işkence dolu ölümleri yaşamadıkları anlamına asla gelmez. Acımasızlığın gladyatörler ve aç aslanların iştahını tatmin edici şekilde işlediği zamanları tarih ve sanat hala haykırmaktadır. Hayatın velveleleri arasında kaybolmayan insanlar biraz kulak verdikleri taktirde bu çığlıkları hala duyabilirler. Kur’an, bu masumların öldürülüş sebeplerinin "Sırf aziz ve hamde layık olan Allah’a bağlılıklarından" kaynaklandığını söylemektedir. Ben bir müslümanım ve şurası bir gerçektir ki bugün hristiyan olarak isimlendirdiğimiz asil şehitler gerçek bir müslümandı ve tarih böylesine şiddetli acı çeken başka bir toplumu örnek gösterememektedir. Bunda bana yabancı gelen bir şeyler yok. Aksine övüneceğim ve taraftar olacağım bir hal vardır.
Ben Musa’nın yolunda gidenler ve İsa’ya yandaş olanlarla aynı tevhidi dinin takipçisiyim. Peygamberim de zaten bu yolun son halifesidir. Değişim sürekli ve hızlı bir süreçtir. Hayat, ipi elinden kaçıranı mazlumluktan azgın bir katile, vefakarı umursamazlığa, fedakarı ise fırsatçıya dönüştürüyor. Ve öyle bir itirafçı mantığını hakim kılar ki dün içinde bulunduğu acı hatırasına mukabil kendisine miras kalan masumiyeti, yeryüzü ilahlarına çağdaş sistem adı verdiği sunaklarda kurban olarak adar. Bir zamanki kölelik ve işkencelerle dolu geçmişinde, hayattan yoksun bırakılış günleri unutulmuştur. Bedenini sallaya sallaya ağlayan ve mukaddes kitabı okuyan zavallılar kervanının varisi olduğunu söyleyen özel kullar, aslında lanet ettiği Firavun’un mirasını ayakta tutmaktadır. Çocuğu öldürülen, karısı cariye yapılan ve kendisi din, mal ve güç cenderesi altında köleleştirilen bu mağdur(!) suyun içinden sağ selamet geçerken, Allah bu mustazafların katilini aynı suda boğuyordu. Ne yazık ki şimşeğin verdiği aydınlık, gecede sadece kısa bir zaman dilimidir. Su aşılır aşılmaz boğulan Firavun, Kızıldeniz’den yeniden hortladı. Bu sefer eskisinden daha tehlikeli ve istismarcı bir kafayla İsrailoğulları’nın önüne düştü. Böylece zulüm kılık değiştirdi. Suyun öte yanındaki İsrailoğulları şimdilerin taze Yahudileri olmuşlardı. Artık önlerinde elleri bembeyaz ve asası olan bir Firavun vardı. O da insanlarını yürütüyordu ama sadece istediği yere. Ancak bu sefer ordusunun askerleri Lübnan’da mülteci kamplarına giriyor, döktükleri kan denizinde masum kadın ve çocukları boğuyordu. Ne ilginç ki o asa, dün masumlara kurtuluş yolu açarken şimdi aynı mazlumları yok ediyordu. Karunları sayesinde sermayeyi kuşatarak küresel soygununu icra ediyor, dün mahrum bırakıldığı rızkı kontrolüne alarak yeryüzünü bira ve arpa ekmeğine talim ettiriyordu. Samiri, tekelcilikteki başarısı sayesinde sermayeyi tek elden kontrol ediyor; kendisine yakınlaşanlara altın buzağının burnundan ve ağzından fırsatlar akıtıyordu. Büyücüler ise girdikleri din adamı kılığında Musa adına attıklarını söylüyorlar ancak her seferinde Firavun’u karlı çıkarıyorlardı.
Öyle bir zamandır ki azgınlığın yeniden tarihi kuşatacağı hayat diliminde Allah, bu kavmi ihya için bir kere daha peygamber seçmiştir. Bu elçi İsa’dır. Dün İsrailoğulları’nı Firavun’dan ve onun din adamlarından kurtaran Musa’nın görevi şimdi İsa peygambere verilmiştir. O da aynı İsrailoğulları’nın soylarını şimdi Roma tarafından atanan kraldan ve mabetlerin üzerine çöreklenmiş hahamlardan kurtarmak için gelmiştir. Ancak oluşan bağnaz mantık o kadar katı ve ahlaksızdır ki Yahova’nın kulları Yahova’nın peygamberine ve yandaşlarına azılı bir düşman olmuşlardır. O günler, bir sürü müminin, havra fetvaları ve Roma infazlarıyla yapılan işbirliği sonunda canlarının yandığı dönemdir. Fakat zaman, kan denizinin hristiyanlarca aşılmasına ve iktidara gelişlerine şahit oldu. Daha sonra da geçmişin intikamı periyodrik aralıklarla alındı. Kan dökme seansları bu sefer tersine işliyordu. Bir dönemin mustazafları artık güçlüydüler. Bir yanağa atılan tokada öteki yanağını dönmek zamanı geçmiş, önüne çıkanı şamarlamak, derebeylik ve şövalyelik vakti gelmişti. Papazların eşek sırtında yoksul ruhani simalar olarak kralları cihada çıkarmaları nüfuz ve mal çoğaltma arzusunun yeniden hortlaması, Sezar mantığının İsa adına fetihlere kalkışmasıydı. Allah insanlığın bu gidişine yine sesleniyor; bir taraftan hakim olan şirk mantığını ve ona yandaş olmakta beis görmeyen ehl-i kitap anlayışını yeniden nesh ediyordu. Çünkü elde kalanların insan için vereceği bir şey kalmamıştı. Dün zalimlerin yıkılışına sebep olan din, bugün aynı azgınların payandası haline gelmişti. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya varis olduğunu söyleyenler, Nemrud’un, Firavun’un ve Sezar’ın sünnetine uymaktaydılar. Uydurdukları hadisleri nesh edecek bir kitap da zaten ortalıktan kaldırılmış, esaslar usüllere feda edilmişti. Yeryüzü yeniden bir "Öze dönüş " hareketiyle tanışıyordu. İbrahim’in, Musa’nın ve İsa’nın yeni varisi son peygamber, emin beldeye, Sina Dağı’na, incire ve zeytine yemin ederek yola çıkıyor ancak yine atalar yoluna bağlanmışların baskısına ve zulmüne maruz kalıyordu. Lakin sabır ve sebat kazandı. Hayatını her alanıyla Allah’a adayan topluluk azdı; ancak yeryüzünün unutamayacağı bir eser bıraktı. Küçümsenen koyun çobanı bir devrim gerçekleştirmişti. Çok zaman geçmedi ki Firavun bu topraklara da ayak bastı. Yıkılmış olan saltanat, ünvan arzuları, ayrıcalıklı kimliğe sahip olma isteği ve mal yarışı, ensar ve muhacir kardeşliğini geride bıraktı. Artık Bedir’de müminler ve Kureyş ileri gelenleri değil, Müslüman olduğunu söyleyen iki topluluk savaşır hale geliyordu. Bir tarafta gerçekten Allah rızası diğer tarafta Allah adına mürekkep ve deriyle süslenmiş kutlu mızraklar ve gölgesinde saltanat vardı. Böylece çok geçmeden İsrailoğulları’nın kapıldığı felaket ümmetin sünneti haline getirildi.
Bunlar, üzerine yemin edilen asr’ın geçmiş zaman dilimidir. Kuran bu hadiselerin iki kısmını bize anlatıyor. Diğer kısmı da bizim yaşantımızdır zaten. Bugünkü Müslümanlığın Allah’a karşı olması gereken sorumluluk boyutu en az kendilerinden önceki sapkınlığa uğramış mantığın esareti içindeki kadardır. Bizim tek ayrıcalıklı yönümüz kitabın tahrif olmayışı; ancak hayatımızın tahrifata uğrayışıdır. Yani Mekke’ye yeniden dönülmüştür. Üç dinin mensuplarının kavraması gereken nokta burasıdır. Tali eylem usullerinden sıyrılarak ne adına davranılacağının hesaplanması ve ne yapılması gereğinin ele alınmasıdır. Çünkü Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in tevhidi dini yerine aynı isimlere bağlı kalındığını iddia ederek bir örf dini yaşanmaktadır. Allah tarafından olması gereken bir yükümlülüğün yerine insan-merkezli bir belirleyicilik hakim olmuştur. Aynı mantığa mahkum kafa yapısıyla yaşayarak son dinin müntesibi olma şerefi bizi asla kurtarmayacaktır. Dün dinlerini otoriteye kurban ederek kendilerine de çıkar kapısı oluşturan zihniyetin devam eden uzantıları apaçık ortadadır. İşte İsa’nın anlayışı burada çarmıha gerilmektedir. Roma anlayışının önümüze koyduğu bu infaz usulünde insan canı üzerine Yahudi ve Hristiyan fetvası acımasızca taraftarlık ilan ederken bugün var olan İslami anlayışın kutsal devlet esasıyla ortaya koyduğu tarafgirlik veya suskunluk aynı zulmün yeniden hortlatılmasıdır. Sistemin, batıllarını meşru kılma yönünde diyanetten ve köşk kazazedesi efendilerden istediği ve onlara yaptırdıkları Sıffin’da mızrakların ucuna Kur’an ayetlerini takanların yaptıklarından başka bir eylem değildir. Allah’a ve resulüne aleni harp ilan eden bir sistemde Ebu Cehillerin ve istikballerinin bekası için "Devlet gemisi batarsa bizde boğuluruz" mantığıyla sabır ve bağlılık dolu dualar ettirme gafleti başka hiçbir sözle ifade edilemez. Bu yüzden mevcut olan maslahatı koruma mantığıyla, yapılan zulme sessiz kalma bizleri mütevekkil Müslüman olmaktan çıkarmakta. "Dilsiz şeytanlar güruhuna" katmaktadır. Üstelik "Bana ve topluluğuma dokunulmasın" yaklaşımlarıyla zalimce tavırlara berat verilmekte, bu tutumlar İslam’dan kılıflarla kamufle edilmektedir. Kur’an’ı tebliğ edenlerin önüne, sıkılmadan getirdikleri uydurma hadislerle, ayetleri yorumlamanın doğru da olsa küfür olacağı fetvasını verenler doğru sözü bile cehenneme gönderirken, 28 Şubat zihniyetine yaptıklarından dolayı her halükarda sevap tahsis etmektedirler. Mehmet Barlas’ın "Fethullah Gülen Sendromu" adlı eserinde, Fethullah Gülen’in Yalçın Doğan’a 28 Şubat’la ilgili yaptığı yorum bu açıdan cidden ibret vericidir.
Yalçın Doğan: Peki bu tartışmaya şeyden geldi Türkiye, İmam-Hatip okulları ve sekiz yıllık eğitimin M.G.K’nın kararları ile geldi. Gerçi siz bir din adamısınız ama önemli bir kitleye hitap ediyorsunuz. Milli Güvenlik kararlarının siyasete etkisi nedir sizce?
Fethullah Gülen: M.G.K. kararları, belki bu şekliyle tavsiye niteliğindedir. Bazıları bunları muhtıra şeklinde algıladı. Bu kararlar bu şekli ile gelişmiş demokrasilerde antidemokratik bulunabilir. Fakat şurası da bir gerçek ki "Milli Güvenlik"in hali hazırdaki konumu anayasal bir takım esaslara dayandırılmıştır. Yani M.G.K. her şeyi aşarak, kanunları aşarak, parlamentoyu aşarak, anayasayı aşarak kendi kendine bu konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete gelip karar yağdırmıyor. Yani anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür. Mesela onlar, "Biz milletimizin güvenliğini koruma mevkiinde bulunuyorsak, olup bitenler de-ister gerçekten öyle olsun, isterse öyle algılanmış olsun-rejim için bir tehlike ise, bunlara müdahale etmek bizim sorumluluğumuz altındadır. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz" mülahazası ile hareket ediyorlarsa, meseleyi böyle algılıyorlarsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer bir hata varsa bir ictihat hatasıdır. Hatta meseleye fakihlerin mülahazası ile de yaklaşılabilir. İctihattaki hatalar bir sevap kazandırır; eğer isabet olursa iki sevap kazandırır."
Kelimesi kelimesine aldığım bu sözlerde Kuran’a yönelenlerin, generaller kadar sevap kazanma hakkının olmadığını görüyorsunuzdur. Ne acıdır ki her halükarda sevap getiren içtihatlar masumların örtü ayetlerine uymalarının engellenmesiyle kazanılmaktadır. Şüphesiz Allah, kelimelerle işlenen bu cinayetin hesabını soracaktır. Bu dünyanın geçici menfaatleri için kitabın hükümlerini arkaya atarak verilen fetvalar, sünepe hahamların Roma ordusu karşısında el pençe divan duruşundan başka bir hal değildir. Bu zilletin tek kelimeyle ifadesi vardır: Artık çarmıha gerilen, Resulallah’ın davetidir. Hakkaniyetin otoriteye kurban edilişi her seferinde daha büyük zillete düçar kalmaya sebep olmaktadır. Brüksel‘de yapılan bir konuşmada ise başka bir askeri ictihada daha şahit olduk. Türk kadınının örtünme sebebinin Kur’an’dan kaynaklanmadığını, yağmur yüzünden olduğunu öğrendik. Tabi bu sözler inciden oluşmuş gerdanlığa yeni bir boncuk olarak takılacaktır. Ancak din adına köşe başlarına getirilenler, bir fetva versinler ve şemsiyenin Nur suresini nesh ettiğini bize açıklasınlar.
Bu manzaraların karşısında, bitkin bir sesle acziyet içine düşürülmüş olmaktan söz etmek hiç kimsenin hakkı olamaz. Her seferinde "Üzerimizde oyunlar oynanıyor, aldatılıyoruz" kaçamakları bize masumiyet kazandırmayacaktır. Hani sık sık tekrarlanır ya "Bir müslüman aynı delikteki yılana iki kez sokulmaz" diye... Ne bizim Müslümanlar yılana sokulmaktan bıktılar ne de yılanlar sokmaktan. Bu zehirlenmeye son vermenin başlangıcı akılların üzerine serpilmiş şirk katmanlarından kurtulmakla olacaktır. Hakikati, hayatın kenarına atarak nesh etmiş kafaların ortaya koyduğu hurafeler destesinden insana bir hayır gelmeyecektir. Bugüne kadar oluşturulan ve bizlerce de hüsn-ü kabul gören vazgeçilmez din ilkelerimiz olan cilt cilt esatir, hakla batılın mevkisini değiştirmiştir. Ne acıdır ki bu değişim Allah için varını yoğunu ortaya koyan, Kur’an ilkelerinin hayata hakim esaslar olması gerektiğini savunanların bir çok yaftayla iftiraya uğramasına sebep olurken ve bu zındıklar sürüsü(!) cehenneme havale edilirken umumhane ehline tek celsede cennet vaat eder olmuştur. Define sandığının kapağını aralarsanız malum işler yapan bir kadının susuz köpeği ayakkabısıyla sulaması neticesinde nasıl cennetlik olduğunu görürsünüz. Meryem’e komşu olmanın yolu işte bu kadar basittir. Şüphesiz bu durum çağın fırsatçı müctehitlerine kendilerini ekranlarda ispatlamaları için yeni imkanlar sunmaktadır. Bence belediyeler eğer laiklik izin verirse bu hadisin gereğini yerine getirerek, kapayamadıkları genelevlerin önüne köpek sulama kuyuları açmalı ve bilumum köpekleri de oraya getirerek bir çırpıda cennet kazandırma sevabına ortak olmalıdırlar.
Beklentilerimiz ve kaygılarımız yapmamız gerekenlerin önüne geçmektedir. Suya sabuna dokunmayan ve elimizi yakmayacak alanlarda gayet cesur ve araştırmacı kimlikli aydın Müslümanların ne yazık ki "Yasak bölgeli" sahalara yaklaşmaları hiç görülmemektedir. Fitneyi uyandırmama maslahatına sıkı sarılışın neticesinde bin üç yüz küsür senedir İslam alemi daldığı ölüm uykusundan asla kalkamadı. Dün önümüze geçerek örneklik oluşturanların hayatları maalesef filmlerde ağlanması gereken acılı sahnelerden öteye varamadı. Aslında öyle değerli ve şeref duyacak miraslarımız vardır ki sadece siyer yapraklarında hapsolmaktadır. İnandıkları din uğruna tam üç yıl her türlü eziyete, yoksulluğa ve yalnızlığa itilenlerin, tam bu sırada kendilerine teklif edilen iktidarı, zulümle uzlaşmak anlamına geldiği için reddetmesi peygamberin örnek davranışlarından birisidir. Açlıktan ağlayan çocukların, sütü kuruyan anaların ve biçare yaşlıların çare bekleyen gözleri arasında bu teklifleri reddetmek yeryüzünün en şerefli hareketlerinden biridir. Üstelik peygambere inananların bu yüzden "Bu fırsat kaçırılır mı?" düşüncesini akıllarına getirmedikleri an… Şimdi düşünüyorum ve kendime soruyorum -ki biz bu şartların kenarından bile geçmedik- peygamber aramızda olsa ve aynı acılara maruz kalsak böyle bir teklif de yapılıverse onu reddeden peygambere Kureyş müşriklerinden daha zalim davranırdık herhalde. Bunun aksini düşünmek istiyorum, ancak ortalıkta bunu savunmaya delil olacak hiçbir davranış ve azim maalesef yoktur.
İçinde yaşadığı hale şükredenlerin bulunduğu şu toplumda Allah’a kulluk yapıldığı iddiası ile hareket edildiğini iddia etmek koca bir yalandan ibarettir. Bir toplum önce var olan zulme taraftar olmaktan vazgeçmedikçe ve yaratıcısının hükümlerinden başka ilkelerin hakimiyetine isyan etmedikçe Allah’a şükür edemez. Çünkü İslam yolların ayrılış noktasında başlamaktadır. Tercihin Allah ve ötekiler arasında, Allah’tan yana olmadığı bir durumda güzel ameller işleneceğini düşünmek boşuna çabalamaktır. Çünkü asıl nokta şirk meselesidir. Bu amelleri boşuna çıkaran bir hal olmakla beraber sadece ahirete mahsus bir ceza değildir. Yeryüzünde de şirk koşulduğu zaman ameller boşa çıkmakta, yolumuzu ayırmadığımız yanlışların içinde güzel günler hayaliyle ziyandan ziyana uğramaktayız. Onun içindir ki namazın kılındığı, oruçların rahat tutulabildiği ve kurbanların kesildiği, haccın rahatça yapıldığı bir yerde hayattan yana tatminsizlik ve adaletsizlik isyanı asla dinmemektedir. Allahu ekberlerin okunduğu mescitlerin köşe bucak yer tuttuğu topraklarda örtünenlere acımasızca zulmedilir, hakları müstekbirlerin iki dudağı arasından çıkan kelimelerle gasp edilir.
Bu hal, vahiy bilincinden uzak toplumların kaderidir. Ne kadar Müslüman ülke ararsanız arayın aynı cehaleti ve sefaleti, ahlaksızlığı, sorumsuzluğu görürsünüz. Bu nedenle, asırlardır kendimizden bir şeyi ortaya koyamadık. Örnek olacak birkaç sima ve hareket ise kendi ellerimizle karalandı. Bilinçsizlenme yolunda adeta körü körüne inat haline gelen tutumlarımız yüzünden güzelliklerimizin kanına girdik ve ilkelerimizi kendi ellerimizle çarmıha gerdik. Eğer bu yanlış uygulamaların üzerimizden kaldırılabileceği bir süreci başlatmak istiyorsak Roma diktatörlüğünün varislerine ümit bağlamaktan ve onların uygulamalarına meşruiyet veren haham ahlaklı müfsidlerin dizinin dibinde oturmaktan bir an önce kurtulmalıyız.


 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'