Zulme Meyletmek
Cemal ÇAĞLAK
Sakın zulmedenlere
meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız
yoktur. Sonra size yardım edilmez.(Hud -113)
Zulüm, İblis’in
Allah tarafından bildirdiği hükümlere kendi arzu ve hevesleri uğruna isyanıyla
başlamış ve bu inat onun küfür içinde saplanıp kalmasıyla devam etmiştir. Ancak
isyanla beraber ayağının kayması onu tevbe yoluna değil daha katmerli bir küfrün
içine sürüklemiştir. İnatla bu işi devam ettireceğini söyleyerek girdiği uğraş
ve Allah’tan talep ettiği süre kendisine verilir verilmez sapmasına sebep olan
insanın baş düşmanı olmuş ve her fırsatta insan ve Allah arasına girerek onu
yaratıcısına isyankar hale getirmiştir. Yetiştirdiği isyankarlar ve buna bağlı
olarak çoğalan orduları ise yeryüzünü kendilerine itaat etmeyenler için cehennem
haline getirmiştir.
Şirke düşmesine
sebep olan arzu ve heves tapıcılığına başkalarını da özendirerek hak yoldan
birçoklarının ayağının kaymasına sebep olmuş, kıyamete kadar da olmaya devam
edecektir. Bu aldatış, mal ve makam çoğaltma yarışı, eş ve evlat gibi ve sair
bir çok alanda tezahür ettiği gibi bizzat Allah’ın kendisiyle de olmuştur. İşin
en acı tarafı budur. İnsanları, Allah’ın rızasını kazandırmak hesabına kandırmış
ve bu iman amel bağımsızlığı ile kulluk yapma şekli itaat kılıfıyla isyana
dönüşmüştür. Artık namaz kılan, oruç tutan, hac yapan, kısmen de olsa zekat
veren ve kelime-i şehadet getiren müşriklerden teşekkül bir toplum
oluşturulmuştur. İşin bir tarafı da bu insanların peşlerine takıldıkları ve
takdis ettikleri zümrelerin, vahiy bilincinden uzaklaşmış toplumu, demokrasiden
kopmamaları için sandıktan uzak durma günahıyla korkutmalarıdır. Allah’ı lütfen’
diyerek sadece hayatın bir kısmına müdahil etme lütfunu gösteren bu mantığa
nasıl varıldı? Bu sorunun cevabını vermek için fazla ayrıntıya girmeye gerek
yoktur. Sadece müslümanların namazlarına bakmak yeterli cevabı verecektir.
Namazı kavrayış ve uygulayış mantığımız ne yazık ki Maun suresinde geçen "Vay o
namaz kılanların haline" ifadesine muhatap olmaktadır. Çünkü buradaki eleştiri
kılınan namazdan, vesair ibadetlerden gaflet içinde olmaktan kaynaklanmaktadır.
Ayetin Mekki oluşu ise doğrudan Kureyş’in namaz kılan müşriklerini işaret
etmektedir. Şeklen var olan kıyam Allah için olmaktan ziyade yeryüzünü fesada
uğratan zalimlere emre amade bir fert ortaya koymakta, secdeler ve rükular
mescidi terk eder etmez başka rab ve ilahlara olmaktadır. Hele öyle bir
kıraatımız vardır ki herkesin mutlaka okuduğu Fatiha’nın, içeriği anlaşılmadığı
ve asla anlama gayretine düşülmediği gibi peşine durulan imamın da bundan
habersiz olduğu neredeyse bir genelleme olarak kabul edilebilir. Ne yazık ki
hayatın bu gidişatına baktıktan sonra göz göre göre "Hamd alemlerin Rabbi
Allah’adır" demek, kulluk yerine samimiyetsizliğin ortaya çıktığının apaçık
delilidir. Gerçekten hamd Allah’a yapılmış olsaydı bugün bu kadar müstekbirin
ilahlık ve rablık iddiasında bulunmasına imkan olmazdı. Allah’a yapılan hamdın
açılımı; onun hükümlerini yine onun belirlediği şekilde hayata geçirmektir. Onca
"Elhamdulillah" sözünün ardınca hayatımızın rotasının bu kadar sapmış olması
başka neyle açıklanabilir? O’na, Rahman ve Rahim sıfatıyla seslenirken, adeta
kendi sıfatlarını hatırlatmak durumundan başka bir şey yapmamaktayız. Bu
sorumsuzluktan kurtulmadıkça o isimlerin tekrarı ağızda kelime gevelemekten
başka bir sonuç getirmeyecektir. Rahman olan Allah’ın deri rengine, cinse, dile,
kavme bakmadan yeryüzüne indirdiği rızkı ve diğer imkanları bu sıfatın özünde
anlamadıkça birilerinin bu sıfatı tekeline alarak sadece kendisine ve
yandaşlarına kar kılıklı sömürüden pay dağıtırcasına arzı parselleyişlerine ses
çıkarmayan Müslümanlığımız, bu sömürü ve hak üzerine oynanan dalaverelere sadece
seyirci kalacak; işi kadere havale edecektir. Ve şu mutlak bir hakikattir ki
onun Rahman sıfatına uygun bir davranış modeli belirlemeden, yani ne zulmedecek
ne de zulme sessiz kalacak bir kafa yapısı oluşturmadan bizlere Rahim sıfatıyla
davranacağını düşünmek Allah’a haksızlıktan öte bir şey olmayacaktır. Bu ne
dediğini bilmeyen Müslümanlığın, "Din gününde" Allah’tan alacağı cevap ise asla
yüz güldürmeyecektir. Çünkü din hayattır. Hayatının gayesini bilmeyen insanın,
Allah’ı razı edecek bir yol tutturması asla mümkün değildir. Hayattayken
yaratıcımızın değil de yaratılmışların şekillendirdiği ve hayatımızı disiplin
altına almış olan "atalar mirasının" insanı götüreceği yer sadece cehennemdir.
İnsanın ağzından
çıkan söz yetmiyor. Zavallılık bu ya… Her olay karşısında sadece buğz etme
hakkını kullanan insanın, evlatlarına bir gün önce aklını sonra da dilini ve
elini kullanmak gibi bir meziyeti hatırlatması, cidden başta kendisine sonra da
diğer mazlumlara çok hayırlar getirecektir. Söz yetmiyor dedik ya… Bu bile
yanlış bir başlangıçtır. Yetmeyişinden önce anlamadan yaptığımız ikrarın
belagatı bizi sadece uyutuyor. Kuran Abdulbasit Abdussamed’in mest eden
ifadelerinden daha farklı şeyler için indirildi. Ancak Allah’a kulluk yapmak ve
ondan yardım dilemek için… Yani onu her alanda hayata hükmeden olarak
kabullenmek ve ıslah ediyoruz diye ortaya çıkan sahte yardımcılardan ayırmak
amacıyladır. Bu ayetler her gün dilimizden dökülmekte ve biz her gün başkalarına
teslim ettiğimiz hayatlarımızın uğradığı felaketler neticesinde ondan yardım
istemekteyiz. Kulluğun Allah’a yapılmadığı yerde ondan yardım istemek büyük bir
zulümdür. Bilinmelidir ki tevekkülün Ebu Leheblere yapıldığı yerde kaybolan
deveyi bulmak imkansızdır. Bugün insanlık emanetini Ebu Leheblere ve varislerine
emanet etmiştir. Hayatının bu çalınışı karşısında ise her kıtadan feryatlar
çıkmakta, oluk oluk kan akıtılmaktadır. Kulluğu Allah’a olmaktan çıkardıktan
sonra bu zulmü tepemize geçirenlerin helaki için Allah’tan yardım istemek
insanın özellikle müslümanım diyen insanın kendisiyle kaybetmek üzere başlattığı
savaşıdır. Zalimleri ve bağlandıkları sistemleri cahiliyenin arzu ettiği şekilde
ayakta tutanların, İsrail ve Amerika’nın cinayet işleme arzularının uyandığı
zaman dilimlerinde cep telefonlarına sarılarak mesajlar göndermeleri de bu
garabetin moda haline gelmiş şeklidir. Allah rızası için saat 4’te Irak için dua
etmek ve Abdulkadir Geylani’nin kabrinin bombalar altında oluşuyla ilgili isyan
dolu aldığım mesajı on kişiye iletmemle ilgili ilahi yükümlülük!.. Hava sahasını
Irak’ın bombalanması için açarak, çoluk çocuk birçok masumun parçalanmasına
sebep olan idarecileri demokrasiden yardım bekleyerek seçen müslümanların! bu
duaları işe yarayacak mı bilmiyorum ama bu duaya en çok amin diyecek olanlar bay
535 ve Amerikan Motorolasının distribitörü bay 542’dir. Mazlumların boğulduğu
kandan kurtuluş için yapılacak duadan kapitalizm ne kadar da müstefid,
dualarımız ne büyük hayırlara sebeptir!.. Ve İslam’ı dirileri kurtarmak için
değil de ölüleri korumak için kullanmak hangi aklın karıdır. Kendi türbesini
Amerikan bombardımanından koruyamayan evliya! hangi istimdata cevap verebilir?
Buna rağmen yine de Amerika’ya evliyaları test ettiği için teşekkür etmeyeceğim.
Öyleyse bir şey
yapmak lazım. Allah’a diyelim ki bizi doğru yola iletsin peygamberlerinin
yoluna… Bu yolu doğru tutturmak için de inmiş ayetleri anlamak ve yaşamaktan
başka çare yoktur. Kitaptan sıyrılarak Şeytan ve onun çağı fesada veren
yandaşlarının ortaya koyduğu sahte kurtuluş reçeteleriyle ancak zulmün iki
şıkkını icra edebiliriz. O şıklar ise daha önce elçilerine isyan etmiş, Allah’ın
hükümlerine burun kıvırmış olanların içine düştüğü azap ve kitaba uymak yerine
kitabına uyduran Yahudi ve Hıristiyan sapkınlığıdır. Bu toplum birinci şıkkı
uygulayan yönetim tarzından ve kendisinde barındırdığı ikinci şıktan
kurtulmadıkça azaba müstahak olmaktan başka bir nasibe erişemez.
Evet zulüm ateş ve
azaptan başka bir şey getirmez. Yazının başında yer alan ayet insanlığın bu
çizgide kaldıkça Ahiret’te alacağı karşılığı anlatmaktadır. Ancak zulüm sadece
Ahiret belası değildir. Oluşturduğu ateş çemberi bu dünyada da karşılığını
göstermektedir. Nereden bakarsanız bakın bugün halkları Müslüman olarak bilinen
toprakların tamamına yakını, yıllardır despot idarecilerin eli altında inlemekte
ve halkları da bunlara itaat etmektedir. Düşman dışarıdan geldiği ve apaçık
aykırı bir dinden olduğu zaman müslümanların hemen cihad ilan edesi gelirken en
az kendilerine saldıran zalimler kadar zalim olan idarecilerine yıllardır teslim
olmaktadırlar. Öyle ki delimizi kendimiz terbiye etmediğimiz zaman başkalarının
tokadı zorumuza gitmektedir. İşte zalimlere bu cahil bakış açısıyla meyledişimiz
yüzünden gerçekten ateş dünyada da paçamıza bulaşmakta; her yanımız yanıp kül
olmaktadır. O zaman karşımızdaki zalime beddua ederken bizim zalimlerin safında
ne aradığımız bir an önce sorgulanmalıdır. Müslümanları bir tuzaktan başka
tuzağa düşüren beşeri çözüm yolları asla uygulama esaslarımız olmamalıdır.
Zalimlerle işbirliği yapmak için kurulmuş bir sistemin adil uygulayıcılarını
arama ve bulma sevdası beyhude bir uğraşıdır. İçine düştüğümüz buhranlarda seçip
çıkardığımız ehven-i şerlerin, sınırın biraz ötesinde mazlumlar için nasıl kana
ve gözyaşına sebep olduğunu görmekteyiz. Bu zulmü uygularken siyasi
beklentilerinin ahlaki ilkelerinden önce geldiğini söyleyenlerin sözü beni fazla
şaşırtmadı. Çünkü ben o insanların öncelikli olacak ahlaklarından da şüpheliyim.
İnanarak söylüyorum ki bir kenarda saklı duran ve emperyalizm korkusuyla
mumyalanıp saklanan değerleri zaten vahiyle şekillenmedi. Bugüne kadar o ahlakın
oluşumunu hazırlayanlar da zaten siyasi öncelik yanlılarıydılar. Asıl keder
getiren şey ise bir taraftan "Yürek Devleti’ni" inşa edenlerin, demokratik ve
laik devlet inşasında Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu hareketten rahatsızlık
duyuyor olmasıdır. Halid bin Velid’in Beni Huzama baskınında yaptığı
yanlışlıktan dolayı ölen mazlumlara üzülen Peygamber, "Ben Halid’in yaptığından
uzağım" demişti. Çünkü Halid’i böyle bir suç için göndermemişti. Oysa söz şimdi
Tayyip Erdoğan için söylenmekte ve onun yaptıklarından uzak olunduğu dile
getirilmektedir. Burada Tayyip Erdoğan’ı Benu Huzama’ya gönderişin bir vicdani
sıkıntısı ortalığı kuşatmış gibi görünmektedir. Ancak asıl acı olan ise elde
Kur’an olduğu halde demokratik yürüyüşe katılmakta beis görmeyip sonucuna ağıt
yakmaktır. İçkiye günah silsilesinde alan, satan, içen, içiren, getiren, götüren
gibi on kişiyi yerleştiren Müslümanlar Irak’ı bombalayan, hava sahasını füze ve
uçaklara açan, bu sahaları açanlara destek olanlar sıralamasında aynı sebepler
silsilesinde yer almışlardır. Bu anlayış zulmü işleyene uzak ya da yakın olsun
bir kenardan meyletmektir. Bu yüzden mazlumlara dokunan bu ateş, günü geldiği
zaman tutuşturanları da mutlaka yakacaktır. Cevabı bugün bile belli olmakla
beraber "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: Hangi günahı
yüzünden öldürüldü? diye:"(Tekvir- 8,9) ayetiyle muhatap olunacak günde
zalimlerin petrol hesapları uğruna bu zulme ne şekilde olursa olsun bulaşanlar
asla cevap veremeyeceklerdir.
Allah kainatı inşa
edip yeryüzüne insanı yerleştirdiği andan itibaren devamlı uyarmaktadır. Ancak
ne kadar uyarı gelirse gelsin insanlık, heva ve hevesinin şekillendirdiği
değerler şemsiyesi altına girdikçe hemcinsinin kurdu olmuştur. Peygamberler ve
ona uyanlar ise hiçbir zaman uzaktan yakından bu zulmün payandası olmamış, bir
başlarına kalsalar bile hakkı üstün tutmuşlardır. Bu Kur’ani davranış "ben
müslümanım" diyen herkesin değişmez şiarı olmalı, etrafındaki kalabalıkların
anaforuna kapılmamalıdır. Geçici çıkarlar ve mevcut iktidarları korumak uğruna
sözde stratejik ortaklık bahaneleriyle işlenen suçlar Ahirette de suç ortaklığı
olarak karşımıza çıkacaktır. İnsanlığın ucuz çıkar savaşları neticesinde toza
dumana bulanan elbisemiz gittikçe kirlenmekte ve bizi kendimizin dahi
tanıyamayacağı hale sokmaktadır. Bu yüzden elbiseleri yeniden temizlemeli ve
emredildiğimiz gibi dosdoğru bir yolun yolcuları olmalıyız.
Şüphesiz, inananlar
sorumluluklarının farkındadırlar. Bugüne kadar mevcut sistemin açtığı, araladığı
yollarda kurtuluşu aramanın beyhudeliği bir kere daha ortaya çıkmıştır. 28 Şubat
cenderesinde epeyce yıpranan müminler "bir fırsattır" diyerek dün isyan
ettikleri sisteme birkez de olsa ehven-i şer hesabına az da olsa bel bağladılar.
Başörtüsü yüzünden çok sıkıntı çeken kardeşlerimiz, kısa bir süre sonra güzellik
kraliçesi Azra Hanım kadar kıymetli olmadıklarını ve gündeme girmediklerini
anladılar. Zaten Allah, Şeytanın, insanı aldattıktan sonra hep yapayalnız
bıraktığını söylemiyor mu? Nitekim Allah inananlar için, Kitab ehli ve
müşriklerin sadece eziyet ortaya koyduğunu söylemektedir. Bu durumda "Ben
inanıyorum" diyenlerin Allah’ın uyarısından sıyrılarak içlerine düştükleri hal,
affedilmez sonuçların doğmasına sebep olmaktadır. Ne kadar acı çekersek çekelim,
bizi ne kadar zorluklar beklerse beklesin, hayatımızı elinde tutan Allah’ın
indirdiği şu ayet ne zalimlerin yanında olmamızı emretmekte ne de onlara bir
kenardan meyledenlerin…
"Ey
inananlar,Yahudileri ve Hıristiyanları veliler edinmeyin! Onlar birbirlerinin
velileridir. Sizden kim onları veli yaparsa o onlardandır. Şüphesiz Allah zalim
topluluğu doğru yola iletmez. Kalplerinde hastalık bulunanların: "Bize bir
felaket gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koştuklarını görürsün.
Belki Allah fetih ya da kendi katından bir iş getirir de onlar yaptıklarına,
içlerinde gizlediklerine pişman olurlar."(Maide-51,52). Bunlar dünya hayatında
içine düşeceğimiz acılardır. Ahiret günü ise daha büyük felaketler bu yanlışlara
düşenlerin yüzlerini karartacaktır. Ancak o gün geriye dönüş yoktur.