Benim Oğlum Bina
Okur...!
Türkiye
Cumhuriyeti’nde ortaya çıkan gelişmeleri, krizleri doğru okumak gerekir. Aksi
takdirde "Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" kabilinden nedenlerle
ortaya çıkan/çıkartılan krizlerin arkaplanını tespit edebilmek mümkün
olmayacaktır.
Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, rejimin oturtulması ve
korunması bağlamında çeşitli yöntemler denendi. Ancak bu yöntemlerin hiçbiriyle
tam anlamıyla bir başarı sağlanamadı. Son yıllarda uygulamaya sokulan bir proje
var ki, bu proje ile toplum, rejimin sahiplerinin talepleri doğrultusunda önemli
ölçüde evrildi. Bu proje "Türk Müslümanlığı" projesidir. "Türk Müslümanlığı"
projesi ile dinin, rejimin temel ilkeleri/koordinatları doğrultusunda yeniden
yapılandırılması ve potansiyel tehlike olarak algılanan "dindar" insanların
rejime eklemlenmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle oluşturulmaya çalışılan
Laik-Demokrat müslüman tipolojisi ile İslam’ın tüm temel kavramlarının
anlamlarındaki netlik ortadan kaldırılmak istenilmekte, herkese göre bir din
algılamasıyla, dinin, insanların "özeli" konumuna sokulması öngörülmektedir. MGK
bünyesinde oluşturulmaya/gerçekleştirilmeye çalışılan bu projenin her
aşamasında, kendini müslüman entellektüeller olarak tanımlayanlar, kuruluş
amaçları doğrultusunda çalışan İlahiyat Fakültelerinin mensupları ve diğer ikbal
beklentisi içerisinde olan zevat yerini almış bulunmaktadır. Entelektüel
faaliyetlerin yürütüldüğü alanlarda, Abant Konsillerinde, medyada, siyasi
faaliyetlerde bu projenin ortaya koyduğu çerçevede hareket edenlerin önü
açılmakta aksine davrananlar ise marjinalleştirilmektedir. En son CHP ve lideri
Deniz Baykal’ın yeni arayışları da dikkate alındığında rejimdeki tartışma
zemininde bir kaymayı görmemek mümkün değildir. Ama, bu zemin kayması nedeniyle
tartışma esastan çok detaylarda odaklanmaktadır. Mevlana, Yunus Emre vb. zevatın
merkeze oturtulduğu bir din anlayışı ile bu çizgiyle bir çok konuda paralellik
arzeden Aleviliği, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla sentezleyen bir aksa
oturtulmaya çalışan CHP ve bazı odaklar bir tarafta, Postmodern çizginin
etkisiyle yeni bir düşünce aksına oturtulmaya çalışılan "yeni sağcı"
muhafazakar-demokrat odaklar diğer tarafta yer almaktadır. Tabiatıyla bunların
dış desteklerinin nitelikleri de bu saflaşmanın gücünü etkileyen çok önemli bir
faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Her iki taraf da kendi bakış açılarıyla
bazı hassasiyetleri ön plana çıkarıyor olsalar da, son tahlilde icraatlarıyla
laik-demokrat rejimin bekasına hizmet etmektedirler...
Bu çerçevede, MGK, üç senedir yurt dışında yaşayan Türklerin kurdukları
dernekleri bir çatı altında toplamaya çalışmakta, AKP de bir taraftan yurt
dışında kendine yakın örgütlenmeleri desteklerken diğer taraftan derin devletin
bir kısmının kabullendiği Fethullah Hoca Cemaatine ait okulları
desteklemektedir. Aynı zamanda, AKP, Erbakan olgusunu altüst etmesiyle açıkta
kalan Milli Görüş örgütünü de sisteme eklemlemenin son çalışmalarını
yapmaktadır. Buna rağmen, AKP hükümetinin bu çalışmaları ve son olarak Dışişleri
Bakanlığı’nın "Milli Görüş" genelgesi olarak tavsif edilen duyurusu hiç alakasız
bir tartışmanın malzemesi haline getirildi. Keza MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer
Kılınç’ın yurt dışında yaptığı çalışmalar da son kriz nedeniyle gündemdeki
yerini aldı. Orgeneral Kılınç’ın çalışmasıyla bir kez daha gündeme geldi ki MGK,
"Çatı Örgütlenmesi" projesiyle sadece sistemin güçlendirilmesi amacını gütmüyor,
aynı zamanda, Kıbrıs, Ermeni sorunu ve PKK’nın siyasallaşma girişimi konularını
etkileyecek bir lobi faaliyetini örgütlenmeyi de hedefliyor. Bu amaçla Türk
Büyükelçilikleri, sistem-dışı mücadeleyi tercih eden İslamcı ve sol örgütler ile
PKK dışında hemen hemen yurt dışındaki tüm dernekleri bir araya getirmeye
çalışmaktadırlar. Avrupa’nın en güçlü Türk derneklerinden olan Milli Görüş ve
Süleymancılar da bu girişime destek vermektedirler. Bazı sol örgütler ve Alevi
kuruluşlarının önemli bir bölümü ise, başlangıçta bu projeye pek sıcak
yaklaşmamışlardır. Zira bu dernekler, bir çok konuda resmi devlet
politikalarıyla paralel politikalara sahip değildiler. Ancak, daha sonra bu
projelerde laikliğin ön plana çıkartılmasının, söz konusu kuruluşların
kaygılarını ortadan kaldırdığı söylenmektedir...
Gelişmelerin bu çerçevede olduğu kabul edilirse 23 Nisan kutlamalarıyla su
yüzüne çıkan krizin arka planında ne vardır? Yukarıda sözü edilen projenin bir
gereği olarak algılanması gereken elçiliklere gönderilen "Milli Görüş ve
Fethullah Gülen okulları" genelgesi, neden bu kadar büyük gürültü koparmaktadır?
(Kadro sıkıntısından olsa gerek) AKP hükümetinin yaptığı atamalar, geçmişteki
örneklerinden çok daha fazla olmamasına rağmen neden bu kadar sıkıntı meydana
getirmektedir? Memurlarda emeklilik yaşının 61’e çekilmesini öngören yasa
değişikliği neden bu kadar güçlü fırtınalar koparmaktadır? Sistem içerisindeki
"derin" kavgaların nesnesi durumuna getirilen türbanın protokole girmesi veya
dışlanması kime ne kazandıracaktır? Bu ve benzeri soruların cevabını ararken
geriye doğru bakmak ihtiyacı bulunmaktadır.
II. Tezkere’nin reddinden sonra ortaya çıkan şaşkınlık ortamı ve dengelerde
meydana gelen konjonktürel değişmeler son gelişmelerin başlangıcı kabul
edilebilir. Her ne kadar geçici gözükse de, ABD desteğini yanında hissetmeyen
yeni sağcı AKP hükümeti, önce beklentilerinin tam aksine gelişmeler nedeniyle
Irak politikasında ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Kıbrıs sorununun çözümü
konusunda statükocu güçler tarafından sıkıştırıldı. AB ile ilişkilerinde de
bırakın bu olumsuzlukları dengeleyici gelişmeleri, aksine bir takım sıkıntılar
yaşayan AKP hükümeti, dış politikada olduğu gibi iç politikada da hızla kriz
ortamına doğru sürüklendi. Bu kriz ortamının giderek ağırlaşmasında, başta
Bülent Arınç olmak üzere AKP içerisinde tribünlere oynayan politikacıların da
büyük katkıları söz konusu oldu. Zaten tezkerenin reddinden sonraki gelişmeleri
değerlendirdiğimiz yorumumuzda da bu konulara aşağıdaki satırlarla dikkat
çekmiştik:
"Kısa sürmesi kuvvetle muhtemel olan bu ABD kaynaklı manipülasyonlar, tabi ki
Türkiye’nin değişim ve yeniden yapılanma programını etkileyecektir. Aynı zamanda
bu gelişmeler AKP’nin iç ve dış çevrelerdeki itibarını da zedeleyecektir. Başta
AKP hükümeti olmak üzere devleti oluşturan bir çok unsurun önüne ödenmesi güç
faturalar sürülmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Bu faturanın ödenmemesi
halinde neler olabileceğini gelişmeleri takip eden herkes çok iyi bilmektedir.
Bu durum karşısında AKP’nin statükoya daha fazla prim vererek krizi atlatma
yolunu seçmesi güçlü bir ihtimal olarak görülebilir... Yani tezkereyi
reddederken yaptığı işin ciddiyetinin ve komplikasyonlarının farkında olmayan
çevreler, hazırlıklı olmadıkları bir kriz karşısında ne yapacaklarını şaşırmış
vaziyettedirler. Zira, dış dinamiklerce yönlendirilen sistem içindeki bazı
mekanizmaların harekete geçmesiyle ortaya çıkacak fotoğrafın içerisine giren
hiçbir siyasetçinin yerini koruyamadığı bilinmektedir..."
Henüz AKP böyle bir fotoğrafın içerisine girmiş gözükmemektedir. Ve başta AKP
genel başkanı olmak üzere birçok AKP yöneticisi, gelişmelerin seyrini
görebilmişler ve gerginlik yaratacak yaklaşımlardan kaçınmaktadırlar. Ama
onların bu hassas yaklaşımlarına karşın Bülent Arınç başta olmak üzere bazı
AKP’lilerin söz konusu fotoğrafta sık sık görüldüklerini söylemek abartılı bir
değerlendirme olarak görülmemelidir. Yani tek başına iktidar gibi gözüken AKP,
bir koalisyon görüntüsü vermektedir. Ve R. Tayyip Erdoğan henüz partisine hakim
lider gibi bir duruş sergilememektedir. Doğal olarak bu şartlardan yararlanmak
isteyen ve statükonun kendileri aleyhine değiştiğini gören bazı çevreler, AKP’yi
tıpkı RP gibi hedef tahtasına oturtmak isteyeceklerdir. Buna mukabil, bahse konu
gelişmelerden ürken AKP’nin de statükoya daha fazla prim vermesi söz konusudur.
Bu durum ise gelecekte benzer krizlerin alt yapısını oluşturacak, adeta krize
davetiye çıkaracak mahiyettedir.
Aynı zamanda, bu krizler, Irak politikasında tüm devlet birimlerinin
vizyonsuzluğunu perdelemeye de vesile olmakta, Kıbrıs konusunda gelinen noktanın
vehametini de gözden kaçırmaktadır. Zaten Türkiye’deki sistem-içi kavganın
klasik özelliği de budur.
Hatırlanacağı gibi AKP hükümeti açısından tezkerenin reddinden önce herşey
yolunda gitmekteydi. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, hükümet ile
ilişkilerini "Şiir gibi" diye ifade ediyordu. Zaman zaman ortaya çıkan krizler
hemen aşılmaktaydı. Bunun bir çok örneğine hep birlikte şahit olduk... Dış
basında sık sık yer alan haberlere göre Türkiye’de bir çok şey eskisi gibi
değildi artık. Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, demokratik reformları, ABD ve AB
ile güçlü bağlar kurulmasını bir çok meslektaşından daha çok istemekteydi. Buna
karşın orduyla yakın ilişkiler içerisinde olduğu bilinen iki köşe yazarının,
Özkök’ün Batı’ya karşı çok yumuşak davrandığını iddia etmeleri ve Türkiye’nin K.
Irak’ta daha sert bir tavır alması gerektiğini savunan yazılar yazmaları ilginç
yorumları da beraberinde getirdi. Bu yazıları, orduyu açıkça eleştirmenin
alışılmış bir tavır olmadığına dikkat çeken analistler, "Özkök’e ordu içerisinde
uyarı" olarak yorumlamaktaydılar. Bu eleştiri sahiplerine karşın Özkök’ün
demokratik reformları desteklediği ve ordunun siyasete müdahalesini sınırlamak
istediği de aynı kaynaklarca belirtilmektedir...
İddialar ve gerçekler... Bir tarafta, sivil veya asker statükoculukla dünyadaki
gelişmeleri ve bunun bölgedeki yansımalarını iyi okuyamayan güçler, diğer
tarafta Özal politikalarının yeni versiyonu olan ABD yedeğinde aktif tavır
almayı gerekli gören şahinler! Söz konusu tarafların dışında, iki arada bir
derede, ne yapacağını bilmeyen ve alternatif politikaları bulunmayan, hatta
alternatif politika arayışını akıllarına bile getirmekten korkanlar... Bu
kararsızlar hükümette olduğu için taraflardan bir biri vuruyor, bir diğeri. Bu
arada olumlu gelişmeler bahse konu olduğunda ise bunlar kerameti kendilerinden
sanıyorlar.
STRATEJİK
ORTAKLIKTAN ABD’YE DAHA
BAĞIMLI TÜRKİYE’YE!
Tezkerenin reddiyle başlayan bir süreçte kontrolü kaybeden Türkiye, ABD’nin
köşeye sıkıştırma girişimlerinden sonra hala ülke içerisindeki kontrolü
kaybetmemişse bu başarı kabul edilmelidir. Ancak, bu başarı, Türkiye
Cumhuriyeti’nin gücü ve yöneticilerinin başarısından çok, ABD ve ABD
kontrolündeki global sistem açısından vazgeçilmez pozisyonundan
kaynaklanmaktadır. Evet, K. Irak’ta kontrolü kaybeden Türkiye, ABD ve ABD ile
birlikte hareket eden Kürt gruplarının tavırlarını izlemekte ve ABD nezdinde
girişimlerde bulunmaktan başka bir şey yapamamaktadır. Gelişmeler karşısında,
savaşla ilgili tüm öngörüleri doğru çıkmayan Türk devletinin yetkilileri, önce
bocaladılar. Sonra Powell’ın temaslarıyla biraz rahatladılar. "Önemli koalisyon
üyeleri" arasındaki yerini aldıklarını düşünerek sevindiler. Her ne kadar
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ağzından dökülen "koalisyonun parçasıyız" sözü,
bazı çevrelerde doğru algılanamadıysa da, devleti yönetenler, umutlandılar.
Bölgede ABD’nin insafına terkedilmiş bir Türkiye’den yeni açılımlar yapabilecek
Türkiye’ye geçmenin zor olmadığına kanaat getirdiler. Bu bağlamda, A. Gül’ün
tartışmalar yaratan yukarıdaki sözünün hemen ardından Başbakan R. Tayyip
Erdoğan’ın Wall Street Journal’a yazdığı makale gündeme geldi. Bu yazıda
Erdoğan’ın, adeta ABD’den özür dileyici bir üslup kullandığı iddiaları doğru
kabul edilirse, Irak politikasını anlamakta güçlük çektiğimiz Türkiye’nin ne
yaptığını izah edebilmek daha da güçleşmektedir. Zira Bush yönetimi ve ABD’deki
bir takım odakların, Türkiye’yi ve AKP iktidarını suçladıkları, hatta tehdit
ettikleri bilinmektedir. Üstelik ABD’nin, bu şantajı, Türkiye’yi tamamen
kaybetmek istemediği için düşük düzeyde tuttuğu da konunun uzmanlarınca
bilinmektedir.
Bu çerçevede, ABD’nin, Suriye, İran ve K. Kore’yi "Irak’tan ders çıkartın!"
diyerek uyarması da doğru algılanmalıdır. Zira, bu tehdit, ABD’nin, kısa vadede
söz konusu üç ülkeye müdahale edeceği anlamına gelmemektedir. Ne var ki, bu
tehdit, başta Suriye olmak üzere, ismi geçen üç ülkeye ve diğerlerine, bir
müdahaleye gerek bırakmadan pozisyon almaları konusunda bir şantajı
içermektedir. Yani, geçmişi bir kenara bırakmalarını, Ortadoğu’ya ve bölgeye
hakim olan Pax Americana’ya uygun davranmalarını dikte eder mahiyettedir bu
açıklama. Nitekim İran bu mesajı almış gözükmektedir. Ve İran hükümetinin
danışmanlarından biri, "Saddam rejiminin 21 günde düşürülmesi bölgedeki bütün
ülkelerin oturup düşünmesi, endişe etmesi gereken bir durumdur. ABD zaten
güçlüydü, artık daha da güçlendi" derken mesajı doğru algıladıklarını ifade
etmiş olmaktadır.
Burada ABD’nin bölge ülkelerinden başta Suriye olmak üzere, İran’a ve K. Kore’ye
yaptığı baskı, bu ülkelerden İran’ın nükleer programını durdurması ve Suriye ile
birlikte Lübnan ve Filistin’deki örgütlere desteğini kesmesi amacına matuf
olduğu bilinmektedir. Böylelikle ABD, Irak operasyonuyla amaçlarından biri olan
İsrail’in güvenliği konusunda da önemli bir adım atmış olacaktır. Dolayısıyla
İsrail-Filistin barışı (?!) konusunda, kendi politikası bağlamında, önemli bir
aşamayı katetmiş olacaktır. Diğer yandan, ABD’nin, bölgede hızla Batı’ya
yakınlaşıcı ve reformcu bir politika izleyen Hatemi hükümetinin işlerini
güçleştirecek, Hamaney’nin yanında yeralan muhafazakar odakların ekmeğine yağ
sürecek bir politika içine girmesi beklenilmemelidir...
ABD’nin bölgedeki tek süper güç olması, kayıtsız davranması ve Türkiye’nin
açmazları nedenleriyle tutarlı bir politika oluşturamayan Türkiye’nin Irak’taki
gelişmeler karşısında ABD’nin eteğine yapışması ve ortak menfaatlerinden dolayı
beklentilerinin yerine getirilmesini umması doğal gözükmektedir. Ancak,
Türkiye’nin bu sıkışık durumdan kurtulması mümkündür. Çünkü, Türkiye,
bazılarının iddialarının aksine bölgedeki önemini kaybetmemiştir. "Model ülke"
pozisyonunu korumaktadır. Ve iddiaların aksine bu pozisyona başka bir ülkenin
yerleşmesi de çok uzak bir ihtimal olarak görülmelidir. Kuvvetle muhtemeldir ki,
ABD’nin Türkiye’yi yönetenleri yeni bir manipülasyon sürecinden geçirmesi
sırasında bazı siyasiler, siyasi yapılar ve kurumlara faturalar ödetmek
isteyecektir. Bu şartlar altında, sivil iktidarın, silahlı güçler karşısında
destekçileri olarak gözüken ABD ve AB’nın desteğini arkasında hissetmesi de söz
konusu olamamaktadır. Herşeye rağmen Türkiye yeni bir yol kavşağında
bulunmaktadır. Son günlerde yaşanan dış ve iç krizler, çerçevesini çizdiğimiz
konjonktürün yansımaları olarak yorumlanabilir. Zira, bir devlet, ya politik
gerçeklerin çizdiği sınırlar içerisinde bir siyaset çizgisi izlemek durumundadır
ya da gerekli alt yapısını oluşturarak sistemi değiştirmeye, yeniden
yapılandırmaya yönelik ilkeli, tutarlı ve ısrarlı programını devam ettirmek
zorundadır...
ABD yönetiminin "İsrail’i kollamak" üzerine bir Ortadoğu politikası izlediği
yolundaki indirgemeci yorumları bir kenara bırakırsak, Washington yönetiminin
yol haritası emperyal bir amacı işaret etmektedir. Bu nedenle ABD’nin bölgeyle
ilgili niyetleri İsrail olgusunun çok ötesine gitmekte, İsrail bu vizyon
içerisinde küçük kalmaktadır.
Hal böyle iken, kendini müslüman olarak niteleyen güçlerin, savaş karşıtlığı,
demokrasi, meşruiyet, halkların kardeşliği gibi İslami tavrı yansıtmayan
tepkileri bir yana bırakmaları ve demokratik emperyalizmin çıkar mücadelesi
veren taraflarından birinin çizgisine düşmemelidirler. Kendilerine has tevhidi
duruşlarını kaybetmeden içinde bulunulan zillet ortamının nedenlerini ortadan
kaldıracak gayretlerini daha hızlandırmalı, bu pozisyonlarını kaybetmeden yeni
açılımlar yapmanın cehdini göstermelidirler. Yani, müslümanları ilgilendiren
konularda tevhidi duyarlılığı kaybetmeden kendi derdimize yanmak durumuyla karşı
karşıya olduğumuz unutulmamalıdır.
Olaylardan ibret almadan aynı temel yanlışları tekrar tekrar sergilemenin,
müslümana yakışan bir tavır olmadığı artık anlaşılmalıdır.