Aman Çocuklar
Duymasın
Murat KİRİŞÇİ
a- Elektronik Kültür
İnsanın sözlü iletişimden yazılı ve daha sonra da görsel ve elektronik iletişime
geçişi büyük bir evrilmedir. Görsel iletişim, yirminci yüzyıla damgasını vuran
elektronik kültürün gelişmesi sonucudur. Silisyumlardan oluşan ve elektrik
akışını yönlendiren transistörler ve entegrelerle oluşan elektronik, büyük bir
patlama yapmıştır. Burada patlama kelimesinden, çılgınca bir büyüme ve ani bir
son çağrışımı hissedilebilir.
Elektroniğin gelişimiyle ortaya çıkan enformasyon araçları ve bu araçların
oluşturduğu kültür, insanlığı önceden alışık olmadığı bir bilgi bombardımanına
tuttu. Böylece, "daha fazla enformasyon, daha fazla bilgi" paradoksu ortaya
çıktı. Bu paradoksun hangi tarafının diğer tarafı etkilediği ciddi bir tartışma
konusudur.
Dünyanın en ücra köşelerine bile ulaşmış olan elektronik kültür, her yerde
kendini farklı şekillerde popüler kılmıştır. Telefondan televizyona,
bilgisayardan internete her fırsatı değerlendiren bu kültür, insanların
yaşamlarına ve hatta en mahrem noktalara kadar umursamaz bir edayla ulaşmayı
başardı.
Bu gün bu kültürün en güçlü araçlarından birisi, evlere rahatlıkla girip, tüm
yaşamlara düstursuzca müdahale eden televizyondur. O kadar etkili bir araçtır
ki, ulaşabileceği seyirci kitlesinin sınırı dünya nüfusudur.
Bu kültürün bizlere ve dünyadaki tüm İslam toplumlarına aşıladığı tez, dünyaya
açılım, uyum ve hoşgörüdür. Global kültür tanımlaması altında batı tarzı bir
yaşamdır. Bu anlayışı geliştiren televizyon, toplumun tüm katmanlarına bu tarzı
farklı şekillerde fakat ortak bir amaç çerçevesinde sunmaktadır.
Televizyonun veya elektronik kültürün diğer parçalarının en çok tehdit ettiği
kesim ise çocuklardır. Geleceğimiz olan çocuklar. Çocukları etkileyen bu kültür,
çocukların farklı yaş gruplarına göre de programlar hazırlamaktadır.
Savunmasız bir grup olarak ele alınabilen çocuklar, büyüleyici güzelliğiyle
televizyonun en sadık kitlesidir. Kendileriyle ilgili olup olmadığını idrak
edemeden, her programı ve reklamı izleyen çocuklar için televizyon, bir oyuncak
haline gelmiştir ki, bu oyuncak sanıldığının aksine çocuğu geliştirmek, düşünme
ve yorum kabiliyeti kazandırmak yerine çocuğu donuklaştıran, zahmetsizce bilgiye
-ki içeriği tartışılır- ulaşmasını sağlayan televizyondan gördüğü modelleri
bilinçsizce taklit eden, üretmek yerine tüketen, geleceğin teminatı olmak yerine
toplumun asalakları olmaya aday insanlar yetiştirmektedir.
b- Tek Kanal
Kültürü
TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda, bu kurum ulusal kimliğiyle toplumu
bilinçlendirme, bilgilendirme ve eğlendirme görevini üstleniyordu. Bu görev ile
yıllarca Amerikan dizileriyle bu cahil(!) topluma nasıl yaşanılacağını öğretmeye
çalışmıştı. Dallas, Zengin ve Fakir, Flamingo Yolu vs. gibi dizilerle özenilecek
bir yaşam tarzını gündemimize sokmuştu.
Batının aileye bakışını, kadın-erkek ilişkilerini, acımasızlığın sınırsızlığını
öğrendik bu dizilerle. Hafta sonlarında heyecanla beklenen pazar sinemalarının
kovboy filmleriyle vahşiliği, insan hayatının değersizliğini, üç kuruşluk
menfaatler uğruna çıkan çatışmaları sindirdik içimize. Mutluyduk, çünkü değişik
çizgi filmlerle hayatımıza renk katılmıştı. Amaçsız komedi filmlerine sarıldık
hiç düşünmeden. Hani ağlanacak hale gülmek var ya, tam da bizi anlatıyordu bu
haliyle.
Kişiliğimizi, hiçbir müdahalemiz ve isteğimiz olmadan oluşturduk. Bu haliyle
bizler batı tarzı bir yaşamı içselleştirmiştik. Sokaklarda oynadığımız yaşam
dolu oyunlarımız, televizyondaki çizgi film, film ve dizilerle, anlamsız
yarışmalarla kesildi. Sokakların canlı dünyasından, televizyonun donukluğuna
doğru yaşama akışımızı değiştirdik.
Aileye olan bağlılığımız, inancımız, izlediğimiz dizilerle yok olmaya yüz tuttu.
İnsan ilişkilerimiz resmileşti. Yardımlaşmanın yerini bencillik,
toplumsallaşmanın yerini yalnızlık aldı. Dönemin film yıldızlarının,
şarkıcılarının yaşama bakışı, giyimleri, aile hayatları -aile hayatı olduğu da
tartışılır- bizim de yaşamımızın içine doldu. Artık aileye yabancı olduk.
Çünkü, pratikteki yaşamla, televizyonda aşılanan yaşam farklıydı ve bir seçim
yapmak gerektiğinde, televizyondaki yaşamdan yana tavır alıyorduk.
Çıplaklaşırken modernleşiyor, konuşurken entelektüelleşiyorduk(!). Ailemizle
aramızda doldurulamaz uçurumlar vardı.
Bu kadar yararlı olan(!) TRT, bizlere nasıl bir hayat yaşamamız gerektiğini
öğretirken ne ilginçtir ki, gelişen sorunlarımıza çözüm üretmiyor, hatta böyle
sorunları yok sayıyordu.
İşte böyle bir tek kanal macerasıyla büyüdük biz. Gerçi TRT tam anlamıyla
amaçlarına ulaşamadı bizim üzerimizde ama bazı defolar da bırakmadı değil. Zaten
cumhuriyet nesli yaklaşık 70 yıl hep tek olan şeylerle büyüdü.
c. Türk Dizileri
Kültürü
Özel kanalların artması, reklam pastasının daha küçük dilimlere bölünmesi, bu
kanalların kendilerini ayakta tutabilmek için yeni projelere yönlendirdi. Halkın
da ilgisini çeken yoğun bir Türk Dizileri istilasına uğradık. Şimdi bu
dizilerden "Çocuklar Duymasın" dizisini tahlil edelim. Bunun için
kahramanlarımızı tanıyalım:
Haluk: Anlayışsız, kaba, kavgacı, ailesinin isteklerini hiçe sayan, görünürde
gelenekselliği savunan (fakat aslında gelenekselliği de savunmanın ne demek
olduğunu anlamayan daha doğrusu neyi savunduğunu bilmeyen), gelişmeye açık
olmayan, kronik sorunları olan klasik bir Türk babası modeli. Aynı zamanda,
kavgacılığı, kötü davranışları ve düşünceleri ile adeta bir merkezi hata yapma
üssü.
Meltem: Çağdaş, akıllı, başarılı, çalışkan, isteklerine ulaşmak için bireysel
kararlar almada bir numara, haklı ve haksızı ayırt edebilen, kısacası mükemmel
ve bilge bir kişilik.
Çocuklar ve çocuklarla ilişkiler: 13-14 yaşlarında bir kız çocuk. Yaşının
özelliği dolayısıyla erkek arkadaş anlayışı ve bunun doğluğu üzerine yazılmış
replikler. Özellikle erkek arkadaş anlayışına şiddetle karşı çıkan baba, bu
yönüyle yine kötüyü oynuyor. Anne ise, olayın doğallığı(!) açısından kızını
babasına karşı kışkırtmak şeklinde de olsa kızını sınırsız destekliyor. Babanın
karşı çıktığı tüm tutumlarda, babanın zıddını yapan ve bunun için bilge kişilik
anneden tükenmez bir yardım akan, feminist mentaliteyi, kişiselleşerek gerekirse
aileden kopmayı daha çocuk yaşta haklı gösteren, günü yaşayan çılgın genç imajı
dolduruyor ekranı.
Havuç, sempatik tavırlarıyla tüm dizinin en dikkat çeken oyuncularından biri
olan erkek çocuk tiplemesi. Hedefini "tüm arkadaşlarımda var bende niye yok"
düşüncesiyle cep telefonu olarak belirleyen ve hiçbir değer üretmeyen Havuç,
kötü davranış ve düşünceleri de genellikle babadan almakta. Örneğin, sınavlarda
kopya çekme işi baba tarafından öğretilmiştir. Ama bu kötü davranışı düzelten
yine dizinin mükemmeli annedir.
Bu dizide çocuklarla anne-baba ilişkisini düzeysiz, aile kültürü dışında, sanki
aile bireyleri değil de farklı insanlarmış gibi yürüten, karar alma
mekanizmalarını kurnaz oyunlara yönlendiren bir tarz var. Örneğin tatile çıkma
isteklerini babaya kabul ettirmek için oynanan oyunlar. Annenin bikini giymesine
karşı olmanın bayağılığını yaşayan kıskanç, maço babanın, anne bikini giymesin
diye oynadığı oyunlar (mayoya karşı değil sadece bikiniye karşı). Yine babanın
daha anlayışlı, her isteğe onay veren, kızmayan bir baba olması için oynanan
oyunlar ve babanın bu oyunlara oyunla cevap vermesi gibi bir çok örnekler
verilebilir.
Bu arada çağdaş bir tavır da öğreniyoruz anneden. Sıkıntılı olunan durumlarda
Psikoloğa giderek dertlerini açıp çözüm önerileri almak. Batı’da insan
ilişkileri kopuk olduğundan kimse kimsenin dertlerini dinlememektedir. Yalnızlık
batı yaşamının ayrılmaz bir parçası, adeta vazgeçilmezidir. Aile ilişkileri bile
çocuklar için 18 yaşına kadar bağlayıcı. Bu yaştan sonra istediklerini yapma
özgürlüklerine kavuşuyorlar. Toplumsal dayanışmanın olmadığı, sıkıntıların,
dertlerin paylaşılmadığı bir dünyada elbette konuşacak yardım isteyecek
birilerine ihtiyaç olacaktır. Bu ihtiyaç, psikologlara yüklü paralar ödeyerek,
suni ortamlara dönüştürüldüğünden çözüm olamamaktadır. Zaman dolduğunda
anlattığınız derdin neresinde olursanız olun sizi dinlememekte olan bir insanın
size nasıl yardımcı olacagını düşünün. Anadolu insanının kültür yapısıyla,
sosyal yaşantısıyla taban tabana zıt olan bu yaşam biçimi İstanbul, Ankara gibi
metropollerde maalesef yaşanır oldu.
Dizinin diğer karakterlerinden Selami, Haluk’a tam zıt bir profil çizmektedir.
Ezik, kendi başına karar veremeyen, karısının mutlak egemenliğine boyun eğmiş,
beceriksiz bir tiptir. Bunun yanı sıra Gönül (namı diğer Dominant teyze) vahşi,
kocasını kukla gibi oynatan, her konuda kocasını kötüleyen, aşağılayan kadın
haklarının güçlü ve zorba koruyucusu kimliğindedir. Bozuk bir aile anlayışının
Haluk-Meltem örneğinden farklı bir versiyonu. Evlilik ilişkisindeki
sevgi-saygı-hoşgörü kavramlarını barındırmayan bir anlayış.
Meltem’in anne ve babasına gelince; Meltem’in babası sürekli karar değiştiren,
dünyada ne yapması gerektiğini bilemeyen, kişiliği oturmamış, örneğin bastırdığı
bir kitabını tozlu raflardan alıp çok satanlar standına koyacak kadar uyanık(!),
kah resim yapan kah spora merak salan dengesiz biridir. Meltem’in annesi ise
aynı Meltem gibi, dengeli, ne yaptığını, ne istediğini bilen olumlu bir
insandır.
Aslında dizinin tüm kahramanları içerisinde, erkekler genelde aşağılanıp
horlanırken, modern kadın imajı ve çevresindeki kadınlar hep üstün tutulmuştur.
Mesela, Meltem’in iş yerindeki Engin menfaatçi, dalkavuk, ikiyüzlü; çaycı
Hüseyin at yarışından başka bir şey düşünmeyen, sorumsuz özellikler
taşımaktadır. Hüseyin’in karısı ise, fedakar, çalışkan fakat saf halinde bu
duruma uymaktadır.
Ailenin yaşam standartları da gerçekten parmak ısırtacak kadar güzel. Orta
sınıfın üstünde bir yaşam, acaba bizim ülkemizin hayat profillerine ne kadar
uyuyor? İstenilenlerin alınabildiği (Havuç’un cep telefonunu reddediş maddi
sebeplerle değil), istenildiği zaman tatile gidilebildiği, ev dekorasyonunun
gayet şık ve pahalı parçalardan seçilmiş olması ülkemiz insanının yaşam
standartlarına pek bir uyuyor(!).
Türk Dizi Filmlerinin bir başka abuk sabuk dizisi, "Ruhsar". Bu dizi alenen
Ahiret inancıyla dalga geçiyor. Ölen bir insanin ikide bir de dünyaya gelmesi,
sadece kocasına görünebilmesi, ölümlülere istediği gibi aşkın güçler
kullanabilmesi, ahiret tarafında otel resepsiyon görevlisi gibi birisinin oturup
bilgisayardan insanları cennet veya cehenneme göndermesi, hem kötü hem iyi
ruhların varolduğu ve bu ruhlar arasında rekabetin olması gibi ahireti komik
olayların merkezi haline getiren saçmalıklarla dolu bu dizi. Ruhsar adlı ruhun
canı sıkıldığında ya da kocasını kıskandığında, kocası Mazhar’ı fareden
orangutana, magandadan kıllı bir mağara insanına kadar değişik tiplere
sokabilmesi, insanın yaratılışına nasıl karşı geldiğini gösteren bir durum. Bu
dizinin asıl amacı, ölümsüzlüğü arayan insanın yaratıcıya karşı olması, "Her
nefis ölümü tadacaktır" ayetini hiçe sayması, öldükten sonra Allah’a hesap
vermeyi reddedişidir.
Bu dizilerin yanı sıra, öyle diziler var ki, insan mafya olmaya hevesleniyor.
Mafya içindeki insanlar, dürüst(!), iyiliksever(!) kişilermiş gibi gözüküyor
gözümüze. Çünkü başrolde oynayan kişi mafya babasını ya da mafyada görev alan
bir kuklayı oynuyor. Filmin esas oğlanı mafya olunca, o da kurtulmuş oluyor
seyircinin gazabından.
Ya ağalık rejimlerini anlatan dizilere ne demeli? Seymen ağalara, Şahin ağalara,
Candar ağalara ne demeli? Neyi anlattığı bile belli olmayan bu dizilerde
seyirciye verilmek istenen nedir? Çok evliliği reddeden laik anlayış niçin bu
dizilerde çok evliliği işliyor ve bunu yapan ağaya kızan, tepki gösteren bir
seyirci olmuyor (Şahin ağa ve Candar ağanın dizilerinde)? Madem ülkenin tümünde,
sağcısından solcusuna hatta eşcinseline kadar herkes "Savaşa Hayır" diyorsa, bu
dizilerdeki çatışmalar neyin nesi? Neden bu savaşlarin hiç birisine karşı
çıkılmıyor ve neden bu savaşlarda filmin baş rol oyuncusu olan ağanın galip
olması bekleniyor?
d. Sonuç
Aslında "Çocuklar Duymasın" dizisi özelinde ele aldığımız Türk Dizi Kültürü
genel olarak yaşam standartları yüksek, villalarda geçen, lüks arabaların
bulunduğu, bar-disko-eğlence kültürünün doyumsuz bir şekilde işlendiği bir yaşam
koyuyor önümüze. Bu hayata ulaşmak için sen ey izleyici, evet sen ne gerekiyorsa
yap(!). Özen bu hayata, özen ki seyrettiğin dizinin saçmalıkları sana batmasın.
Söyleyin dostlar, bizleri ve çocuklarımızı televizyon başına bağlayan, aile içi
iletişimimizi 40-45 dakikalığına sekteye uğratan bu dizilerin anlamı nedir? Biz
hedef kitlesine verilmek istenen nedir? Ne gibi örnek davranışlar öğretir? Ne
gibi insani özellikler verir, bizler aile içinde soluksuz izleyip de çoluk
çocuğumuzdan bile haberdar olmazken, çocuklar ise çocukça oynayıp eğlenmek
yerine bu dizileri seyrederken?
Eğer siz de bu dizileri seyrediyor ve bunlardan rahatsızlık duymuyorsanız,
çocuklarınızın bu dizilerdeki yaşam biçimlerine özenmelerini önemsemiyorsanız,
sizden ricam bu yazı boyunca anlattığım bu olumsuzlukları aman çocuklar
duymasın!