Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

Zulme Meyletmek

 

 

Cemal ÇAĞLAK

 

 

Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur.    Sonra size yardım edilmez.(Hud -113)

Zulüm, İblis’in Allah tarafından bildirdiği hükümlere kendi arzu ve hevesleri uğruna isyanıyla başlamış ve bu inat onun küfür içinde saplanıp kalmasıyla devam etmiştir. Ancak isyanla beraber ayağının kayması onu tevbe yoluna değil daha katmerli bir küfrün içine sürüklemiştir. İnatla bu işi devam ettireceğini söyleyerek girdiği uğraş ve Allah’tan talep ettiği süre kendisine verilir verilmez sapmasına sebep olan insanın baş düşmanı olmuş ve her fırsatta insan ve Allah arasına girerek onu yaratıcısına isyankar hale getirmiştir. Yetiştirdiği  isyankarlar ve buna bağlı olarak çoğalan orduları ise yeryüzünü kendilerine itaat etmeyenler için cehennem haline getirmiştir.

Şirke düşmesine sebep olan arzu ve heves tapıcılığına başkalarını da özendirerek hak yoldan birçoklarının ayağının kaymasına sebep olmuş, kıyamete kadar da olmaya devam edecektir. Bu aldatış, mal ve makam çoğaltma yarışı, eş ve evlat gibi ve sair bir çok alanda tezahür ettiği gibi bizzat Allah’ın kendisiyle de olmuştur. İşin en acı tarafı budur. İnsanları, Allah’ın rızasını kazandırmak hesabına kandırmış ve bu iman amel bağımsızlığı ile kulluk yapma şekli itaat kılıfıyla isyana dönüşmüştür. Artık namaz kılan, oruç tutan, hac yapan, kısmen de olsa zekat veren ve kelime-i şehadet getiren müşriklerden teşekkül bir toplum oluşturulmuştur. İşin bir tarafı da bu insanların  peşlerine takıldıkları ve takdis ettikleri zümrelerin, vahiy bilincinden uzaklaşmış toplumu, demokrasiden kopmamaları için sandıktan uzak durma günahıyla korkutmalarıdır. Allah’ı lütfen’ diyerek sadece hayatın bir kısmına müdahil etme lütfunu gösteren bu mantığa nasıl varıldı? Bu sorunun cevabını vermek için fazla ayrıntıya girmeye gerek yoktur. Sadece müslümanların namazlarına bakmak yeterli cevabı verecektir. Namazı kavrayış ve uygulayış mantığımız ne yazık ki Maun suresinde geçen "Vay o namaz kılanların haline" ifadesine muhatap olmaktadır. Çünkü buradaki eleştiri kılınan namazdan, vesair ibadetlerden gaflet içinde olmaktan kaynaklanmaktadır. Ayetin Mekki oluşu ise doğrudan Kureyş’in namaz kılan müşriklerini işaret etmektedir. Şeklen var olan kıyam Allah için olmaktan ziyade yeryüzünü fesada uğratan zalimlere emre amade bir fert ortaya koymakta, secdeler ve rükular mescidi terk eder etmez başka rab ve ilahlara olmaktadır. Hele öyle bir kıraatımız vardır ki herkesin mutlaka okuduğu Fatiha’nın, içeriği anlaşılmadığı ve asla anlama gayretine düşülmediği gibi peşine durulan imamın da bundan habersiz olduğu neredeyse bir genelleme olarak kabul edilebilir. Ne yazık ki hayatın bu gidişatına baktıktan sonra göz göre göre "Hamd alemlerin Rabbi Allah’adır" demek, kulluk yerine samimiyetsizliğin ortaya çıktığının apaçık delilidir. Gerçekten hamd Allah’a yapılmış olsaydı bugün bu kadar müstekbirin ilahlık ve rablık iddiasında bulunmasına imkan olmazdı. Allah’a yapılan hamdın açılımı; onun hükümlerini yine onun belirlediği şekilde hayata geçirmektir. Onca "Elhamdulillah" sözünün ardınca hayatımızın rotasının bu kadar sapmış olması başka neyle açıklanabilir? O’na, Rahman ve Rahim sıfatıyla seslenirken, adeta kendi sıfatlarını hatırlatmak durumundan başka bir şey yapmamaktayız. Bu sorumsuzluktan kurtulmadıkça o isimlerin tekrarı ağızda kelime gevelemekten başka bir sonuç getirmeyecektir. Rahman olan Allah’ın deri rengine, cinse, dile, kavme bakmadan yeryüzüne indirdiği rızkı ve diğer imkanları bu sıfatın özünde anlamadıkça birilerinin bu sıfatı tekeline alarak sadece kendisine ve yandaşlarına kar kılıklı sömürüden pay dağıtırcasına arzı parselleyişlerine ses çıkarmayan Müslümanlığımız, bu sömürü ve hak üzerine oynanan dalaverelere sadece seyirci kalacak; işi kadere havale edecektir. Ve şu mutlak bir hakikattir ki onun Rahman sıfatına uygun bir davranış modeli belirlemeden, yani ne zulmedecek ne de zulme sessiz kalacak bir kafa yapısı oluşturmadan bizlere Rahim sıfatıyla davranacağını düşünmek Allah’a haksızlıktan öte bir şey olmayacaktır. Bu ne dediğini bilmeyen Müslümanlığın, "Din gününde" Allah’tan alacağı cevap ise asla yüz güldürmeyecektir. Çünkü din hayattır. Hayatının gayesini bilmeyen insanın, Allah’ı razı edecek bir yol tutturması asla mümkün değildir. Hayattayken yaratıcımızın değil de yaratılmışların şekillendirdiği ve hayatımızı disiplin altına almış olan "atalar mirasının" insanı götüreceği yer sadece cehennemdir.

İnsanın ağzından çıkan söz yetmiyor. Zavallılık bu ya… Her olay karşısında sadece buğz etme hakkını kullanan insanın, evlatlarına bir gün önce aklını sonra da dilini ve elini kullanmak gibi bir meziyeti hatırlatması, cidden başta kendisine sonra da diğer mazlumlara çok hayırlar getirecektir. Söz yetmiyor dedik ya… Bu bile yanlış bir başlangıçtır. Yetmeyişinden önce anlamadan yaptığımız ikrarın belagatı bizi sadece uyutuyor. Kuran Abdulbasit Abdussamed’in mest eden ifadelerinden daha farklı şeyler için indirildi. Ancak Allah’a kulluk yapmak ve ondan yardım dilemek için… Yani onu her alanda hayata hükmeden olarak kabullenmek ve ıslah ediyoruz diye ortaya çıkan sahte yardımcılardan ayırmak amacıyladır. Bu ayetler her gün dilimizden dökülmekte ve biz her gün başkalarına teslim ettiğimiz hayatlarımızın uğradığı felaketler neticesinde ondan yardım istemekteyiz. Kulluğun Allah’a yapılmadığı yerde ondan yardım istemek büyük bir zulümdür. Bilinmelidir ki tevekkülün Ebu Leheblere yapıldığı yerde kaybolan deveyi bulmak imkansızdır. Bugün insanlık emanetini Ebu Leheblere ve varislerine emanet etmiştir. Hayatının bu çalınışı karşısında ise her kıtadan feryatlar çıkmakta, oluk oluk kan akıtılmaktadır. Kulluğu Allah’a olmaktan çıkardıktan sonra bu zulmü tepemize geçirenlerin helaki için Allah’tan yardım istemek insanın özellikle müslümanım diyen insanın kendisiyle kaybetmek üzere başlattığı savaşıdır. Zalimleri ve bağlandıkları sistemleri cahiliyenin arzu ettiği şekilde ayakta tutanların, İsrail ve Amerika’nın cinayet işleme arzularının uyandığı zaman dilimlerinde cep telefonlarına sarılarak mesajlar göndermeleri de bu garabetin moda haline gelmiş şeklidir. Allah rızası için saat 4’te Irak için dua etmek ve Abdulkadir Geylani’nin kabrinin bombalar altında oluşuyla ilgili isyan dolu aldığım mesajı on kişiye iletmemle ilgili ilahi yükümlülük!.. Hava sahasını Irak’ın bombalanması için açarak, çoluk çocuk birçok masumun parçalanmasına sebep olan idarecileri demokrasiden yardım bekleyerek seçen müslümanların! bu duaları işe yarayacak mı bilmiyorum ama bu duaya en çok amin diyecek olanlar bay 535 ve Amerikan Motorolasının distribitörü bay 542’dir. Mazlumların boğulduğu kandan kurtuluş için yapılacak duadan kapitalizm ne kadar da müstefid, dualarımız ne büyük hayırlara sebeptir!.. Ve İslam’ı dirileri kurtarmak için değil de ölüleri korumak için kullanmak hangi aklın karıdır. Kendi türbesini Amerikan bombardımanından koruyamayan evliya! hangi istimdata cevap verebilir? Buna rağmen yine de Amerika’ya evliyaları test ettiği için teşekkür etmeyeceğim.

Öyleyse bir şey yapmak lazım. Allah’a diyelim ki bizi doğru yola iletsin peygamberlerinin yoluna… Bu yolu doğru tutturmak için de inmiş ayetleri anlamak ve yaşamaktan başka çare yoktur. Kitaptan sıyrılarak Şeytan ve onun çağı fesada veren yandaşlarının ortaya koyduğu sahte kurtuluş reçeteleriyle ancak zulmün iki şıkkını icra edebiliriz. O şıklar ise daha önce elçilerine isyan etmiş, Allah’ın hükümlerine burun kıvırmış olanların içine düştüğü azap ve kitaba uymak yerine kitabına uyduran Yahudi ve Hıristiyan sapkınlığıdır. Bu toplum birinci şıkkı uygulayan yönetim tarzından ve kendisinde barındırdığı ikinci şıktan kurtulmadıkça azaba müstahak olmaktan başka bir nasibe erişemez.

Evet zulüm ateş ve azaptan başka bir şey getirmez. Yazının başında yer alan ayet insanlığın bu çizgide kaldıkça Ahiret’te alacağı karşılığı anlatmaktadır. Ancak zulüm sadece Ahiret belası değildir. Oluşturduğu ateş çemberi bu dünyada da karşılığını göstermektedir. Nereden bakarsanız bakın bugün halkları Müslüman olarak bilinen toprakların tamamına yakını, yıllardır despot idarecilerin eli altında inlemekte ve halkları da bunlara itaat etmektedir. Düşman dışarıdan geldiği ve apaçık aykırı bir dinden olduğu zaman müslümanların hemen cihad ilan edesi gelirken en az kendilerine saldıran zalimler kadar zalim olan idarecilerine yıllardır teslim olmaktadırlar. Öyle ki delimizi kendimiz terbiye etmediğimiz zaman başkalarının tokadı zorumuza gitmektedir. İşte zalimlere bu cahil bakış açısıyla meyledişimiz yüzünden gerçekten ateş dünyada da paçamıza bulaşmakta; her yanımız yanıp kül olmaktadır. O zaman karşımızdaki zalime beddua ederken bizim zalimlerin safında ne aradığımız bir an önce sorgulanmalıdır. Müslümanları bir tuzaktan başka tuzağa düşüren beşeri çözüm yolları asla uygulama esaslarımız olmamalıdır. Zalimlerle işbirliği yapmak için kurulmuş bir sistemin adil uygulayıcılarını arama ve bulma sevdası beyhude bir uğraşıdır. İçine düştüğümüz buhranlarda seçip çıkardığımız ehven-i şerlerin, sınırın biraz ötesinde mazlumlar için nasıl kana ve gözyaşına sebep olduğunu görmekteyiz. Bu zulmü uygularken siyasi beklentilerinin ahlaki ilkelerinden önce geldiğini söyleyenlerin sözü beni fazla şaşırtmadı. Çünkü ben o insanların öncelikli olacak ahlaklarından da şüpheliyim. İnanarak söylüyorum ki bir kenarda saklı duran ve emperyalizm korkusuyla mumyalanıp saklanan değerleri zaten vahiyle şekillenmedi. Bugüne kadar o ahlakın oluşumunu hazırlayanlar da zaten siyasi öncelik yanlılarıydılar. Asıl keder getiren şey ise bir taraftan "Yürek Devleti’ni" inşa edenlerin, demokratik ve laik devlet inşasında Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu hareketten rahatsızlık duyuyor olmasıdır. Halid bin Velid’in Beni Huzama baskınında yaptığı yanlışlıktan dolayı ölen mazlumlara üzülen Peygamber, "Ben Halid’in yaptığından uzağım" demişti. Çünkü Halid’i böyle bir suç için göndermemişti. Oysa söz şimdi Tayyip Erdoğan için söylenmekte ve onun yaptıklarından uzak olunduğu dile getirilmektedir. Burada Tayyip Erdoğan’ı Benu Huzama’ya gönderişin bir vicdani sıkıntısı ortalığı kuşatmış gibi görünmektedir. Ancak asıl acı olan ise elde Kur’an olduğu halde demokratik yürüyüşe katılmakta beis görmeyip sonucuna ağıt yakmaktır. İçkiye günah silsilesinde alan, satan, içen, içiren, getiren, götüren gibi on kişiyi yerleştiren Müslümanlar Irak’ı bombalayan, hava sahasını füze ve uçaklara açan, bu sahaları açanlara destek olanlar sıralamasında aynı sebepler silsilesinde yer almışlardır. Bu anlayış zulmü işleyene uzak ya da yakın olsun bir kenardan meyletmektir. Bu yüzden mazlumlara dokunan bu ateş, günü geldiği zaman tutuşturanları da mutlaka yakacaktır. Cevabı bugün bile belli olmakla beraber "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: Hangi günahı yüzünden öldürüldü? diye:"(Tekvir- 8,9) ayetiyle muhatap olunacak günde zalimlerin petrol hesapları uğruna bu zulme ne şekilde olursa olsun bulaşanlar asla cevap veremeyeceklerdir.

Allah kainatı inşa edip yeryüzüne insanı yerleştirdiği andan itibaren devamlı uyarmaktadır. Ancak ne kadar uyarı gelirse gelsin insanlık, heva ve hevesinin şekillendirdiği değerler şemsiyesi altına girdikçe hemcinsinin kurdu olmuştur. Peygamberler ve ona uyanlar ise hiçbir zaman uzaktan yakından bu zulmün payandası olmamış, bir başlarına kalsalar bile hakkı üstün tutmuşlardır. Bu Kur’ani davranış "ben müslümanım" diyen herkesin değişmez şiarı olmalı, etrafındaki kalabalıkların anaforuna kapılmamalıdır. Geçici çıkarlar ve mevcut iktidarları korumak uğruna sözde stratejik ortaklık bahaneleriyle işlenen suçlar Ahirette de suç ortaklığı olarak karşımıza çıkacaktır. İnsanlığın ucuz çıkar savaşları neticesinde toza dumana bulanan elbisemiz gittikçe kirlenmekte ve bizi kendimizin dahi tanıyamayacağı hale sokmaktadır. Bu yüzden elbiseleri yeniden temizlemeli ve emredildiğimiz gibi dosdoğru bir yolun yolcuları olmalıyız.

Şüphesiz, inananlar sorumluluklarının farkındadırlar. Bugüne kadar mevcut sistemin açtığı, araladığı yollarda kurtuluşu aramanın beyhudeliği bir kere daha ortaya çıkmıştır. 28 Şubat cenderesinde epeyce yıpranan müminler "bir fırsattır" diyerek dün isyan ettikleri sisteme birkez de olsa ehven-i şer hesabına az da olsa bel bağladılar. Başörtüsü yüzünden çok sıkıntı çeken kardeşlerimiz, kısa bir süre sonra güzellik kraliçesi Azra Hanım kadar kıymetli olmadıklarını ve gündeme girmediklerini anladılar. Zaten Allah, Şeytanın, insanı aldattıktan sonra hep yapayalnız bıraktığını söylemiyor mu? Nitekim Allah inananlar için, Kitab ehli ve müşriklerin sadece eziyet ortaya koyduğunu söylemektedir. Bu durumda "Ben inanıyorum" diyenlerin Allah’ın uyarısından sıyrılarak içlerine düştükleri hal, affedilmez sonuçların doğmasına sebep olmaktadır. Ne kadar acı çekersek çekelim, bizi ne kadar zorluklar beklerse beklesin, hayatımızı elinde tutan Allah’ın indirdiği şu ayet ne zalimlerin yanında olmamızı emretmekte ne de onlara bir kenardan meyledenlerin…

"Ey inananlar,Yahudileri ve Hıristiyanları veliler edinmeyin! Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları veli yaparsa o onlardandır. Şüphesiz Allah zalim topluluğu doğru yola iletmez. Kalplerinde hastalık bulunanların: "Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koştuklarını görürsün. Belki Allah fetih ya da kendi katından bir iş getirir de onlar yaptıklarına, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar."(Maide-51,52). Bunlar dünya hayatında içine düşeceğimiz acılardır. Ahiret günü ise daha büyük felaketler bu yanlışlara düşenlerin yüzlerini karartacaktır. Ancak o gün geriye dönüş yoktur.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'