Demokratik ‘Dehşet’
ve Demokrasi ‘Şoku’
Erhan AKTAŞ
Batının ve Batı
dışı dünyanın(!) ortak inancı ve sesi durumuna gelen ‘Demokrasi’, günümüzün
yükselen değeri olarak, kendi dışındaki görüş ve düşünceleri etkileyerek bütün
bir dünyayı egemenliği altına almış bulunmaktadır. Öyle ki, dünyada ilkel
kabileler hariç demokrat olmayan görüş ve hareket kalmadı. Herkes demokrat oldu:
Müslüman (!) Demokrat, Hıristiyan Demokrat, Musevi Demokrat, Liberal Demokrat,
Budist Demokrat, Hindu Demokrat, Muhafazakar Demokrat, Sosyal Demokrat, Marksist
Demokrat, vs… Dikkat edilirse hepsinin ana unsuru ‘Demokrat’ olmalarıdır.
Hepsine anlam veren değer Demokrasidir. Demokrasi olmadan hiçbirinin tek başına
bir anlamı ve değeri yoktur; her birisi Demokrasiye eklemlenerek nesneden
özneye, nicelikten niteliğe, kabuktan öze dönüşmektedir. Tıpkı elmanın Golden
elma, Amasya elması, Ankara elması, Starking elma, Kırmızı elma, Sarı elma
olması gibi; ismi ve cinsi farklı olsa da bütün elmalarda ana unsurun ‘elma’
olması gibi.
İslam’ın dışındaki
her din ve ideolojinin; her görüş ve düşüncenin demokratlığa eklemlenmesi söz
konusu olabilir. Ancak doğası gereği, demokrasiye eklemlenemeyecek tek din
İslam’dır. Demokrat Müslüman(!) olduğunu iddia edenlerin varolması bu gerçeği
değiştirmez; karşı karşıya bulunduğumuz bu durum, İslam’ın bağlamından ve
anlamından kopartılmasından; diğer bir deyimle Vahyin hayatın dışına
itilmesinden başka bir şey değildir. Tek ‘hak din’ olan İslam’ın, kendisine
mensup olduğunu iddia edenlerce Demokrasiye eklemlenmeye çalışılmasına bir çok
neden sayılabilir. Bu nedenlerin önemli olanlarından birisi, çok güçlü esen
demokrasi rüzgarına karşı koyacak yeterlilikte sağlam ‘kök’e sahip olmayıştır.
Diğer önemli bir neden de dünyalık her türlü nimete, konfor ve rahata erdirme
imkanı sunan demokrasinin bu cazibesi karşısında; Kur’an’ın deyimi ile
"dünyanın geçici bir oyalanıştan ve eğlenceden başka bir şey olmadığının"
bilincinin yitirilmiş olmasıdır. Yine Kur’an’ın deyimi ile "az bir bedele
karşılık ahireti satmak" yanılgısına düşülmüş olunmasıdır. Akıl ve bilginin
verdiği güvenle Vahyin korumasından ve yol göstericiliğinden çıkanlar;
modernleşmek, İslam’ı güncelleştirmek, imanı aktüelleştirmek ve evrensel
değerlerle bütünleşmek, kısacası ‘hayatın içinde’ olmak adına İslam’ı
Demokrasiye eklemlemeyi bir çıkış olarak görüyorlar.
Batı dünyası (ABD
dahil), demokrasinin merkezi ve demokrasi kültürünün beşiğidir. Çağımızda Batı,
Batılı olmayan dünyaya büyük bir üstünlük sağlamıştır. Bu üstünlük yalnızca,
bilim ve teknolojide değil; kültür, sanat, edebiyat, felsefe, siyaset, ekonomi
ve ticari kısacası her alanda söz konusudur. Ve Batının bu üstünlüğü,
Demokratik oluşuna bağlanmaktadır. Sahip oldukları değerlerle, Batının bu
üstünlüğü karşısında yetersiz kalanlar, Batı normlarıyla kendilerini ifade
ederek ve paradoksal bir tavır takınarak çıkış yolu bulmaya çalışmaktadırlar.
Özellikle felsefi ve düşünsel alanda (gizlenilmeye çalışılsa da) Batının kötü
bir kopyası olmaktan öte özgün hiçbir eser ortaya koyamayan entelektüel
Müslümanlar, ‘kompleksli’ olarak nitelendirilebilecek bir biçimde, doğrudan
İslami çağrışım yapan sözcük ve kavramları kullanmaktan uzak durmaya özen
gösterir oldular.
İslam’ın aktüel
değeri, sosyal bilimler çerçevesinde tespit edilmeye çalışılıyor ve bunun adına
bilimsellik deniyor. Sosyolojik, felsefi, kültürel ve sanatsal etkinliklerinde,
kitap ve yazılarında bir düşünce biçimi, bir yaşam tarzı, bir kurtuluş mesajı
olarak İslam’a mümkün olduğunca yer vermekten kaçınan bu zihniyet, mümkün
olmadığı durumlarda da onu modernizmle özdeşleştirerek sunmaya çalışmaktadır.
Hak-Batıl, İslam-Küfür, Mümin-Kafir vb. kavramlarla ortaya konan İslam-küfür
ayrışması, ya tarihsellik ya hermenötik ya da gelenekselcilik çerçevesinde
ayrışmayı sağlayan netliği yok edici oportünist bir tavır içindedirler.
Yukarıda yapılan bu
yüzeysel değerlendirme bağlamında ABD Irak savaşının başka bir yönüne değinmek
istiyorum. Bilindiği gibi ABD, Irak’a yaptığı saldırıyı ‘Dehşet ve Şok’
operasyonu olarak isimlendirdi. Bizde yazımızın başlığını bu ifadeden
esinlenerek belirledik. Aslında bir savaş olmaktan çok ABD’in
özgürleştiricilik(!) adına kundaktaki bebeği dahi katlettiği bir katliam olan
bu saldırı, yalnız Irak halkını değil, Türkiye’li Müslüman(!) demokratları da
(Dünyanın bütün demokrat halkı ile birlikte) "şok" etmiş olmalıdır. Zira bu
katliamın sorgulaması yapıldığında gerçek suçlunun demokrasi zihniyeti olduğu
görülecektir. Bu savaş görünür yüzü ile ABD-Irak savaşı olsa da, gerçek yüzü ile
Demokrasi ve Saddam diktatörlüğünün savaşıdır. (Gerçi Saddam da kendini demokrat
olarak görmektedir.) Katliamın fiziki boyutu savaş olabilir, ancak bunun felsefi
boyutu Demokrasidir; Demokrasinin diktatörlüğe saldırısıdır.
İki kutuplu bir
dünyada yaşıyoruz: ‘Saray halkı’ ve hizmetçilerinden oluşan bir dünya.
Demokrasiye, saray halkının düzeni de denebilir. Bu düzen, Batılı olmayan
dünyanın varlığı ve emeği üzerinde kurulmuştur. Bu gerçeğin bilincinde
olmayanlar; saraylı olmayı sağlayan şeyin demokrasi olduğunu sanıyorlar.
Saraylılardan olmaya özenen zihniyet, bu ‘sanıyla’ Demokrat olmanın imkanını
oluşturmak için (imanlarını terk etmeden) Batı zihniyeti ile örtüşecek bir
zihniyeti oluşturmanın çabasındalar. Batı zihniyeti ile yerel değerlere anlam
verirlerse saraya giden yolun açılacağını sanıyorlar. Oysa ki yer altı ve yer
üstü zenginlikler de dahil, her şeyi sömürmenin sonucu olarak ortaya çıkan
‘saray dünyası’nın ana fikri demokrasidir. Dikkat edildiğinde görülecektir ki:
Demokrasi yeryüzünün sicili en bozuk sistemidir. Onun son yüzyıllık geçmişine
bakıldığında elli milyondan fazla insanın (Birinci, ikinci dünya savaşı ve
günümüz İslam coğrafyasında) katledildiğini görecektir. Onun sicilinde, Afrikalı
açlıktan ölürken, köpeğinin kuaförüne ve mamasına Afrikalı bir aileye bir yıl
yetecek parayı harcamak vardır. Onun sicilinde 1995’te Bosna’da tek bir
saldırıda güvenli bölge ilan edilen ve Hollanda’nın kontrolünde olan bölgede,
kadınları ayırarak erkek çocuklar da dahil sekiz bin erkeği katletmek vardır...
Demokrasinin
dünyasında ahiret inancı, hesap günü inancı, ilahi adaleti gözetmek, günah ve
haram düşüncesi yoktur. Hayat yalnızca bu dünyadan ibarettir. Onun için, ne
kadar lüks ve konfor içinde yaşarsam o kadar kazançlı olurum anlayışı vardır. Bu
anlayışa göre, bunu sağlamanın tek yolu vardır, o da başkasının payına düşeni
kendi payına katmaktır. ABD’nin Irak’lı halkın malı olan petrolü almak için
yaptığı katliam bunun en iyi örneğidir. Kim ne derse desin, bu savaş demokrasi
düşüncesinin şekillendirdiği, meydana getirdiği ruh halinin eseridir. "Bir
kimseyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur, bir kimseyi yaşatan da bütün
insanlığı yaşatmış gibi olur" diyen İslam, özgün yapısıyla benimsenseydi, bugün
yeryüzünde barış, adalet ve kardeşlik hakim olurdu. Bunca zulmün, akıtılan kanın
ve katliamın sorumlusu, "yaşamak için yok etmelisin’ felsefesinden başka bir
şey olmayan Batı uygarlığı, yani demokrasidir.
En azından son
yüzyıldır dünyayı; dünyanın hakim gücü olarak; askeri, siyasi, teknolojik ve
ekonomik üstünlüğü elinde bulunduran demokrasinin yönettiği bir gerçektir.
Demokrasi düşüncesinin egemen olduğu dünyamızın içinde bulunduğu durum, onun ne
olduğunun en iyi göstergesidir.