Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

Bağdat Camileri USA’nın Def-i Hacette Bulunduğu Duvarlar Olabilir mi?

 

 

Mehmed DURMUŞ

 

 

Bağdat kan kokuyor.

Bağdat ölüm kokuyor.

Bağdat yanık insan bedeni kokuyor.

Simsiyah dumanlar kaplamış Bağdat’ın semalarını.

Bağdat çarşıları parçalanmış kafa, kol, ayak, parmaklarla dopdolu.

Kan, ölüm, barut, akıllı bomba, petrol kokusu, uçak, tank, makinalı tüfek sesleri, bebek haykırışları hepsi birbirine karışmış Bağdat’ta. Bu sesler, bu kokular bize çok yakın, hemen burnumuzun dibinden geliyor. Fakat biz, ‘uzakmış gibi’ yapıyoruz...

***

Dünyanın en ‘büyük şeytan’ı tarafından yürütülen, tarihin en küstah, en ahlaksız, en namussuz savaşı, daha doğrusu bir büyük terör bütün hızıyla sürüyor. Önüne ve arkasına bir hayli ‘en’leri eklemeyi hak eden bu savaş, daha doğrusu saldırı, bir çok yeniliğin de sahibi. Bu yeniliklerin başında, savaşın bütün aşamalarını naklen yayında izleme imkanı gelmektedir. İlk dört gün böyle de oldu. Fakat ne zaman ki, Irak yönetimi, USA’nın ‘çelik zırhlı’ komandolarını kimisini mevta olarak ve kimisini de esir alınmış vaziyette canlı yayında gösterdi (23 Mart Pazar), işte o zaman hem savaşın seyri değişti, hem de USA canlı yayın ekibi, canlı görüntüleri kontrollü vermeye başladı. İşte, Irak’a demokrasi ve özgürlük getirmek için savaştıklarını söyleyen ekipten D. Rumsfeld’in "savaş esirlerine ait görüntüleri yayınlamak Cenevre sözleşmesine aykırıdır" şeklinde inciler döktürmesi bu güne rastlamaktadır.

20 Mart Perşembe gününden beri hepimiz, savaşla ilgili neredeyse bütün detayları izledik, seyrettik, seyre daldık. Savaş teknolojisi ile ilgili, savaş stratejileri ile ilgili, ABD ve Irak’ın askeri güçleriyle ilgili, Irak coğrafyasıyla ilgili, B-52 ağır bombardıman uçaklarının en detay teknik özellikleriyle ilgili hemen hemen bilmediğimiz bir şey kalmadı. Kimilerinin ‘pornografik’ dedikleri bu büyük saldırıyı hep birlikte canlı yayında izlediğimiz için, o alanda fazla bir şey demeye gerek kalmadı. Herkes herkes kadar bilgi sahibi oldu.

Bu Savaş Kimin Savaşı?

Dergimizin Mart sayısında da kanaatimi belirtmeye çalışmıştım: Bu savaş/küresel terör asla bir Saddam belasını def etme girişimi değildir. Yalanların en iğrencini en utanmaz biçimde yaymaya çalışan ABD, Saddam’ı bir bahane olarak kullanmaktadır. Son zamanlarda açıkça deklare ettiği gibi, Saddam ülkeyi bırakıp kaçsaydı yine planladığı saldırıyı gerçekleştirecekti. Bu savaş yıllarca önceden (1992’den beri deniyor) planlanmıştı. Dış İşleri Bakanı Colin Powell da bunu böyle ifade etti. Ayrıca Powell, bu savaşın İsrail’in güvenliği açısından kaçınılmaz olduğunu da itiraf etti. ABD artık her şeyi açıktan yapıyor.

Bu savaşın, 11 Eylül sürecinin bir devamı olduğundan, -dolayısıyla savaşın 11 Eylül 2001 günü başladığından- hiçbir kuşku duymuyorum. Bağdat’ın ağır bombardımana tabi tutulduğu 21 Mart günü basına açıklamalar yapan Beyaz Saray sözcüsü Ari Flescher da sözleriyle bunu teyid etti. Flescher, kendisine, "Bağdat’ta siviller hayatını kaybediyor, buna ne diyorsunuz?" diye soran gazeteciye şöyle diyordu: "Sivilleri hedef almıyoruz, ama bu savaştır, eğer siviller ölüyorsa olabilir. 11 Eylül günü ölenler de sivillerdi!"

Flescher’ın bu sözüyle, G.W Bush’un 11 Eylül’den birkaç gün sonra "(müslümanlara) haçlı seferi başlatıyoruz" sözü arasında çok önemli bir bağlantı var. Bu sözler, zannedildiği gibi dil sürçmesi değildir. Bunlar, Beyaz Saray’da, Pentagon’da ve Bush ve çetesine yakın kişiler arasında konuşulan, oradaki hakim kanaatin -planlı veya plansız- dışavurumudur. Kısacası Irak’a saldırı, aynı zamanda bir siyonist intikam saldırısıdır. 11 Eylül saldırılarını   el-Kaide örgütünün yapmadığını elbette bu savaşın patronları herkesten çok daha iyi biliyor. Ama buna bütün dünyayı -belli oranda da olsa- inandırmayı başardılar. İşte bu düzmece ilişkiyi bahane edip, İslam’a olan kin ve nefretlerini, müslüman halkların tepesine bomba yağdırarak dışa vuruyorlar. Saddam gibi uşakların, dedikleri gibi zalim olması, bunu ileri sürenlerin daha büyük zalim olduğunu unutturmamalıdır.

Bu savaş kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşıdır. Fakat, öne çıkan belli başlı birkaç isim var. Bunları artık, televizyon izleme imkanı olan, dünyanın bütün insanları ezbere biliyorlar. Irak’a saldırıyı, Dick Cheny, D. Rumsfeld, P. Wolfowitz, R. Perle, Douglas Feith, Colin Powell ve Condolessa Rice gibi öne çıkan isimlerin yanında, güçlü bir İsrail lobisi ile, kökten dinci Hristiyan grupların istediği şeklinde, haddinden fazla yayın yapıldı. Hatta George Bush’a, mesih-vari nitelikler izafe edildiği, Bush’un da bu misyonu benimsediği yolunda haberler de yayılmaktadır. Bu haberler öyle bir çırpıda tekzip edilecek cinsten değildir. Gazeteci Şahin Alpay da Zaman’daki köşesinde bu konuya dikkat çekenlerdendi. Şöyle diyordu Alpay:

"Geçen seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’den başkan aday adayı olarak G.W. Bush’un rakibi olan yazar ve televizyon yorumcusu Patrick J. Buchanan’ın ‘The American Conservative’ adlı derginin 24 Mart tarihli son sayısında yer alan "Whose War? / Kimin Savaşı?" başlıklı makalesi, gerçekten dikkate değer. Buchanan, özetle şunları söylüyor:"

"Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Savunma Bakanlığı Müsteşarı Douglas Feith, Müsteşar Yardımcısı David Wurmser ve Savunma Politikaları Kurulu Başkanı ("Karanlıklar Prensi") Richard Perle’ün  başını çektiği Yahudi kökenli bir grup ‘neo–muhafazakar’, Bush yönetiminin Ortadoğu politikasına hükmediyor. Perle’ün yıllar öncesinden tasarladığı plan, "radikal İslam"a karşı topyekün savaş ilanını, Amerikan ordusunun başta Irak, sonra sırasıyla İran, Suriye, Suudi Arabistan, Libya ve diğer bölge ülkelerinde iktidarları devirip, ABD yanlısı rejimler kurmasını öngörüyor."  (Şahin Alpay, söz konusu Planın iyi bir analizi için R. Dreyfuss’un www.prospect.org adresindeki "Just the Beginning / Sadece Başlangıç" başlıklı yazısını referans veriyor.) Ve şöyle devam ediyor:

"Söz konusu grup 11 Eylül saldırılarının doğurduğu ortamdan yararlanarak, planı Başkan Bush’a kabul ettirdi. ABD’nin dünya üzerinde rakip tanımaz hegemonya tesis etmek üzere gerekli gördüğü zaman, gerekirse tek başına, önleyici saldırılara başvurmasını öngören ‘Bush doktrini’ de on yıl önce Wolfowitz tarafından tasarlandı."

"Buchanan’a göre, bu ‘Savaş Partisi’nin ‘Savaş Planı’ ABD’nin değil, İsrail’in, öncelikle de Likud ve Şaron’un çıkarlarına hizmet ediyor."

Şimdi bu konuda, yazılanların hepsi doğru olmayabilir. Mesela G. Bush’un, kendisini mesih gibi gördüğü, inandırıcı gelmeyebilir. Bush’un zeka düzeyi ve bilgi birikimi muhtemelen buna elveriş değildir. Fakat önemli olan, etrafındaki çıfıtların, amaçlarına ulaşmak için onu böyle bir havaya girdirmiş olmalarıdır. Bu saldırı ister 1992’de, ister 1998’de, isterse daha yakın bir tarihte planlanmış olsun, ne fark eder?

Bu savaş aslında, Amerikan yayılmacılığının ve İslam düşmanlığının devamı bir ‘yeni haçlı seferi’dir. Batı zihninin, her şeye egemen olma iradesinin tanka-tüfeğe bürünmüş halidir. Dünyanın jandarması ABD’nin, hiç insan bile saymadıkları ‘öteki’ni, doğulu, Asyalı, müslüman bir kavmi te’dib etme, falakaya yatırma, pardon, kovboyvari temizleme operasyonudur. Adamların suratlarına baksanıza: Her birinin suratı aslında yeteri kadar bilgilendiricidir. Rumsfeld’in suratına bir bakınız. Neyi okuyorsunuz? Benim okuduğum ilk şey ‘tekebbür’, sonra aşağılama, tepeden bakma, küçümseme ve ardından kin, nefret, öldürme güdüsü ve para... Amerikan emperyalizmi birbuçuk sene önce, bir başka ‘doğulu’ kavmi, ‘baldırı çıplak Afgan halkı’nı te’dip etmişti. Şimdi sıra Irak’lı kardeşlerindedir. Sonrası için rivayet muhtelif...

"Rumsfeld’in sözünü hatırlayalım: ‘Bizim delile ihtiyacımız yok. Biz biliyoruz.’ Biliyoruz; çünkü bilmek bize mahsustur. Bildiğimiz için güçlüyüz ve güçlü olduğumuz için de ancak biz biliriz. Sadece Saddam’ı ve sakladığı füzeleri değil, Irak halkı için de en doğru olanın ne olduğunu biz biliyoruz. Tarihleri boyunca çektikleri çileleri biliyoruz, geri kalmışlıklarının nedenlerini biliyoruz, kurtuluşun reçetesini biliyoruz ve bu kurtuluşun bu ‘gözleri mühürlenmiş Doğululara’ ancak dayatılarak kabul ettirilebileceğini de biliyoruz."

İşte bu savaş, böyle bir ‘bilme’nin savaşıdır!

Bu savaş Özgürlük ve Demokrasi Adınaymış!

Pentagon’un politikadan sorumlu akıl hocası Dougles Feith, Radikal gazetesine gönderdiği özel tebligatında, "bizim Irak’ın petrollerinde hiç gözümüz yok!" diyor. Feith, saldırılarının hedefini "Irak halkının refahına katkıda bulunmak"; "insani yardım sağlamak", "temel sosyal hizmetleri örgütlemek" ve "Irak halkını özgürlüğüne kavuşturup, onlar için güvenli bir ortam oluşturmak" şeklinde özetliyor.  Evet şu anda bütün dünya, ABD’nin Irak halkına nasıl da özgürlük, refah ve insani yardım getirdiğini 24 saat canlı yayında izliyor. MOAB bombaları Irak halkına özgürlük ve refah getirmez de ne getirir?! Beğenmedikleri Irak askerleri, esir aldıkları ABD conilerine sıcak bir çay ve bisküvi ikram ediyorlar. Irak’ın kara çarşaflı kadınları, nasıl da yüreklerinin ‘ak’ olduğunu gösterircesine, aç kalan, biraz sonra silahlarıyla üzerlerine ölüm yağdıracak Amerikan askerlerine yemek yediriyorlar. Ama ABD’liler esir aldıkları Iraklıları enselerinden tutarak sürüklüyor, küfürlerini TV.ler sansürlemek zorunda kalıyorlar. Tıpkı İsrail’in yaptığı gibi, baskın yaptıkları evlerde yediden yetmişe herkesi anında kelepçeliyorlar, yere yatırdıkları yetmiyormuş gibi ensesine dayadığı tüfeğinin tetiğine her an basacakmış gibi dikiliyor. Baskın yaptıkları evlerde kadınlar korkudan yere yığılıyor ama onlar umursamıyor. İşte budur ABD’nin, Irak halkına getireceği özgürlük, sosyal güven ve refah.

Kışın dağlarda aç kalmış, orta yaşlı bir kurdun suratını andıran Tony Blair ise, ZAMAN gazetesine gönderdiği ‘özel’ açıklamasında (şimdi de bu moda oldu) "Kavgamız Irak halkıyla değil" diyor! Şimdilerde Bush’un bilmem nesi diye adlandırılan Blair, meğer "Saddam’ın kitle imha silahlarından arındırılması için" gerçekleştirdikleri askeri harekatın "bölgede büyük hassasiyet yarattığını biliyor"muş!  Gerçekten çok duygulandım, çok etkilendim, hakkındaki bugüne kadar beslediğim bütün kötü duygulardan dolayı tanrı’dan af diledim...

Irak saldırısının hedefini Tony amcanın şu sözleri ele veriyor: "Çeyrek yüzyıl boyunca Saddam’ın zulüm ve yolsuzluklarının Irak’a verdiği zarar ve yaptığı tahribatın tamirinde Irak halkına yardımcı olmak için BM ve uluslararası toplumun tümüyle birlikte çalışmak kararındayız"  Görüyorsunuz ya, ABD ve İngiliz işgal ordularının 25 yıl Irak’tan gitmeyeceklerine dair haberler birinci ağızdan doğrulanmaktadır. Daha bitmedi, hani şu petrol meselesi: Diyor ki Blair, Irak petrollerinden elde edilecek parayı Birleşmiş Milletler’den bir ‘yed-i emin’e aktaracağız!  Anlaşılıyor değil mi? BM demek nedir ki? Yine ABD ve İngiltere. Ama Douglas Feith "yok canım biz Irak petrolünü ne yapalım ki!" diyor.

Tony Blair, Bush-Blair-Sharon kumpanyasının henüz bitmemiş hesaplarını da deşifre ediyor: "Elbette Irak bizim bölgede ilgilendiğimiz tek konu değildir. Ortadoğu barış süreci konusunda gerçek ilerleme kaydedilmesine ilişkin yaygın isteği ben de paylaşıyorum."  Yani demek istiyor ki, sırada Suriye, İran gibi ülkeler var!

ABD’nin Irak’a sırf petrol için saldırmadığı doğrudur. Yukarıda da belirttiğim gibi, İsrail’in güvenliği ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması bu saldırının en önemli bir nedenidir. Bunu da aylardır dost-düşman herkes yeterince yazdı çizdi. "[Saddam] Hüseyin'in insan hakları ihlalleri ve kendi halkına neler yapabileceğini en iyi bilebilecek kişiler bölge insanları olarak bizleriz. Ancak 'Saddam karşıtı Anglosaxon' kampanyanın asıl hedefi ne Irak ne de Saddam Hüseyin. Bu tür yayınlar sayesinde Irak'ta korku yaratıldığı ve bu sayede savaş için psikolojik avantaj sağlandığı doğrudur. Ancak asıl hedefin ABD'nin 'iyiliğin koruyucusu olduğu' ve hiçbir devlet tarafından karşı konulamaz bir güce sahip olduğu imajını yaratmak olduğu söylenebilir."

"Bu bağlamda ABD'nin yoğun propagandasının iki temel amacının bulunduğu söylenebilir: İlk olarak dünya kamuoyu Amerikan gücü karşısında sindirilmeye çalışılmaktadır. İkinci olarak ise Amerika'nın zayıf yönleri bu şekilde kapatılmaya çalışılmakta ve ulusal onur Irak kullanılarak tamir edilmeye ve zayıf noktalar gözlerden uzak tutulmaya çalışılmaktadır."

Buradan çıkan sonuç şudur: Arap ve diğer müslüman unsurlar ABD’nin üstünlüğünü hiç itirazsız kabul edinceye dek bu savaşlar devam edecektir. "Savaşın Saddam Hüseyin ve rejiminin düşürülmesi dışında başka bir hedefi var ise o da Arap ve Müslümanlara ABD'ye sadakatin kendileri için daha hayırlı, düşmanlığın ise öldürücü olacağını anlatmak Bir başka ifadeyle bu savaş bir tür ikna aracı."  Fakat Arap ve müslüman kavimler ikna olmayacaklar. Bağdat’a, Basra’ya, Necef’e, Kerbela’ya, Nasıriye’ye, Ümmü Kasr’a inen ‘akıllı bombalar’ bu sefer inşaallah, müslüman kavimlere kendi aralarında sevgi ve kardeşliği, kafirlere karşı nefret ve kin duymayı öğretecektir. Kafirlerin bir ümmet, müslümanların da bir ümmet olduğunu öğretecektir.

Amerika emperyalizmi tam da Kur’an’ın resmettiği gibi, kendileri gerçek fitne-fesat ehli olduğu halde (2/Bakara, 11), teknik araç-gereçleriyle kendilerinin ıslahçı olduğu propagandasını, yalanını yayan beyinsiz, aşağılık sınıf olarak çıkmaktadır karşımıza. Oysa Amerika-İngiltere-İsrail üçlüsünün dayanışması sonucunda "Ortadoğu'daki hemen hemen her savaş bir katliamla bitiyor, herkesin aklına kazınan korkunç bir gerçek bu"

Türkiye’nin Trajik Durumu

Türkiye’nin ABD’nin bir dediğini iki etmeme esasına dayanan kişiliksiz siyaseti, acınası halini bir kez daha gösterdi. Aylardır Türkiye, Amerika ile yapılan en aşağılayıcı pazarlıkların konusu oldu. ‘Sıradan’ gazeteciler, kimi stratejistler, bazı patronlar, neden bir an önce, kayıtsız şartsız ve severek isteyerek işgal ordularının safında yer almadığı için Türk devletini ve hükümetini yerden yere vurdular. Tehditler savurdular. Bunlar bu cesareti nereden alıyorlar derseniz, tabi ki, hesaplarına dolarların yattığı merkez(ler)den alıyorlar.

ABD’nin Türkiye’yi tehdidi, Milliyet’in Washington muhabiri Yasemin Çongar’ın satırlarında alenen görülmektedir. Çongar, Lehman Brothers adlı uluslararası yatırım bankasının yayınladığı Türkiye raporunda mesela, "ABD’nin sabrı sonunda taştı, Türkiye yola girdi ama ABD hükümeti ve uluslararası topluluk nezdindeki güvenilirliği çatırdadı" gibi cümlelere yer veriyor.  Yasemin Çongar, söz konusu raporda, "Türkiye, ABD için önemli olmayı sürdürecektir, ancak bu hükümet artık önemli olmayabilir" cümlesine dikkat çekerek, ikinci tezkereyi Meclis’ten geçiremeyen AKP iktidarının tehlikeye girdiği sinyalinin verildiğini, bu tespitin kendisinin Washington izlenimleriyle birebir örtüştüğünü ifade ediyor.

Türkiye’yi tehdit edenler sadece bu kadar değil elbette. Mesela W. Safire, "Yeni Türk hükümetini ihanetinden dolayı kınamaya niyetli pek fazla insan yok, çünkü savaş zamanları en iyi zamanlar değildir!"  sözleriyle AKP’ye, "dereyi geçerken at değiştirilmez; şu savaş bitsin hele biz size gösteririz gününüzü" kabilinden ciddi bir tehdit savuruyordu. Yine Türkiye’den artık ağızlarını açmadan ne diyeceklerini toplumun iyice ezberlediği, bir çok dönme-devşirme sözüm ona köşe yazarı, Türkiye ABD’nin yanında kayıtsız şartsız savaşa katılmadı diye neredeyse sin-kaflı küfürler savuracaklardı. Bunlardan çok iyi bilinen birisi, bir zamanların Filistin halkları savunucusu, Yeni Şafak’ın, sayfalarında yer vermekle "yedi sene alnını secdeden kaldırmasa günahını affettiremeyeceği" bir gazetecidir. Bunlar, 11 Eylül olaylarının akabinde de, "bu olayı terör saymıyorlar ve kınamıyorlar" diye, ‘islamcılar’ı küfür yağmuruna tutmuşlardı. Amerika’nın Türkiye’ye gönderdiği dolarların gittiği adresler böylece ayan-beyan bilinme imkanı verdi. Ziya Paşa "Köpektir zevk alan sayyad-ı bi insafa hizmetten" derken bunları mı kastetmiş olamazdı herhalde, çünkü bunlar ücretlerinin hakkını vermektedirler...

Türkiye’yi hadi anladık ama, İran’ın tavırsızlığına, sessizliğine ne demeli? 11 Eylül 2001 tarihi bence İran’ın siyasi tükenmişliğinin alameti idi. İran yönetimi ABD’nin Afganistan’a saldırısına da ses çıkartmamış, hatta "eğer Birleşmiş Milletler Afganistan’a ordu gönderirse biz de katılabiliriz" gibi saçma sapan laflar etmişti. İran aynı tavırsızlığını sürdürmektedir. Gerçi 28 Mart Cuma günü Tahran’da yaklaşık yüzbin kişinin katıldığı bir yürüyüş oldu. Ama devlet çapında ciddi bir tavır yansımadı. Bilmediğimiz çok özel nedenler yoksa, anladığım kadarıyla İran yönetimi, mümkün oldukça, çok zorunlu olmadıkça ABD’nin şerrinden kaçınmakta, çalıyı dolaşmaktadır. Fakat korkunun ecele faydası yoktur. Üstelik, Irak’ın işi bitirildiği zaman ABD İran’a doğrudan sınır komşusu olacak. Şu anda ABD’nin İran’a saldırmayı göze alabileceğini düşünemiyorum, fakat işler planlandığı gibi gittiği taktirde iki-üç sene sonra Irak’ın bugün başına gelenlerin daha kötüsünün İran’ın başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir? İran 11 Eylül’den beri, bütün İslam dünyasının gönlünü fethedecek bir fırsatı yakalamıştı ama bunu yapmadı.  

İmam Humeyni, ahirette Allah katında kendisine çok büyük bir ecir bahşedeceğine inandığımız bir iş yapmıştı; ABD’ye ‘büyük şeytan’ lakabını takmıştı. Biz yeni yönetimden, bu şerefe bir şeyler eklemesini beklerdik, günah çıkartmasını değil...

Teknoloji Allah’dan da Büyük Değil ya!

Amerika Bağdat’ı 20 Mart günü sabaha karşı, sabah ezanı okunurken vurdu. 22 Mart akşamı saat 18:30 sularında Bağdat’ta hoparlörlerden tekbir ve dua sesleri duyulmaya başlamıştı. Hani savaşı bir futbol maçı gibi ‘sansürsüz’, canlı yayında izliyoruz ya, aklıma gelen iki saniye sonra başıma geldi ve NTV’nin o pek bildik sunucusu, "Bağdat’ta ezan okunduğunu", tam da ezan okunurken Bağdat’ı bombalamanın ne kadar da etkileyici olduğunu filan anlatmaya başladı. (Aslında elinden gelse ne kadar romantik diyecekti...) Hani Türkiye’de, ezan okunurken müzik aletleri kapatılır ya, beyfendinin yakınması bu türden bir şeydi... Neyse ki beş-on saniye sonra içerden birileri o okunanın ezan olmadığını, tekbir olduğunu fısıldadı ve yanlışını düzeltti. İşte ben o anda ilginç duygulara kapıldım. Şöyle düşündüm: Demek ki müslümanlar, savaş anı gibi, başı dara düştüğü zaman kameranın önünde namaz kılan kafir yöneticilerin yaptığı gibi değil, dini Allah’a has kılarak ‘kendilerine ait yönetimi’ kurduklarında, ‘Allahu Ekber’le, dünyanın en ağır bombalarına bile karşı koyabilirler. Çünkü hiçbir bomba, hiçbir silah, hiçbir ful zırhlı aksesuar asker, gerçek bir mü’minin iman dolu kalbinden daha güçlü değildir. İşte bu cümleden olarak, ABD’nin psikolojik harp taktikleri karşısında peşin peşin yenilgiyi kabul eden, "biz kimiz, gücümüz ne ki ABD ile mücadele edelim?" türünden laflar geveleyen insanları anlamakta güçlük çekiyorum. Tabi ki bu sözlerim, eşyanın tabiatına göre hareket etmenin gereğini yadsıdığım anlamına gelmemektedir. Bizler, Kitabımız’ın:

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Çünkü onunla, Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka, Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz (düşman)larınızı korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir. Siz asla haksızlığa uğratılmazsınız." (8/Enfal, 60) buyruğunu bilen insanlarız. Ama yine Kitab’ın, mü’minlerin yirmi tanesinin 200 kafire; yüz tanesinin bin kafire; en azından yüz kişinin ikiyüz kişiye, bin kişinin ikibin kişiye galip geleceği (8/Enfal, 65-66) vaadine de iman ediyoruz. "Nice az toplulukların nice çok topluluklara Allah’ın izni ile galebe çalacağı" (2/Bakara, 249) müjdesine de kesin kes iman etmekteyiz.

Ölüden diriyi çıkartan Allahım!

Müslümanlar, Allah’a yeniden iman etmelidir. Bilmeliyiz ki her sene bir müslüman ülkenin ABD bombaları ile tarumar edilmesi ‘kader’ değildir. Eğer bu kaderse, bizlerin kendi elimizle yazdığımız bir kaderdir. Kendi sicili tamamen katliam, işgal, talan, terör, ihtilal yaptırma, sömürü, hükümetler devirip hükümetler dikme gibi cürümlerle lebalep dolu bir devletin ve hatta batı medeniyetinin, Irak dahil hiçbir topluma ‘özgürlük, refah ve toplumsal barış’ vb.. getirmeye hakkı, yetkisi yoktur. Eğer Amerika bir iyilik yapacaksa önce kendi günahlarına tevbe etmelidir. Akabinden, Ortadoğu’nun püsküllü belası İsrail’i desteklemekten vazgeçmelidir. Üçüncü olarak da, müslüman halkların yaşadığı ülkelerin zalim yönetimlerini halklarına rağmen ayakta tutma desteğini bırakmalıdır. Ama elbette bunlara ABD, ‘emriniz olur’ demeyecektir. Bunları yapacak olan yine, ‘müslüman’ kavimlerdir.

Biz müslümanlar, Allah’ın dini gibi mükemmel bir nimetin kadrini takdir edemediğimiz için bu belalara maruz kalmaktayız. Müslüman, eğer gerçekten ‘müslüman’ ise, haklıdır. Çünkü ‘Hak’kın kuludur, haktan yanadır, Hak’ka teslim olmuştur. Daima doğrunun ve adaletin yanındadır. Dolayısıyla korkmasına, üzülmesine gerek yoktur. Haklı ve Hak’tan yana olanların, Allah’ı bırakıp da, kafirlere yalakalık yapması bağışlanabilir bir şey değildir. Kendisinde hiçbir değer bulunmayan, her türlü ahlaksızlığı yücelten, yeryüzüne bir tek tane bile güzellik hediye etmeyen bir canavarın militanlarına, İslam gibi yüzdeyüz güzelin, doğrunun, adaletin ve iyiliğin bağlıları nasıl olur da prestij ederler? Nasıl olur da Dolar Allah’dan daha büyükmüş gibi algılanır? Nasıl olur da, sivil halkın kanı, canı, malı ve namusu bilmem kaç milyar dolar karşılığı pazarlık konusu edilebilir? Nasıl olur da, Allah’a iman eden bir toplumun mensupları, Amerika’yı Allah’dan daha büyük bilirler? Bu Amerika hiç mi yenilmez, hiç mi baş edilmez? Peki Allah’ın vaadleri nerede kaldı? Namaz kılmakla ABD gücüne prestij nasıl bağdaştırılabiliyor?

Elbette bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ama bilinmelidir ki bizler bir zihniyet devrimi yapmadıkça, kalbimizdeki süfli korkuları kaldırıp atmadıkça, bu aşağılık konumdan asla kurtulamayacağız. Müslüman ümmetinin sorunu, tank, top, uçak, füze, silah sorunu değildir. Sorun, iman ile küfür arasında, şeytan ile vahiy arasında bocalamak sorunudur. "Müzebzebine beyne zalik" sorunudur.

"Direniş ne silahla olur ne de el–Ezher müftüsü ve din adamlarının cihat ilanı beyanatlarıyla. Zira Filistin ve Filistin direnişi için ayıpları dut yaprağı ile örtmek ve vicdanları rahat tutmak için cihat ilan edilmişti. Oysa direniş, yenilgi ruhunun savuşturulması, teslimiyetçiliğe son verilmesi ve direniş kültürünün korunması ile mümkün olur ancak. Direniş, teslimiyetçiliği reddederek, daha fazla kurban vererek ve mücadele iradesiyle gerçekleşir. Öncelikle Arap direnişi, ikinci olarak Avrupa, üçüncü olarak da küresel direniş berraklaşana kadar ta ki. Direniş halihazırdaki şartları kabullenerek değil reddederek, imkansızlığa inanarak değil olabilirliği varsayarak gerçekleşir."

ABD öncülüğündeki işgal ordusunun Irak’a saldırısı, bunca savunmasız kadın-erkek ve çocuğun katline, trajik göçlere, aç susuz kalmalara rağmen, mutlak surette hayırlar doğuracak bir büyük hadise olma niteliğini de ihtiva etmektedir. Bir düşünelim, Amerika tıpkı Türkiye’ye, Kuveyt halkına, Arabistan ya da Pakistan halkına yaptığı gibi ‘dostmuş’ gibi davransa, cepheden düşmanlık yapmasa, onları sinsice kuşatsaydı daha mı iyi olacaktı? Gerçi nihayetinde yapmayı deneyeceği politika odur. Fakat 2003 yılı mart ayını, bugünleri yaşayan Irak halkının ve tabi, müslümanca duyarlılığını yitirmemiş diğer toplumların unutması mümkün olamaz. İran ve Afganistan’dan sonra Irak’ta da küçücük çocukların, yaşlı kadınların, savunmasız erkeklerin "kahrolsun Amerika" diyebilmeleri bence çok ciddi bir hadisedir. Yaşanan bu vahşetin müslümanların imanını tazelemesine, bilinçlerini geliştirmelerine katkı sağlaması yine de biz müslümanların sa’y ü gayretine bağlıdır.

Hiçbir kaba kuvvet yenilmez değildir. bilhassa ABD, giriştiği bu son saldırıda hata üstüne hata yapmıştır. Savaşı başlatan şebeke kendi kendini yemeye başladı bile. ABD’nin bu seferki oyunu belki de sonunun başlangıcıdır. Bağdat semalarından keyifle ve kinle bıraktığı bombalar belki de onun Bağdat camilerinin duvarlarına işemesi kabilindendir. Ama önemli olan, bir kafiri def edip bir başka kafire kul olmamaktır. Müslümanlar zalimlerden zalim, kafirlerden kafir beğeneceklerse, kanlarını boşa akıtmış olacaklardır. Sözü Kitab’dan dinleyelim:

"De: Ey Mülk’ün gerçek sahibi Allahım!

Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın! Dilediğini yüceltir ve dilediğini de alçaltırsın. Hayrın tamamı senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin."

"Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartırsın. Dilediğine hesapsız rızık verirsin."

"Mü’minler müzminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa artık Allah’dan hiçbir şey beklemesin. Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisine karşı sizi uyarıyor. Zira dönüp varacağınız makam O’dur." (3/Al-i İmran, 26-28)

Dipnotlar

1 -Şahin Alpay’ın yazısı, Perle’ün istifa etmesinden önce yazılmıştı.

2 - Şahin Alpay, Emperyalist Hizip, Zaman, 25.03.2003.

3 - Şahin Alpay, Emperyalist Hizip, Zaman, 25.03.2003.

4 - Kerim Balcı, Oryantalizm ve Irak Savaşı, Zaman, 24.03.2003.

5 - Douglas Feith, ABD’nin Petrolde Gözü Yok, Radikal, 21.03.2003.

6- Tony Blair, Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.

7 - Tony Blair, Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.

8 - Tony Blair, Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.

9 - Tony Blair, Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.

10 -Tony Blair, Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.

11 - Sedat Laçiner, Amerika Ne Kadar Güçlü?, Radikal, 25.03.2003.

12- Sedat Laçiner, Amerika Ne Kadar Güçlü?, Radikal, 25.03.2003.

13- Cihad el-Hazin, Saddam Kolay Lokma Değil, (el-Hayat’dan) Radikal, 28.03.2003.

14- Robert Fısk, Rejim Başka, Ülke Başka, Radikal, 28.03.2003.

15- Yasemin Çongar, Sayın başbakan Bu Raporu Okudunuz mu?, Milliyet, 24.03.2003.

16- Yasemin Çongar, Sayın başbakan Bu Raporu Okudunuz mu?, Milliyet, 24.03.2003.

17- William Safire, Türkler Şark Kurnazlığı Yaptı, Radikal, 25.03.2003.

18- Hasan Hanefi, Savaş ve Acizlerin Oyunu, Zaman, 27.03.2003.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'