Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

 Aman Çocuklar Duymasın

 

Murat KİRİŞÇİ


a- Elektronik Kültür
İnsanın sözlü iletişimden yazılı ve daha sonra da görsel ve elektronik iletişime geçişi büyük bir evrilmedir. Görsel iletişim, yirminci yüzyıla damgasını vuran elektronik kültürün gelişmesi sonucudur. Silisyumlardan oluşan ve elektrik akışını yönlendiren transistörler ve entegrelerle oluşan elektronik, büyük bir patlama yapmıştır. Burada patlama kelimesinden, çılgınca bir büyüme ve ani bir son çağrışımı hissedilebilir.
Elektroniğin gelişimiyle ortaya çıkan enformasyon araçları ve bu araçların oluşturduğu kültür, insanlığı önceden alışık olmadığı bir bilgi bombardımanına tuttu. Böylece, "daha fazla enformasyon, daha fazla bilgi" paradoksu ortaya çıktı. Bu paradoksun hangi tarafının diğer tarafı etkilediği ciddi bir tartışma konusudur.
Dünyanın en ücra köşelerine bile ulaşmış olan elektronik kültür, her yerde kendini farklı şekillerde popüler kılmıştır. Telefondan televizyona, bilgisayardan internete her fırsatı değerlendiren bu kültür, insanların yaşamlarına ve hatta en mahrem noktalara kadar umursamaz bir edayla ulaşmayı başardı.
Bu gün bu kültürün en güçlü araçlarından birisi, evlere rahatlıkla girip, tüm yaşamlara düstursuzca müdahale eden televizyondur. O kadar etkili bir araçtır ki, ulaşabileceği seyirci kitlesinin sınırı dünya nüfusudur.
Bu kültürün bizlere ve dünyadaki tüm İslam toplumlarına aşıladığı tez, dünyaya açılım, uyum ve hoşgörüdür. Global kültür tanımlaması altında batı tarzı bir yaşamdır. Bu anlayışı geliştiren televizyon, toplumun tüm katmanlarına bu tarzı farklı şekillerde fakat ortak bir amaç çerçevesinde sunmaktadır.
Televizyonun veya elektronik kültürün diğer parçalarının en çok tehdit ettiği kesim ise çocuklardır. Geleceğimiz olan çocuklar. Çocukları etkileyen bu kültür, çocukların farklı yaş gruplarına göre de programlar hazırlamaktadır.
Savunmasız bir grup olarak ele alınabilen çocuklar, büyüleyici güzelliğiyle televizyonun en sadık kitlesidir. Kendileriyle ilgili olup olmadığını idrak edemeden, her programı ve reklamı izleyen çocuklar için televizyon, bir oyuncak haline gelmiştir ki, bu oyuncak sanıldığının aksine çocuğu geliştirmek, düşünme ve yorum kabiliyeti kazandırmak yerine çocuğu donuklaştıran, zahmetsizce bilgiye -ki içeriği tartışılır- ulaşmasını sağlayan televizyondan gördüğü modelleri bilinçsizce taklit eden, üretmek yerine tüketen, geleceğin teminatı olmak yerine toplumun asalakları olmaya aday insanlar yetiştirmektedir.
 

b- Tek Kanal Kültürü
TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda, bu kurum ulusal kimliğiyle toplumu bilinçlendirme, bilgilendirme ve eğlendirme görevini üstleniyordu. Bu görev ile yıllarca Amerikan dizileriyle bu cahil(!) topluma nasıl yaşanılacağını öğretmeye çalışmıştı. Dallas, Zengin ve Fakir, Flamingo Yolu vs. gibi dizilerle özenilecek bir yaşam tarzını gündemimize sokmuştu.
Batının aileye bakışını, kadın-erkek ilişkilerini, acımasızlığın sınırsızlığını öğrendik bu dizilerle. Hafta sonlarında heyecanla beklenen pazar sinemalarının kovboy filmleriyle vahşiliği, insan hayatının değersizliğini, üç kuruşluk menfaatler uğruna çıkan çatışmaları sindirdik içimize. Mutluyduk, çünkü değişik çizgi filmlerle hayatımıza renk katılmıştı. Amaçsız komedi filmlerine sarıldık hiç düşünmeden. Hani ağlanacak hale gülmek var ya, tam da bizi anlatıyordu bu haliyle.
Kişiliğimizi, hiçbir müdahalemiz ve isteğimiz olmadan oluşturduk. Bu haliyle bizler batı tarzı bir yaşamı içselleştirmiştik. Sokaklarda oynadığımız yaşam dolu oyunlarımız, televizyondaki çizgi film, film ve dizilerle, anlamsız yarışmalarla kesildi. Sokakların canlı dünyasından, televizyonun donukluğuna doğru yaşama akışımızı değiştirdik.
Aileye olan bağlılığımız, inancımız, izlediğimiz dizilerle yok olmaya yüz tuttu. İnsan ilişkilerimiz resmileşti. Yardımlaşmanın yerini bencillik, toplumsallaşmanın yerini yalnızlık aldı. Dönemin film yıldızlarının, şarkıcılarının yaşama bakışı, giyimleri, aile hayatları -aile hayatı olduğu da tartışılır- bizim de yaşamımızın içine doldu. Artık aileye yabancı olduk.
Çünkü, pratikteki yaşamla, televizyonda aşılanan yaşam farklıydı ve bir seçim yapmak gerektiğinde, televizyondaki yaşamdan yana tavır alıyorduk. Çıplaklaşırken modernleşiyor, konuşurken entelektüelleşiyorduk(!). Ailemizle aramızda doldurulamaz uçurumlar vardı.
Bu kadar yararlı olan(!) TRT, bizlere nasıl bir hayat yaşamamız gerektiğini öğretirken ne ilginçtir ki, gelişen sorunlarımıza çözüm üretmiyor, hatta böyle sorunları yok sayıyordu.
İşte böyle bir tek kanal macerasıyla büyüdük biz. Gerçi TRT tam anlamıyla amaçlarına ulaşamadı bizim üzerimizde ama bazı defolar da bırakmadı değil. Zaten cumhuriyet nesli yaklaşık 70 yıl hep tek olan şeylerle büyüdü.
 

c. Türk Dizileri Kültürü
Özel kanalların artması, reklam pastasının daha küçük dilimlere bölünmesi, bu kanalların kendilerini ayakta tutabilmek için yeni projelere yönlendirdi. Halkın da ilgisini çeken yoğun bir Türk Dizileri istilasına uğradık. Şimdi bu dizilerden "Çocuklar Duymasın" dizisini tahlil edelim. Bunun için kahramanlarımızı tanıyalım:
Haluk: Anlayışsız, kaba, kavgacı, ailesinin isteklerini hiçe sayan, görünürde gelenekselliği savunan (fakat aslında gelenekselliği de savunmanın ne demek olduğunu anlamayan daha doğrusu neyi savunduğunu bilmeyen), gelişmeye açık olmayan, kronik sorunları olan klasik bir Türk babası modeli. Aynı zamanda, kavgacılığı, kötü davranışları ve düşünceleri ile adeta bir merkezi hata yapma üssü.
Meltem: Çağdaş, akıllı, başarılı, çalışkan, isteklerine ulaşmak için bireysel kararlar almada bir numara, haklı ve haksızı ayırt edebilen, kısacası mükemmel ve bilge bir kişilik.
Çocuklar ve çocuklarla ilişkiler: 13-14 yaşlarında bir kız çocuk. Yaşının özelliği dolayısıyla erkek arkadaş anlayışı ve bunun doğluğu üzerine yazılmış replikler. Özellikle erkek arkadaş anlayışına şiddetle karşı çıkan baba, bu yönüyle yine kötüyü oynuyor. Anne ise, olayın doğallığı(!) açısından kızını babasına karşı kışkırtmak şeklinde de olsa kızını sınırsız destekliyor. Babanın karşı çıktığı tüm tutumlarda, babanın zıddını yapan ve bunun için bilge kişilik anneden tükenmez bir yardım akan, feminist mentaliteyi, kişiselleşerek gerekirse aileden kopmayı daha çocuk yaşta haklı gösteren, günü yaşayan çılgın genç imajı dolduruyor ekranı.
Havuç, sempatik tavırlarıyla tüm dizinin en dikkat çeken oyuncularından biri olan erkek çocuk tiplemesi. Hedefini "tüm arkadaşlarımda var bende niye yok" düşüncesiyle cep telefonu olarak belirleyen ve hiçbir değer üretmeyen Havuç, kötü davranış ve düşünceleri de genellikle babadan almakta. Örneğin, sınavlarda kopya çekme işi baba tarafından öğretilmiştir. Ama bu kötü davranışı düzelten yine dizinin mükemmeli annedir.
Bu dizide çocuklarla anne-baba ilişkisini düzeysiz, aile kültürü dışında, sanki aile bireyleri değil de farklı insanlarmış gibi yürüten, karar alma mekanizmalarını kurnaz oyunlara yönlendiren bir tarz var. Örneğin tatile çıkma isteklerini babaya kabul ettirmek için oynanan oyunlar. Annenin bikini giymesine karşı olmanın bayağılığını yaşayan kıskanç, maço babanın, anne bikini giymesin diye oynadığı oyunlar (mayoya karşı değil sadece bikiniye karşı). Yine babanın daha anlayışlı, her isteğe onay veren, kızmayan bir baba olması için oynanan oyunlar ve babanın bu oyunlara oyunla cevap vermesi gibi bir çok örnekler verilebilir.
Bu arada çağdaş bir tavır da öğreniyoruz anneden. Sıkıntılı olunan durumlarda Psikoloğa giderek dertlerini açıp çözüm önerileri almak. Batı’da insan ilişkileri kopuk olduğundan kimse kimsenin dertlerini dinlememektedir. Yalnızlık batı yaşamının ayrılmaz bir parçası, adeta vazgeçilmezidir. Aile ilişkileri bile çocuklar için 18 yaşına kadar bağlayıcı. Bu yaştan sonra istediklerini yapma özgürlüklerine kavuşuyorlar. Toplumsal dayanışmanın olmadığı, sıkıntıların, dertlerin paylaşılmadığı bir dünyada elbette konuşacak yardım isteyecek birilerine ihtiyaç olacaktır. Bu ihtiyaç, psikologlara yüklü paralar ödeyerek, suni ortamlara dönüştürüldüğünden çözüm olamamaktadır. Zaman dolduğunda anlattığınız derdin neresinde olursanız olun sizi dinlememekte olan bir insanın size nasıl yardımcı olacagını düşünün. Anadolu insanının kültür yapısıyla, sosyal yaşantısıyla taban tabana zıt olan bu yaşam biçimi İstanbul, Ankara gibi metropollerde maalesef yaşanır oldu.
Dizinin diğer karakterlerinden Selami, Haluk’a tam zıt bir profil çizmektedir. Ezik, kendi başına karar veremeyen, karısının mutlak egemenliğine boyun eğmiş, beceriksiz bir tiptir. Bunun yanı sıra Gönül (namı diğer Dominant teyze) vahşi, kocasını kukla gibi oynatan, her konuda kocasını kötüleyen, aşağılayan kadın haklarının güçlü ve zorba koruyucusu kimliğindedir. Bozuk bir aile anlayışının Haluk-Meltem örneğinden farklı bir versiyonu. Evlilik ilişkisindeki sevgi-saygı-hoşgörü kavramlarını barındırmayan bir anlayış.
Meltem’in anne ve babasına gelince; Meltem’in babası sürekli karar değiştiren, dünyada ne yapması gerektiğini bilemeyen, kişiliği oturmamış, örneğin bastırdığı bir kitabını tozlu raflardan alıp çok satanlar standına koyacak kadar uyanık(!), kah resim yapan kah spora merak salan dengesiz biridir. Meltem’in annesi ise aynı Meltem gibi, dengeli, ne yaptığını, ne istediğini bilen olumlu bir insandır.
Aslında dizinin tüm kahramanları içerisinde, erkekler genelde aşağılanıp horlanırken, modern kadın imajı ve çevresindeki kadınlar hep üstün tutulmuştur. Mesela, Meltem’in iş yerindeki Engin menfaatçi, dalkavuk, ikiyüzlü; çaycı Hüseyin at yarışından başka bir şey düşünmeyen, sorumsuz özellikler taşımaktadır. Hüseyin’in karısı ise, fedakar, çalışkan fakat saf halinde bu duruma uymaktadır.
Ailenin yaşam standartları da gerçekten parmak ısırtacak kadar güzel. Orta sınıfın üstünde bir yaşam, acaba bizim ülkemizin hayat profillerine ne kadar uyuyor? İstenilenlerin alınabildiği (Havuç’un cep telefonunu reddediş maddi sebeplerle değil), istenildiği zaman tatile gidilebildiği, ev dekorasyonunun gayet şık ve pahalı parçalardan seçilmiş olması ülkemiz insanının yaşam standartlarına pek bir uyuyor(!).
Türk Dizi Filmlerinin bir başka abuk sabuk dizisi, "Ruhsar". Bu dizi alenen Ahiret inancıyla dalga geçiyor. Ölen bir insanin ikide bir de dünyaya gelmesi, sadece kocasına görünebilmesi, ölümlülere istediği gibi aşkın güçler kullanabilmesi, ahiret tarafında otel resepsiyon görevlisi gibi birisinin oturup bilgisayardan insanları cennet veya cehenneme göndermesi, hem kötü hem iyi ruhların varolduğu ve bu ruhlar arasında rekabetin olması gibi ahireti komik olayların merkezi haline getiren saçmalıklarla dolu bu dizi. Ruhsar adlı ruhun canı sıkıldığında ya da kocasını kıskandığında, kocası Mazhar’ı fareden orangutana, magandadan kıllı bir mağara insanına kadar değişik tiplere sokabilmesi, insanın yaratılışına nasıl karşı geldiğini gösteren bir durum. Bu dizinin asıl amacı, ölümsüzlüğü arayan insanın yaratıcıya karşı olması, "Her nefis ölümü tadacaktır" ayetini hiçe sayması, öldükten sonra Allah’a hesap vermeyi reddedişidir.
Bu dizilerin yanı sıra, öyle diziler var ki, insan mafya olmaya hevesleniyor. Mafya içindeki insanlar, dürüst(!), iyiliksever(!) kişilermiş gibi gözüküyor gözümüze. Çünkü başrolde oynayan kişi mafya babasını ya da mafyada görev alan bir kuklayı oynuyor. Filmin esas oğlanı mafya olunca, o da kurtulmuş oluyor seyircinin gazabından.
Ya ağalık rejimlerini anlatan dizilere ne demeli? Seymen ağalara, Şahin ağalara, Candar ağalara ne demeli? Neyi anlattığı bile belli olmayan bu dizilerde seyirciye verilmek istenen nedir? Çok evliliği reddeden laik anlayış niçin bu dizilerde çok evliliği işliyor ve bunu yapan ağaya kızan, tepki gösteren bir seyirci olmuyor (Şahin ağa ve Candar ağanın dizilerinde)? Madem ülkenin tümünde, sağcısından solcusuna hatta eşcinseline kadar herkes "Savaşa Hayır" diyorsa, bu dizilerdeki çatışmalar neyin nesi? Neden bu savaşlarin hiç birisine karşı çıkılmıyor ve neden bu savaşlarda filmin baş rol oyuncusu olan ağanın galip olması bekleniyor?
 

d. Sonuç
Aslında "Çocuklar Duymasın" dizisi özelinde ele aldığımız Türk Dizi Kültürü genel olarak yaşam standartları yüksek, villalarda geçen, lüks arabaların bulunduğu, bar-disko-eğlence kültürünün doyumsuz bir şekilde işlendiği bir yaşam koyuyor önümüze. Bu hayata ulaşmak için sen ey izleyici, evet sen ne gerekiyorsa yap(!). Özen bu hayata, özen ki seyrettiğin dizinin saçmalıkları sana batmasın.
Söyleyin dostlar, bizleri ve çocuklarımızı televizyon başına bağlayan, aile içi iletişimimizi 40-45 dakikalığına sekteye uğratan bu dizilerin anlamı nedir? Biz hedef kitlesine verilmek istenen nedir? Ne gibi örnek davranışlar öğretir? Ne gibi insani özellikler verir, bizler aile içinde soluksuz izleyip de çoluk çocuğumuzdan bile haberdar olmazken, çocuklar ise çocukça oynayıp eğlenmek yerine bu dizileri seyrederken?
Eğer siz de bu dizileri seyrediyor ve bunlardan rahatsızlık duymuyorsanız, çocuklarınızın bu dizilerdeki yaşam biçimlerine özenmelerini önemsemiyorsanız, sizden ricam bu yazı boyunca anlattığım bu olumsuzlukları aman çocuklar duymasın!
 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'