|
|  |

Hayata Anlam Vermek
Erhan AKTAŞ
İnsanı diğer canlılardan ayıran baskın özelliklerden biri de, yaşadığı hayatı
şekillendirme ve düzenleme yeteneğine sahip oluşudur. İnsanın dışındaki canlı
varlıkların hayatla ilişkileri, yalnızca varlıklarını sürdürebilmeleriyle
sınırlıdır. İnsan, yalnızca kendi hayatına değil, canlı- cansız bütün bir aleme
müdahale edebilme imkanına sahip tek varlıktır. Hayatı özne ve nesne bağlamında
ikiye ayırırsak; insan özne, onun dışındaki her şey nesne konumundadır. O
bakımdan insana hayatın öznesi de denebilir.
Hayatın öznesi olan insan, "doğasındaki öz" (fıtratı) itibariyle iyi ve kötü
özellikleri aynı yapıda bulunduran bir varlıktır. Ve bu varlık hayata, iyi
özelliğiyle müdahale ederse "iyi"; kötü özelliğiyle müdahale ederse "kötü" anlam
vermiş olur. Diğer bir anlatımla hayat onun müdahale özelliğine göre anlam
kazanmış olur. İnsanın hayatla olan ilişkisinde önemli olan şey, iyi ve kötüyü
potansiyel olarak aynı bünyede bulunduran insanın, bu yönlerinden hangisinin ve
nelere bağlı olarak harekete geçeceğinin doğru tespit edilmesidir; insanın, iyi
veya kötü yönünün harekete geçmesinin neye bağlı olarak gerçekleşeceğinin doğru
bilinmesidir. Çünkü yanlış seçimle doğru sonuca ulaşılamaz.
İyi şeyler, insanın iyi yönünün; kötü şeyler de insanın kötü yönünün harekete
geçmesinin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ve ortaya çıkan bu sonuca göre de hayat
ya iyi ya da kötü olmaktadır. Bu tespit herkesin kabul edebileceği ortak bir
doğrudur. Ancak bütün tartışma, iyi ve kötünün tespit edilmesinin neye göre,
nasıl ve kim tarafından yapılacağına karar vermede ortaya çıkmaktadır.
Düşüncesinin merkezine bu sorunun yanıtını vermeyi almayan bir kimse hayata dair
neyi önerirse önersin, önerisi bir iyi niyet temennisi olmaktan öteye
geçmeyecektir. Çünkü bu sorunun yanıtı her düşüncenin kendisine merkez olarak
aldığı temel referansa göre değişmektedir. Bir Müslüman için verilebilecek yanıt
bellidir, o da "amaç"ın ve "ölçü"nün vahiy olmasıdır. Vahyi düşüncesinin
merkezine almayan, bu kaynaktan beslenmeyen ve ona uygunluğu "şart" olarak
görmeyen bir anlayış hangi teolog, aydın veya filozof tarafından benimsenirse
benimsensin İslami olarak nitelendirilemez. Allah’ın boyası ile boyanmamış ve
onun rengini taşımayan bir düşünce ve görüş, içinde ne kadar İslami motif
taşırsa taşısın hayata İslam’la anlam veremez. Hangi düşüncenin taraftarı olursa
olsun bir kimsenin öncelikle ilkeli ve tutarlı olması gerekir. İlkeli ve tutarlı
olmanın en başat göstergesi de insanın hangi uygarlığa "ait" olduğunu net bir
şekilde ortaya koyabilmesidir. Konjöktöre göre yön değiştiren bir düşüncenin
namusundan söz edilemez.
"Amacı" olmayan düşüncenin anlamı da olmaz. Hayata İslam’la anlam vermeyi "amaç"
edinmeyen bir düşünce, hangi İslami argümanlara sahip olursa olsun, hangi
retoriği kullanırsa kullansın, kendisini ne kadar İslam’la tavsif ederse etsin
İslam’a ait olma özelliğini yitirmiş olacağından hiçbir değer taşımaz. Hangi
düşünceye "ait" olursa olsun "değere" anlam veren şey amaçtır. Amaçtan yoksun
bir düşünce veya görüş hiçbir zaman kendi pratiğini üretemez. Pratiği olamayan
bir düşünce hayat içinde boşta kalır. Boşta kalan bir düşüncenin toplumsal bir
harekete dönüşmesi, özgün bir yaşam biçimi ortaya koyabilmesi söz konusu olamaz.
İslam adına düşünce üretenler, konuşup yazanlar, ne kadar felsefi derinlikli,
kültürel ağılıklı, sanatsal içerikli, bilimsel ve rasyonel özellikli bir
retoriğe sahip olurlarsa olsunlar, İslami bir yaşam biçimini gerçekleştirmeyi
amaç edinmedikçe, vahyi ölçü almadıkça bütün çabaları, düşünce ve sözleri
"yalakalık" bağlamında değerlendirilmenin ötesinde bir sonuç vermeyecektir. Bu
uğraşın içinde yer alanların popüler olması ve entelektüel sayılması, ortaya
ciddiye alınacak bir değer koymalarından değil, yapıp ettiklerinin
"hasımlarınca" kabul edilebilirliğindendir.
Bilinmelidir ki bir uygarlığın "kendisini" benimsemeden, ona ait bir "değeri"
benimsemek tutarsızlıktan başka bir şey olarak nitelendirilemez. Örneğin
demokrasi Batı uygarlığının bir değeridir. O varlığını ve uygulama biçimini en
güzel biçimde ancak Batı uygarlığının bütünlüğü içinde ortaya koyabilir. Çünkü
demokrasinin bağlamı, onun doğduğu kültürdür. Siz onu bağlamından koparırsanız o
artık demokrasi olmaktan çıkar. Demokrasiye anlam veren felsefeyi ve ruhu
benimsemeden, onun ait olduğu kültürü benimsemeden yalnızca tek başına bir değer
olarak demokrasiyi benimsemek, tuzlu su balığını tatlı suda yaşatmak istemeye
benzer. Su sudur, balık da balıktır denemez. Her balığın kendine özgü ortamı
vardır. Demokrasi de ancak kendi ortamında yaşar. İslam ve demokrasiyi
özdeşleştirmeye çalışanlar ya demokrasinin ya da İslam’ın cahilleridirler.
Demokrasi ve İslam’ın bağlamları dikkate alındığında İslam’ın vahiy,
demokrasinin de beşeri kaynaklı oldukları açıkça görülecektir. Dolayısıyla
özdeşleştirilmeleri hiçbir mantığa sığmaz.
Her görüşün kendine özgü değerleri vardır. Bu değerlere müdahale edilmesi onlar
tarafından hayata verilen anlamın değiştirilmesi demektir. Adına ne konursa
konsun insanlar, hayata hangi değerlerle anlam veriyorlarsa veya vermek
istiyorlarsa o değerlerin ait oldukları dünya görüşünü benimsemiş sayılırlar.
Kişisel anlamda da bu böyledir: kişi hayatına neyle anlam veriyorsa onun değeri
hayatına anlam verdiği şeylerin değeri kadardır. Bu bağlamda hayatına kıymetli
şeylerle değer veren insan iyi insan; basit şeylerle anlam veren insan da basit
insandır. İnsanın kaliteli veya kalitesiz oluşu, hayatını oluşturduğu değerlere
bağlıdır. İslam’a göre bu dünya geçici ancak güzel bir yurt olarak anlamlıdır;
ebedi hayat için anlamlı ve değerlidir. İnsanın içinde iyilik ve kötülük bir
potansiyel olarak vardır. Hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil kararlara
bağlıdır. İnsan iradesinin güzelleştirmeye, desteklenmeye ve güçlendirmeye
ihtiyacı vardır. Doğru olanın bilgisine sahip olmakla onu yerine getirmek aynı
şey değildir. Teori ve pratik bir bütündür. Amaç yeryüzünde dinin tamamen
Allah’a ait olmasıdır. Hiçbir otoritenin ve gücün kulluğuna razı olunmamalıdır.
Bugün hayata anlam vermede iki belirgin anlayıştan söz edilebilir. Ölümden sonra
da hayatın devam edeceği ve hesap verileceği anlayışı ile materyalist, nihilist
ve hedonist anlayış. Ölümle sona ermeyen, devam edecek olan ve daha önemlisi de
"hesap" vermeyi öngören bir hayat anlayışı, devamı olmayan, "yok olmak" demek
olan bir hayat anlayışına göre çok daha anlamlı ve olumlu bir anlayıştır. Bu iki
anlayış arasındaki değerler farkı onların anlamlandırdıkları hayatların
arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. "Varlık" ve "yokluk" ne anlam ifade
ediyorlarsa bu iki anlayış da onu ifade etmektedir. "Mutluluk" ve "mutsuzluk"
neyse bu iki anlayışın arasındaki fark da odur.
Sonlu olan, ölümle sona erecek olan; "yok" olacak olan ve bundan dolayı da
aslında "anlamsız" olduğuna inanılan veya nasıl olsa her şey şimdiki hayatın
bitmesi ile biteceğine göre bu hayatın yalnızca "zevkperest" bir anlayışla
yaşanması gerektiğine inanan ya da hayatın değerini madde ile sınırlayan, onu
maddeciliğin zindanında tutsak yapan bir anlayışla hayata anlam verilmesinin
sonucu olarak insan kendisine yabancılaşmıştır…
Kendisine yabancılaşmış bir varlık olmasının sonucu olarak, nasıl bir varlık
olduğunun cevabını doğru veremeyen insanın, hayatına doğru anlam vermesi mümkün
olmamıştır. İnsan, insanlık tarihi boyunca sürekli varlığını, evreni ve hayatı
sorgulamış ve tanımlamaya çalışmıştır. Kim olduğunun, nereden geldiğinin ve
nereye gideceğinin cevabını bulmaya çalışmıştır. Batı Uygarlığı çerçevesinde
sürdürülen bu çabalar insanın aradığı gerçekle buluşmasını sağlayamamıştır.
Bugün bütün bir insanlığın içinde bulunduğu durum bunun en güzel kanıtıdır.
İnsanlık materyalizmin, nihilizmin ve hedonizmin anlam (anlamsızlık) dünyasında
hayatına anlam aramaktadır. Kendisini "yeterli" gören ve yolunu "tek başına"
bulmaya çalışan, hayatına kendisi dışında hiçbir şeyin müdahale etmesini
istemeyen insanın, karşı karşıya bulunduğu "gerçeklik" insanın yanıldığını
göstermektedir. Bu yanılgıdan çıkarılması gereken sonuç şudur: insan tek başına
kendisine yeterli bir varlık değildir. Aklı, bilgisi, gücü ve imkanı sınırlıdır.
Varlığını sürdürebilesi başka varlıkların varlığına bağlıdır. Dolayısıyla
bağımlı bir varlıktır. Vahyin kılavuzluğu olmaksızın insanın kendisi için en
iyiyi en doğruyu bulması olanaksızdır. Çünkü hiçbir imkan insanı, kendisini
yaratandan daha iyi tanımayı sağlayamaz. İnsanın yapısını ve o yapıya en uygun
olan hayatı onu yaratandan daha iyi bilen olamaz. O bakımdan doğru seçenek vahye
teslim olmaktır. Aslında insan için iki seçenek vardır: ya Allah’ın anlam
verdiği hayat ya da insanın anlam verdiği hayat. Diğer bir anlatımla tercih
İslam Uygarlığı ile Batı Uygarlığı arasında olacaktır.
|
|
 |


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'

|