Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

Hayata Anlam Vermek 

 

Erhan AKTAŞ


İnsanı diğer canlılardan ayıran baskın özelliklerden biri de, yaşadığı hayatı şekillendirme ve düzenleme yeteneğine sahip oluşudur. İnsanın dışındaki canlı varlıkların hayatla ilişkileri, yalnızca varlıklarını sürdürebilmeleriyle sınırlıdır. İnsan, yalnızca kendi hayatına değil, canlı- cansız bütün bir aleme müdahale edebilme imkanına sahip tek varlıktır. Hayatı özne ve nesne bağlamında ikiye ayırırsak; insan özne, onun dışındaki her şey nesne konumundadır. O bakımdan insana hayatın öznesi de denebilir.
Hayatın öznesi olan insan, "doğasındaki öz" (fıtratı) itibariyle iyi ve kötü özellikleri aynı yapıda bulunduran bir varlıktır. Ve bu varlık hayata, iyi özelliğiyle müdahale ederse "iyi"; kötü özelliğiyle müdahale ederse "kötü" anlam vermiş olur. Diğer bir anlatımla hayat onun müdahale özelliğine göre anlam kazanmış olur. İnsanın hayatla olan ilişkisinde önemli olan şey, iyi ve kötüyü potansiyel olarak aynı bünyede bulunduran insanın, bu yönlerinden hangisinin ve nelere bağlı olarak harekete geçeceğinin doğru tespit edilmesidir; insanın, iyi veya kötü yönünün harekete geçmesinin neye bağlı olarak gerçekleşeceğinin doğru bilinmesidir. Çünkü yanlış seçimle doğru sonuca ulaşılamaz.
İyi şeyler, insanın iyi yönünün; kötü şeyler de insanın kötü yönünün harekete geçmesinin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ve ortaya çıkan bu sonuca göre de hayat ya iyi ya da kötü olmaktadır. Bu tespit herkesin kabul edebileceği ortak bir doğrudur. Ancak bütün tartışma, iyi ve kötünün tespit edilmesinin neye göre, nasıl ve kim tarafından yapılacağına karar vermede ortaya çıkmaktadır. Düşüncesinin merkezine bu sorunun yanıtını vermeyi almayan bir kimse hayata dair neyi önerirse önersin, önerisi bir iyi niyet temennisi olmaktan öteye geçmeyecektir. Çünkü bu sorunun yanıtı her düşüncenin kendisine merkez olarak aldığı temel referansa göre değişmektedir. Bir Müslüman için verilebilecek yanıt bellidir, o da "amaç"ın ve "ölçü"nün vahiy olmasıdır. Vahyi düşüncesinin merkezine almayan, bu kaynaktan beslenmeyen ve ona uygunluğu "şart" olarak görmeyen bir anlayış hangi teolog, aydın veya filozof tarafından benimsenirse benimsensin İslami olarak nitelendirilemez. Allah’ın boyası ile boyanmamış ve onun rengini taşımayan bir düşünce ve görüş, içinde ne kadar İslami motif taşırsa taşısın hayata İslam’la anlam veremez. Hangi düşüncenin taraftarı olursa olsun bir kimsenin öncelikle ilkeli ve tutarlı olması gerekir. İlkeli ve tutarlı olmanın en başat göstergesi de insanın hangi uygarlığa "ait" olduğunu net bir şekilde ortaya koyabilmesidir. Konjöktöre göre yön değiştiren bir düşüncenin namusundan söz edilemez.
"Amacı" olmayan düşüncenin anlamı da olmaz. Hayata İslam’la anlam vermeyi "amaç" edinmeyen bir düşünce, hangi İslami argümanlara sahip olursa olsun, hangi retoriği kullanırsa kullansın, kendisini ne kadar İslam’la tavsif ederse etsin İslam’a ait olma özelliğini yitirmiş olacağından hiçbir değer taşımaz. Hangi düşünceye "ait" olursa olsun "değere" anlam veren şey amaçtır. Amaçtan yoksun bir düşünce veya görüş hiçbir zaman kendi pratiğini üretemez. Pratiği olamayan bir düşünce hayat içinde boşta kalır. Boşta kalan bir düşüncenin toplumsal bir harekete dönüşmesi, özgün bir yaşam biçimi ortaya koyabilmesi söz konusu olamaz. İslam adına düşünce üretenler, konuşup yazanlar, ne kadar felsefi derinlikli, kültürel ağılıklı, sanatsal içerikli, bilimsel ve rasyonel özellikli bir retoriğe sahip olurlarsa olsunlar, İslami bir yaşam biçimini gerçekleştirmeyi amaç edinmedikçe, vahyi ölçü almadıkça bütün çabaları, düşünce ve sözleri "yalakalık" bağlamında değerlendirilmenin ötesinde bir sonuç vermeyecektir. Bu uğraşın içinde yer alanların popüler olması ve entelektüel sayılması, ortaya ciddiye alınacak bir değer koymalarından değil, yapıp ettiklerinin "hasımlarınca" kabul edilebilirliğindendir.
Bilinmelidir ki bir uygarlığın "kendisini" benimsemeden, ona ait bir "değeri" benimsemek tutarsızlıktan başka bir şey olarak nitelendirilemez. Örneğin demokrasi Batı uygarlığının bir değeridir. O varlığını ve uygulama biçimini en güzel biçimde ancak Batı uygarlığının bütünlüğü içinde ortaya koyabilir. Çünkü demokrasinin bağlamı, onun doğduğu kültürdür. Siz onu bağlamından koparırsanız o artık demokrasi olmaktan çıkar. Demokrasiye anlam veren felsefeyi ve ruhu benimsemeden, onun ait olduğu kültürü benimsemeden yalnızca tek başına bir değer olarak demokrasiyi benimsemek, tuzlu su balığını tatlı suda yaşatmak istemeye benzer. Su sudur, balık da balıktır denemez. Her balığın kendine özgü ortamı vardır. Demokrasi de ancak kendi ortamında yaşar. İslam ve demokrasiyi özdeşleştirmeye çalışanlar ya demokrasinin ya da İslam’ın cahilleridirler. Demokrasi ve İslam’ın bağlamları dikkate alındığında İslam’ın vahiy, demokrasinin de beşeri kaynaklı oldukları açıkça görülecektir. Dolayısıyla özdeşleştirilmeleri hiçbir mantığa sığmaz.
Her görüşün kendine özgü değerleri vardır. Bu değerlere müdahale edilmesi onlar tarafından hayata verilen anlamın değiştirilmesi demektir. Adına ne konursa konsun insanlar, hayata hangi değerlerle anlam veriyorlarsa veya vermek istiyorlarsa o değerlerin ait oldukları dünya görüşünü benimsemiş sayılırlar. Kişisel anlamda da bu böyledir: kişi hayatına neyle anlam veriyorsa onun değeri hayatına anlam verdiği şeylerin değeri kadardır. Bu bağlamda hayatına kıymetli şeylerle değer veren insan iyi insan; basit şeylerle anlam veren insan da basit insandır. İnsanın kaliteli veya kalitesiz oluşu, hayatını oluşturduğu değerlere bağlıdır. İslam’a göre bu dünya geçici ancak güzel bir yurt olarak anlamlıdır; ebedi hayat için anlamlı ve değerlidir. İnsanın içinde iyilik ve kötülük bir potansiyel olarak vardır. Hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil kararlara bağlıdır. İnsan iradesinin güzelleştirmeye, desteklenmeye ve güçlendirmeye ihtiyacı vardır. Doğru olanın bilgisine sahip olmakla onu yerine getirmek aynı şey değildir. Teori ve pratik bir bütündür. Amaç yeryüzünde dinin tamamen Allah’a ait olmasıdır. Hiçbir otoritenin ve gücün kulluğuna razı olunmamalıdır. Bugün hayata anlam vermede iki belirgin anlayıştan söz edilebilir. Ölümden sonra da hayatın devam edeceği ve hesap verileceği anlayışı ile materyalist, nihilist ve hedonist anlayış. Ölümle sona ermeyen, devam edecek olan ve daha önemlisi de "hesap" vermeyi öngören bir hayat anlayışı, devamı olmayan, "yok olmak" demek olan bir hayat anlayışına göre çok daha anlamlı ve olumlu bir anlayıştır. Bu iki anlayış arasındaki değerler farkı onların anlamlandırdıkları hayatların arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. "Varlık" ve "yokluk" ne anlam ifade ediyorlarsa bu iki anlayış da onu ifade etmektedir. "Mutluluk" ve "mutsuzluk" neyse bu iki anlayışın arasındaki fark da odur.
Sonlu olan, ölümle sona erecek olan; "yok" olacak olan ve bundan dolayı da aslında "anlamsız" olduğuna inanılan veya nasıl olsa her şey şimdiki hayatın bitmesi ile biteceğine göre bu hayatın yalnızca "zevkperest" bir anlayışla yaşanması gerektiğine inanan ya da hayatın değerini madde ile sınırlayan, onu maddeciliğin zindanında tutsak yapan bir anlayışla hayata anlam verilmesinin sonucu olarak insan kendisine yabancılaşmıştır…
Kendisine yabancılaşmış bir varlık olmasının sonucu olarak, nasıl bir varlık olduğunun cevabını doğru veremeyen insanın, hayatına doğru anlam vermesi mümkün olmamıştır. İnsan, insanlık tarihi boyunca sürekli varlığını, evreni ve hayatı sorgulamış ve tanımlamaya çalışmıştır. Kim olduğunun, nereden geldiğinin ve nereye gideceğinin cevabını bulmaya çalışmıştır. Batı Uygarlığı çerçevesinde sürdürülen bu çabalar insanın aradığı gerçekle buluşmasını sağlayamamıştır. Bugün bütün bir insanlığın içinde bulunduğu durum bunun en güzel kanıtıdır. İnsanlık materyalizmin, nihilizmin ve hedonizmin anlam (anlamsızlık) dünyasında hayatına anlam aramaktadır. Kendisini "yeterli" gören ve yolunu "tek başına" bulmaya çalışan, hayatına kendisi dışında hiçbir şeyin müdahale etmesini istemeyen insanın, karşı karşıya bulunduğu "gerçeklik" insanın yanıldığını göstermektedir. Bu yanılgıdan çıkarılması gereken sonuç şudur: insan tek başına kendisine yeterli bir varlık değildir. Aklı, bilgisi, gücü ve imkanı sınırlıdır. Varlığını sürdürebilesi başka varlıkların varlığına bağlıdır. Dolayısıyla bağımlı bir varlıktır. Vahyin kılavuzluğu olmaksızın insanın kendisi için en iyiyi en doğruyu bulması olanaksızdır. Çünkü hiçbir imkan insanı, kendisini yaratandan daha iyi tanımayı sağlayamaz. İnsanın yapısını ve o yapıya en uygun olan hayatı onu yaratandan daha iyi bilen olamaz. O bakımdan doğru seçenek vahye teslim olmaktır. Aslında insan için iki seçenek vardır: ya Allah’ın anlam verdiği hayat ya da insanın anlam verdiği hayat. Diğer bir anlatımla tercih İslam Uygarlığı ile Batı Uygarlığı arasında olacaktır.



 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'