M.Demirel/Düseldorf
Soru-1-İslam da Halifelerin seçimi nasıl olmaktaydı? Özellikle Hz. Peygamberin
vefatından sora Ulul-Emr seçilen Hz. Ebu Bekir (r.a) nasıl halife seçilmiştir ve
bu konudaki İslami hassasiyet dikkate alınmış mıdır?
Cevap- Hz. Ebu
Bekir (r.a)in seçimini siyer kaynakları şöyle nakletmektedir: Peygamberimizin
vefatından hemen sonra Ashab Said oğulları çardağında/gölgeliğinde toplanarak,
bu ümmetin umurunu yüklenecek birisini seçmek için konuşmaya başlamışlardı. Bunu
gören Ebu Ubeyde bin Cerrah Peygamberimizin defniyle meşgul olan kimselere haber
vermek için geldi ve Hz. Ömer’i durumdan haberdar etti. O da Hz. Ebu Bekir’i
alarak Said oğulları gölgeliğine geldiler.
Ensar’dan
Hazreç’liler kendi reisleri olan Sa’d bin Ubade’ye biat etmeyi düşünüyorlardı.
Evs kabilesinin reisi Üseyd bin Hudayr Ebu Bekir’in yanında idi. Hazrec’in
isteği olursa, halifeliği Hazrec’e kaptırmanın doğuracağı sonuçları hesap etti.
Eski asabiyetin yeniden dirileceğini, birlik ve beraberliğin bozulacağı,
kardeşliğin düşmanlığa dönüşeceği endişesine kapıldı. Bu kabileler bu anlayıştan
çok çekmişlerdi. Habbab bin Münzir şu düşünceyi ileri sürdü: Bizden bir reis
sizden de bir reis olsun deyip, Ensar’ın faziletlerinden bahsetmeye başladı. Hz.
Ömer bu konuşmaya cevap vermek istedi. Hz. Ebu Bekir onu geri çekti ve ileri
çıkarak bütün metanetiyle söze şöyle başladı:
"Ey Ensar! Siz
kendi namınıza dile getirdiğiniz bütün faziletlere haiz bulunuyorsunuz. Fakat
hakikat şudur ki, Araplar Kureyş’in riyaset ve hükümeti etrafında toplanırlar.
Bu işi başkasına vermezler." Sonra Hz. Ebubekir (r.a.) Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde’yi
ellerinden tutarak, "size bu iki zattan birini seçmenizi tavsiye ediyorum" dedi.
Bu sözler onları yeniden düşünmeye sevk etti. Hicaz bölgesinin hassasiyetini çok
iyi bilen Ensar durumu yeniden değerlendirmeye koyuldu. Bu arada Hz. Ömer şöyle
bir çıkış yaparak "Hz. Ebubekir gibi bir zatın bulunduğu bir topluma emir olmayı
asla kabul etmem. Hz. Muhammed’in bize namazımız için imam seçtiğini biz dünya
işlerimiz için neden imam seçmeyelim?" diyerek Hz. Ebubekir’i gösterdi. Halk
durumu münakaşa ederken Hz. Ömer Ebubekir’e "elini uzat sana biat ediyorum"
dedi ve elini tutarak ona biat etti. Bunu Ebu Ubeyde, Hz. Osman ve Abdurrahman
bin Avf takip etti. Bunların peşinden orada bulunan Ensar ve Muhacirlerin biatı
takip etti. Sadece o kalabalıkta Sa’d bin Ubade biat etmedi; fakat onun
taraftarları da tamamen Hz. Ebubekir’e biat ettiler. Bu seçim bazılarının
söylediği gibi bir oldu bitti olmayıp tam anlamıyla bir seçim olmuştu. O gün
Medine’deki siyasi gruplar dört ana grupta toplanmakta idi. Bunları şöyle
ifadelendirmek mümkündür.
1- Hz. Ebubekir ve
arkadaşlarının etrafında toplanan muhacirler.
2- Sa’d bin
Ubade’nin ve arkadaşlarının yanında bulunan Hazreçliler.
3- Üseyd bin Hudayr
ve arkadaşlarının yanında bulunan Evsliler.
4- Hz. Ali ve
Zübeyr’in yanında bulunan Haşimiler.
Bu dört gruptan
üçünün iştiraki ile Hz. Ebubekir halife seçilmiştir. Dördüncü guruptan Hz. Ali,
Zübeyr ve Abbas’ın bu toplantıya gelmemesinin esas sebebi Mevlana Şibliye göre
seçilmeme korkusu idi. Oradaki mahcubiyeti yaşamamak için Hz. Fatıma’nın evinde
toplanmışlardı.
Bunların dışında
kalan cemaatın çoğunluğu bu seçime iştirak ederek Hz.Ebu Bekir (r.a.)’i halife
seçtiler. Sa’d bin Ubade, Hz. Ali ve Zübeyr gibi fertlerin katılmaması toplumun
iradesinin önüne geçecek durumda değildi.
Peygamberin Ashabı
en isabetli seçimi yaparak Hz. Ebubekir gibi bir zatı bu makama getirmiş;
böylece çok ciddi bir felaketin önüne geçmişlerdi. Hz. Ebubekir’in şahsiyeti,
ahlakı, müslümanlar arasındaki yeri, Rasulullah ile olan beraberliği, berrak
muhakemesi, sağlam iradesi herkes tarafından bilinmekteydi. Ondan başkası
çıkacak ayrılık ateşini söndürecek konumda değildi. Peygamberimizin
hastalandığından beri, Onun emriyle Rasulullah’ın mihrabına durarak Müslümanlara
imamlık görevini yapıyordu.
İkinci gün umumi
biat günüydü. Hz. Ebubekir minbere çıkarak şu konuşmayı yaptı:
"Ey müslümanlar!
Sizin en hayırlınız olmadığım halde size emir seçilmiş bulunuyorum. Vazifemi
yerli yerince yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış yaparsam beni düzeltiniz.
Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. Güçsüz olanınız (haklı ise) hakkını
alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. Güçlü olanınız (haksız ise) kendisinden
hak sahibinin hakkı alıncaya kadar benim yanımda güçsüzdür. Bir millet Allah
yolunda cihadı bırakacak olursa Allah, mutlaka o milleti zillete uğratır ve her
hangi bir millette kötülükler yaygın olursa Allah, o millete umumi bir bela
verir. Allah'a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Şayet
Allah'a ve Rasulü’ne karşı gelirsem bana itaat etmekle mükellef değilsiniz.
Şimdi namazınıza kalkınız, Cenabı Hakkın rahmetine nail olasınız." Bunu müteakip
minberden inerek mihraba geçti ve cemaata namaz kıldırdı. Böylece İslam da ilk
olarak halife seçimi yapılmış oldu.
İşte Hz. Ebubekir
böyle halife seçilmişti. Bu konuda "İslami hassasiyet dikkate alınmış mıydı?"
şeklindeki sorunuza gelince: Konuya taalluk eden İslami hassasiyet "Emaneti
ehline vermektir." Bütün ümmet şahiddir ki bu işe Hz. Ebubekir’den daha ehil
kimse yoktur. İslam’ın ilk gününden itibaren feraseti, feragati, ihlas ve
samimiyeti, bütün varlığı ile Allah ve Rasulü’ne teslimiyetle hizmeti kıyas
kabul etmez konumda olan bir kimseydi.
Rasulullah’ın
vefatında gösterdiği metanet ve feraseti, olaylara olan derin vukufiyeti,
meselelere acil çözümler üretmesiyle ümmetin birlik ve beraberliğini sağlamış,
çalkantılı dönemi salimen atlatarak ümmeti sükun ve selamete erdirmiştir. İki
yıllık imametinde peygamberin dönemini aratmayacak icraatta bulunmuştur. Tarih o
dönemi saadet asrı olarak kaydetmiştir.
Bu nedenle bizim
inancımıza göre, bu seçimde gerekli hassasiyet gösterilmiş ümmeti birleştirecek
en uygun şahıs toplumun önünde gerekçeleri gösterilerek açık bir seçimle
seçilmiş; onaylaması gereken (sonradan ehli hal vel akd diye isimlendirilecek
olan) gurup tarafından bizzat eli tutularak onaylanmıştır.
Seçim denince bunun
demokratik seçimlerle karıştırıp karşılaştırmamız doğru değildir. Ayrıca henüz
işin başında olan bir devletin ve rejimin bütün kurumlarının teşekkülü ve yerli
yerine oturmuş olması mümkün değildir. Kurumların teşekkül etmemiş olması
ilkelerin işlemesine mani değildir. İşi bilen ve nebevi eğitimden geçmiş
insanların bu konudaki uygulamaları gösteriyor ki işin esası kavranmıştır. Henüz
peygamberin cenazesi kalkmadan devlet başkanı seçmenin gerekliliğine
inanıyorlar. Biliyorlar ki otorite boşluğu ümmete önü alınmaz gaileler açabilir.
İşte bu ümmet kimi, nasıl ve ne zaman seçip onaylayacağını da bilerek bu seçimi
hakkıyla gerçekleştirmiş ve tarihi sorumluluklarını yerine getirmişlerdir.
Burada Hz. Ali
(r.a) için peygamber(a.s) tarafından tayin ve tavsiyelerle ilgili Şia kaynaklı
iddiaların kabul edilebilir bir mesnedi olmadığı gibi; yapılan ilk seçimde kimse
bu tayinden söz ederek, "durun, ne yapıyorsunuz; bu konuda Peygamberimizin şu
sözüyle bu göreve falan kimse seçilmişti" demiyor. Ayrıca Hz. Ali (r.a) mescitte
otururken yanına Ebu Süfyan sokularak (kabile asabiyyetinin verdiği bir
anlayışla): "Sana lazım olan at ve develeri sağlayayım da halifeliği ele geçir"
deyince; Hz. Ali’nin cevabı şu olur :’Allah'tan kork! Benim asla öyle bir iddiam
yok, kardeşim Ebu Bekir bu işe benden daha layıktır. En son müslüman oldun, ilk
defa terk edenlerden olma; benden uzaklaş" diyor.
Hz. Ömer’in
seçilmesi ise yine benzer bir yöntemle yapılıyor. Hicri 13. yılın cemaziyelahir
ayının başında rahatsızlanan Hz. Ebubekir, cemaata imam olma görevini Hz. Ömer’e
bırakıyor. Hastalığın ilerleyen günlerinde vasiyetini yazdırmadan önce sahabenin
ileri gelenlerinden Abdurrahman bin Avf, Hz.Osman, Said bin Zeyd, Üseyd bin
Hudayr ile ayrı ayrı görüşerek onlara Ömer hakkındaki düşüncelerini soruyor.
Hepsi de "senden sonra Ömer’den iyisi olamaz." diyorlar. Daha sonra Ensar ve
Muhacirlerden bir çok kimseyle görüşüp düşüncelerini alıyor. Hepsi de Ömer’in
durumunu onaylıyor. Durumu haber alan Talha, Hz. Ebu Bekir’e gelerek "Cenabı Hak
sana Ömer’i niçin seçtin derse ne cevap vereceksin? Onun bize gösterdiği şiddeti
görmüyor musun?" diyor. Hz. Ebubekir yattığı yerden kaldırılmasını istiyor ve
doğrulup yaslandıktan sonra şöyle cevap veriyor: "Siz beni Cenabı Hakkın adına
dayanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Rabbime kavuştuğum zaman şöyle diyeceğim;
Ey Rabbim! Kullarının işlerini en hayırlısına tevdi ettim. Sen bu sözlerimi
seninle beraber bulunan herkese anlat." Bundan sonra Hz. Osman’ı çağırtarak
vasiyetini yazdırdı ve Hz. Ömer’i kendisinden sonra ümmete tavsiye ettiğini
bildirdi. Bundan sonra Hz. Ömer’i de yanına çağırtarak O’na uzun uzun
tavsiyelerde ve nasihatta bulundu. Vefatından sonra ümmet bu tavsiyeye uyarak
Hz. Ömer’e biat edip halifeliğini onayladılar. Yine tarih, bu seçimin de ne
kadar doğru olduğunu /işin ehline verildiğini kaydetmiştir. Adaleti, feraseti,
hikmetli kararları, ileri görüşlülüğü merhameti, herkesin hak ve hukukuna
riayetteki titizliği ile dost düşman herkesin takdirine şayan bir devlet adamı
olmuştur.
Sözü uzatmadan şunu
belirtelim ki Risalet mektebinin ilk mezunları olan bu insanlar, İslam’ı gereği
gibi anlayan, yaşayan ve yaşatmaya gayret gösteren kimseler olmaya hepimizden
daha layık ve hak sahibidirler. Dinlerinin gereğini canları pahasına yapmaya
çalışmışlardır. Ancak bu demek değildir ki bunların hiç düşmanı yoktu. Bunların
aleyhinde kimse bulunmadı; Allah'ın Rasul’ünden bile razı olmayanlar varken,
onun arkadaşlarından da razı olmayıp, ileri geri konuşanlar tarihin her
döneminde olmuş ve de olacaktır. Bundan kimse kurtulamaz. Fakat müslüman
olanların şuna dikkat etmesi mutlaka gereklidir: Kendimiz, dinimiz için ne
kadar samimiyetle titizlik gösteriyorsak, en az o kadar titizliği ve samimiyeti
de o insanların göstereceğini kabul ve teslim etmeliyiz. Allah Kur’an’da İfk
olayından dolayı: "Peygamberin hanımıyla ilgili bu olayı duyduğunuzda bir mümin
olarak olayı kendinize kıyaslayarak bu açık bir iftiradır demeli değil
miydiniz?"(24/12-16) buyuruyor. Bizler bugün dinimiz için bu kadar ince eleyip
sık dokuyoruz da, dini için onca fedakarlık yapan, malıyla canıyla cihat eden,
Allah için hicret eden bu insanların da bizden daha hassas davranacaklarından
emin olmalıyız diyoruz. Onlar için dinleri canlarından daha kıymetli idi. Bunu
tarih önünde Allah'ın huzurunda ispatlamış bir nesil idiler. Allah onlardan,
onlar da Allah'tan razı olmuşlardı.(98/8). Biz de onlardan razıyız ve onlara
selam olsun diyoruz.
Soru 2: Hz. Ebubekir’in ardından gelen Ulu’l-Emirlerin öldürülmüş olmaları,
halife seçiminde uygulanan metot yanlışlıklarından mı kaynaklanmakta; yoksa bu
cinayetlerin arkasında başka siyasi nedenler mi var?
Cevap: Elbette
halifelerin şahadetlerinin arkasında başka sebepler vardır. Allah'a ve Ahiret
gününe inanan bir neslin arka arkaya dört tane devlet başkanını öldürmeye
yönelmesi düşünülemez.
İslam’ın kısa
zamanda Arap Yarımadası’nın dışına taşması sonucunda Yahudi, Hıristiyan ve
Ateşperest insanların İslam toplumuna katılmasıyla büyük bir kitle oluştu.
Bunların içinde isteyerek İslam’ı kabul eden insan sayısı oldukça az olduğu
gibi, İslam’ı özümsemiş insan sayısı ise daha da azdı.
Özellikle Hz. Ömer
zamanında Suriye ve Irak tamamen fethedilerek İran Sasani imparatorluğunun
sınırına ulaşılmıştı. Hz. Ömer orada durulmasını istedi. Onun engin tecrübesi,
fethedilen ülke insanının, İslam’ı ve Müslümanları yeterince tanımasını
gerektiriyordu. Bu nedenle kitlenin eğitilmesinin gereğine inanıyordu. Ancak
İran sınırında sürekli isyanlar çıkıyor, bunlar Müslümanları rahatsız ediyordu.
Durumu Ebu Ubeyde’den soran Hz. Ömer şu cevabı aldı: "Hürmüzanın (Sasani
imparatoru) tahtında oturan biri olduğu sürece burada isyanlar bitmez.’ Yani
bunun anlamı İran fethedilmeden bu isyanlar devam edecektir demekti. O günün
ateşperest İranlıları, son derece varlık içinde şımartılmış bir yapıya sahip
olmaları nedeniyle Müslümanların başarısını bir türlü kabul edemiyorlar ve
sürekli halkı kışkırtarak isyanlar çıkartıyorlardı. Bu olaylar üzerine Hz. Ömer
şu tarihi sözünü söyledi: "Keşke İran’la aramızda ateşten bir dağ olsaydı da ne
onlar bize, ne de biz onlara saldırsaydık." Ama çaresiz fethe karar verildi.
Fakat olayın
korkulan boyutu, bu kalabalık insan yığınlarının barış şartlarında nasıl kontrol
edileceği idi.
Olayın bir başka
boyutu ise İslam’a teslim olmak zorunda kalan Yehud ve Nasara’dan oluşan
İslam’ın düşmanları da boş durmuyorlardı. Meşhur Abdullah ibni Sebe, Sebeiyye
çetesini kurarak İslam’ı içten çökertmek için entrikalarını hazırlıyordu. Hz.
Ömer’in engin feraseti karşısında bir şey yapamayan bu şebeke Hz. Ömer’in
şahadeti için fırsat kolluyorlardı. İran’ın fethinden sonra Hürmüzanın
muhiplerinden Medine’ye gelerek yerleşenler de vardı. Abdullah ibni Sebe
bunlardan da istifade ederek Ebu Lü’lü adındaki İranlı bir köleye bu işi ihale
etti. Hz. Ömer mescitte secdeye varınca o menfur eylemi gerçekleştirdi. Aynı
şebeke bundan sonra ortamı müsait bularak İslam coğrafyasında fütursuzca
dolaşarak fitne tohumlarını ekmeye devam etti.
Bunun sonucunda
Mısır, Küfe ve Basra’dan gelen isyancılar eliyle de Hz. Osman’ın şehadeti
gerçekleştirildi. Bu olaydan sonra, Ümeyye oğullarının Hilafet hırsını da yanına
alan fitne bir türlü durulmak bilmedi. Sıffın savaşından sonra ortaya çıkan
Harici fırkasının eliyle de Hz. Ali şehid edildi. Bu kervana daha sonra
halifelik hakkını ümmetin vahdeti için Muaviye’ye devretme erdemini gösteren Hz.
Hasan’da katılarak İslam halifelerinin şahadet kervanı tamamlandı. Bundan
sonrası için artık saltanat hırsıyla zulmün arkası kesilmedi.
Bunların
arkasındaki esas sebebe baktığımızda, Hz. Ömer’in endişesinde ne kadar haklı
olduğunu görürüz. O İran’a girmek istememişti. Biliyordu ki devletin tebası
benimsediği fikri özümsemez ve gereği gibi kontrol edilemezse, ülkede anarşi ve
kaosun doğması kaçınılmaz olacaktır. Neticede öylede olmuş, Emirlik makamı kana
bulanmıştır.
Bu nedenle İslam
dünyası Müslümanlardan değil, Müslüman olduğu zannedilenlerden çekmiştir. Daha
ilk dönemlerde sahabenin içine katılan Abdullah İbni Sebe, Ka’bu’l-Ahbar, Vehb
İbni Münebbih, Mervan Bin Hakem gibi insanların çevirdiği entrikalar, hep
müslüman görüntüsü altında yapılmıştır.
Sözün özü bize göre
bu cinayetlerin ardında seçim hatası değil Ümeyye oğullarının iktidar hırsı ile
Yehud ve Nasara’nın İslam’a olan kini vardır diyoruz. Kurtlar kuzu postuna
bürünerek İslam’dan intikam almışlardır.