Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

 Yaklaşan Kış

 

Gülşen BARSAL GÖREN


Okul çıkışında adeti olduğu üzere halk otobüsüne binerek eve gelecekti. Birden karar değiştirdi ve dolaşmaya başladı. Elindeki kitapları taşıması zoruna gidince konserve kutusu gibi dolu olan otobüse bindi.
Zaman ne kadar da çabuk geçiyordu. Eylül ayının sonlarına gelinmişti bile. Havalarda serinlemişti. Otobüsün kalabalığı O‘nu bunaltmamıştı. Gökyüzüne baktı, hava açıktı. Ama rüzgar kovalarcasına birkaç bulutu önüne katıp getirmişti. Gökyüzünde bir karaltı oluştu ve otobüsün tavanını dövercesine yağmur yağmaya başladı. Böylece gezme hayalleri suya düştü. Canının sıkıntısı daha da artmaya başladı. Zaten canını istediği neye kavuşa bilmişti ki su kısacık hayatında. Kendi kendine söylenmeye başladı.
Allah’ tan yağmur on, on beş dakika sürmüştü. Rüzgar sanki bulutlar bir suç işlemişler gibi yine kovalayarak onları başka diyarlara sürdü.
Otobüs pastanenin önündeki durakta durdu. Birkaç yolcu ile birlikte O ‘da indi ve otobüsten kurtulmanın sevinciyle parka doğru yöneldi. Yağmur tozları bir çivi gibi yere mıhlamıştı. Hava toprak kokuyordu ve tertemizdi. "Bu parkı çok seviyorum" diye geçirdi içinden. Küçüktü ama küçük olduğu kadar da güzeldi. Her yer çiçeklerle doluydu. Kenarda iki tane salıncak, deniz kıyısında ise çok büyük palmiye ağaçları vardı. Altlarında banklar sıralanmıştı ve aşağısında uçurum.... İnsanda çok güzel duygular uyandıran şeylerdi bunlar. Etrafta pek insan kalmamıştı. Sanırım insanlar yağmurun gelişinden uzun süreli olduğunu sanmışlardı.
İçinden "yağmurun yağması da iyi oldu" diye geçirdi. Çünkü her yer, çiçeklerin yaprakları bile temizlenmişti. Denize doğru yürüdü ve kayalıklara gelince oturmayı düşündü. Ama kanepelerin üstü ıslaktı. Oturmaktan vazgeçti. Uçurumdan aşağıya bakmaya başladı içini bir genişlik bir ferahlık kaplamıştı. Denize baktı. Suyun kıyıya yakın yeri çamurlu gibiydi. "Yağmurdan mı acaba?" diye sordu kendi kendine. Cevabını bulmak içinde kendini zorlamadı. Sonra kıyıya demirlemiş olan Amerikan gemisi gözüne takıldı. Birden irkildi. Vücudundaki uyuşukluk ve huzur yerini tarif edilemez bir tiksintiye bıraktı.
"Yine gelmişler" dedi. Keyfi kaçmıştı. Gemi ne kadar da heybetli ve korkunç duruyordu. Buraları kendine aitmiş gibi.....
"Yoksa biz mi onun böyle durmasını sağlıyoruz" diye mırıldandı, sonra da
"Geminin canımı var ki kendini üstün görecek" dedi.
Ama söylediklerine inat gemi sanki yüksekten bakıyordu ona. Ayağını oradaki taşlardan birine vurdu. Kendine kızdı, gemiye kızdı. Morali bozulmuştu. Eve gitmeye karar verdi. Dolaşıp da ne yapacaktı. Evde bari öyle sinir bozucu şeyleri görmezdi. Gemi gelip evin tepesine demir atacak değildi ya.
Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Durağa kadar on dakikalık yolu vardı. İnsanlar sokağa çıkmaya başlamışlardı. Birden önünde beliriveren beş kişinin kahkahalarıyla irkildi. Onlar yokmuş gibi yürümeye devam ediyordu. Ama hiç çekilir gibi değillerdi. Bağrışıp gülüşüyorlar, pis şakalar yapıyorlardı. Etraftan da bir çekinceleri yoktu. Tıpkı gemi gibi. İşi daha da ilerletip kızlara laf atıp sataşmaya başlamışlardı. Dükkanlardaki her eşyayı teklifsiz elliyorlardı. Çocuklar gibi arada birbirlerinin eşyalarını alıp kaçıyorlardı. Bu dev adamlara tiksintiyle baktı. Ellerindeki bira şişeleri de dekoru tamamlıyordu. Terbiyesizlikleri biranın da etkisiyle daha da artmıştı. Onlara bir şeyler söylemek istedi ama laflar boğazına düğümlenip kaldı. Bir an önce buradan kurtulmak için adımlarını sıklaştırdı. Kendi kendine ;
- Koyun gibiyiz güdülüp duruyoruz, zamanı gelince de doğru mezbahaya dedi.
Artık etrafındaki insanları görmüyordu. Gözünde ahşap eski bir ahır belirmişti. Etraf kapkaranlıktı, koyunlar bir köşede birbirlerine sokulmuş, sessizce duruyorlardı. Ne gariptir ki köşedeki koyun tıpkı ona benziyordu. Ağılın bir köşesin de ise eşkiyalar ateş yakmışlar, kuzu pişiriyorlar. Bir yandan da ellerinde içki bardakları.
Ağızları köpürünceye kadar konuşup gülüşüyorlardı. Çoban ise sanki onlar yokmuş gibi köşeye sinmişti, onların yaktığı ateşin ışığında şalvarını yamıyordu.
Bu düşüncelerden Amerikalı askerlerden birinin omuz atışıyla sıyrıldı. Yüksekten düşen bir adam gibi korktu sanki içi boşalmıştı. Amerikalı sırıtıp bir şeyler söyledi. İçinden askerin ablak suratına bir tokat çarpmak istedi, ama yapamadı. Sözleri gibi tokatı da bir yerlere takılıp kaldı. Hızlı adımlarla ilerledi.
Eve geldiğinde kafası allak bullaktı. Annesini bile görmemişti. Çocuğunun bu haline şaşırmıştı kadıncağız. O’nun ise vücudu bitkindi, yüzü solmuştu. Dudakları ise durmadan anlamsız bir şeyler söylüyordu. Annesinin meraklı bakışları arasında yatağa uzandı. Uyumak istiyordu. Bu tatsız günü ancak bu şekilde unutabilirdi. Günün yorgunluğuyla yarım saat uyudu.
Annesi onun bu halini pek merak etmişti. Çayı da bahane ederek odasına girdi ve ona demli bir çay katarak uzattı. Bir yandan da oğlunun gözlerinin içine bakıyordu. O ise sanki her şeyi unutmuş gibi çay bardağını aldı, bir yudum içtikten sonra pencereden dışarı baktı. Yağmur yeniden başlamıştı, gözleri buğulandı .
- "Sonbahar da geçiyor , kış daha da yaklaştı" diye mırıldandı.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'