
Yaklaşan Kış
Gülşen BARSAL
GÖREN
Okul çıkışında adeti olduğu üzere halk otobüsüne binerek eve gelecekti. Birden
karar değiştirdi ve dolaşmaya başladı. Elindeki kitapları taşıması zoruna
gidince konserve kutusu gibi dolu olan otobüse bindi.
Zaman ne kadar da çabuk geçiyordu. Eylül ayının sonlarına gelinmişti bile.
Havalarda serinlemişti. Otobüsün kalabalığı O‘nu bunaltmamıştı. Gökyüzüne baktı,
hava açıktı. Ama rüzgar kovalarcasına birkaç bulutu önüne katıp getirmişti.
Gökyüzünde bir karaltı oluştu ve otobüsün tavanını dövercesine yağmur yağmaya
başladı. Böylece gezme hayalleri suya düştü. Canının sıkıntısı daha da artmaya
başladı. Zaten canını istediği neye kavuşa bilmişti ki su kısacık hayatında.
Kendi kendine söylenmeye başladı.
Allah’ tan yağmur on, on beş dakika sürmüştü. Rüzgar sanki bulutlar bir suç
işlemişler gibi yine kovalayarak onları başka diyarlara sürdü.
Otobüs pastanenin önündeki durakta durdu. Birkaç yolcu ile birlikte O ‘da indi
ve otobüsten kurtulmanın sevinciyle parka doğru yöneldi. Yağmur tozları bir çivi
gibi yere mıhlamıştı. Hava toprak kokuyordu ve tertemizdi. "Bu parkı çok
seviyorum" diye geçirdi içinden. Küçüktü ama küçük olduğu kadar da güzeldi. Her
yer çiçeklerle doluydu. Kenarda iki tane salıncak, deniz kıyısında ise çok büyük
palmiye ağaçları vardı. Altlarında banklar sıralanmıştı ve aşağısında uçurum....
İnsanda çok güzel duygular uyandıran şeylerdi bunlar. Etrafta pek insan
kalmamıştı. Sanırım insanlar yağmurun gelişinden uzun süreli olduğunu
sanmışlardı.
İçinden "yağmurun yağması da iyi oldu" diye geçirdi. Çünkü her yer, çiçeklerin
yaprakları bile temizlenmişti. Denize doğru yürüdü ve kayalıklara gelince
oturmayı düşündü. Ama kanepelerin üstü ıslaktı. Oturmaktan vazgeçti. Uçurumdan
aşağıya bakmaya başladı içini bir genişlik bir ferahlık kaplamıştı. Denize
baktı. Suyun kıyıya yakın yeri çamurlu gibiydi. "Yağmurdan mı acaba?" diye sordu
kendi kendine. Cevabını bulmak içinde kendini zorlamadı. Sonra kıyıya demirlemiş
olan Amerikan gemisi gözüne takıldı. Birden irkildi. Vücudundaki uyuşukluk ve
huzur yerini tarif edilemez bir tiksintiye bıraktı.
"Yine gelmişler" dedi. Keyfi kaçmıştı. Gemi ne kadar da heybetli ve korkunç
duruyordu. Buraları kendine aitmiş gibi.....
"Yoksa biz mi onun böyle durmasını sağlıyoruz" diye mırıldandı, sonra da
"Geminin canımı var ki kendini üstün görecek" dedi.
Ama söylediklerine inat gemi sanki yüksekten bakıyordu ona. Ayağını oradaki
taşlardan birine vurdu. Kendine kızdı, gemiye kızdı. Morali bozulmuştu. Eve
gitmeye karar verdi. Dolaşıp da ne yapacaktı. Evde bari öyle sinir bozucu
şeyleri görmezdi. Gemi gelip evin tepesine demir atacak değildi ya.
Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Durağa kadar on dakikalık yolu vardı. İnsanlar
sokağa çıkmaya başlamışlardı. Birden önünde beliriveren beş kişinin
kahkahalarıyla irkildi. Onlar yokmuş gibi yürümeye devam ediyordu. Ama hiç
çekilir gibi değillerdi. Bağrışıp gülüşüyorlar, pis şakalar yapıyorlardı.
Etraftan da bir çekinceleri yoktu. Tıpkı gemi gibi. İşi daha da ilerletip
kızlara laf atıp sataşmaya başlamışlardı. Dükkanlardaki her eşyayı teklifsiz
elliyorlardı. Çocuklar gibi arada birbirlerinin eşyalarını alıp kaçıyorlardı. Bu
dev adamlara tiksintiyle baktı. Ellerindeki bira şişeleri de dekoru
tamamlıyordu. Terbiyesizlikleri biranın da etkisiyle daha da artmıştı. Onlara
bir şeyler söylemek istedi ama laflar boğazına düğümlenip kaldı. Bir an önce
buradan kurtulmak için adımlarını sıklaştırdı. Kendi kendine ;
- Koyun gibiyiz güdülüp duruyoruz, zamanı gelince de doğru mezbahaya dedi.
Artık etrafındaki insanları görmüyordu. Gözünde ahşap eski bir ahır belirmişti.
Etraf kapkaranlıktı, koyunlar bir köşede birbirlerine sokulmuş, sessizce
duruyorlardı. Ne gariptir ki köşedeki koyun tıpkı ona benziyordu. Ağılın bir
köşesin de ise eşkiyalar ateş yakmışlar, kuzu pişiriyorlar. Bir yandan da
ellerinde içki bardakları.
Ağızları köpürünceye kadar konuşup gülüşüyorlardı. Çoban ise sanki onlar yokmuş
gibi köşeye sinmişti, onların yaktığı ateşin ışığında şalvarını yamıyordu.
Bu düşüncelerden Amerikalı askerlerden birinin omuz atışıyla sıyrıldı. Yüksekten
düşen bir adam gibi korktu sanki içi boşalmıştı. Amerikalı sırıtıp bir şeyler
söyledi. İçinden askerin ablak suratına bir tokat çarpmak istedi, ama yapamadı.
Sözleri gibi tokatı da bir yerlere takılıp kaldı. Hızlı adımlarla ilerledi.
Eve geldiğinde kafası allak bullaktı. Annesini bile görmemişti. Çocuğunun bu
haline şaşırmıştı kadıncağız. O’nun ise vücudu bitkindi, yüzü solmuştu.
Dudakları ise durmadan anlamsız bir şeyler söylüyordu. Annesinin meraklı
bakışları arasında yatağa uzandı. Uyumak istiyordu. Bu tatsız günü ancak bu
şekilde unutabilirdi. Günün yorgunluğuyla yarım saat uyudu.
Annesi onun bu halini pek merak etmişti. Çayı da bahane ederek odasına girdi ve
ona demli bir çay katarak uzattı. Bir yandan da oğlunun gözlerinin içine
bakıyordu. O ise sanki her şeyi unutmuş gibi çay bardağını aldı, bir yudum
içtikten sonra pencereden dışarı baktı. Yağmur yeniden başlamıştı, gözleri
buğulandı .
- "Sonbahar da geçiyor , kış daha da yaklaştı" diye mırıldandı.