
Bağdat Camileri USA’nın Def-i Hacette Bulunduğu Duvarlar Olabilir mi?
Mehmed DURMUŞ
Bağdat kan kokuyor.
Bağdat ölüm
kokuyor.
Bağdat yanık insan
bedeni kokuyor.
Simsiyah dumanlar
kaplamış Bağdat’ın semalarını.
Bağdat çarşıları
parçalanmış kafa, kol, ayak, parmaklarla dopdolu.
Kan, ölüm, barut,
akıllı bomba, petrol kokusu, uçak, tank, makinalı tüfek sesleri, bebek
haykırışları hepsi birbirine karışmış Bağdat’ta. Bu sesler, bu kokular bize çok
yakın, hemen burnumuzun dibinden geliyor. Fakat biz, ‘uzakmış gibi’ yapıyoruz...
***
Dünyanın en ‘büyük
şeytan’ı tarafından yürütülen, tarihin en küstah, en ahlaksız, en namussuz
savaşı, daha doğrusu bir büyük terör bütün hızıyla sürüyor. Önüne ve arkasına
bir hayli ‘en’leri eklemeyi hak eden bu savaş, daha doğrusu saldırı, bir çok
yeniliğin de sahibi. Bu yeniliklerin başında, savaşın bütün aşamalarını naklen
yayında izleme imkanı gelmektedir. İlk dört gün böyle de oldu. Fakat ne zaman
ki, Irak yönetimi, USA’nın ‘çelik zırhlı’ komandolarını kimisini mevta olarak ve
kimisini de esir alınmış vaziyette canlı yayında gösterdi (23 Mart Pazar), işte
o zaman hem savaşın seyri değişti, hem de USA canlı yayın ekibi, canlı
görüntüleri kontrollü vermeye başladı. İşte, Irak’a demokrasi ve özgürlük
getirmek için savaştıklarını söyleyen ekipten D. Rumsfeld’in "savaş esirlerine
ait görüntüleri yayınlamak Cenevre sözleşmesine aykırıdır" şeklinde inciler
döktürmesi bu güne rastlamaktadır.
20 Mart Perşembe
gününden beri hepimiz, savaşla ilgili neredeyse bütün detayları izledik,
seyrettik, seyre daldık. Savaş teknolojisi ile ilgili, savaş stratejileri ile
ilgili, ABD ve Irak’ın askeri güçleriyle ilgili, Irak coğrafyasıyla ilgili, B-52
ağır bombardıman uçaklarının en detay teknik özellikleriyle ilgili hemen hemen
bilmediğimiz bir şey kalmadı. Kimilerinin ‘pornografik’ dedikleri bu büyük
saldırıyı hep birlikte canlı yayında izlediğimiz için, o alanda fazla bir şey
demeye gerek kalmadı. Herkes herkes kadar bilgi sahibi oldu.
Bu Savaş Kimin
Savaşı?
Dergimizin Mart
sayısında da kanaatimi belirtmeye çalışmıştım: Bu savaş/küresel terör asla bir
Saddam belasını def etme girişimi değildir. Yalanların en iğrencini en utanmaz
biçimde yaymaya çalışan ABD, Saddam’ı bir bahane olarak kullanmaktadır. Son
zamanlarda açıkça deklare ettiği gibi, Saddam ülkeyi bırakıp kaçsaydı yine
planladığı saldırıyı gerçekleştirecekti. Bu savaş yıllarca önceden (1992’den
beri deniyor) planlanmıştı. Dış İşleri Bakanı Colin Powell da bunu böyle ifade
etti. Ayrıca Powell, bu savaşın İsrail’in güvenliği açısından kaçınılmaz
olduğunu da itiraf etti. ABD artık her şeyi açıktan yapıyor.
Bu savaşın, 11
Eylül sürecinin bir devamı olduğundan, -dolayısıyla savaşın 11 Eylül 2001 günü
başladığından- hiçbir kuşku duymuyorum. Bağdat’ın ağır bombardımana tabi
tutulduğu 21 Mart günü basına açıklamalar yapan Beyaz Saray sözcüsü Ari Flescher
da sözleriyle bunu teyid etti. Flescher, kendisine, "Bağdat’ta siviller hayatını
kaybediyor, buna ne diyorsunuz?" diye soran gazeteciye şöyle diyordu: "Sivilleri
hedef almıyoruz, ama bu savaştır, eğer siviller ölüyorsa olabilir. 11 Eylül günü
ölenler de sivillerdi!"
Flescher’ın bu
sözüyle, G.W Bush’un 11 Eylül’den birkaç gün sonra "(müslümanlara) haçlı seferi
başlatıyoruz" sözü arasında çok önemli bir bağlantı var. Bu sözler, zannedildiği
gibi dil sürçmesi değildir. Bunlar, Beyaz Saray’da, Pentagon’da ve Bush ve
çetesine yakın kişiler arasında konuşulan, oradaki hakim kanaatin -planlı veya
plansız- dışavurumudur. Kısacası Irak’a saldırı, aynı zamanda bir siyonist
intikam saldırısıdır. 11 Eylül saldırılarını el-Kaide örgütünün yapmadığını
elbette bu savaşın patronları herkesten çok daha iyi biliyor. Ama buna bütün
dünyayı -belli oranda da olsa- inandırmayı başardılar. İşte bu düzmece ilişkiyi
bahane edip, İslam’a olan kin ve nefretlerini, müslüman halkların tepesine bomba
yağdırarak dışa vuruyorlar. Saddam gibi uşakların, dedikleri gibi zalim olması,
bunu ileri sürenlerin daha büyük zalim olduğunu unutturmamalıdır.
Bu savaş kuşkusuz
Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşıdır. Fakat, öne çıkan belli başlı birkaç
isim var. Bunları artık, televizyon izleme imkanı olan, dünyanın bütün insanları
ezbere biliyorlar. Irak’a saldırıyı, Dick Cheny, D. Rumsfeld, P. Wolfowitz, R.
Perle, Douglas Feith, Colin Powell ve Condolessa Rice gibi öne çıkan isimlerin
yanında, güçlü bir İsrail lobisi ile, kökten dinci Hristiyan grupların istediği
şeklinde, haddinden fazla yayın yapıldı. Hatta George Bush’a, mesih-vari
nitelikler izafe edildiği, Bush’un da bu misyonu benimsediği yolunda haberler de
yayılmaktadır. Bu haberler öyle bir çırpıda tekzip edilecek cinsten değildir.
Gazeteci Şahin Alpay da Zaman’daki köşesinde bu konuya dikkat çekenlerdendi.
Şöyle diyordu Alpay:
"Geçen seçimlerde
Cumhuriyetçi Parti’den başkan aday adayı olarak G.W. Bush’un rakibi olan yazar
ve televizyon yorumcusu Patrick J. Buchanan’ın ‘The American Conservative’ adlı
derginin 24 Mart tarihli son sayısında yer alan "Whose War? / Kimin Savaşı?"
başlıklı makalesi, gerçekten dikkate değer. Buchanan, özetle şunları söylüyor:"
"Savunma Bakan
Yardımcısı Paul Wolfowitz, Savunma Bakanlığı Müsteşarı Douglas Feith, Müsteşar
Yardımcısı David Wurmser ve Savunma Politikaları Kurulu Başkanı ("Karanlıklar
Prensi") Richard Perle’ün başını çektiği Yahudi kökenli bir grup
‘neo–muhafazakar’, Bush yönetiminin Ortadoğu politikasına hükmediyor. Perle’ün
yıllar öncesinden tasarladığı plan, "radikal İslam"a karşı topyekün savaş
ilanını, Amerikan ordusunun başta Irak, sonra sırasıyla İran, Suriye, Suudi
Arabistan, Libya ve diğer bölge ülkelerinde iktidarları devirip, ABD yanlısı
rejimler kurmasını öngörüyor." (Şahin Alpay, söz konusu Planın iyi bir analizi
için R. Dreyfuss’un www.prospect.org adresindeki "Just the Beginning / Sadece
Başlangıç" başlıklı yazısını referans veriyor.) Ve şöyle devam ediyor:
"Söz konusu grup 11
Eylül saldırılarının doğurduğu ortamdan yararlanarak, planı Başkan Bush’a kabul
ettirdi. ABD’nin dünya üzerinde rakip tanımaz hegemonya tesis etmek üzere
gerekli gördüğü zaman, gerekirse tek başına, önleyici saldırılara başvurmasını
öngören ‘Bush doktrini’ de on yıl önce Wolfowitz tarafından tasarlandı."
"Buchanan’a göre,
bu ‘Savaş Partisi’nin ‘Savaş Planı’ ABD’nin değil, İsrail’in, öncelikle de Likud
ve Şaron’un çıkarlarına hizmet ediyor."
Şimdi bu konuda,
yazılanların hepsi doğru olmayabilir. Mesela G. Bush’un, kendisini mesih gibi
gördüğü, inandırıcı gelmeyebilir. Bush’un zeka düzeyi ve bilgi birikimi
muhtemelen buna elveriş değildir. Fakat önemli olan, etrafındaki çıfıtların,
amaçlarına ulaşmak için onu böyle bir havaya girdirmiş olmalarıdır. Bu saldırı
ister 1992’de, ister 1998’de, isterse daha yakın bir tarihte planlanmış olsun,
ne fark eder?
Bu savaş aslında,
Amerikan yayılmacılığının ve İslam düşmanlığının devamı bir ‘yeni haçlı
seferi’dir. Batı zihninin, her şeye egemen olma iradesinin tanka-tüfeğe bürünmüş
halidir. Dünyanın jandarması ABD’nin, hiç insan bile saymadıkları ‘öteki’ni,
doğulu, Asyalı, müslüman bir kavmi te’dib etme, falakaya yatırma, pardon,
kovboyvari temizleme operasyonudur. Adamların suratlarına baksanıza: Her birinin
suratı aslında yeteri kadar bilgilendiricidir. Rumsfeld’in suratına bir bakınız.
Neyi okuyorsunuz? Benim okuduğum ilk şey ‘tekebbür’, sonra aşağılama, tepeden
bakma, küçümseme ve ardından kin, nefret, öldürme güdüsü ve para... Amerikan
emperyalizmi birbuçuk sene önce, bir başka ‘doğulu’ kavmi, ‘baldırı çıplak Afgan
halkı’nı te’dip etmişti. Şimdi sıra Irak’lı kardeşlerindedir. Sonrası için
rivayet muhtelif...
"Rumsfeld’in sözünü
hatırlayalım: ‘Bizim delile ihtiyacımız yok. Biz biliyoruz.’ Biliyoruz; çünkü
bilmek bize mahsustur. Bildiğimiz için güçlüyüz ve güçlü olduğumuz için de ancak
biz biliriz. Sadece Saddam’ı ve sakladığı füzeleri değil, Irak halkı için de en
doğru olanın ne olduğunu biz biliyoruz. Tarihleri boyunca çektikleri çileleri
biliyoruz, geri kalmışlıklarının nedenlerini biliyoruz, kurtuluşun reçetesini
biliyoruz ve bu kurtuluşun bu ‘gözleri mühürlenmiş Doğululara’ ancak dayatılarak
kabul ettirilebileceğini de biliyoruz."
İşte bu savaş,
böyle bir ‘bilme’nin savaşıdır!
Bu savaş Özgürlük
ve Demokrasi Adınaymış!
Pentagon’un
politikadan sorumlu akıl hocası Dougles Feith, Radikal gazetesine gönderdiği
özel tebligatında, "bizim Irak’ın petrollerinde hiç gözümüz yok!" diyor. Feith,
saldırılarının hedefini "Irak halkının refahına katkıda bulunmak"; "insani
yardım sağlamak", "temel sosyal hizmetleri örgütlemek" ve "Irak halkını
özgürlüğüne kavuşturup, onlar için güvenli bir ortam oluşturmak" şeklinde
özetliyor. Evet şu anda bütün dünya, ABD’nin Irak halkına nasıl da özgürlük,
refah ve insani yardım getirdiğini 24 saat canlı yayında izliyor. MOAB bombaları
Irak halkına özgürlük ve refah getirmez de ne getirir?! Beğenmedikleri Irak
askerleri, esir aldıkları ABD conilerine sıcak bir çay ve bisküvi ikram
ediyorlar. Irak’ın kara çarşaflı kadınları, nasıl da yüreklerinin ‘ak’ olduğunu
gösterircesine, aç kalan, biraz sonra silahlarıyla üzerlerine ölüm yağdıracak
Amerikan askerlerine yemek yediriyorlar. Ama ABD’liler esir aldıkları Iraklıları
enselerinden tutarak sürüklüyor, küfürlerini TV.ler sansürlemek zorunda
kalıyorlar. Tıpkı İsrail’in yaptığı gibi, baskın yaptıkları evlerde yediden
yetmişe herkesi anında kelepçeliyorlar, yere yatırdıkları yetmiyormuş gibi
ensesine dayadığı tüfeğinin tetiğine her an basacakmış gibi dikiliyor. Baskın
yaptıkları evlerde kadınlar korkudan yere yığılıyor ama onlar umursamıyor. İşte
budur ABD’nin, Irak halkına getireceği özgürlük, sosyal güven ve refah.
Kışın dağlarda aç
kalmış, orta yaşlı bir kurdun suratını andıran Tony Blair ise, ZAMAN gazetesine
gönderdiği ‘özel’ açıklamasında (şimdi de bu moda oldu) "Kavgamız Irak halkıyla
değil" diyor! Şimdilerde Bush’un bilmem nesi diye adlandırılan Blair, meğer
"Saddam’ın kitle imha silahlarından arındırılması için" gerçekleştirdikleri
askeri harekatın "bölgede büyük hassasiyet yarattığını biliyor"muş! Gerçekten
çok duygulandım, çok etkilendim, hakkındaki bugüne kadar beslediğim bütün kötü
duygulardan dolayı tanrı’dan af diledim...
Irak saldırısının
hedefini Tony amcanın şu sözleri ele veriyor: "Çeyrek yüzyıl boyunca Saddam’ın
zulüm ve yolsuzluklarının Irak’a verdiği zarar ve yaptığı tahribatın tamirinde
Irak halkına yardımcı olmak için BM ve uluslararası toplumun tümüyle birlikte
çalışmak kararındayız" Görüyorsunuz ya, ABD ve İngiliz işgal ordularının 25 yıl
Irak’tan gitmeyeceklerine dair haberler birinci ağızdan doğrulanmaktadır. Daha
bitmedi, hani şu petrol meselesi: Diyor ki Blair, Irak petrollerinden elde
edilecek parayı Birleşmiş Milletler’den bir ‘yed-i emin’e aktaracağız!
Anlaşılıyor değil mi? BM demek nedir ki? Yine ABD ve İngiltere. Ama Douglas
Feith "yok canım biz Irak petrolünü ne yapalım ki!" diyor.
Tony Blair,
Bush-Blair-Sharon kumpanyasının henüz bitmemiş hesaplarını da deşifre ediyor:
"Elbette Irak bizim bölgede ilgilendiğimiz tek konu değildir. Ortadoğu barış
süreci konusunda gerçek ilerleme kaydedilmesine ilişkin yaygın isteği ben de
paylaşıyorum." Yani demek istiyor ki, sırada Suriye, İran gibi ülkeler var!
ABD’nin Irak’a sırf
petrol için saldırmadığı doğrudur. Yukarıda da belirttiğim gibi, İsrail’in
güvenliği ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması bu saldırının en önemli bir
nedenidir. Bunu da aylardır dost-düşman herkes yeterince yazdı çizdi. "[Saddam]
Hüseyin'in insan hakları ihlalleri ve kendi halkına neler yapabileceğini en iyi
bilebilecek kişiler bölge insanları olarak bizleriz. Ancak 'Saddam karşıtı
Anglosaxon' kampanyanın asıl hedefi ne Irak ne de Saddam Hüseyin. Bu tür
yayınlar sayesinde Irak'ta korku yaratıldığı ve bu sayede savaş için psikolojik
avantaj sağlandığı doğrudur. Ancak asıl hedefin ABD'nin 'iyiliğin koruyucusu
olduğu' ve hiçbir devlet tarafından karşı konulamaz bir güce sahip olduğu
imajını yaratmak olduğu söylenebilir."
"Bu bağlamda
ABD'nin yoğun propagandasının iki temel amacının bulunduğu söylenebilir: İlk
olarak dünya kamuoyu Amerikan gücü karşısında sindirilmeye çalışılmaktadır.
İkinci olarak ise Amerika'nın zayıf yönleri bu şekilde kapatılmaya çalışılmakta
ve ulusal onur Irak kullanılarak tamir edilmeye ve zayıf noktalar gözlerden uzak
tutulmaya çalışılmaktadır."
Buradan çıkan sonuç
şudur: Arap ve diğer müslüman unsurlar ABD’nin üstünlüğünü hiç itirazsız kabul
edinceye dek bu savaşlar devam edecektir. "Savaşın Saddam Hüseyin ve rejiminin
düşürülmesi dışında başka bir hedefi var ise o da Arap ve Müslümanlara ABD'ye
sadakatin kendileri için daha hayırlı, düşmanlığın ise öldürücü olacağını
anlatmak Bir başka ifadeyle bu savaş bir tür ikna aracı." Fakat Arap ve
müslüman kavimler ikna olmayacaklar. Bağdat’a, Basra’ya, Necef’e, Kerbela’ya,
Nasıriye’ye, Ümmü Kasr’a inen ‘akıllı bombalar’ bu sefer inşaallah, müslüman
kavimlere kendi aralarında sevgi ve kardeşliği, kafirlere karşı nefret ve kin
duymayı öğretecektir. Kafirlerin bir ümmet, müslümanların da bir ümmet olduğunu
öğretecektir.
Amerika
emperyalizmi tam da Kur’an’ın resmettiği gibi, kendileri gerçek fitne-fesat ehli
olduğu halde (2/Bakara, 11), teknik araç-gereçleriyle kendilerinin ıslahçı
olduğu propagandasını, yalanını yayan beyinsiz, aşağılık sınıf olarak
çıkmaktadır karşımıza. Oysa Amerika-İngiltere-İsrail üçlüsünün dayanışması
sonucunda "Ortadoğu'daki hemen hemen her savaş bir katliamla bitiyor, herkesin
aklına kazınan korkunç bir gerçek bu"
Türkiye’nin Trajik
Durumu
Türkiye’nin ABD’nin
bir dediğini iki etmeme esasına dayanan kişiliksiz siyaseti, acınası halini bir
kez daha gösterdi. Aylardır Türkiye, Amerika ile yapılan en aşağılayıcı
pazarlıkların konusu oldu. ‘Sıradan’ gazeteciler, kimi stratejistler, bazı
patronlar, neden bir an önce, kayıtsız şartsız ve severek isteyerek işgal
ordularının safında yer almadığı için Türk devletini ve hükümetini yerden yere
vurdular. Tehditler savurdular. Bunlar bu cesareti nereden alıyorlar derseniz,
tabi ki, hesaplarına dolarların yattığı merkez(ler)den alıyorlar.
ABD’nin Türkiye’yi
tehdidi, Milliyet’in Washington muhabiri Yasemin Çongar’ın satırlarında alenen
görülmektedir. Çongar, Lehman Brothers adlı uluslararası yatırım bankasının
yayınladığı Türkiye raporunda mesela, "ABD’nin sabrı sonunda taştı, Türkiye yola
girdi ama ABD hükümeti ve uluslararası topluluk nezdindeki güvenilirliği
çatırdadı" gibi cümlelere yer veriyor. Yasemin Çongar, söz konusu raporda,
"Türkiye, ABD için önemli olmayı sürdürecektir, ancak bu hükümet artık önemli
olmayabilir" cümlesine dikkat çekerek, ikinci tezkereyi Meclis’ten geçiremeyen
AKP iktidarının tehlikeye girdiği sinyalinin verildiğini, bu tespitin kendisinin
Washington izlenimleriyle birebir örtüştüğünü ifade ediyor.
Türkiye’yi tehdit
edenler sadece bu kadar değil elbette. Mesela W. Safire, "Yeni Türk hükümetini
ihanetinden dolayı kınamaya niyetli pek fazla insan yok, çünkü savaş zamanları
en iyi zamanlar değildir!" sözleriyle AKP’ye, "dereyi geçerken at
değiştirilmez; şu savaş bitsin hele biz size gösteririz gününüzü" kabilinden
ciddi bir tehdit savuruyordu. Yine Türkiye’den artık ağızlarını açmadan ne
diyeceklerini toplumun iyice ezberlediği, bir çok dönme-devşirme sözüm ona köşe
yazarı, Türkiye ABD’nin yanında kayıtsız şartsız savaşa katılmadı diye neredeyse
sin-kaflı küfürler savuracaklardı. Bunlardan çok iyi bilinen birisi, bir
zamanların Filistin halkları savunucusu, Yeni Şafak’ın, sayfalarında yer
vermekle "yedi sene alnını secdeden kaldırmasa günahını affettiremeyeceği" bir
gazetecidir. Bunlar, 11 Eylül olaylarının akabinde de, "bu olayı terör
saymıyorlar ve kınamıyorlar" diye, ‘islamcılar’ı küfür yağmuruna tutmuşlardı.
Amerika’nın Türkiye’ye gönderdiği dolarların gittiği adresler böylece ayan-beyan
bilinme imkanı verdi. Ziya Paşa "Köpektir zevk alan sayyad-ı bi insafa
hizmetten" derken bunları mı kastetmiş olamazdı herhalde, çünkü bunlar
ücretlerinin hakkını vermektedirler...
Türkiye’yi hadi
anladık ama, İran’ın tavırsızlığına, sessizliğine ne demeli? 11 Eylül 2001
tarihi bence İran’ın siyasi tükenmişliğinin alameti idi. İran yönetimi ABD’nin
Afganistan’a saldırısına da ses çıkartmamış, hatta "eğer Birleşmiş Milletler
Afganistan’a ordu gönderirse biz de katılabiliriz" gibi saçma sapan laflar
etmişti. İran aynı tavırsızlığını sürdürmektedir. Gerçi 28 Mart Cuma günü
Tahran’da yaklaşık yüzbin kişinin katıldığı bir yürüyüş oldu. Ama devlet çapında
ciddi bir tavır yansımadı. Bilmediğimiz çok özel nedenler yoksa, anladığım
kadarıyla İran yönetimi, mümkün oldukça, çok zorunlu olmadıkça ABD’nin şerrinden
kaçınmakta, çalıyı dolaşmaktadır. Fakat korkunun ecele faydası yoktur. Üstelik,
Irak’ın işi bitirildiği zaman ABD İran’a doğrudan sınır komşusu olacak. Şu anda
ABD’nin İran’a saldırmayı göze alabileceğini düşünemiyorum, fakat işler
planlandığı gibi gittiği taktirde iki-üç sene sonra Irak’ın bugün başına
gelenlerin daha kötüsünün İran’ın başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir?
İran 11 Eylül’den beri, bütün İslam dünyasının gönlünü fethedecek bir fırsatı
yakalamıştı ama bunu yapmadı.
İmam Humeyni,
ahirette Allah katında kendisine çok büyük bir ecir bahşedeceğine inandığımız
bir iş yapmıştı; ABD’ye ‘büyük şeytan’ lakabını takmıştı. Biz yeni yönetimden,
bu şerefe bir şeyler eklemesini beklerdik, günah çıkartmasını değil...
Teknoloji Allah’dan
da Büyük Değil ya!
Amerika Bağdat’ı 20
Mart günü sabaha karşı, sabah ezanı okunurken vurdu. 22 Mart akşamı saat 18:30
sularında Bağdat’ta hoparlörlerden tekbir ve dua sesleri duyulmaya başlamıştı.
Hani savaşı bir futbol maçı gibi ‘sansürsüz’, canlı yayında izliyoruz ya, aklıma
gelen iki saniye sonra başıma geldi ve NTV’nin o pek bildik sunucusu, "Bağdat’ta
ezan okunduğunu", tam da ezan okunurken Bağdat’ı bombalamanın ne kadar da
etkileyici olduğunu filan anlatmaya başladı. (Aslında elinden gelse ne kadar
romantik diyecekti...) Hani Türkiye’de, ezan okunurken müzik aletleri kapatılır
ya, beyfendinin yakınması bu türden bir şeydi... Neyse ki beş-on saniye sonra
içerden birileri o okunanın ezan olmadığını, tekbir olduğunu fısıldadı ve
yanlışını düzeltti. İşte ben o anda ilginç duygulara kapıldım. Şöyle düşündüm:
Demek ki müslümanlar, savaş anı gibi, başı dara düştüğü zaman kameranın önünde
namaz kılan kafir yöneticilerin yaptığı gibi değil, dini Allah’a has kılarak
‘kendilerine ait yönetimi’ kurduklarında, ‘Allahu Ekber’le, dünyanın en ağır
bombalarına bile karşı koyabilirler. Çünkü hiçbir bomba, hiçbir silah, hiçbir
ful zırhlı aksesuar asker, gerçek bir mü’minin iman dolu kalbinden daha güçlü
değildir. İşte bu cümleden olarak, ABD’nin psikolojik harp taktikleri karşısında
peşin peşin yenilgiyi kabul eden, "biz kimiz, gücümüz ne ki ABD ile mücadele
edelim?" türünden laflar geveleyen insanları anlamakta güçlük çekiyorum. Tabi ki
bu sözlerim, eşyanın tabiatına göre hareket etmenin gereğini yadsıdığım anlamına
gelmemektedir. Bizler, Kitabımız’ın:
"Onlara karşı
gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.
Çünkü onunla, Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka, Allah’ın
bilip de sizin bilmediğiniz (düşman)larınızı korkutursunuz. Allah yolunda ne
harcarsanız size eksiksiz ödenir. Siz asla haksızlığa uğratılmazsınız."
(8/Enfal, 60) buyruğunu bilen insanlarız. Ama yine Kitab’ın, mü’minlerin yirmi
tanesinin 200 kafire; yüz tanesinin bin kafire; en azından yüz kişinin ikiyüz
kişiye, bin kişinin ikibin kişiye galip geleceği (8/Enfal, 65-66) vaadine de
iman ediyoruz. "Nice az toplulukların nice çok topluluklara Allah’ın izni ile
galebe çalacağı" (2/Bakara, 249) müjdesine de kesin kes iman etmekteyiz.
Ölüden diriyi
çıkartan Allahım!
Müslümanlar,
Allah’a yeniden iman etmelidir. Bilmeliyiz ki her sene bir müslüman ülkenin ABD
bombaları ile tarumar edilmesi ‘kader’ değildir. Eğer bu kaderse, bizlerin kendi
elimizle yazdığımız bir kaderdir. Kendi sicili tamamen katliam, işgal, talan,
terör, ihtilal yaptırma, sömürü, hükümetler devirip hükümetler dikme gibi
cürümlerle lebalep dolu bir devletin ve hatta batı medeniyetinin, Irak dahil
hiçbir topluma ‘özgürlük, refah ve toplumsal barış’ vb.. getirmeye hakkı,
yetkisi yoktur. Eğer Amerika bir iyilik yapacaksa önce kendi günahlarına tevbe
etmelidir. Akabinden, Ortadoğu’nun püsküllü belası İsrail’i desteklemekten
vazgeçmelidir. Üçüncü olarak da, müslüman halkların yaşadığı ülkelerin zalim
yönetimlerini halklarına rağmen ayakta tutma desteğini bırakmalıdır. Ama elbette
bunlara ABD, ‘emriniz olur’ demeyecektir. Bunları yapacak olan yine, ‘müslüman’
kavimlerdir.
Biz müslümanlar,
Allah’ın dini gibi mükemmel bir nimetin kadrini takdir edemediğimiz için bu
belalara maruz kalmaktayız. Müslüman, eğer gerçekten ‘müslüman’ ise, haklıdır.
Çünkü ‘Hak’kın kuludur, haktan yanadır, Hak’ka teslim olmuştur. Daima doğrunun
ve adaletin yanındadır. Dolayısıyla korkmasına, üzülmesine gerek yoktur. Haklı
ve Hak’tan yana olanların, Allah’ı bırakıp da, kafirlere yalakalık yapması
bağışlanabilir bir şey değildir. Kendisinde hiçbir değer bulunmayan, her türlü
ahlaksızlığı yücelten, yeryüzüne bir tek tane bile güzellik hediye etmeyen bir
canavarın militanlarına, İslam gibi yüzdeyüz güzelin, doğrunun, adaletin ve
iyiliğin bağlıları nasıl olur da prestij ederler? Nasıl olur da Dolar Allah’dan
daha büyükmüş gibi algılanır? Nasıl olur da, sivil halkın kanı, canı, malı ve
namusu bilmem kaç milyar dolar karşılığı pazarlık konusu edilebilir? Nasıl olur
da, Allah’a iman eden bir toplumun mensupları, Amerika’yı Allah’dan daha büyük
bilirler? Bu Amerika hiç mi yenilmez, hiç mi baş edilmez? Peki Allah’ın vaadleri
nerede kaldı? Namaz kılmakla ABD gücüne prestij nasıl bağdaştırılabiliyor?
Elbette bu soruları
çoğaltmak mümkündür. Ama bilinmelidir ki bizler bir zihniyet devrimi yapmadıkça,
kalbimizdeki süfli korkuları kaldırıp atmadıkça, bu aşağılık konumdan asla
kurtulamayacağız. Müslüman ümmetinin sorunu, tank, top, uçak, füze, silah sorunu
değildir. Sorun, iman ile küfür arasında, şeytan ile vahiy arasında bocalamak
sorunudur. "Müzebzebine beyne zalik" sorunudur.
"Direniş ne silahla
olur ne de el–Ezher müftüsü ve din adamlarının cihat ilanı beyanatlarıyla. Zira
Filistin ve Filistin direnişi için ayıpları dut yaprağı ile örtmek ve vicdanları
rahat tutmak için cihat ilan edilmişti. Oysa direniş, yenilgi ruhunun
savuşturulması, teslimiyetçiliğe son verilmesi ve direniş kültürünün korunması
ile mümkün olur ancak. Direniş, teslimiyetçiliği reddederek, daha fazla kurban
vererek ve mücadele iradesiyle gerçekleşir. Öncelikle Arap direnişi, ikinci
olarak Avrupa, üçüncü olarak da küresel direniş berraklaşana kadar ta ki.
Direniş halihazırdaki şartları kabullenerek değil reddederek, imkansızlığa
inanarak değil olabilirliği varsayarak gerçekleşir."
ABD öncülüğündeki
işgal ordusunun Irak’a saldırısı, bunca savunmasız kadın-erkek ve çocuğun
katline, trajik göçlere, aç susuz kalmalara rağmen, mutlak surette hayırlar
doğuracak bir büyük hadise olma niteliğini de ihtiva etmektedir. Bir düşünelim,
Amerika tıpkı Türkiye’ye, Kuveyt halkına, Arabistan ya da Pakistan halkına
yaptığı gibi ‘dostmuş’ gibi davransa, cepheden düşmanlık yapmasa, onları sinsice
kuşatsaydı daha mı iyi olacaktı? Gerçi nihayetinde yapmayı deneyeceği politika
odur. Fakat 2003 yılı mart ayını, bugünleri yaşayan Irak halkının ve tabi,
müslümanca duyarlılığını yitirmemiş diğer toplumların unutması mümkün olamaz.
İran ve Afganistan’dan sonra Irak’ta da küçücük çocukların, yaşlı kadınların,
savunmasız erkeklerin "kahrolsun Amerika" diyebilmeleri bence çok ciddi bir
hadisedir. Yaşanan bu vahşetin müslümanların imanını tazelemesine, bilinçlerini
geliştirmelerine katkı sağlaması yine de biz müslümanların sa’y ü gayretine
bağlıdır.
Hiçbir kaba kuvvet
yenilmez değildir. bilhassa ABD, giriştiği bu son saldırıda hata üstüne hata
yapmıştır. Savaşı başlatan şebeke kendi kendini yemeye başladı bile. ABD’nin bu
seferki oyunu belki de sonunun başlangıcıdır. Bağdat semalarından keyifle ve
kinle bıraktığı bombalar belki de onun Bağdat camilerinin duvarlarına işemesi
kabilindendir. Ama önemli olan, bir kafiri def edip bir başka kafire kul
olmamaktır. Müslümanlar zalimlerden zalim, kafirlerden kafir beğeneceklerse,
kanlarını boşa akıtmış olacaklardır. Sözü Kitab’dan dinleyelim:
"De: Ey Mülk’ün
gerçek sahibi Allahım!
Sen mülkü
dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın! Dilediğini yüceltir ve
dilediğini de alçaltırsın. Hayrın tamamı senin elindedir. Sen her şeye
kâdirsin."
"Geceyi gündüze
katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü
çıkartırsın. Dilediğine hesapsız rızık verirsin."
"Mü’minler
müzminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa artık
Allah’dan hiçbir şey beklemesin. Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden
korunmanız başkadır. Allah kendisine karşı sizi uyarıyor. Zira dönüp varacağınız
makam O’dur." (3/Al-i İmran, 26-28)
Dipnotlar
1 -Şahin Alpay’ın
yazısı, Perle’ün istifa etmesinden önce yazılmıştı.
2 - Şahin Alpay,
Emperyalist Hizip, Zaman, 25.03.2003.
3 - Şahin Alpay,
Emperyalist Hizip, Zaman, 25.03.2003.
4 - Kerim Balcı,
Oryantalizm ve Irak Savaşı, Zaman, 24.03.2003.
5 - Douglas Feith,
ABD’nin Petrolde Gözü Yok, Radikal, 21.03.2003.
6- Tony Blair,
Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.
7 - Tony Blair,
Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.
8 - Tony Blair,
Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.
9 - Tony Blair,
Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.
10 -Tony Blair,
Kavgamız Irak Halkıyla Değil, Zaman, 31.03.2003.
11 - Sedat Laçiner,
Amerika Ne Kadar Güçlü?, Radikal, 25.03.2003.
12- Sedat Laçiner,
Amerika Ne Kadar Güçlü?, Radikal, 25.03.2003.
13- Cihad el-Hazin,
Saddam Kolay Lokma Değil, (el-Hayat’dan) Radikal, 28.03.2003.
14- Robert Fısk,
Rejim Başka, Ülke Başka, Radikal, 28.03.2003.
15- Yasemin Çongar,
Sayın başbakan Bu Raporu Okudunuz mu?, Milliyet, 24.03.2003.
16- Yasemin Çongar,
Sayın başbakan Bu Raporu Okudunuz mu?, Milliyet, 24.03.2003.
17- William Safire,
Türkler Şark Kurnazlığı Yaptı, Radikal, 25.03.2003.
18- Hasan Hanefi,
Savaş ve Acizlerin Oyunu, Zaman, 27.03.2003.