Bağımsızlık
Bağımsızlık
(Independence), en yalın anlamı itibarıyla, bir devletin dışa karşı egemenliği
demektir. Bu tanımın özünde ‘devlet’ ve ‘egemenlik’ kavramları yatmaktadır.
Dolayısıyla, bağımsızlık kavramını tahlil ederken, bu iki öğenin titizlikle
incelenmesi gerekmektedir.
‘Devlet’ (state), özü itibarıyla, Avrupa tarihine mahsus bir özel kavramdır ve
feodalizmden monarşiye geçiş sürecinde ortaya çıkmış bir siyasal organizasyonun
adıdır. Bu nedenle, özel bir siyasal varlık olarak ‘devlet’, prenslikler ve
imparatorluklar gibi ‘siyasal’ yapılardan farklıdır. Her ne kadar
ulus-devletlerin ortaya çıkışından önce de, belirli bir toprak parçası üzerinde
belirli bir şahıs, zümre, soy ya da kliğin hakimiyeti temelinde örgütlenmiş ve
bir nevi ‘sınırlar’la çevrili siyasal yapılar mevcut ise de, siyasal yapının
"devlet" (state) olarak örgütlenmesinin özel ve farklı bir anlamı haizdir.
Bağımsızlık kavramı da ancak, tarihsel sürecin belirli bir evresinde ortaya
çıkan bu yapının hemcinsleriyle ilişkisini tanımlarken söz konusu olabilmiştir.
Dolayısıyla bağımsızlık kavramını ‘devlet’ kavramından ayrı mütalaa etmek mümkün
değildir. Şu halde, ‘devlet’in tanımı, bağımsızlığın mahiyetini anlayabilmek
için önemlidir.
Modern anlamıyla, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun,
egemenlik/bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenmeye devlet
denilmektedir. Bunun bir diğer adı, ‘modern ulus-devlet’tir. Bu devletin Avrupa
tarihindeki teorik temellerini Bodin ve Machiavelli’ye kadar götürmek mümkündür.
Her iki düşünürde, feodal düzenin merkezi iktidara dönüştürülmesi gerektiğini
savunmuş ve böylece belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan monarşileri
meşrulaştırmışlardır. Ardından 1648 Vestfalya Barışı ile birlikte, bu siyasi
örgütlenmelerin uluslararası meşruiyet elde ettikleri görülmektedir. Bundan
böyle, Avrupa’daki siyasal örgütlenme, her biri meşru ve dokunulmaz egemenlik
haklarına ve bütünlüğüne sahip birimlerden oluşan bir devletler topluluğu
şeklinde tanımlanmıştır. Ardından siyaset teorisinin gelişmesi ile birlikte
liberal ve sosyalist devlet modelleri önerilmiş olmakla birlikte, bu yeni siyasi
örgütlenmenin temel vasıfları değişmemiş ve korunmuştur. Bu yeni yapı, modern
ulus-devlet olarak tecessüm ettiğinde ise şu asli ve değişmez özellikleri haiz
olduğu kabul edilir olmuştur: belirli bir toprak parçası üzerinde ve ‘millet’
kavramı temelinde inşa olunmak, bağımsız bir hukuk sistemi, bayrak, para sistemi
ve bağımsızlık temelinde bir yönetsel yapının tesisi. Zaman içinde parlamento ve
millet iradesi kavramları ekseninde bir evrim geçiren kavram, nihayet modern
dönemde, temsili demokrasi kavramının baz alındığı ‘bağımsız’ siyasal erkleri
vücuda getirmiştir. Bu ‘devletler’, kendi kendini yönetme (self-determination)
hakkına sahip meşru siyasal entiteler olarak görülmüş ve aynı temelden hareketle
ulus-devletlerden oluşan uluslararası organizasyonlar teşekkül etmiştir.
Egemenlik (sovereignity) kavramı da, devlet kavramıyla birlikte gelişmiştir.
Siyasi teoride, devletin karar alma sürecinde ve düzenin sağlanması hususunda
tek otorite olması anlamına gelmektedir. İlk kez Fransa’daki asi feodal beylere
karşı kralın gücünü meşrulaştırmak için kullanılan bu kavram, zaman içinde
Locke, Rousseau gibi ‘toplumsal sözleşme’ci filozofların katkıları ile birlikte
‘halk egemenliği’ şeklinde yeni bir anlama doğru evrildi. Hem Amerikan hem de
Fransız devrimlerinde belirleyici etkiye sahip olan bu kavrama göre, egemenlik
tekti ve ulusa aitti. Bölünemez, vazgeçilemez ve kaldırılamazdı. Hiçbir kişi ya
da grup egemenliği kendisine atfedemezdi ve tek bir kişi de egemenliği
üstlenemezdi. Böylece temelde halkın kendi başına kullandığı halk egemenliği
düşüncesi, örgütlü bir devlet yapısında somutlaşan, ulusun kullandığı ulusal
egemenlik düşüncesiyle birleşti. Akabinde de, bu egemenliğin parlamentolar
vasıtasıyla kullanıldığı düşüncesi geliştirildi. Ancak burada egemen devletin
yetkilerinin sınırlandırılması sorunu başgösterdi. Bu noktada Bodin, ‘egemen’in,
bir üst hukukla sınırlandırılmış olduğu düşüncesini ortaya attı. Ancak Hobbes,
egemeni hukuktan çok, güçle özdeşleştirdi. Ona göre hukuk, egemenin gücüydü ve
onun gücünü sınırlayamazdı. Yani egemen, mutlak güç sahibiydi. Bu anlayış,
uluslararası ilişkilerde, egemenin kendi iradesini bütün öteki egemenlere zorla
kabul ettirmeye çalıştığı sürekli bir savaş durumuna yol açtı. Ancak 20. yüzyıl
ile birlikte, egemenlerin gücüne sınırlandırma getirilmesi yaklaşımı ağırlık
kazandı. 1899 ve 1907 Lahey toplantıları ile başlayan süreç, 1945 BM Antlaşması
ile nihayet buldu. Buna göre, üye ülkeler, tanımlanan ve üyelerin eşit
egemenliği ilkesi etrafında şekillenen ‘uluslararası hukuk’ kurallarına göre,
aralarındaki sorunları barışçı yollardan çözmeye çalışacaklarını ve
birbirleriyle ilişkilerinde güce başvurmaktan kaçınacaklarını taahhüd ettiler.
Fakat bu anlayış, küreselleşme kavramının yoğun bir biçimde siyasal literatüre
girdiği döneme kadar, uluslararası ilişkilerde belirleyici konumunu muhafaza
edebilmiştir. Küreselleşme olgusu, klasik ‘egemenlik’ nosyonunu iğdiş edici
özellikleri nedeniyle, ulus-devlet temelinde örgütlenen siyasal kavramların
meşruiyetini de ‘de facto’ aşındırmıştır. Özellikle Avrupa Birliği nosyonunun
ortaya çıkması ve pratikte de işlerlik kazanması sonucunda, klasik egemenlik
anlayışında köklü kırılmalar meydana gelmiştir. Bu durum, doğal olarak,
ulusların ‘bağımsızlığı’ temelinde şekillenen uluslararası ilişkileri de
derinden etkilemiştir.
Egemenlik ve devlet kavramları etrafında şekillenen ‘bağımsızlık’ kavramının
İslami literatürde tam bir karşılığını bulmak ise mümkün değildir. Fakat her üç
kavramın çağrıştırdığı anlamlarla ilgili olan İslami kavramlar da elbette
mevcuttur. Burada ‘dar’ ‘hilafet’, ‘sultanlık’, ‘emirlik’ ‘hakimiyet’ gibi
kavramları ele almak mümkündür. Ancak bilinmelidir ki, bu kavramların anlam
içerikleri başka bir dünya görüşünün/dinin (İslam) temel kavramları tarafından
belirlenmiştir ve bu nedenle, hümanist, rasyonalist ve ulusçu dünya görüşünün
ürettiği modern ulus-devlet kavramının vazettiği anlamlarla çelişir. Örneğin
Avrupa tarihinin ürettiği bu yeni devlet modelinde ‘ulus’ kavramı belirleyici
önemi haiz olmasına rağmen, İslami siyasi örgütlenmelerde herhangi bir siyasi
oluşum/yapı, meşruiyetini ‘ulus/kavm’ kavramından değil, Şeriat’a uygunluk
kriterinden alır. Bu da son tahlilde devletin ve egemenliğin mahiyetini
belirler. Nihayet İslami ölçütlere uygunluk esasına göre kurulan bu siyasi yapı,
dünyadaki diğer siyasi yapılarla ilişkilerini de yine ‘ila-yı kelimetullah’
ilkesi etrafında şekillendirir ve bu nedenle ‘sulh’, ‘eman’ ya da ‘harb’
kavramları temelinde farklı bir –tabir-i caizse- ‘bağımsızlık’ politikası
uygular. Netice itibarıyla, İslam Şeriatı’nın hakim olduğu siyasi yapıların Batı
siyasal terminolojisinden farklı meşruiyet zeminlerinden hareket ettiği hususuna
dikkat edilmesi gerekmektedir.
‘Bağımsızlık’ kavramı, özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’da II. Dünya
Savaşı’ndan sonra kurulan ‘bağımsız’ devletlerin konumlarını değerlendiren
siyasal teorilerde de ciddi sorgulamaya muhatap olmuştur. Küresel ekonomiyi
anlama ve çözümleme kaygısından hareket eden ‘bağımlılık teorileri’ burada
hatırlanmalıdır. Buna göre, küresel sistemin işleyişinde ‘sömürü’ye dayalı temel
mekanizma bu dönemde de korunmaktadır. Değişen sadece ‘bağımlılığın’ biçimidir.
Sömürgecilik döneminde askeri güç kullanılarak sağlanan hegemonya, yeni dönemde,
daha ‘soft’ ve billurlaşmış tekniklerle elde edilmektedir. Bu sistemde, merkez
ülkelerde bir erk yoğunlaşması vardır ve periferideki diğer ‘bağımsız’
devletler, şu ya da bu biçimde bu erke bağlı ve ‘bağımlı’dırlar. Siyasal alanda
Birleşmiş Milletler, ekonomik alanda ise IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar,
bu küresel hakimiyetin devamını sağlamak için kurulmuşlardır. Bu sistemin önemli
bir ayağı da, ‘bağımsız’ devletleri, modernizme ‘bağlılığı’ tescil edilmiş yerel
liderliklerin yönetmesini temin etmektir. Bunu temin için ise, özellikle
uluslararası vakıf, dernek ve eğitim kurumlarından yararlanılmaktadır. Yani son
tahlilde ‘iktidar ilişkisi’ değişmemekte, güçlü ile zayıf arasındaki ilişki
biçimi varlığını korumaktadır.
Küreselleşme kavramının siyasal literatürde yoğun bir şekilde kullanılmaya
başladığı 80’li yıllardan sonra ise, bağımsızlık kavramı cazibesini iyiden iyiye
yitirmeye başlamıştır. Özellikle bilgi teknolojisinin imkanları,
ulus-devletlerin bağımsızlığını daha bir ‘göreceli’ hale getirmiş, bu da netice
itibarıyla siyasal ilişkilerin mahiyetini etkilemiştir. Bu sürecin doğal sonucu
olarak, BM’nin yapısı ciddi anlamda sorgulanır olmuş, hatta ulus-devletlerin ‘iç
işlerine karışmama’ ilkesi etkinliğini ciddi anlamda yitirmiştir. Bosna Savaşı,
Afganistan ve Irak Operasyonları, bu kavramların meşruiyetlerinin ciddi biçimde
sarsıldığı hadiseler olarak görülebilir. ‘İnsan hakları’nın tehdit altında
görüldüğü her ülkeye ‘küresel terörizmi önlemek’ bahanesiyle askeri müdahaleyi
meşrulaştıran Clinton ve Bush doktrinleri, devletlerarası ilişkilerde meşruiyeti
zaten iğdiş edilmiş olan ‘bağımsızlık’ kavramının, fiilen iptali anlamına
gelmektedir. Nihayet Irak Operasyonu, bu sürecin son aşaması olarak
karşımızdadır. Buna göre, yeni dönemde, bir küresel –ya da yerel- güç, kendi
çıkarlarını tehdit ettiğine inandığı bir ‘bağımsız’ devleti fiilen işgal ve
yönetme ‘hak’kına sahip olmaktadır. Bu hadise, uluslararası siyasetin temel
kavramlarının meşruiyetinin ciddi anlamda erozyona uğradığının en somut
kanıtlarından biri olarak ortadadır.
Bağımsızlık kavramının geçirdiği bu süreci doğru yorumlamak için ‘iktidar
ilişkileri’ni doğru okumak gerekmektedir. Bilinmelidir ki, iktidarın doğasında,
erkin paylaşımından ziyade, erkin tekessüfü olgusu belirleyicidir. Bu yüzden,
bir iktidardan bahsedildiğinde, aynı zamanda diğer tarafın ‘iktidarsızlığı’ndan
bahsedilmiş olmaktadır. Oyun teorisinin kavramlarıyla izah edecek olursak, bir
oyunun ya kazananı vardır ya kaybedeni. Her iki taraf da, aynı anda kazanamaz.
Bu durum, özellikle ‘siyasal’ hadiseler için geçerlidir. Dünya tarihi, belirli
siyasal güçlerin hakimiyet dönemleriyle anılır. Pax Romana, Pax Ottomana ve Pax
Britannica bunların en meşhurlarıdır. Son yüzyıldaki Amerikan hakimiyetini de
Pax Americana olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Buna göre, aslında sahici
anlamda tek bir güç vardır ve diğerlerinin güçleri görecedir. Burada tıpkı,
"Allah’tan başka ilah yoktur" sözünde olduğu gibi, gücün nisbiliği hadisesi söz
konusudur. Fiiliyatta, Allah’tan gayrı olarak ilahlık iddiasında bulunan ve
bunun gereğini icra eden güç sahipleri daima var olmuştur, fakat bunların gücü
Allah’ın gücü karşısında bir değer ifade etmez. İşte nasıl ki Allah’tan başka
ilah yoktur sözünü böyle anlamak gerekirse, bir siyasal erkin hakimiyet
dönemindeki diğer güçlerin nisbi gücünü de aynı şekilde algılamak gerekir. Yani
örneğin Pax Romana döneminde, Mısır yöneticisinin de gücü vardır ancak Roma
İmparatoru karşısında bu güç bir anlam taşımaz. Çünkü güç mukayesesi söz konusu
olduğunda, Mısır’ı yöneten hükümdar ‘güçsüz’dür. Aynı şekilde Pax Americana
döneminde, Rusya’nın ya da Irak’ın da bir gücü vardır ancak Amerika’nın gücüyle
mukaseyese edildiğinde, her iki yönetimin de ‘güçsüz’ olduğu görülecektir. Son
dönemde, işte bu yüzdendir ki, bir ‘süpeçgüç’ kavramı icad edilmiştir ve bu
gücün diğer ulus-devletlerin gücünün fevkinde güç sahibi olduğu zımnen ya da
açıkça kabul edilmektedir. Şu halde gücü olan ülkelerin ‘bağımsızlıkları’nın da
nisbi olduğu bir gerçektir. Bunu, nisbi gücü olan ulus-devletlerin ‘aslında’
bağımsız olmadıkları şeklinde ifade etmek de mümkündür. Bu durumda, özellikle
20. yüzyılda ‘bağımsızlıkları’nı kazandıkları söylenen milletlerin durumunu
farklı bir gözle değerlendirmek gerekeceği açıktır.
Bilinmelidir ki, İslam dünyasının siyasal gücünü yitirdiği 20. yüzyıl başından
itibaren dünya öncelikle İngiliz ardından da Amerikan hegemonyası altındadır. Bu
dönemde vukuulan ‘bağımsızlık’/kurtuluş savaşları sonucunda kurulan/kurdurulan
devletler, özü itibarıyla küresel sisteme ‘bağlıdırlar.’ Bu nedenledir ki, bu
devletlerin ‘bağımsızlığı’ temelinde geliştirilen söylem bir kandırmacadan
ibarettir. Ne sosyalist devletler, ne Bağlantısızlar bloğu ne de İslam Ülkeleri
birliği adı altındaki siyasal örgütlenmeler, bu sistemin dışında ve ona karşı
bir duruş sergilemişlerdir. Hatta pek çoğu bu sistemin gönüllü partnerliğini
yapmaktadır. Bu nedenle, anlı-şanlı kurtuluş savaşlarını öne sürerek, ülkelerin
bağımsızlığı çerçevesinde milli gurur tabloları çizilmesi yaklaşımı isabetli
değildir. Fakat bir başka gerçek daha vardır ki, o da bu ülkelerin insanlarının,
devletlerinin bağımsız olduğu ve milletlerinin ilel-ebed baki kalacağı
masallarıyla uyutulmakta olduğudur. Bunun en yakın örneğini, Irak Savaşı
dolayısıyla İslam ülkelerin gösterdiği tepkisel nümayişlerde görmek mümkündür.
Bu ülkelerin dini hassasiyeti daha yoğun olan kesimlerinin yaptığı gösterilerde,
"Amerikan işgaline hayır" sloganının öne çıkarılması şunu göstermektedir ki, bu
ülke halkları, ülkelerinde ancak bir yabancı silahlı gücü gördükleri zaman,
bağımsızlıklarının ellerinden gittiği düşüncesindedirler. Halbuki o yabancı güç,
askersiz/silahsız o ülkenin içindedir ancak bunun farkında değildirler. İşte bu
husus, ‘ilm-i hal’in yeterince bilinmediğinin ve modern dünyada gerçek
‘bağımlılığın’ hangi küresel araçlarla sağlandığının bu ülke insanlarınca
algılanamadığının en açık kanıtlarından biri olarak karşımızdadır. Nitekim
Saddam dönemi Irak’ı, aslında küresel sistemin ‘içindedir’, fakat yüzeysel
karşıtlıklar bu ülke insanlarının zihinlerini bulanıklaştırmaya yetmektedir.
Fakat ne zaman ki Amerika, askerleriyle Irak’a girmiştir, işte o zaman bu
ülkenin insanları, "işgale hayır" diyebilmişlerdir. Bu, en basitinden bir
siyasal körlüğün ifadesidir. Benzeri bir tabloyla, Hacc ibadetinin hakkıyla icra
edilmesi amacıyla yapılan tartışmalarda karşılaşmaktayız. Burada iki farklı
yaklaşımdan söz edebiliriz: ilkine göre, Suudi Arabistan’daki yönetimi
sorgulamaya gerek yoktur. Suudi yönetimine gerekli uluslar arası baskılar
yapıldığında, Hacc ibadeti aslına uygun icra edilebilir. İkincisine göre ise,
Müslümanların sorunu, aslında, bütün İslam ülkelerindeki yönetimlerin
değiştirilmesi sorunudur. Bu ülkelerdeki –Suudi Arabistan dahil- yönetimler
değiştirilip, İslami yönetimler kurulmadıkça, Hacc ibadetinde yaşanan problemler
devam edecektir. Çünkü Suudi Arabistan’daki sorunların kaynağında da, yine
ulus-devlet yapısının ürettiği problemler yatmaktadır. Fakat bizler müşahade
ediyoruz ki, İslam dünyasının kahir ekseriyeti, tıpkı Irak sorunununda görüldüğü
gibi, ilk yaklaşımı çözüm olarak görmektedir. Halbuki bu esaslı bir yanlışa
işaret etmektedir. Çünkü yönetim mantığı değişmedikçe, icraatın düzelmesi mümkün
değildir. Yani sistem, köklü bir değişikliğe uğramadıkça, bir takım geçici çözüm
önerilerinin sadra şifa olması mümkün değildir. Bu nedenle, Müslümanların,
mevcut küresel sistemin işleyişi ve bu sistemin işleyişinde rol üstlenen
araçların mahiyetini iyi anlaması gerekmektedir. Netice itibarıyla, modern
ulus-devletlerin ‘bağımsızlığı’ söylemi, büyük bir kandırmacadan başka bir şey
değildir. Bu sistemin temel değerleri köklü bir şekilde sorgulanmadan ve bu
sorgulamanın gereği fiili olarak yerine getirilmeden, sahici anlamda bir
bağımsızlıktan söz etmek mümkün olmayacaktır.