Yıl 22  Sayı 293 Mayıs 2003
Bu Sayıda
 

Benim Oğlum Bina Okur...! 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nde ortaya çıkan gelişmeleri, krizleri doğru okumak gerekir. Aksi takdirde "Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" kabilinden nedenlerle ortaya çıkan/çıkartılan krizlerin arkaplanını tespit edebilmek mümkün olmayacaktır.
Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, rejimin oturtulması ve korunması bağlamında çeşitli yöntemler denendi. Ancak bu yöntemlerin hiçbiriyle tam anlamıyla bir başarı sağlanamadı. Son yıllarda uygulamaya sokulan bir proje var ki, bu proje ile toplum, rejimin sahiplerinin talepleri doğrultusunda önemli ölçüde evrildi. Bu proje "Türk Müslümanlığı" projesidir. "Türk Müslümanlığı" projesi ile dinin, rejimin temel ilkeleri/koordinatları doğrultusunda yeniden yapılandırılması ve potansiyel tehlike olarak algılanan "dindar" insanların rejime eklemlenmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle oluşturulmaya çalışılan Laik-Demokrat müslüman tipolojisi ile İslam’ın tüm temel kavramlarının anlamlarındaki netlik ortadan kaldırılmak istenilmekte, herkese göre bir din algılamasıyla, dinin, insanların "özeli" konumuna sokulması öngörülmektedir. MGK bünyesinde oluşturulmaya/gerçekleştirilmeye çalışılan bu projenin her aşamasında, kendini müslüman entellektüeller olarak tanımlayanlar, kuruluş amaçları doğrultusunda çalışan İlahiyat Fakültelerinin mensupları ve diğer ikbal beklentisi içerisinde olan zevat yerini almış bulunmaktadır. Entelektüel faaliyetlerin yürütüldüğü alanlarda, Abant Konsillerinde, medyada, siyasi faaliyetlerde bu projenin ortaya koyduğu çerçevede hareket edenlerin önü açılmakta aksine davrananlar ise marjinalleştirilmektedir. En son CHP ve lideri Deniz Baykal’ın yeni arayışları da dikkate alındığında rejimdeki tartışma zemininde bir kaymayı görmemek mümkün değildir. Ama, bu zemin kayması nedeniyle tartışma esastan çok detaylarda odaklanmaktadır. Mevlana, Yunus Emre vb. zevatın merkeze oturtulduğu bir din anlayışı ile bu çizgiyle bir çok konuda paralellik arzeden Aleviliği, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla sentezleyen bir aksa oturtulmaya çalışan CHP ve bazı odaklar bir tarafta, Postmodern çizginin etkisiyle yeni bir düşünce aksına oturtulmaya çalışılan "yeni sağcı" muhafazakar-demokrat odaklar diğer tarafta yer almaktadır. Tabiatıyla bunların dış desteklerinin nitelikleri de bu saflaşmanın gücünü etkileyen çok önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Her iki taraf da kendi bakış açılarıyla bazı hassasiyetleri ön plana çıkarıyor olsalar da, son tahlilde icraatlarıyla laik-demokrat rejimin bekasına hizmet etmektedirler...
Bu çerçevede, MGK, üç senedir yurt dışında yaşayan Türklerin kurdukları dernekleri bir çatı altında toplamaya çalışmakta, AKP de bir taraftan yurt dışında kendine yakın örgütlenmeleri desteklerken diğer taraftan derin devletin bir kısmının kabullendiği Fethullah Hoca Cemaatine ait okulları desteklemektedir. Aynı zamanda, AKP, Erbakan olgusunu altüst etmesiyle açıkta kalan Milli Görüş örgütünü de sisteme eklemlemenin son çalışmalarını yapmaktadır. Buna rağmen, AKP hükümetinin bu çalışmaları ve son olarak Dışişleri Bakanlığı’nın "Milli Görüş" genelgesi olarak tavsif edilen duyurusu hiç alakasız bir tartışmanın malzemesi haline getirildi. Keza MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın yurt dışında yaptığı çalışmalar da son kriz nedeniyle gündemdeki yerini aldı. Orgeneral Kılınç’ın çalışmasıyla bir kez daha gündeme geldi ki MGK, "Çatı Örgütlenmesi" projesiyle sadece sistemin güçlendirilmesi amacını gütmüyor, aynı zamanda, Kıbrıs, Ermeni sorunu ve PKK’nın siyasallaşma girişimi konularını etkileyecek bir lobi faaliyetini örgütlenmeyi de hedefliyor. Bu amaçla Türk Büyükelçilikleri, sistem-dışı mücadeleyi tercih eden İslamcı ve sol örgütler ile PKK dışında hemen hemen yurt dışındaki tüm dernekleri bir araya getirmeye çalışmaktadırlar. Avrupa’nın en güçlü Türk derneklerinden olan Milli Görüş ve Süleymancılar da bu girişime destek vermektedirler. Bazı sol örgütler ve Alevi kuruluşlarının önemli bir bölümü ise, başlangıçta bu projeye pek sıcak yaklaşmamışlardır. Zira bu dernekler, bir çok konuda resmi devlet politikalarıyla paralel politikalara sahip değildiler. Ancak, daha sonra bu projelerde laikliğin ön plana çıkartılmasının, söz konusu kuruluşların kaygılarını ortadan kaldırdığı söylenmektedir...
Gelişmelerin bu çerçevede olduğu kabul edilirse 23 Nisan kutlamalarıyla su yüzüne çıkan krizin arka planında ne vardır? Yukarıda sözü edilen projenin bir gereği olarak algılanması gereken elçiliklere gönderilen "Milli Görüş ve Fethullah Gülen okulları" genelgesi, neden bu kadar büyük gürültü koparmaktadır? (Kadro sıkıntısından olsa gerek) AKP hükümetinin yaptığı atamalar, geçmişteki örneklerinden çok daha fazla olmamasına rağmen neden bu kadar sıkıntı meydana getirmektedir? Memurlarda emeklilik yaşının 61’e çekilmesini öngören yasa değişikliği neden bu kadar güçlü fırtınalar koparmaktadır? Sistem içerisindeki "derin" kavgaların nesnesi durumuna getirilen türbanın protokole girmesi veya dışlanması kime ne kazandıracaktır? Bu ve benzeri soruların cevabını ararken geriye doğru bakmak ihtiyacı bulunmaktadır.
II. Tezkere’nin reddinden sonra ortaya çıkan şaşkınlık ortamı ve dengelerde meydana gelen konjonktürel değişmeler son gelişmelerin başlangıcı kabul edilebilir. Her ne kadar geçici gözükse de, ABD desteğini yanında hissetmeyen yeni sağcı AKP hükümeti, önce beklentilerinin tam aksine gelişmeler nedeniyle Irak politikasında ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Kıbrıs sorununun çözümü konusunda statükocu güçler tarafından sıkıştırıldı. AB ile ilişkilerinde de bırakın bu olumsuzlukları dengeleyici gelişmeleri, aksine bir takım sıkıntılar yaşayan AKP hükümeti, dış politikada olduğu gibi iç politikada da hızla kriz ortamına doğru sürüklendi. Bu kriz ortamının giderek ağırlaşmasında, başta Bülent Arınç olmak üzere AKP içerisinde tribünlere oynayan politikacıların da büyük katkıları söz konusu oldu. Zaten tezkerenin reddinden sonraki gelişmeleri değerlendirdiğimiz yorumumuzda da bu konulara aşağıdaki satırlarla dikkat çekmiştik:
"Kısa sürmesi kuvvetle muhtemel olan bu ABD kaynaklı manipülasyonlar, tabi ki Türkiye’nin değişim ve yeniden yapılanma programını etkileyecektir. Aynı zamanda bu gelişmeler AKP’nin iç ve dış çevrelerdeki itibarını da zedeleyecektir. Başta AKP hükümeti olmak üzere devleti oluşturan bir çok unsurun önüne ödenmesi güç faturalar sürülmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Bu faturanın ödenmemesi halinde neler olabileceğini gelişmeleri takip eden herkes çok iyi bilmektedir. Bu durum karşısında AKP’nin statükoya daha fazla prim vererek krizi atlatma yolunu seçmesi güçlü bir ihtimal olarak görülebilir... Yani tezkereyi reddederken yaptığı işin ciddiyetinin ve komplikasyonlarının farkında olmayan çevreler, hazırlıklı olmadıkları bir kriz karşısında ne yapacaklarını şaşırmış vaziyettedirler. Zira, dış dinamiklerce yönlendirilen sistem içindeki bazı mekanizmaların harekete geçmesiyle ortaya çıkacak fotoğrafın içerisine giren hiçbir siyasetçinin yerini koruyamadığı bilinmektedir..."
Henüz AKP böyle bir fotoğrafın içerisine girmiş gözükmemektedir. Ve başta AKP genel başkanı olmak üzere birçok AKP yöneticisi, gelişmelerin seyrini görebilmişler ve gerginlik yaratacak yaklaşımlardan kaçınmaktadırlar. Ama onların bu hassas yaklaşımlarına karşın Bülent Arınç başta olmak üzere bazı AKP’lilerin söz konusu fotoğrafta sık sık görüldüklerini söylemek abartılı bir değerlendirme olarak görülmemelidir. Yani tek başına iktidar gibi gözüken AKP, bir koalisyon görüntüsü vermektedir. Ve R. Tayyip Erdoğan henüz partisine hakim lider gibi bir duruş sergilememektedir. Doğal olarak bu şartlardan yararlanmak isteyen ve statükonun kendileri aleyhine değiştiğini gören bazı çevreler, AKP’yi tıpkı RP gibi hedef tahtasına oturtmak isteyeceklerdir. Buna mukabil, bahse konu gelişmelerden ürken AKP’nin de statükoya daha fazla prim vermesi söz konusudur. Bu durum ise gelecekte benzer krizlerin alt yapısını oluşturacak, adeta krize davetiye çıkaracak mahiyettedir.
Aynı zamanda, bu krizler, Irak politikasında tüm devlet birimlerinin vizyonsuzluğunu perdelemeye de vesile olmakta, Kıbrıs konusunda gelinen noktanın vehametini de gözden kaçırmaktadır. Zaten Türkiye’deki sistem-içi kavganın klasik özelliği de budur.
Hatırlanacağı gibi AKP hükümeti açısından tezkerenin reddinden önce herşey yolunda gitmekteydi. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, hükümet ile ilişkilerini "Şiir gibi" diye ifade ediyordu. Zaman zaman ortaya çıkan krizler hemen aşılmaktaydı. Bunun bir çok örneğine hep birlikte şahit olduk... Dış basında sık sık yer alan haberlere göre Türkiye’de bir çok şey eskisi gibi değildi artık. Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, demokratik reformları, ABD ve AB ile güçlü bağlar kurulmasını bir çok meslektaşından daha çok istemekteydi. Buna karşın orduyla yakın ilişkiler içerisinde olduğu bilinen iki köşe yazarının, Özkök’ün Batı’ya karşı çok yumuşak davrandığını iddia etmeleri ve Türkiye’nin K. Irak’ta daha sert bir tavır alması gerektiğini savunan yazılar yazmaları ilginç yorumları da beraberinde getirdi. Bu yazıları, orduyu açıkça eleştirmenin alışılmış bir tavır olmadığına dikkat çeken analistler, "Özkök’e ordu içerisinde uyarı" olarak yorumlamaktaydılar. Bu eleştiri sahiplerine karşın Özkök’ün demokratik reformları desteklediği ve ordunun siyasete müdahalesini sınırlamak istediği de aynı kaynaklarca belirtilmektedir...
İddialar ve gerçekler... Bir tarafta, sivil veya asker statükoculukla dünyadaki gelişmeleri ve bunun bölgedeki yansımalarını iyi okuyamayan güçler, diğer tarafta Özal politikalarının yeni versiyonu olan ABD yedeğinde aktif tavır almayı gerekli gören şahinler! Söz konusu tarafların dışında, iki arada bir derede, ne yapacağını bilmeyen ve alternatif politikaları bulunmayan, hatta alternatif politika arayışını akıllarına bile getirmekten korkanlar... Bu kararsızlar hükümette olduğu için taraflardan bir biri vuruyor, bir diğeri. Bu arada olumlu gelişmeler bahse konu olduğunda ise bunlar kerameti kendilerinden sanıyorlar.
 

STRATEJİK ORTAKLIKTAN ABD’YE DAHA
BAĞIMLI TÜRKİYE’YE!
Tezkerenin reddiyle başlayan bir süreçte kontrolü kaybeden Türkiye, ABD’nin köşeye sıkıştırma girişimlerinden sonra hala ülke içerisindeki kontrolü kaybetmemişse bu başarı kabul edilmelidir. Ancak, bu başarı, Türkiye Cumhuriyeti’nin gücü ve yöneticilerinin başarısından çok, ABD ve ABD kontrolündeki global sistem açısından vazgeçilmez pozisyonundan kaynaklanmaktadır. Evet, K. Irak’ta kontrolü kaybeden Türkiye, ABD ve ABD ile birlikte hareket eden Kürt gruplarının tavırlarını izlemekte ve ABD nezdinde girişimlerde bulunmaktan başka bir şey yapamamaktadır. Gelişmeler karşısında, savaşla ilgili tüm öngörüleri doğru çıkmayan Türk devletinin yetkilileri, önce bocaladılar. Sonra Powell’ın temaslarıyla biraz rahatladılar. "Önemli koalisyon üyeleri" arasındaki yerini aldıklarını düşünerek sevindiler. Her ne kadar Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ağzından dökülen "koalisyonun parçasıyız" sözü, bazı çevrelerde doğru algılanamadıysa da, devleti yönetenler, umutlandılar. Bölgede ABD’nin insafına terkedilmiş bir Türkiye’den yeni açılımlar yapabilecek Türkiye’ye geçmenin zor olmadığına kanaat getirdiler. Bu bağlamda, A. Gül’ün tartışmalar yaratan yukarıdaki sözünün hemen ardından Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın Wall Street Journal’a yazdığı makale gündeme geldi. Bu yazıda Erdoğan’ın, adeta ABD’den özür dileyici bir üslup kullandığı iddiaları doğru kabul edilirse, Irak politikasını anlamakta güçlük çektiğimiz Türkiye’nin ne yaptığını izah edebilmek daha da güçleşmektedir. Zira Bush yönetimi ve ABD’deki bir takım odakların, Türkiye’yi ve AKP iktidarını suçladıkları, hatta tehdit ettikleri bilinmektedir. Üstelik ABD’nin, bu şantajı, Türkiye’yi tamamen kaybetmek istemediği için düşük düzeyde tuttuğu da konunun uzmanlarınca bilinmektedir.
Bu çerçevede, ABD’nin, Suriye, İran ve K. Kore’yi "Irak’tan ders çıkartın!" diyerek uyarması da doğru algılanmalıdır. Zira, bu tehdit, ABD’nin, kısa vadede söz konusu üç ülkeye müdahale edeceği anlamına gelmemektedir. Ne var ki, bu tehdit, başta Suriye olmak üzere, ismi geçen üç ülkeye ve diğerlerine, bir müdahaleye gerek bırakmadan pozisyon almaları konusunda bir şantajı içermektedir. Yani, geçmişi bir kenara bırakmalarını, Ortadoğu’ya ve bölgeye hakim olan Pax Americana’ya uygun davranmalarını dikte eder mahiyettedir bu açıklama. Nitekim İran bu mesajı almış gözükmektedir. Ve İran hükümetinin danışmanlarından biri, "Saddam rejiminin 21 günde düşürülmesi bölgedeki bütün ülkelerin oturup düşünmesi, endişe etmesi gereken bir durumdur. ABD zaten güçlüydü, artık daha da güçlendi" derken mesajı doğru algıladıklarını ifade etmiş olmaktadır.
Burada ABD’nin bölge ülkelerinden başta Suriye olmak üzere, İran’a ve K. Kore’ye yaptığı baskı, bu ülkelerden İran’ın nükleer programını durdurması ve Suriye ile birlikte Lübnan ve Filistin’deki örgütlere desteğini kesmesi amacına matuf olduğu bilinmektedir. Böylelikle ABD, Irak operasyonuyla amaçlarından biri olan İsrail’in güvenliği konusunda da önemli bir adım atmış olacaktır. Dolayısıyla İsrail-Filistin barışı (?!) konusunda, kendi politikası bağlamında, önemli bir aşamayı katetmiş olacaktır. Diğer yandan, ABD’nin, bölgede hızla Batı’ya yakınlaşıcı ve reformcu bir politika izleyen Hatemi hükümetinin işlerini güçleştirecek, Hamaney’nin yanında yeralan muhafazakar odakların ekmeğine yağ sürecek bir politika içine girmesi beklenilmemelidir...
ABD’nin bölgedeki tek süper güç olması, kayıtsız davranması ve Türkiye’nin açmazları nedenleriyle tutarlı bir politika oluşturamayan Türkiye’nin Irak’taki gelişmeler karşısında ABD’nin eteğine yapışması ve ortak menfaatlerinden dolayı beklentilerinin yerine getirilmesini umması doğal gözükmektedir. Ancak, Türkiye’nin bu sıkışık durumdan kurtulması mümkündür. Çünkü, Türkiye, bazılarının iddialarının aksine bölgedeki önemini kaybetmemiştir. "Model ülke" pozisyonunu korumaktadır. Ve iddiaların aksine bu pozisyona başka bir ülkenin yerleşmesi de çok uzak bir ihtimal olarak görülmelidir. Kuvvetle muhtemeldir ki, ABD’nin Türkiye’yi yönetenleri yeni bir manipülasyon sürecinden geçirmesi sırasında bazı siyasiler, siyasi yapılar ve kurumlara faturalar ödetmek isteyecektir. Bu şartlar altında, sivil iktidarın, silahlı güçler karşısında destekçileri olarak gözüken ABD ve AB’nın desteğini arkasında hissetmesi de söz konusu olamamaktadır. Herşeye rağmen Türkiye yeni bir yol kavşağında bulunmaktadır. Son günlerde yaşanan dış ve iç krizler, çerçevesini çizdiğimiz konjonktürün yansımaları olarak yorumlanabilir. Zira, bir devlet, ya politik gerçeklerin çizdiği sınırlar içerisinde bir siyaset çizgisi izlemek durumundadır ya da gerekli alt yapısını oluşturarak sistemi değiştirmeye, yeniden yapılandırmaya yönelik ilkeli, tutarlı ve ısrarlı programını devam ettirmek zorundadır...
ABD yönetiminin "İsrail’i kollamak" üzerine bir Ortadoğu politikası izlediği yolundaki indirgemeci yorumları bir kenara bırakırsak, Washington yönetiminin yol haritası emperyal bir amacı işaret etmektedir. Bu nedenle ABD’nin bölgeyle ilgili niyetleri İsrail olgusunun çok ötesine gitmekte, İsrail bu vizyon içerisinde küçük kalmaktadır.
Hal böyle iken, kendini müslüman olarak niteleyen güçlerin, savaş karşıtlığı, demokrasi, meşruiyet, halkların kardeşliği gibi İslami tavrı yansıtmayan tepkileri bir yana bırakmaları ve demokratik emperyalizmin çıkar mücadelesi veren taraflarından birinin çizgisine düşmemelidirler. Kendilerine has tevhidi duruşlarını kaybetmeden içinde bulunulan zillet ortamının nedenlerini ortadan kaldıracak gayretlerini daha hızlandırmalı, bu pozisyonlarını kaybetmeden yeni açılımlar yapmanın cehdini göstermelidirler. Yani, müslümanları ilgilendiren konularda tevhidi duyarlılığı kaybetmeden kendi derdimize yanmak durumuyla karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır.
Olaylardan ibret almadan aynı temel yanlışları tekrar tekrar sergilemenin, müslümana yakışan bir tavır olmadığı artık anlaşılmalıdır.
 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'