Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

 

Bir Hayat Tarzı Arayışı Olarak İslamcılık

 

 

Cihan AKTAŞ

 

 

I-

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde İslamcılık,  İslam’la entelektüel bir uğraşı olarak ilgilenen bir elit zümreyle sınırlı kalmayarak, bu dine kendini bir boyutuyla da olsa bağlı hisseden herkesi bir tarafından yakalamıştır. İslamcılık, dini kaynaklardan hareketle dinsel anlayış ve yaşantıları sorgulayarak yol alan güçlü tarihsel bir dalgadır.

Esasında İslamcılığın çıkışı, İslamiyet’i hayata ilişkin önemli iddialardan yoksun, sadece ahiretle ilgilenen ve Batı modernizmi karşısında dünyevi iddialar açısından geriye çekilmiş bir din olarak kabullenemeyen, müslümanların dünyevi plandaki eksiklikler ve yetersizlikleri üzerine sorular soran bilinçlerle ilişkiliydi. İslamcı profil, ‘dini’ olarak nitelendirilen mevcut kurum ve cemaatlerin oluşturduğu dindarlığın dışında bir yönelimi temsil ediyordu. Türkiye özelinde bir değerlendirme yapacak olursak, İslamcılığın bir müslümanı ayırt eden bir sıfat olarak kullanılmaya başlandığı yıllarda müslümanların siyasal eğilimlerini nitelemek için sağcı, muhafazakar, Erbakancı hatta ‘nurcu’  gibi sıfatlar zaten yaygın olarak kullanılıyordu. Bu açıdan açıktır ki ‘İslamcı’, müslümanların tarihinin özel bir döneminde, özel bir İslami anlayışı açıklayan kullanışlı bir sıfat olmuştur. ‘Sağcı’ ya da ‘muhafazakar’ gibi sıfatlar ne kadar meşruysa, İslamcı sıfatı en az aynı ölçüde meşrudur. Bununla birlikte sağcı ve muhafazakar gibi sıfatlar bir eklemlenme ve içerilme durumunu yansıtırken, ‘İslamcı’ bütün eklenmelerden ve içerme politikalarından kendini kurtarma temayülünün ifadesi olmuştur.

İslamcılığın, modern eğitimden geçmiş, modern bir hayat tarzı için yetiştirilmiş olan müslümanların, İslamiyet’i anlama ve yaşama kaygısıyla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.  Mevcut dini yaşantı tarzları ve teklifleri yeterli gelmiş olsaydı, yeni bir öğrenme ve anlama, anlama ve yaşama çabasına gerek olmayacaktı kuşkusuz. Bu bakımdan İslamcılığın ilk dönemlerinde fıkıh çok önem verilen bir dini ilim olarak gündemde yer etmiştir. Hazret-i Ömer’e ait olduğu söylenen ‘Bugün Allah için ne yaptın?’ şeklindeki bir soru, İslamcılar arasında çok muteberdi. İslamcıların 68 hareketinin savunduğu devrimci, halkçı, antikapitalist söylemlerden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendikleri söylenebilir.  Muhafazakar ve milliyetçi kesimlerden gelen, Milli Selamet Partisi’ne mensup olup da ‘eylemsizlikle’ suçlanan gençler, İslamcı söylemin devrimciliğe ve halkçılığa yaptığı vurgudan da etkilenmişlerdir. Bu halkçı ve devrimci vurgu, sağcılığın pasif ve güce tapınan, hiyerarşiyi yücelten tutumundan rahatsız olan gençlere cazip gelmiştir. İnandığı gibi yaşamayanın yaşadığı gibi inanmaya başlayacağı, ‘Bir kavim kendini değiştirmezse, Allah’ın da o kavmi değiştirmeyeceği’ mealindeki ayet-i kerimelere dayanan Kur’an ve Sünnet kaynaklı bir yaklaşıma verilen önem, inancın hayat tarzlarıyla sınanmasını hep gündemde tutmuştur. Öyle ki bu konularda yaşanan büyük güçlükler, açmazlar ve çelişkiler nedeniyle önemli tecrübeler kazanılırken aynı zamanda büyük güç israfları da yaşanmıştır denilebilir.

Kendini yeniden doğuran bir kuşaktır İslamcılar; bu bakımdan hem doğmanın hem doğurmanın sancılarını yaşamaları gerekmiştir. Yola çıkıldığında kadınların örtülü olarak bile olsun görüntüsü, sesi hatta bir gazetede ya da düğün davetiyesinde isminin çıkması fesat sebebi sayılmıyor muydu? Sanat, felsefe, şiir... şeytanın araçlarıydı, değil mi? Parti de bütün takiyye savunularına rağmen şirke yol açan bir araç sayılıyor ve demokrasiye de mevcut yorumların ortaya koyduğu haklı sebeplere dayanılarak, şüpheyle bakılıyordu. Kariyer edinmek, bir yere ait olmak, herhangi bir sanat alanında derinleşmek, İslamcılığı ta kalbinde hissetmenin yanında önemsizleşiyordu. Dolayısıyla Türkiye’de İslamcılığın en büyük zaafının, hayatı en ince ayrıntılarına kadar yeniden tanımlama iddialarına rağmen, tanımlama kapasitelerinin yetersizliği olduğu söylenebilir. Türkiye İslamcılığı sırf bu nedenle siyasal açıdan başlangıçtaki yükselişinin tersine giderek bir tanınma stratejisine doğru daralma eğilimi göstermiştir. Bunun yanında siyasal alandaki belirsizliklerin ve baskıların oluşturduğu sorunlar nedeniyle İslami aktivitenin siyasete ağırlık vermesi, müslümanlara siyasal bir kimlik kazandırırken, diğer alanlarda bir yoksullaşmaya yol açmıştır.

İslamcılığın entelektüalizmle dokusal bir ilişkisi yok değildir. ‘Din ve sanat alanı düşünmeden öğrenilemeyen, öğrenmeden düşünülemeyen iki alandır’ der İsmet Özel.(1) İslamcılığın oluşumunda derin iç bulantıları vardı. Hayat iman ve cihattan ibaret olduğuna göre, bir şey ya da durum, iman ve cihat kategorilerine giremeyebiliyorsa, üzerinde durulmaya değmeden gözardı edilebilirdi. Devlet bütün sorunların hem kaynağı hem de çözümü olarak gündemlerin ilk maddesini teşkil ediyordu. Belki de karşıt olarak algılanan kesimlerin hedonizminin yol açtığı bir tür özgeciliğin de etkisiyle, şehit olmak yüceltiliyordu. Estetik sinemada, resim galerilerinde ya da müzik nağmelerinde değil de eylemde aranıyordu. İçine doğulan hayat tarzları kötüydü, sahteydi, bayağıydı, sahici iyinin ve hakiki güzelin düşmanıydı. Televizyon seyretmek, kravat takmak, müzik dinlemek, aşık olmak, reklam, para ve cinsellik tabuydu.  Çağdaş hayat tarzına eklemlenen müslüman, Camus’nun çağdaş insan için dediği şekilde gazete okuyan ve çiftleşen bir hayvana benziyordu. Mutlu aile tabloları yolculuklardan, hicretlerden, devrimlerden uzak tutuyordu kişiyi, kendi benine gömüyor, bencilleştiriyordu. Aşk da İbrahimi bir eylem olarak anlamlıydı; ilahi aşk olarak. Bu tür bir aşk, akli anlama çabalarını inkar etmenin kolaycılığı için iyi bir gerekçeydi de. Yaratıcılık kavram olarak tabuydu ve esasında anarşizan bir inkarcılıktı, öncelik kazanmış olan.

Kelime-i Şehadet’teki ‘lâ’yı İslamcılar, bir yenilenme uyarısı olarak okumuşlardır. Farklı bir hayat tarzı, İslamiyet’in dünyevi iddialarına cevap veren bir hayat tarzı aranmaktaydı. Çağdaşlaşmak ya da modernleşmek adına dayatılan görgü kurallarındaki Batı öykünmeciliği kamusal alandaki ilişkileri zorlarken, ilmihal bilgilerindeki eksiklikler de hayattan eksilme gibi bir problemi gündeme getiriyordu. Kısmen sezgisel olarak da olsa İslamcılığın, siyasal-kamusal alanlardan dışlanırken, özel hayatın kabukları içine sığabilmesi amacıyla yamultulmaya çalışılan İslamiyet’i bütün boyutlarıyla hayatın içine geri getirmeye çırpınan bir dalga olduğu söylenebilir.

II-

İslamiyet eğer başlangıcından bu yana bu birlik ve bütünlüğünü koruyarak günümüze ulaşabilmiş olsaydı,  tarih içinde oluşarak kurumlaşmaya giden diğer yorumlar gibi, ‘İslamcı’ bir yoruma da gerek kalmayabilirdi. Bütün olarak İslamcılık kendinden önceki İslami akımlardan öncelikle İslam’ın uhreviliği kadar dünyevi bir din olduğuna vurguda bulunmasıyla da ayrılmaktadır. Bu yoruma göre İslamcılık varoluşsal, İbrahimi dinlerin her şeyden önce siyasal bir hareket olarak zuhur ettiği ve yayıldığına dair bir hatırlamadır. Siyaseti aristokratik değil demokratik bir yöntemle bütün bir halk kitlesine mal etme girişimi, İslamcılığın ayırıcı vasıflarından biridir. İslamcılık ayrıca  sisli geçmişe ve örtük kaynaklara yönelik derin bir merakla başlayan bir öğrenme sürecidir. Bu hareketin bir diğer özelliği, belirleyici olma iddiası, başka bir özelliği ise tarihsel birikimler konusunda bazen kuşkucu, bazen ihtiyatlı bir merakla, kaynaklara dönmeyi önemsemesidir. Bunlar genel çizgilerdir. Ne de olsa İslamcılık hiçbir zaman yekpare, başından sonuna aynı biçimi taşıyan bir hareket olmamıştır. Bu bağlamda Doğucu olduğu kadar Batıcı, seçkinci olduğu kadar halkçı, muhafazakar olduğu kadar devrimci, demokratik olduğu denli otoriter ve erkek egemen olduğu kadar feminist İslami anlayışlardan da söz edilebilir. Yüklendikleri araçsal mahiyete göre dinsel eğilimler başlangıçlarındaki birlikçi formu yitirebilir ve aykırı sosyo-politik temellerin birer parametresine dönüşebilirler. (2)

Kimlerdi İslamcılar? Diriliş şairi Sezai Karakoç mu, cami önlerinde önce Sebil sonra Şura gibi dergileri satan gençler mi, Milli Türk Talebe Birliği etkinliklerinde ‘Hak yol İslam yazacağız’ gibi şiirler okuyan öğrenciler mi, uçak kaçıran eylemci gazeteciler mi, elektriksiz bir hayat tarzı kurmaya çalışan Abdülkadir es-Sufi’nin yerli hayranları mı, ‘Mataramda Tuzlu Su’ şiirinin şairi İsmet Özel mi, ‘Çok Sesli Bir Ölüm’ün yazarı Rasim Özdenören mi, Çengelköy’de meal dersleri yapan gençler mi, Afganistan’a cihada giden bıyığı terlememiş gençler mi, Nur Risaleleri okumak için evlerde toplanmaya devam eden hanımlar mı, başörtülü okullara alınmadıkları için boykot yapan öğrenciler mi, postmodern sosyologlar tarafından kültürel İslam kategorisine dahil edilen Ali Bulaç mı, ‘iflah olmaz bir antimodernist’ olarak anılan Abdurrahman Arslan mı, ‘sivil öfke’ olarak hatırlanan rahmetli Ercümend Özkan mı, yıllarca süren bir çabanın ardından başbakanlık konumuna gelen imam-hatip kökenli Tayyip Erdoğan mı… İslam, Türkiye toplumunu bir çok bakımdan kuşatan bir din olduğu için, pek çok kavram ve isim, İslamcılıkla ilgisi kurulsa bile nitelik olarak ‘İslamcı’ olmayabilir. Sözgelimi Seyyid Hüseyin Nasr, İslamcılığın yükselmesiyle birlikte dünyada en çok okunan müslüman yazarlardan biri olmuştur ama İslamcı değildir.

İslamcılığı diğer dini hareketlerden ayıran bir diğer özelliği ataerkillik eleştirisidir. Kur’an sık sık atalarının dinini sorgulamadan din edinen insanların ve toplumların yanılabilirliklerine vurguda bulunur. İslamcılığın geleneksel din anlayışına getirdiği eleştirilerden biri, ataerkilliği değişmez bir özellik olarak kabul eden, böylece kadını ilave cins olarak konumlandıran bakış açısıdır. Bu bakış açısının tartışmaya açılması sayesinde İslamcı hareket içinde kadınlar kendi Kur’ani durumlarını anlamaya ve bu bağlamda sorular sormaya imkan tanıyan bir yer edinebilmişlerdir. Sözünü ettiğimiz esasında, bir sese sahip olmaktır. İslamcılığın içinde başlangıçlarda kadının sesinin duyulmasının doğru olup olmadığı bile konuşuluyordu ne de olsa. Bütün bunlar İslamcılığın dini külliyatı okuma ve eleme sürecinin hayattaki yansımalarıdır.

 İslamcılık bütün dini kültürü süzgeçten geçirmeye çalışırken, hayat konusunda bütüncül iddialara sahip çıkmaktadır. Sözgelimi solculuk hiç bir zaman bu denli karmaşık bir şekilde, bileşenleri ve kesişme noktaları bitimsiz, dünyevi olduğu denli uhrevi, uhrevilikle ilgili olduğu denli başarılı sayılan bir hayat tarzı arayışı anlamına gelmemiştir. Mevcut dini algılardan ve hayat tarzlarından bir memnuniyetsizliğin bulunmadığı dini örgütlenmeler, İslamcılık içinde değerlendirilmeyebilir. 

III-

Kuşku yok, Kur’ani kavramlar değişmez özlerine karşılık yaşanılan dönemin ve ortamın üsluplarına uygun olarak her seferinde tekrar tekrar, hayatın içinden gelen yeni sorular da mutlaka hesaba katarak okunmalı ve anlaşılmaya çalışılmalıdır. Her kuşak bu yeni okumalar konusunda sorumludur. Türkiye İslamcılığının daha ziyade tercüme kaynaklardan beslenmesi, onun zaafı olduğu kadar, Türkiye kültürel haritasını da ilgilendiren bir zaaf olarak değerlendirilmelidir. Dil ve üslup problemlerinin ülke sathında oluşturulan yeni dilin zaaflarından, Cumhuriyet’ten öncesine ait kültürel mirasa ilişkin cehaletten bağımsız düşünülemeyeceği de muhakkak.

İslamcılık esasında duygusal boyutları ağır basan bir hareketti, bunu kabul etmek ve bu kabulü bir yanlışlık olarak işaretlememek gerekir diye düşünüyorum. Bir büyülenme anından söz edilebilir. Bilgiyle karşılaşma, farklı bilgilerle karşılaşma süreciydi İslamcılık; ayetlerle, hadislerle, kırk hadislerle, Gariplerin Kitabı’yla, Asr Suresi’yle, Sezai Karakoç’la, Cemil Meriç’le, Akla Karşı Tezler’le, Ehli Suffa’yla, Kerbela Vakası’yla, Hazret-i Hüseyin’le, Ehli Beyt’le, Ebu Zer’le, Gazali’yle, Musa Carullah’la, Akif’le, Kırk Ambar’la, İbrahimi tevhid anlayışıyla, Ayetullah Humeyni’yle, Ali Şeriati’yle, Malkolm X’le, Meryem Cemile’yle, hatta Tolstoy’la, Emerson’la… Bütün bu karşılaşmalar, bir boşlukla ve birikmiş bir enerjiyle ilgiliydi kuşkusuz ve dolayısıyla İslamcılık bizatihi bir boşluğu doldurmak üzere çok hızlı ve aşırı bir büyümeye eğilim göstermiştir. (Bu açıdan bakılacak olursa, özellikle Türkiye ikliminde İslamcıların yenilgisi olarak isimlendirilen geri çekilme, İslami kesimin bile belki beklemediği bir yükselişin dış ve iç etkenlerle kendi tabii mecrasına akması anlamına da gelebilir.) Kendini tarihten, toplumdan ve tabiattan soyutlayarak kurma iddiasına karşılık İslamcılığı tarihin, coğrafyanın, iklimin ve tabi dini içine alan, dinden kaynaklanan kültürün harmanladığı bir öz, bu özün kılcal damarları besliyor diye düşünüyorum. (3)

Kur'an'ın rehberliğinde dünyayı yeniden kurma ve maddi Batı medeniyetinin etkileriyle çöküşe geçen insanlığı kurtarma projesi olarak İslamcılık, ana damarı bir varoluş problemine tekabül etse de, konjonktürel olarak koruyucu ve yenilemeci bir refleksi de içeriyordu. Bütün bilgi ve kanaatlerin ortaya döküldüğü ve herkesin yüksek sesle konuşmak istediği bir platformda müminler agorafobilerini yenerken, alimlerin sessizliği kadar aydınların tereddütleri de kavram kargaşasını çoğaltıyordu. İslamcılar kendilerini ilerici olarak gören çevreler tarafından gerici, mürteci, yobaz, çağdışı diye isimlendirilirken, kendi içlerinde de samimi niyetlerle söyledikleri yeni sözler ve sordukları sorular sebebiyle modernist, feminist, mezhepsiz, vahhabi, şii, zındık... şeklinde, tekfir etmeye ve karalamaya yönelik isimlendirmelere maruz kalabiliyorlardı.. İslamcılığın bünyesinde, geçmişten miras alınan despotik ve hiyerarşik nitelikler taşıyan dikey ilişki biçimleriyle, oluşum halindeki yatay-demokratik, eşitlikçi, toplumcu ve özgürleşmeci bir nitelik kazanmakta olan ilişki biçimlerinin çatışması da yaşanıyordu. Yirmi-yirmibeş yıl önce İslamcılar dünyayı, insanlığı, müslümanları kurtarma özlemini yansıtan ve yeni, farklı, adil bir dünya özlemini dillendiren "cihad" marşlarıyla birlikte toplumun en barışçı kesimini teşkil ediyorlardı. Terör oyununa gelmemişlerdi, cemaatleşmeye verdikleri önemin de katkısıyla, gelişmeyi ve "zafer"i, yatay ve dostluğa dayanan ilişkiler ekseninde sürdürülen sosyal ve kültürel faaliyetlerde arıyorlardı. İslamcılık biraz da sol sloganların etkisiyle protest, devrimci, antiemperyalist ve evrenselci özellikleriyle, söylemsel olduğu kadar eylemsel olarak da bir yenilenmeyi temsil ediyordu.

İslamcılığın getirdiği eleştiriler ve aradığı hayat tarzına ilişkin denemelerinin kimi sonuçları, modernist ideolojilerin ve hayat tarzlarının yol açtığı hayal kırıklıklarının da etkisiyle uzun vadede toplum tarafından dikkate alınmış ve benimsenmiştir. İslamcılığın evrensel değerler, faiz ve emek, kadın meseleleri, sanat ve estetik, din özgürlüğü, ataerkil kültür… etrafındaki kimi eleştirileri ve tespitleri daha sonraları cemaatler ve partiler, hatta Diyanet kurumu kanalıyla popülerize edilerek topluma sunulmuştur.

IV-

28 Şubat’ta olduğu gibi bazen kısmi sorgulamalar yapmaya mecbur kalmışlarsa da İslamcıların kendi kısa ve yoğun geçmişlerini sorgulamaya yenilerde başladığı söylenebilir. Soruşturma sorunuzda yer alan türde, İslamcılarda kimi zaman geçmişlerine yönelik bir tiksinti duygusunu oluşturan saiklerin, burada sınırlı olarak değinebileceğimin çok üzerinde bir incelemeyi hakedecek kadar karmaşık boyutları bulunduğunu, böyle bir duygunun bazen haklı ama çoğu zaman hedefi konusunda yanılsamalar içinde olduğunu düşünüyorum.

Türkiye özeli açısından konuşacak olursak, bugün İslamcıların yüzyüze geldiği problemlerin bir kısmının ülkenin bütün siyasal akımları etkileyen ve tanımlayan kendine has cereyanlı, geçişken ikliminden, bir kısmının da gençlik çağları 1970'lerden 1990'lara uzanan bir kuşağın İslamlaşma çabaları sırasında yaşadıkları şoklardan kaynaklandığı söylenebilir. İslamcılar bu yirmi yıl boyunca bazen kendi gündemlerinin gereklerine uyarak, bazen de dışarıdan dayatılan gerekliliklerin hızlandırdığı bir muhasebe döneminde, tarihsel birikimleriyle yüzleştiler. Bugünden bakıldığında İslami kesimde yozlaşma veya sapma olarak görülen  hal ve eğilimlerin önemli bir kısmının aslında bu yirmi yılın başlarında büyük bir açlıkla derlenip toplanarak, dini bir hassasiyetle hayata geçirilmesi için çaba gösterilen bağlamından kopartılmış malumatların geçen yıllar içinde daha makul bir şekilde kavranılması nedeniyle, ya terkedilmesi ya da yeniden yorumlanmasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Belki de hidayete eren kişinin ‘gafil yığınları’ Hak dini doğrultusunda yaşamaya zorlama hakkına sahip olduğu inancıyla gerçekleştirilen ve bir ölçüde toplumsal bilinçaltından kaynağını alan bir karakterin dışavurumu olarak okunabilecek, samimi ama araç ve üslup bakımından itici ‘eylemler’ de olabilir, daha sonraları hatırlandığında tiksinti hissine yol açan. 

 Bir de fırsat düşkünlerinin paylaştığı kareler vardır. Dini ‘siyaset’e alet edenler, din tacirleri, bağlılarından sorgusuz sualsiz itaat bekleyen karizmatik olma iddiasındaki megolaman üstad ve şeyhler, İslamcılığın içinden eksik olmamıştır. Benzerlerine bütün dinlerde ve tarikatlarda rastlanması pek mümkün, 28 Şubat’ın deşifre ettiği ilginç bir örnek, sosyete çevresinden sayılabilecek bir hanımın bağlandığı şeyhinin çoraplarını arabasının aynasına asmasıdır. Bu tutum da çok rastlanan bir dindarlık tarzını temsil etmekle birlikte, İslamcılığın hanesine yazılmıştır. Çünkü çorabı asan hanım başörtülüdür, şeyhi ise senaryo biraz zorlanarak da olsa Refahlı belediyelerle teşriki mesai içinde gösterilmiştir. Yine de Fadime Şahin hadisesinin müslüman kadınları utandırması gerekmezdi ama onlardan utanmaları beklendi, bu utanç medyanın bütün kanallarından dayatıldı. Utanç duymayabilmek için pişman olup özür dilemek, günah çıkartmak gerekiyordu ve gerçekte asıl utanç duyurtan, kararlarından sorumlu aklı başında bireyler yerine, aldatılmaya yatkın koca bir kara kitle içinde bir leke gibi algılanma durumunu oluşturan şartlanmalardı. 

Bir diğer tiksinti duyurtması muhtemel manzara, imam nikahlı evliliklerin yol açtığı mutsuzluk ve hayal kırıklıklarıyla ilgili olabilir. Çünkü İslamcılığın belli bir döneminde ve sınırlı bir kesiminde bile olsa bir taraftan insan nefsinin terbiyesi gibi bir konu hep konuşulmaktayken, diğer taraftan kimi örneklerde birinci eşler dahi müslüman erkeğin cinsel bakımdan nefsini terbiye etmeyebileceği ön kabulüyle ikinci evlilikleri savunabilmiştir. Allah’a teslim olmakla bir erkeğe teslim olmanın aynı şey sayılması durumunda, teaddüt-ü zevcata ilişkin ayetler hala ataerkil yorumların anlattığı şekilde okunuyordu ve bu bağlamdaki yorumları sorgulamak küfür gibi bir şeydi. Bu konu İslamcılıkla birlikte tartışılmaya başlanarak, kul olmanın anlamına ve kadınla erkeğin insani onurlarına katkıda bulunan açılımlar kazanmıştır. Kadın meselelerinin İslamcıların gündeminde başarılı bir şekilde irdelenmiş bir başlık olduğu söylenebilir. Gerçi dönüp dolaşılıp aynı kaynaklar okunması nedeniyle bu konularda birbirine zıt yorumlar mevcudiyetini sürdürmektedir. 80’li yıllarda teaddüt-ü zevcat modern çekirdek aileye karşı bir eylem gibi algılayanlar olabilirdi. 28 Şubat’tan sonra ise teaddütü zevcat 40 yaş sendromuyla bağdaştırılan hedonist bir eğilim olarak yayılmıştır.

Yirmi yıl önce de ahlaki problemler vardı ama insanlar modernlik için olduğu kadar dindarlık konusunda da görünüşlerle daha çok ilgilendikleri için, bu problemler hakettikleri kadar ciddiye alınmıyordu. Kudsiyet iddiasındaki herhangi bir şeyhin çoraplarını arabasının dikiz aynasına asan müridlerin hatalarını yeni mi farketmeliydik sanki? Herhangi bir kadına sırf başı açık olduğu için cariye gözüyle bakılabileceği şeklindeki bir kanaat çok mu olgun bir İslami kavrayışı temsil eder? Ama İslamcıların çok azı o yıllarda bu soruları ciddiye alıyorlardı; hem de çeşitli dışlayan, tekfir eden isimlerle suçlanma pahasına... İslamcılık açık ki yetmişli yılların ikinci yarısında Amerikan hayat tarzına değil, solculuğun halkçı, evrenselci ve ezilenlerden yana söylemlerine yakın eleştiri ve talepleriyle temayüz etmişti. Değerlendirmelerde bulunurken İslami hayat tarzı arayışının solculuğun puritenizminin etkilerini taşıyan bir dönemle Amerikan fast-life’ının bütün dünyayı etkisi altına aldığı bir dönem arasına sıkıştığını unutmamak gerekiyor. İslamcılığın, tıpkı solcu elit için olduğu gibi bir halkla kaynaşma problemi olduğu söylenebilir. Bir taraftan halkın ‘saf’ dini anlayışına yönelik bir yüceltme varken, diğer taraftan da aynı halkın dini anlayışındaki hurafe boyutu eleştirilmekte ve ‘halka inmek ya da halkla bütünleşmek’ kendi ‘mevcut hayat tarzı’na ilişkin keskin eleştirilerini yumuşatmak anlamına gelebilmektedir.

Dünün karşı çıkışı, bugünkü kültürel tüketim için kaliteli bir ürün olmuştur üstelik. Bu tüketim, bir anlam vermeye çalışan şeyi yutmuştur. Onu yok etmiştir. (4) S. Sayyid’in ifade ettiği gibi ‘siyasal İslam’a yönelik korku, tiksinti gibi duygular, siyasal İslam’ın "bir hayalet hikayesi" olarak sunulmasıyla yakından  ilgilidir. (5) Önce siyasal İslam şeklinde bir kategori kuruluyor, sonra da bu kategorinin çöküşe geçtiği ya da yenildiği ilan ediliyor. Afgan cihadının kabile savaşlarına dönüşerek bozuma uğraması, İran devriminin molla despotizmiyle bir kırılma yaşaması, bu yenilgi hikayesinin çarpıcı kanıtları olarak ileri sürülüyor. Bu durumda bizden neye inanmamız bekleniyor? Demek ki anlam tasfiye edilebilir, anlam arayışının saçmalığı ilan edilebilir; saçmalık, gerçeklik, akılcılık birbirine karıştırılabilir, aynı şeyler olarak görülebilir. Gösterenlerinizi giderek silikleşen gösterenlere, imgelere, nesnelere, kelimelere; gösterenlerinizi ise gösterilenlerinize yani sizin neye inanmanız ve nasıl olmanız gerektiğini size göstermeye yardımcı olan propagandalara, tumturaklı sözlere ve açıklamalara bağlayarak birçok seraba kapıldığınız gibi hüsrana da uğrayabilirsiniz. (6) Hizbullah şiddetini yansıtan sahnelerden tiksinti duyulmaması mümkün değildir ama böyle bir şiddetin kökenleri ve kaynaklarının doğru değerlendirildiği söylenebilir mi... Fox televizyonunda ezan okuyan sakallı müezzin görüntüsü, ‘İslamcı’ terörist örgütlere ilişkin alt yazılara fon teşkill etmeye devam etmektedir. Bu yönlendirmede, Guillaume Postel’den bu yana aşağı yukarı beşyüz yıldır Hristiyan Avrupa/Batı’nın müslümanları ‘sapkın’ olarak tanımlayan bakış açısının rolü ayrıca irdelenmelidir.  Doğu’yu kendi tarzında bir nesne haline getiren, dahası onu ‘doğu’laştıran ve ve sonra ayıplamalar göndereceği bir kıyaslama ve fikir yürütme malzemesine dönüştüren bir bakıştır bu. (7) Öte taraftan, sanki Ertuğrul Özkök,  Postel’e göre zaman ve mekan açısından daha uzağında yaşamaktadır, müslüman toplumun ve kültürün. Bu bakımdan Özkök’ün Emine Erdoğan’ın Davos’ta bir  kar manzarasını seyrederken duygulanmasını, ‘galiba bunlar da bizler gibi güzelliklerden etkilenebiliyorlar’ şeklinde yorumlanabilecek bir hayret ve rahatlama ile karşılaması dikkate değerdir. Ayrıca Özkök, başörtülü kadınlardan biteviye, ‘taktığı türbanın altında farklı bir insanın bulunduğu mesajını vermesi’ şeklinde bir beklentisi olduğunu da dillendirmektedir. (8)

‘Neden İslam, batılı entellektüelin sevip hiç çekinmeden öpebileceği bir yüze sahip olmak zorundadır ille de? Dahası, neden sadece bir tek yüze sahip olması gerekmektedir?’ diye soruyor, Thierry Hentch, Hayali Doğu’da. (9) Tiksinti, algılara dönük olarak birçok katmanda sürdürülen koşullandırmalardan bağımsız değildir. Dini inançları olmayanlar ya da dine hayatlarında İslamcılar gibi yer vermeyenler bile inançların kandırılma suretiyle lekelenmesinden tedirgin olabilirler. Fadime Şahin hadisesinden sonra Ahmet Altan ve Can Dündar’ın bu bağlamda yazdıkları yazıları hatırlıyorum. Dinin hayat tarafından tecrübe edilmesi yerine güven duyurtan saf bir sığınma alanı olarak mevcut olduğunu bilmeye duyulan ihtiyacı yansıtan yazılardı bunlar. Bu ele alışta din, dünyevilikten bir hayli uzakta duran sağaltıcı bir alandır, tıpkı hristiyanlıkta olduğu gibi dönem dönem uğranılan bir sığınma alanı. Oysa dindar kişi ille de toplumunun koşullarının tamamen üzerinde bir yerde yaşamaz. Kesişme ve buluşma noktaları, geçişkenliği sağlayan iletişim kanalları sayısızdır. (10)

Bir tür tiksintiye yol açan, şimdi bakılan noktada ‘aşırı’ bulunarak unutulmadan inkara, yüceltmeden kendini paranteze alarak anlatmaya dönük bir dizi tepkiyle hatırlanan mazi görüntüleri bazen kitleselleşmeyle, şehirleşmeyle ve toplumsal değişmeyle irtibatlı, kaçınılmaz olmasa bile bir açıdan sıradan oluşumlardır. Ayrıca yozlaşma sayılan kimi görüntüleri kimi durumlarda bu ülkede insanların her şeye rağmen dinden vazgeçmek istememelerinin problemli göstergeleri olarak okumak da mümkün olabilirdi. Bu  durumda inançların ifade alanlarındaki çarpılmalara sebep olan daralmada estetik probleminin rolü gözden kaçırılmamalıdır. Formunuz özünüze uygun değilse estetik bilim açısından gerçek varoluşunuza ulaşamazsanız. Kendi döneminizin doyurucu bir estetik temsiline ulaşamadığınız takdirde ise nostaljinin kucağına düşersiniz. Bazen sonradan utanç duymadan ya da hayretten hayranlığa uzanan bir dizi  duyguyla sarsılmadan bakamayacağınız karelerde yer almanız bir rüya gibi gözükebilir. Kurucu dönemlere has yıkıcılık ve sakarlıklar kadar, gençlik dönemine ve geçiş dönemlerine has atılganlıklar ve kafa tutmalar da, yıllar sonra bir başka gözükür, geçmişinize tutulan aynada.

Bütün bu itilme ve çekilmelerin, gel-gitlerin zamanlar ve mekanlar üstü bir hayat tarzına yönelmiş bir bakışa sahip olmakla ilgisi yok mudur?.. Haksızlıklar ve estetik olarak makulleştirilmiş çirkinlikler o denli kaplamıştır ki yeryüzünü, güzelliklere karşı kayıtsızlaşmayı vazife edinmiş,  kendi içinde derin olmakla birlikte dışarıya doğru dalgın bir bakıştır bu. Gerçek var oluş öte’dedir ne de olsa, öte dünyada, öte insanda.  Paz’ın kurcaladığı böyle bir öte’ görüşü Breton’un kahramanlığı içine yakıştırdığı öte’yi buraya, bu şimdiye taşıyan gerçek hayat görüşünden çok farklı değildir. An bir yücelme imkanıdır. Hayat şimdide süren bir imtihandır.  Boğaziçi manzarasına görmeden bakan İslamcı, nesneleri ve renkleri gerçek varoluşun ötede olduğunu düşünerek algılıyor olabilir. Paz’ın deyişiyle, aynı zamanda şu demektir "ötede" olmak: Ben yalnızım ve ben seninleyim, her zaman burada olan bir ne-bileyim-nerede’de. Senin’le ve bura’da: Sen kimsin, ben kimim, nerelerdeyiz biz, buradayken? Karşı durulmaz, kaçak; tanımlanamaz, öngörülmez ve sürekli olarak hayatlarımızın içinde mevcut ötekilik, dinle, şiirle, aşkla ve benzeri başka deneyimlerle karışıyor. Öte sadece öte dünyada da değildir, buradadır, gerçek varlığımızın olması gerektiğini düşündüğümüz her yerdedir." (11) Ben varım, buradayım ve ben burada var oldukça sen yalnız değilsin. Müslüman olmasan da seni düşünüyorum, çünkü hepimiz Adem’le Havva’nın çocuklarıyız, hepimizi aynı Allah yarattı. İslamcı zihin tarihin, coğrafyanın ya da tabiatın ve toplumun engelleyen yüklerini aşarak yaratıcısıyla karşı karşıya olmaya borçludur. Ahlaklı bir devrimci, püriten bir militan, sorumlu bir aşıktır. Muhacir, mücahit ve bir tür ‘hızır’dır. Siyaseti Hazret-i Ali gibi dürüst kalarak, Hazret-i Ömer gibi de adaleti sağlayarak anlama ve eyleme iddiasındadır. Bu nedenle mevcut ‘solcu’ yapılara göre daha  anarşist, daha muhalif ve halkçı, dolayısıyla da daha ‘solcu’dur.  

İşte bu dalgın ve perdeli bakışın nereye baktığını anlayabilmenin tek yolu, anlatım kanallarındaki tıkanıklığı gidermektir. Ali Şeriati "Ne Yapmalı" isimli eserinde, ‘Ne yapmalı?’ diye soranlara, ‘Daha yeterince konuşmadık, tartışmadık ki yapmaya da başlayalım’ der. Bir tarafta tiksinti duygularına yol açan, diğer tarafta ise mazlumların hayallerini coşturan manzaralar, maceralar, tecrübeler üzerine uzun uzun konuşulmalı, bütün bunlar inceleme ve araştırmalara konu olmalı, edebi açıdan işlenmelidir. Bu konuda umutlu olmamak için bir neden yok:  İslamcı kesim edebi kamunun kıyılarında tutulsa bile 90’lı yıllarda şiir ve hikaye alanında modern ve yerli üretimde bir çekim merkezi oluşturabilmiştir.

Solculuk gibi İslamcılık da bir dönemde yükselmiş, toplumsal hareketlenmelere katkıda bulunmuş, kitleleri karar mekanizmalarına katılım konusunda bilinçlendirmiş, dahası kavramların yeniden üretimini zorlamıştır. Bu süreçte bir bakıma zorunlu olarak rastgele bir şekilde edinilen bilgiler ortaya dökülürken, insanlar seçme yeteneği ve iradesine sahip olma konusunda düşünmeye mecbur kalmışlardır. Bazen bilgi hayata yeterli gelmemiş ya da hayat kendisine yüklenen bilgiyi algılamakta ve taşımakta üşengeç davranmış, bazen de özne bilgiyi hayata geçirmede ya da yaşadığı hayat açısından gerekli bilgiyi seçmede yetersiz kalmıştır. Başka yorumlar nasıl kendi dönemlerinin şartlarına göre oluşmuşlarsa, İslamcılık da renklerini kendi döneminin önceliklerinden almıştır.  İslamcı dalgayla birlikte teknoloji, eşya, müzik, sinema, fotoğraf, aşk, sanat ve kadın gibi alanlarda ve konularda bir çok hüküm ve yargı müslümanların gündeminde en baştan ele alınarak konuşulmuş, bu konuşmalar pratiğe aktarılmış ya da aktarılamadığı için yeni sorular sorulmasına yol açmıştır. Türkiye’de İslam’ın temel gösteren olması bakımından, farklı isimler altında da olsa İslamcılık gibi yenilemeci dalgaların gerektiğinde farklı sorular ve taleplerle gündeme gelmesi çok tabiidir. 

Dipnotlar:

1-İsmet Özel, Öğrenmek Kolay Düşünmek Zor, Milli Gazete, 6 Mart 2003.

2-Cihan Aktaş, Ruşen Çakır Söyleşisi, Direniş ve İtaat/ İki İktidar Arasında İslamcı Kadın, sf. 130, Metis Güncel, Kasım 2000.

3-Ümit Aktaş, İslami Hareket ve Siyasal İslam, Selam, 27 Şubat 2000.

4- Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis, Mayıs 1998, sf. 98.

5- S. Sayyid, Fundamentalizm Korkusu/Avrupamerkezcilik ve İslamcılığın Doğuşu, Vadi, 2000, sf. 15.

6- Lefebvre, a.g.e., sf. 32.

7- Thierry Hentch, Hayali Doğu, Metis, 1996, tercüme: Aysel Bora, sf. 101 ve 113.

8- Ertuğrul Özkök, "Emine Hanım’ın ‘Poz’u, Tayyip’in Gözlüğü",  Hürriyet, 28 Ocak 2003.

9- Hentch, a.g.e., sf. 242.

10- Yasin Aktay, Milenyum Sonu Dolayısıyla Tasfiye bilançoları, Tezkire, sayı 17, Ekim-Kasım 2000, sf. 110-129.

11- Octavio Paz, Modern İnsan ve Edebiyat, Remzi Kitabevi, Sf. 53, 1993.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'