Kimlik Kapanı
AHMET İNSEL /
09.04.2003 / GAZETEM.NET
Topraklarından binlerce kilometre uzakta, kendine karşı hiçbir biçimde tehdit
oluşturmayan bir ülkeye karşı saldıran yönetimlerini, olur olmaz her yere
astıkları Amerikan bayraklarıyla, başını çektikleri Vahşi Batı koalisyonuna
dahil olmayan ülkelere yağdırdıkları hakaretlerle, inanılmaz bir benlik
şişinmesiyle destekliyor Amerikan toplumu. En bağnaz milliyetçi tezahürlerin
sergilendiği, faşizan bir iç düşman saplantısının adım adım hakim olmaya
başladığı bu ruh halini, hakim terminoloji, bir “yurtseverlik” kabarması olarak
tanımlıyor. Masum bir kelime: yurtseverlik.
Buna karşılık, ülkesine tonlarca bomba yağdıran, onu şok edip, dehşet içinde
bırakarak özgürleştireceğini iddia eden, fiilen ve hukuken işgalci güç
konumundaki dehşetengiz bir askeri güce karşı direnen Iraklılar’ın yaptıkları
ise, kör ve bağnaz bir milliyetçilik olarak adlandırılıyor.
Irak’a karşı Vahşi Batı koalisyonunun düzenlediği saldırıyı desteklemenin adı
yurtseverlik. Buna karşı direnmek ise milliyetçilik. Birincisi, medeniliği ve
barışçılığı kendinden menkul Amerikan toplumunun ifade ettiği temiz bir duygu.
İkincisi ise, medeniyetten nasibini almamış kaba bir toplumun dışa vurduğu,
aşağılık kompleksiyle dağlanmış bir ilkel davranış. Onları Saddam Hüseyin
diktatörlüğünden kurtarmak, özgürleştirmek için gelmelerine rağmen, kendilerine
ateş açan, tuzaklar kuran, direnen Irak askerleri karşısında şaşkınlığını ifade
eden Amerikan askerlerine, kendi eylemlerini tanımlamaları istendiğinde
akıllarına gelen ilk kelime, “yurtseverlik”.
Amerikan toplumunun türdeş bir etnik ve kültürel kökeni olmadığı için, bu
toplumda milliyetçiliğin değil, içinde doğduğu veya yaşadığı ülkeyi sevmek
anlamında yurtseverliğin geçerli olduğu kabul edilir. Kökeni ve dini ne olursa
olsun, o toplumun kurallarını kabul eden herkesi kabul etmeye, kendi içinde
eritmeye, onun değerlerinin bir kısmını da zaman içinde kendi kültür birikimine
dahil etmeye dayalı bu anlayış, kendi kimliğine duyduğu aşırı güven nedeniyle ne
bir kimlik arayışı içindedir ne de bir kimlik bunalımı. Yakın zamana kadar,
sosyoloji ve siyaset biliminde, bir kimlik kabarması biçiminde tezahür eden
kimlik refleksinin azgelişmiş, fakir toplumlara özgü olduğu kabul edilirdi.
Kimlik refleksi, fakirin silahıydı. Fransız sosyolog Jean-Claude Kaufmann, son
üç yıldan beri yaşanan gelişmelerin, Batı düşününün geçerliğine iyi kötü
inandığı bu tesbiti köklerinden sarstığını belirtiyor. Özellikle Irak’a karşı
ABD’nin başlattığı hukukdışı saldırı ve bu saldırı etrafında ABD’de oluşan
“yurtsever” şahlanışın, dört dörtlük bir kimlik refleksine tekabül ettiğini
haklı olarak belirtiyor. Bu durumda ortaya çelişkili bir durum ve, ona bağlı
olarak, çözümü zor bir sorun ortaya çıkıyor: Kimlik refleksi dünyanın en güçlü
ve en zengin toplumunun silahı olduğunda, böyle bir kimlik taşmasının yıkıcı
sonuçlarının önüne nasıl geçilir?
Bugün ABD’de milliyetçi-misyoner bir kimlik refleksi topluma ve çok daha
belirgin biçimde yönetime egemen. Yeni muhafazakârların yıllardır uygun zeminini
hazırladıkları bu kimlik tepkisinin saldırgan bir kabarışa geçip, patlaması için
bir kıvılcım gerekiyordu. 11 Eylül terörist saldırısı, kimlik bunalımı içinde
boğulan Müslüman-Arap dünyasının Amerika eliyle korunup, büyütüldükleri için
benliği en yaralı kesimlerinden geldi. Bu nedenle, 11 Eylül’ün ateşlediği
patlama, Amerikan toplumunun bir anlamda kendi içinden geldiğine inandığı için
saldırgan bir kimlik refleksine sarılmasını kolaylaştırdı ve hızlandırdı.
Dünyanın en zengin ve en güçlü toplumunun sergilediği milliyetçi-misyoner kimlik
refleksi, zaten büyük bir kimlik bunalımı içinde boğulan Arap-Müslüman
toplumlarda, yoksunluğun ve ezilmişliğin ateşlediği çok daha şiddetli bir
tepkiye yol açacağını tahmin etmek zor değil. Bu tepkinin Arap-Müslüman
dünyasını aşması, anglo-sakson dünyasına karşı dünyanın geri kalanının bir tepki
kabarmasına dönüşmesi de olası. Bu açıdan bakınca, önümüzdeki dönemin aslî
çatışmasının, ne dinler savaşı, ne de medeniyetler savaşı olacağı görülebiliyor.
Giderek dünyayı saracak olan bu çatışmanın enerjisini kimlik patlamaları
verecek. Amerikan toplumunun kadim demokrasi geleneklerini de sarsmaya aday bu
kimlik patlamasının yaratacağı kaosa direnmek mümkün mü?
Bu soru, gündeme bir kez daha demokrasiyi içerik ve konumuyla yeniden düşünmek
gereğini getiriyor. Demokrasiyi getirdiği refah, mutluluk, devrim, özgürlük ve
benzeri amaçlar için bir araç değil, bu kimlikler kaosundan çıkmak için kendi
başına anlamlı bir amaç olarak tanımlayarak buna direnmek olanaklı mı?
Milliyetçi-misyoner kimliğine karşı radikal bir demokrasi ilkesini ve buna bağlı
haklar ve hukuku savunarak, bizi giderek avucu içine alacak olan kimlikler
kapanını bozmaya çalışmaktan başka çaremiz var mı? Milliyetçiliğin,
yurtseverliğin, kimlik arayışlarının birbirine karışarak, dünyayı yakmaya
hazırlanan bir ateş topuna dönüşüne karşı, insanlığı tüm farkları içinde
kapsayan bir radikal demokrasi ideolojisini güçlendirmeye, yeni bir hümanizmayı
yaratmaya ihtiyacımız var. İşte asıl medeniyet savaşı!