Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

Bağımsızlık

 

Bağımsızlık (Independence), en yalın anlamı itibarıyla, bir devletin dışa karşı egemenliği demektir. Bu tanımın özünde ‘devlet’ ve ‘egemenlik’ kavramları yatmaktadır. Dolayısıyla, bağımsızlık kavramını tahlil ederken, bu iki öğenin titizlikle incelenmesi gerekmektedir.
‘Devlet’ (state), özü itibarıyla, Avrupa tarihine mahsus bir özel kavramdır ve feodalizmden monarşiye geçiş sürecinde ortaya çıkmış bir siyasal organizasyonun adıdır. Bu nedenle, özel bir siyasal varlık olarak ‘devlet’, prenslikler ve imparatorluklar gibi ‘siyasal’ yapılardan farklıdır. Her ne kadar ulus-devletlerin ortaya çıkışından önce de, belirli bir toprak parçası üzerinde belirli bir şahıs, zümre, soy ya da kliğin hakimiyeti temelinde örgütlenmiş ve bir nevi ‘sınırlar’la çevrili siyasal yapılar mevcut ise de, siyasal yapının "devlet" (state) olarak örgütlenmesinin özel ve farklı bir anlamı haizdir. Bağımsızlık kavramı da ancak, tarihsel sürecin belirli bir evresinde ortaya çıkan bu yapının hemcinsleriyle ilişkisini tanımlarken söz konusu olabilmiştir. Dolayısıyla bağımsızlık kavramını ‘devlet’ kavramından ayrı mütalaa etmek mümkün değildir. Şu halde, ‘devlet’in tanımı, bağımsızlığın mahiyetini anlayabilmek için önemlidir.
Modern anlamıyla, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik/bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenmeye devlet denilmektedir. Bunun bir diğer adı, ‘modern ulus-devlet’tir. Bu devletin Avrupa tarihindeki teorik temellerini Bodin ve Machiavelli’ye kadar götürmek mümkündür. Her iki düşünürde, feodal düzenin merkezi iktidara dönüştürülmesi gerektiğini savunmuş ve böylece belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan monarşileri meşrulaştırmışlardır. Ardından 1648 Vestfalya Barışı ile birlikte, bu siyasi örgütlenmelerin uluslararası meşruiyet elde ettikleri görülmektedir. Bundan böyle, Avrupa’daki siyasal örgütlenme, her biri meşru ve dokunulmaz egemenlik haklarına ve bütünlüğüne sahip birimlerden oluşan bir devletler topluluğu şeklinde tanımlanmıştır. Ardından siyaset teorisinin gelişmesi ile birlikte liberal ve sosyalist devlet modelleri önerilmiş olmakla birlikte, bu yeni siyasi örgütlenmenin temel vasıfları değişmemiş ve korunmuştur. Bu yeni yapı, modern ulus-devlet olarak tecessüm ettiğinde ise şu asli ve değişmez özellikleri haiz olduğu kabul edilir olmuştur: belirli bir toprak parçası üzerinde ve ‘millet’ kavramı temelinde inşa olunmak, bağımsız bir hukuk sistemi, bayrak, para sistemi ve bağımsızlık temelinde bir yönetsel yapının tesisi. Zaman içinde parlamento ve millet iradesi kavramları ekseninde bir evrim geçiren kavram, nihayet modern dönemde, temsili demokrasi kavramının baz alındığı ‘bağımsız’ siyasal erkleri vücuda getirmiştir. Bu ‘devletler’, kendi kendini yönetme (self-determination) hakkına sahip meşru siyasal entiteler olarak görülmüş ve aynı temelden hareketle ulus-devletlerden oluşan uluslararası organizasyonlar teşekkül etmiştir.
Egemenlik (sovereignity) kavramı da, devlet kavramıyla birlikte gelişmiştir. Siyasi teoride, devletin karar alma sürecinde ve düzenin sağlanması hususunda tek otorite olması anlamına gelmektedir. İlk kez Fransa’daki asi feodal beylere karşı kralın gücünü meşrulaştırmak için kullanılan bu kavram, zaman içinde Locke, Rousseau gibi ‘toplumsal sözleşme’ci filozofların katkıları ile birlikte ‘halk egemenliği’ şeklinde yeni bir anlama doğru evrildi. Hem Amerikan hem de Fransız devrimlerinde belirleyici etkiye sahip olan bu kavrama göre, egemenlik tekti ve ulusa aitti. Bölünemez, vazgeçilemez ve kaldırılamazdı. Hiçbir kişi ya da grup egemenliği kendisine atfedemezdi ve tek bir kişi de egemenliği üstlenemezdi. Böylece temelde halkın kendi başına kullandığı halk egemenliği düşüncesi, örgütlü bir devlet yapısında somutlaşan, ulusun kullandığı ulusal egemenlik düşüncesiyle birleşti. Akabinde de, bu egemenliğin parlamentolar vasıtasıyla kullanıldığı düşüncesi geliştirildi. Ancak burada egemen devletin yetkilerinin sınırlandırılması sorunu başgösterdi. Bu noktada Bodin, ‘egemen’in, bir üst hukukla sınırlandırılmış olduğu düşüncesini ortaya attı. Ancak Hobbes, egemeni hukuktan çok, güçle özdeşleştirdi. Ona göre hukuk, egemenin gücüydü ve onun gücünü sınırlayamazdı. Yani egemen, mutlak güç sahibiydi. Bu anlayış, uluslararası ilişkilerde, egemenin kendi iradesini bütün öteki egemenlere zorla kabul ettirmeye çalıştığı sürekli bir savaş durumuna yol açtı. Ancak 20. yüzyıl ile birlikte, egemenlerin gücüne sınırlandırma getirilmesi yaklaşımı ağırlık kazandı. 1899 ve 1907 Lahey toplantıları ile başlayan süreç, 1945 BM Antlaşması ile nihayet buldu. Buna göre, üye ülkeler, tanımlanan ve üyelerin eşit egemenliği ilkesi etrafında şekillenen ‘uluslararası hukuk’ kurallarına göre, aralarındaki sorunları barışçı yollardan çözmeye çalışacaklarını ve birbirleriyle ilişkilerinde güce başvurmaktan kaçınacaklarını taahhüd ettiler. Fakat bu anlayış, küreselleşme kavramının yoğun bir biçimde siyasal literatüre girdiği döneme kadar, uluslararası ilişkilerde belirleyici konumunu muhafaza edebilmiştir. Küreselleşme olgusu, klasik ‘egemenlik’ nosyonunu iğdiş edici özellikleri nedeniyle, ulus-devlet temelinde örgütlenen siyasal kavramların meşruiyetini de ‘de facto’ aşındırmıştır. Özellikle Avrupa Birliği nosyonunun ortaya çıkması ve pratikte de işlerlik kazanması sonucunda, klasik egemenlik anlayışında köklü kırılmalar meydana gelmiştir. Bu durum, doğal olarak, ulusların ‘bağımsızlığı’ temelinde şekillenen uluslararası ilişkileri de derinden etkilemiştir.
Egemenlik ve devlet kavramları etrafında şekillenen ‘bağımsızlık’ kavramının İslami literatürde tam bir karşılığını bulmak ise mümkün değildir. Fakat her üç kavramın çağrıştırdığı anlamlarla ilgili olan İslami kavramlar da elbette mevcuttur. Burada ‘dar’ ‘hilafet’, ‘sultanlık’, ‘emirlik’ ‘hakimiyet’ gibi kavramları ele almak mümkündür. Ancak bilinmelidir ki, bu kavramların anlam içerikleri başka bir dünya görüşünün/dinin (İslam) temel kavramları tarafından belirlenmiştir ve bu nedenle, hümanist, rasyonalist ve ulusçu dünya görüşünün ürettiği modern ulus-devlet kavramının vazettiği anlamlarla çelişir. Örneğin Avrupa tarihinin ürettiği bu yeni devlet modelinde ‘ulus’ kavramı belirleyici önemi haiz olmasına rağmen, İslami siyasi örgütlenmelerde herhangi bir siyasi oluşum/yapı, meşruiyetini ‘ulus/kavm’ kavramından değil, Şeriat’a uygunluk kriterinden alır. Bu da son tahlilde devletin ve egemenliğin mahiyetini belirler. Nihayet İslami ölçütlere uygunluk esasına göre kurulan bu siyasi yapı, dünyadaki diğer siyasi yapılarla ilişkilerini de yine ‘ila-yı kelimetullah’ ilkesi etrafında şekillendirir ve bu nedenle ‘sulh’, ‘eman’ ya da ‘harb’ kavramları temelinde farklı bir –tabir-i caizse- ‘bağımsızlık’ politikası uygular. Netice itibarıyla, İslam Şeriatı’nın hakim olduğu siyasi yapıların Batı siyasal terminolojisinden farklı meşruiyet zeminlerinden hareket ettiği hususuna dikkat edilmesi gerekmektedir.
‘Bağımsızlık’ kavramı, özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ‘bağımsız’ devletlerin konumlarını değerlendiren siyasal teorilerde de ciddi sorgulamaya muhatap olmuştur. Küresel ekonomiyi anlama ve çözümleme kaygısından hareket eden ‘bağımlılık teorileri’ burada hatırlanmalıdır. Buna göre, küresel sistemin işleyişinde ‘sömürü’ye dayalı temel mekanizma bu dönemde de korunmaktadır. Değişen sadece ‘bağımlılığın’ biçimidir. Sömürgecilik döneminde askeri güç kullanılarak sağlanan hegemonya, yeni dönemde, daha ‘soft’ ve billurlaşmış tekniklerle elde edilmektedir. Bu sistemde, merkez ülkelerde bir erk yoğunlaşması vardır ve periferideki diğer ‘bağımsız’ devletler, şu ya da bu biçimde bu erke bağlı ve ‘bağımlı’dırlar. Siyasal alanda Birleşmiş Milletler, ekonomik alanda ise IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, bu küresel hakimiyetin devamını sağlamak için kurulmuşlardır. Bu sistemin önemli bir ayağı da, ‘bağımsız’ devletleri, modernizme ‘bağlılığı’ tescil edilmiş yerel liderliklerin yönetmesini temin etmektir. Bunu temin için ise, özellikle uluslararası vakıf, dernek ve eğitim kurumlarından yararlanılmaktadır. Yani son tahlilde ‘iktidar ilişkisi’ değişmemekte, güçlü ile zayıf arasındaki ilişki biçimi varlığını korumaktadır.
Küreselleşme kavramının siyasal literatürde yoğun bir şekilde kullanılmaya başladığı 80’li yıllardan sonra ise, bağımsızlık kavramı cazibesini iyiden iyiye yitirmeye başlamıştır. Özellikle bilgi teknolojisinin imkanları, ulus-devletlerin bağımsızlığını daha bir ‘göreceli’ hale getirmiş, bu da netice itibarıyla siyasal ilişkilerin mahiyetini etkilemiştir. Bu sürecin doğal sonucu olarak, BM’nin yapısı ciddi anlamda sorgulanır olmuş, hatta ulus-devletlerin ‘iç işlerine karışmama’ ilkesi etkinliğini ciddi anlamda yitirmiştir. Bosna Savaşı, Afganistan ve Irak Operasyonları, bu kavramların meşruiyetlerinin ciddi biçimde sarsıldığı hadiseler olarak görülebilir. ‘İnsan hakları’nın tehdit altında görüldüğü her ülkeye ‘küresel terörizmi önlemek’ bahanesiyle askeri müdahaleyi meşrulaştıran Clinton ve Bush doktrinleri, devletlerarası ilişkilerde meşruiyeti zaten iğdiş edilmiş olan ‘bağımsızlık’ kavramının, fiilen iptali anlamına gelmektedir. Nihayet Irak Operasyonu, bu sürecin son aşaması olarak karşımızdadır. Buna göre, yeni dönemde, bir küresel –ya da yerel- güç, kendi çıkarlarını tehdit ettiğine inandığı bir ‘bağımsız’ devleti fiilen işgal ve yönetme ‘hak’kına sahip olmaktadır. Bu hadise, uluslararası siyasetin temel kavramlarının meşruiyetinin ciddi anlamda erozyona uğradığının en somut kanıtlarından biri olarak ortadadır.
Bağımsızlık kavramının geçirdiği bu süreci doğru yorumlamak için ‘iktidar ilişkileri’ni doğru okumak gerekmektedir. Bilinmelidir ki, iktidarın doğasında, erkin paylaşımından ziyade, erkin tekessüfü olgusu belirleyicidir. Bu yüzden, bir iktidardan bahsedildiğinde, aynı zamanda diğer tarafın ‘iktidarsızlığı’ndan bahsedilmiş olmaktadır. Oyun teorisinin kavramlarıyla izah edecek olursak, bir oyunun ya kazananı vardır ya kaybedeni. Her iki taraf da, aynı anda kazanamaz. Bu durum, özellikle ‘siyasal’ hadiseler için geçerlidir. Dünya tarihi, belirli siyasal güçlerin hakimiyet dönemleriyle anılır. Pax Romana, Pax Ottomana ve Pax Britannica bunların en meşhurlarıdır. Son yüzyıldaki Amerikan hakimiyetini de Pax Americana olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Buna göre, aslında sahici anlamda tek bir güç vardır ve diğerlerinin güçleri görecedir. Burada tıpkı, "Allah’tan başka ilah yoktur" sözünde olduğu gibi, gücün nisbiliği hadisesi söz konusudur. Fiiliyatta, Allah’tan gayrı olarak ilahlık iddiasında bulunan ve bunun gereğini icra eden güç sahipleri daima var olmuştur, fakat bunların gücü Allah’ın gücü karşısında bir değer ifade etmez. İşte nasıl ki Allah’tan başka ilah yoktur sözünü böyle anlamak gerekirse, bir siyasal erkin hakimiyet dönemindeki diğer güçlerin nisbi gücünü de aynı şekilde algılamak gerekir. Yani örneğin Pax Romana döneminde, Mısır yöneticisinin de gücü vardır ancak Roma İmparatoru karşısında bu güç bir anlam taşımaz. Çünkü güç mukayesesi söz konusu olduğunda, Mısır’ı yöneten hükümdar ‘güçsüz’dür. Aynı şekilde Pax Americana döneminde, Rusya’nın ya da Irak’ın da bir gücü vardır ancak Amerika’nın gücüyle mukaseyese edildiğinde, her iki yönetimin de ‘güçsüz’ olduğu görülecektir. Son dönemde, işte bu yüzdendir ki, bir ‘süpeçgüç’ kavramı icad edilmiştir ve bu gücün diğer ulus-devletlerin gücünün fevkinde güç sahibi olduğu zımnen ya da açıkça kabul edilmektedir. Şu halde gücü olan ülkelerin ‘bağımsızlıkları’nın da nisbi olduğu bir gerçektir. Bunu, nisbi gücü olan ulus-devletlerin ‘aslında’ bağımsız olmadıkları şeklinde ifade etmek de mümkündür. Bu durumda, özellikle 20. yüzyılda ‘bağımsızlıkları’nı kazandıkları söylenen milletlerin durumunu farklı bir gözle değerlendirmek gerekeceği açıktır.
Bilinmelidir ki, İslam dünyasının siyasal gücünü yitirdiği 20. yüzyıl başından itibaren dünya öncelikle İngiliz ardından da Amerikan hegemonyası altındadır. Bu dönemde vukuulan ‘bağımsızlık’/kurtuluş savaşları sonucunda kurulan/kurdurulan devletler, özü itibarıyla küresel sisteme ‘bağlıdırlar.’ Bu nedenledir ki, bu devletlerin ‘bağımsızlığı’ temelinde geliştirilen söylem bir kandırmacadan ibarettir. Ne sosyalist devletler, ne Bağlantısızlar bloğu ne de İslam Ülkeleri birliği adı altındaki siyasal örgütlenmeler, bu sistemin dışında ve ona karşı bir duruş sergilemişlerdir. Hatta pek çoğu bu sistemin gönüllü partnerliğini yapmaktadır. Bu nedenle, anlı-şanlı kurtuluş savaşlarını öne sürerek, ülkelerin bağımsızlığı çerçevesinde milli gurur tabloları çizilmesi yaklaşımı isabetli değildir. Fakat bir başka gerçek daha vardır ki, o da bu ülkelerin insanlarının, devletlerinin bağımsız olduğu ve milletlerinin ilel-ebed baki kalacağı masallarıyla uyutulmakta olduğudur. Bunun en yakın örneğini, Irak Savaşı dolayısıyla İslam ülkelerin gösterdiği tepkisel nümayişlerde görmek mümkündür. Bu ülkelerin dini hassasiyeti daha yoğun olan kesimlerinin yaptığı gösterilerde, "Amerikan işgaline hayır" sloganının öne çıkarılması şunu göstermektedir ki, bu ülke halkları, ülkelerinde ancak bir yabancı silahlı gücü gördükleri zaman, bağımsızlıklarının ellerinden gittiği düşüncesindedirler. Halbuki o yabancı güç, askersiz/silahsız o ülkenin içindedir ancak bunun farkında değildirler. İşte bu husus, ‘ilm-i hal’in yeterince bilinmediğinin ve modern dünyada gerçek ‘bağımlılığın’ hangi küresel araçlarla sağlandığının bu ülke insanlarınca algılanamadığının en açık kanıtlarından biri olarak karşımızdadır. Nitekim Saddam dönemi Irak’ı, aslında küresel sistemin ‘içindedir’, fakat yüzeysel karşıtlıklar bu ülke insanlarının zihinlerini bulanıklaştırmaya yetmektedir. Fakat ne zaman ki Amerika, askerleriyle Irak’a girmiştir, işte o zaman bu ülkenin insanları, "işgale hayır" diyebilmişlerdir. Bu, en basitinden bir siyasal körlüğün ifadesidir. Benzeri bir tabloyla, Hacc ibadetinin hakkıyla icra edilmesi amacıyla yapılan tartışmalarda karşılaşmaktayız. Burada iki farklı yaklaşımdan söz edebiliriz: ilkine göre, Suudi Arabistan’daki yönetimi sorgulamaya gerek yoktur. Suudi yönetimine gerekli uluslar arası baskılar yapıldığında, Hacc ibadeti aslına uygun icra edilebilir. İkincisine göre ise, Müslümanların sorunu, aslında, bütün İslam ülkelerindeki yönetimlerin değiştirilmesi sorunudur. Bu ülkelerdeki –Suudi Arabistan dahil- yönetimler değiştirilip, İslami yönetimler kurulmadıkça, Hacc ibadetinde yaşanan problemler devam edecektir. Çünkü Suudi Arabistan’daki sorunların kaynağında da, yine ulus-devlet yapısının ürettiği problemler yatmaktadır. Fakat bizler müşahade ediyoruz ki, İslam dünyasının kahir ekseriyeti, tıpkı Irak sorunununda görüldüğü gibi, ilk yaklaşımı çözüm olarak görmektedir. Halbuki bu esaslı bir yanlışa işaret etmektedir. Çünkü yönetim mantığı değişmedikçe, icraatın düzelmesi mümkün değildir. Yani sistem, köklü bir değişikliğe uğramadıkça, bir takım geçici çözüm önerilerinin sadra şifa olması mümkün değildir. Bu nedenle, Müslümanların, mevcut küresel sistemin işleyişi ve bu sistemin işleyişinde rol üstlenen araçların mahiyetini iyi anlaması gerekmektedir. Netice itibarıyla, modern ulus-devletlerin ‘bağımsızlığı’ söylemi, büyük bir kandırmacadan başka bir şey değildir. Bu sistemin temel değerleri köklü bir şekilde sorgulanmadan ve bu sorgulamanın gereği fiili olarak yerine getirilmeden, sahici anlamda bir bağımsızlıktan söz etmek mümkün olmayacaktır.
 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'