Bir Hayat Tarzı
Arayışı Olarak İslamcılık
Cihan AKTAŞ
I-
Yirminci yüzyılın
son çeyreğinde İslamcılık, İslam’la entelektüel bir uğraşı olarak ilgilenen bir
elit zümreyle sınırlı kalmayarak, bu dine kendini bir boyutuyla da olsa bağlı
hisseden herkesi bir tarafından yakalamıştır. İslamcılık, dini kaynaklardan
hareketle dinsel anlayış ve yaşantıları sorgulayarak yol alan güçlü tarihsel bir
dalgadır.
Esasında
İslamcılığın çıkışı, İslamiyet’i hayata ilişkin önemli iddialardan yoksun,
sadece ahiretle ilgilenen ve Batı modernizmi karşısında dünyevi iddialar
açısından geriye çekilmiş bir din olarak kabullenemeyen, müslümanların dünyevi
plandaki eksiklikler ve yetersizlikleri üzerine sorular soran bilinçlerle
ilişkiliydi. İslamcı profil, ‘dini’ olarak nitelendirilen mevcut kurum ve
cemaatlerin oluşturduğu dindarlığın dışında bir yönelimi temsil ediyordu.
Türkiye özelinde bir değerlendirme yapacak olursak, İslamcılığın bir müslümanı
ayırt eden bir sıfat olarak kullanılmaya başlandığı yıllarda müslümanların
siyasal eğilimlerini nitelemek için sağcı, muhafazakar, Erbakancı hatta ‘nurcu’
gibi sıfatlar zaten yaygın olarak kullanılıyordu. Bu açıdan açıktır ki
‘İslamcı’, müslümanların tarihinin özel bir döneminde, özel bir İslami anlayışı
açıklayan kullanışlı bir sıfat olmuştur. ‘Sağcı’ ya da ‘muhafazakar’ gibi
sıfatlar ne kadar meşruysa, İslamcı sıfatı en az aynı ölçüde meşrudur. Bununla
birlikte sağcı ve muhafazakar gibi sıfatlar bir eklemlenme ve içerilme durumunu
yansıtırken, ‘İslamcı’ bütün eklenmelerden ve içerme politikalarından kendini
kurtarma temayülünün ifadesi olmuştur.
İslamcılığın,
modern eğitimden geçmiş, modern bir hayat tarzı için yetiştirilmiş olan
müslümanların, İslamiyet’i anlama ve yaşama kaygısıyla yakından ilgili olduğunu
düşünüyorum. Mevcut dini yaşantı tarzları ve teklifleri yeterli gelmiş olsaydı,
yeni bir öğrenme ve anlama, anlama ve yaşama çabasına gerek olmayacaktı
kuşkusuz. Bu bakımdan İslamcılığın ilk dönemlerinde fıkıh çok önem verilen bir
dini ilim olarak gündemde yer etmiştir. Hazret-i Ömer’e ait olduğu söylenen
‘Bugün Allah için ne yaptın?’ şeklindeki bir soru, İslamcılar arasında çok
muteberdi. İslamcıların 68 hareketinin savunduğu devrimci, halkçı,
antikapitalist söylemlerden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendikleri
söylenebilir. Muhafazakar ve milliyetçi kesimlerden gelen, Milli Selamet
Partisi’ne mensup olup da ‘eylemsizlikle’ suçlanan gençler, İslamcı söylemin
devrimciliğe ve halkçılığa yaptığı vurgudan da etkilenmişlerdir. Bu halkçı ve
devrimci vurgu, sağcılığın pasif ve güce tapınan, hiyerarşiyi yücelten
tutumundan rahatsız olan gençlere cazip gelmiştir. İnandığı gibi yaşamayanın
yaşadığı gibi inanmaya başlayacağı, ‘Bir kavim kendini değiştirmezse, Allah’ın
da o kavmi değiştirmeyeceği’ mealindeki ayet-i kerimelere dayanan Kur’an ve
Sünnet kaynaklı bir yaklaşıma verilen önem, inancın hayat tarzlarıyla
sınanmasını hep gündemde tutmuştur. Öyle ki bu konularda yaşanan büyük
güçlükler, açmazlar ve çelişkiler nedeniyle önemli tecrübeler kazanılırken aynı
zamanda büyük güç israfları da yaşanmıştır denilebilir.
Kendini yeniden
doğuran bir kuşaktır İslamcılar; bu bakımdan hem doğmanın hem doğurmanın
sancılarını yaşamaları gerekmiştir. Yola çıkıldığında kadınların örtülü olarak
bile olsun görüntüsü, sesi hatta bir gazetede ya da düğün davetiyesinde isminin
çıkması fesat sebebi sayılmıyor muydu? Sanat, felsefe, şiir... şeytanın
araçlarıydı, değil mi? Parti de bütün takiyye savunularına rağmen şirke yol açan
bir araç sayılıyor ve demokrasiye de mevcut yorumların ortaya koyduğu haklı
sebeplere dayanılarak, şüpheyle bakılıyordu. Kariyer edinmek, bir yere ait
olmak, herhangi bir sanat alanında derinleşmek, İslamcılığı ta kalbinde
hissetmenin yanında önemsizleşiyordu. Dolayısıyla Türkiye’de İslamcılığın en
büyük zaafının, hayatı en ince ayrıntılarına kadar yeniden tanımlama iddialarına
rağmen, tanımlama kapasitelerinin yetersizliği olduğu söylenebilir. Türkiye
İslamcılığı sırf bu nedenle siyasal açıdan başlangıçtaki yükselişinin tersine
giderek bir tanınma stratejisine doğru daralma eğilimi göstermiştir. Bunun
yanında siyasal alandaki belirsizliklerin ve baskıların oluşturduğu sorunlar
nedeniyle İslami aktivitenin siyasete ağırlık vermesi, müslümanlara siyasal bir
kimlik kazandırırken, diğer alanlarda bir yoksullaşmaya yol açmıştır.
İslamcılığın
entelektüalizmle dokusal bir ilişkisi yok değildir. ‘Din ve sanat alanı
düşünmeden öğrenilemeyen, öğrenmeden düşünülemeyen iki alandır’ der İsmet
Özel.(1) İslamcılığın oluşumunda derin iç bulantıları vardı. Hayat iman ve
cihattan ibaret olduğuna göre, bir şey ya da durum, iman ve cihat kategorilerine
giremeyebiliyorsa, üzerinde durulmaya değmeden gözardı edilebilirdi. Devlet
bütün sorunların hem kaynağı hem de çözümü olarak gündemlerin ilk maddesini
teşkil ediyordu. Belki de karşıt olarak algılanan kesimlerin hedonizminin yol
açtığı bir tür özgeciliğin de etkisiyle, şehit olmak yüceltiliyordu. Estetik
sinemada, resim galerilerinde ya da müzik nağmelerinde değil de eylemde
aranıyordu. İçine doğulan hayat tarzları kötüydü, sahteydi, bayağıydı, sahici
iyinin ve hakiki güzelin düşmanıydı. Televizyon seyretmek, kravat takmak, müzik
dinlemek, aşık olmak, reklam, para ve cinsellik tabuydu. Çağdaş hayat tarzına
eklemlenen müslüman, Camus’nun çağdaş insan için dediği şekilde gazete okuyan ve
çiftleşen bir hayvana benziyordu. Mutlu aile tabloları yolculuklardan,
hicretlerden, devrimlerden uzak tutuyordu kişiyi, kendi benine gömüyor,
bencilleştiriyordu. Aşk da İbrahimi bir eylem olarak anlamlıydı; ilahi aşk
olarak. Bu tür bir aşk, akli anlama çabalarını inkar etmenin kolaycılığı için
iyi bir gerekçeydi de. Yaratıcılık kavram olarak tabuydu ve esasında anarşizan
bir inkarcılıktı, öncelik kazanmış olan.
Kelime-i
Şehadet’teki ‘lâ’yı İslamcılar, bir yenilenme uyarısı olarak okumuşlardır.
Farklı bir hayat tarzı, İslamiyet’in dünyevi iddialarına cevap veren bir hayat
tarzı aranmaktaydı. Çağdaşlaşmak ya da modernleşmek adına dayatılan görgü
kurallarındaki Batı öykünmeciliği kamusal alandaki ilişkileri zorlarken, ilmihal
bilgilerindeki eksiklikler de hayattan eksilme gibi bir problemi gündeme
getiriyordu. Kısmen sezgisel olarak da olsa İslamcılığın, siyasal-kamusal
alanlardan dışlanırken, özel hayatın kabukları içine sığabilmesi amacıyla
yamultulmaya çalışılan İslamiyet’i bütün boyutlarıyla hayatın içine geri
getirmeye çırpınan bir dalga olduğu söylenebilir.
II-
İslamiyet eğer
başlangıcından bu yana bu birlik ve bütünlüğünü koruyarak günümüze ulaşabilmiş
olsaydı, tarih içinde oluşarak kurumlaşmaya giden diğer yorumlar gibi,
‘İslamcı’ bir yoruma da gerek kalmayabilirdi. Bütün olarak İslamcılık kendinden
önceki İslami akımlardan öncelikle İslam’ın uhreviliği kadar dünyevi bir din
olduğuna vurguda bulunmasıyla da ayrılmaktadır. Bu yoruma göre İslamcılık
varoluşsal, İbrahimi dinlerin her şeyden önce siyasal bir hareket olarak zuhur
ettiği ve yayıldığına dair bir hatırlamadır. Siyaseti aristokratik değil
demokratik bir yöntemle bütün bir halk kitlesine mal etme girişimi, İslamcılığın
ayırıcı vasıflarından biridir. İslamcılık ayrıca sisli geçmişe ve örtük
kaynaklara yönelik derin bir merakla başlayan bir öğrenme sürecidir. Bu
hareketin bir diğer özelliği, belirleyici olma iddiası, başka bir özelliği ise
tarihsel birikimler konusunda bazen kuşkucu, bazen ihtiyatlı bir merakla,
kaynaklara dönmeyi önemsemesidir. Bunlar genel çizgilerdir. Ne de olsa
İslamcılık hiçbir zaman yekpare, başından sonuna aynı biçimi taşıyan bir hareket
olmamıştır. Bu bağlamda Doğucu olduğu kadar Batıcı, seçkinci olduğu kadar
halkçı, muhafazakar olduğu kadar devrimci, demokratik olduğu denli otoriter ve
erkek egemen olduğu kadar feminist İslami anlayışlardan da söz edilebilir.
Yüklendikleri araçsal mahiyete göre dinsel eğilimler başlangıçlarındaki birlikçi
formu yitirebilir ve aykırı sosyo-politik temellerin birer parametresine
dönüşebilirler. (2)
Kimlerdi
İslamcılar? Diriliş şairi Sezai Karakoç mu, cami önlerinde önce Sebil sonra Şura
gibi dergileri satan gençler mi, Milli Türk Talebe Birliği etkinliklerinde ‘Hak
yol İslam yazacağız’ gibi şiirler okuyan öğrenciler mi, uçak kaçıran eylemci
gazeteciler mi, elektriksiz bir hayat tarzı kurmaya çalışan Abdülkadir
es-Sufi’nin yerli hayranları mı, ‘Mataramda Tuzlu Su’ şiirinin şairi İsmet Özel
mi, ‘Çok Sesli Bir Ölüm’ün yazarı Rasim Özdenören mi, Çengelköy’de meal dersleri
yapan gençler mi, Afganistan’a cihada giden bıyığı terlememiş gençler mi, Nur
Risaleleri okumak için evlerde toplanmaya devam eden hanımlar mı, başörtülü
okullara alınmadıkları için boykot yapan öğrenciler mi, postmodern sosyologlar
tarafından kültürel İslam kategorisine dahil edilen Ali Bulaç mı, ‘iflah olmaz
bir antimodernist’ olarak anılan Abdurrahman Arslan mı, ‘sivil öfke’ olarak
hatırlanan rahmetli Ercümend Özkan mı, yıllarca süren bir çabanın ardından
başbakanlık konumuna gelen imam-hatip kökenli Tayyip Erdoğan mı… İslam, Türkiye
toplumunu bir çok bakımdan kuşatan bir din olduğu için, pek çok kavram ve isim,
İslamcılıkla ilgisi kurulsa bile nitelik olarak ‘İslamcı’ olmayabilir. Sözgelimi
Seyyid Hüseyin Nasr, İslamcılığın yükselmesiyle birlikte dünyada en çok okunan
müslüman yazarlardan biri olmuştur ama İslamcı değildir.
İslamcılığı diğer
dini hareketlerden ayıran bir diğer özelliği ataerkillik eleştirisidir. Kur’an
sık sık atalarının dinini sorgulamadan din edinen insanların ve toplumların
yanılabilirliklerine vurguda bulunur. İslamcılığın geleneksel din anlayışına
getirdiği eleştirilerden biri, ataerkilliği değişmez bir özellik olarak kabul
eden, böylece kadını ilave cins olarak konumlandıran bakış açısıdır. Bu bakış
açısının tartışmaya açılması sayesinde İslamcı hareket içinde kadınlar kendi
Kur’ani durumlarını anlamaya ve bu bağlamda sorular sormaya imkan tanıyan bir
yer edinebilmişlerdir. Sözünü ettiğimiz esasında, bir sese sahip olmaktır.
İslamcılığın içinde başlangıçlarda kadının sesinin duyulmasının doğru olup
olmadığı bile konuşuluyordu ne de olsa. Bütün bunlar İslamcılığın dini külliyatı
okuma ve eleme sürecinin hayattaki yansımalarıdır.
İslamcılık bütün
dini kültürü süzgeçten geçirmeye çalışırken, hayat konusunda bütüncül iddialara
sahip çıkmaktadır. Sözgelimi solculuk hiç bir zaman bu denli karmaşık bir
şekilde, bileşenleri ve kesişme noktaları bitimsiz, dünyevi olduğu denli uhrevi,
uhrevilikle ilgili olduğu denli başarılı sayılan bir hayat tarzı arayışı
anlamına gelmemiştir. Mevcut dini algılardan ve hayat tarzlarından bir
memnuniyetsizliğin bulunmadığı dini örgütlenmeler, İslamcılık içinde
değerlendirilmeyebilir.
III-
Kuşku yok, Kur’ani
kavramlar değişmez özlerine karşılık yaşanılan dönemin ve ortamın üsluplarına
uygun olarak her seferinde tekrar tekrar, hayatın içinden gelen yeni sorular da
mutlaka hesaba katarak okunmalı ve anlaşılmaya çalışılmalıdır. Her kuşak bu yeni
okumalar konusunda sorumludur. Türkiye İslamcılığının daha ziyade tercüme
kaynaklardan beslenmesi, onun zaafı olduğu kadar, Türkiye kültürel haritasını da
ilgilendiren bir zaaf olarak değerlendirilmelidir. Dil ve üslup problemlerinin
ülke sathında oluşturulan yeni dilin zaaflarından, Cumhuriyet’ten öncesine ait
kültürel mirasa ilişkin cehaletten bağımsız düşünülemeyeceği de muhakkak.
İslamcılık esasında
duygusal boyutları ağır basan bir hareketti, bunu kabul etmek ve bu kabulü bir
yanlışlık olarak işaretlememek gerekir diye düşünüyorum. Bir büyülenme anından
söz edilebilir. Bilgiyle karşılaşma, farklı bilgilerle karşılaşma süreciydi
İslamcılık; ayetlerle, hadislerle, kırk hadislerle, Gariplerin Kitabı’yla, Asr
Suresi’yle, Sezai Karakoç’la, Cemil Meriç’le, Akla Karşı Tezler’le, Ehli
Suffa’yla, Kerbela Vakası’yla, Hazret-i Hüseyin’le, Ehli Beyt’le, Ebu Zer’le,
Gazali’yle, Musa Carullah’la, Akif’le, Kırk Ambar’la, İbrahimi tevhid
anlayışıyla, Ayetullah Humeyni’yle, Ali Şeriati’yle, Malkolm X’le, Meryem
Cemile’yle, hatta Tolstoy’la, Emerson’la… Bütün bu karşılaşmalar, bir boşlukla
ve birikmiş bir enerjiyle ilgiliydi kuşkusuz ve dolayısıyla İslamcılık bizatihi
bir boşluğu doldurmak üzere çok hızlı ve aşırı bir büyümeye eğilim göstermiştir.
(Bu açıdan bakılacak olursa, özellikle Türkiye ikliminde İslamcıların yenilgisi
olarak isimlendirilen geri çekilme, İslami kesimin bile belki beklemediği bir
yükselişin dış ve iç etkenlerle kendi tabii mecrasına akması anlamına da
gelebilir.) Kendini tarihten, toplumdan ve tabiattan soyutlayarak kurma
iddiasına karşılık İslamcılığı tarihin, coğrafyanın, iklimin ve tabi dini içine
alan, dinden kaynaklanan kültürün harmanladığı bir öz, bu özün kılcal damarları
besliyor diye düşünüyorum. (3)
Kur'an'ın
rehberliğinde dünyayı yeniden kurma ve maddi Batı medeniyetinin etkileriyle
çöküşe geçen insanlığı kurtarma projesi olarak İslamcılık, ana damarı bir
varoluş problemine tekabül etse de, konjonktürel olarak koruyucu ve yenilemeci
bir refleksi de içeriyordu. Bütün bilgi ve kanaatlerin ortaya döküldüğü ve
herkesin yüksek sesle konuşmak istediği bir platformda müminler agorafobilerini
yenerken, alimlerin sessizliği kadar aydınların tereddütleri de kavram
kargaşasını çoğaltıyordu. İslamcılar kendilerini ilerici olarak gören çevreler
tarafından gerici, mürteci, yobaz, çağdışı diye isimlendirilirken, kendi
içlerinde de samimi niyetlerle söyledikleri yeni sözler ve sordukları sorular
sebebiyle modernist, feminist, mezhepsiz, vahhabi, şii, zındık... şeklinde,
tekfir etmeye ve karalamaya yönelik isimlendirmelere maruz kalabiliyorlardı..
İslamcılığın bünyesinde, geçmişten miras alınan despotik ve hiyerarşik
nitelikler taşıyan dikey ilişki biçimleriyle, oluşum halindeki yatay-demokratik,
eşitlikçi, toplumcu ve özgürleşmeci bir nitelik kazanmakta olan ilişki
biçimlerinin çatışması da yaşanıyordu. Yirmi-yirmibeş yıl önce İslamcılar
dünyayı, insanlığı, müslümanları kurtarma özlemini yansıtan ve yeni, farklı,
adil bir dünya özlemini dillendiren "cihad" marşlarıyla birlikte toplumun en
barışçı kesimini teşkil ediyorlardı. Terör oyununa gelmemişlerdi, cemaatleşmeye
verdikleri önemin de katkısıyla, gelişmeyi ve "zafer"i, yatay ve dostluğa
dayanan ilişkiler ekseninde sürdürülen sosyal ve kültürel faaliyetlerde
arıyorlardı. İslamcılık biraz da sol sloganların etkisiyle protest, devrimci,
antiemperyalist ve evrenselci özellikleriyle, söylemsel olduğu kadar eylemsel
olarak da bir yenilenmeyi temsil ediyordu.
İslamcılığın
getirdiği eleştiriler ve aradığı hayat tarzına ilişkin denemelerinin kimi
sonuçları, modernist ideolojilerin ve hayat tarzlarının yol açtığı hayal
kırıklıklarının da etkisiyle uzun vadede toplum tarafından dikkate alınmış ve
benimsenmiştir. İslamcılığın evrensel değerler, faiz ve emek, kadın meseleleri,
sanat ve estetik, din özgürlüğü, ataerkil kültür… etrafındaki kimi eleştirileri
ve tespitleri daha sonraları cemaatler ve partiler, hatta Diyanet kurumu
kanalıyla popülerize edilerek topluma sunulmuştur.
IV-
28 Şubat’ta olduğu
gibi bazen kısmi sorgulamalar yapmaya mecbur kalmışlarsa da İslamcıların kendi
kısa ve yoğun geçmişlerini sorgulamaya yenilerde başladığı söylenebilir.
Soruşturma sorunuzda yer alan türde, İslamcılarda kimi zaman geçmişlerine
yönelik bir tiksinti duygusunu oluşturan saiklerin, burada sınırlı olarak
değinebileceğimin çok üzerinde bir incelemeyi hakedecek kadar karmaşık boyutları
bulunduğunu, böyle bir duygunun bazen haklı ama çoğu zaman hedefi konusunda
yanılsamalar içinde olduğunu düşünüyorum.
Türkiye özeli
açısından konuşacak olursak, bugün İslamcıların yüzyüze geldiği problemlerin bir
kısmının ülkenin bütün siyasal akımları etkileyen ve tanımlayan kendine has
cereyanlı, geçişken ikliminden, bir kısmının da gençlik çağları 1970'lerden
1990'lara uzanan bir kuşağın İslamlaşma çabaları sırasında yaşadıkları şoklardan
kaynaklandığı söylenebilir. İslamcılar bu yirmi yıl boyunca bazen kendi
gündemlerinin gereklerine uyarak, bazen de dışarıdan dayatılan gerekliliklerin
hızlandırdığı bir muhasebe döneminde, tarihsel birikimleriyle yüzleştiler.
Bugünden bakıldığında İslami kesimde yozlaşma veya sapma olarak görülen hal ve
eğilimlerin önemli bir kısmının aslında bu yirmi yılın başlarında büyük bir
açlıkla derlenip toplanarak, dini bir hassasiyetle hayata geçirilmesi için çaba
gösterilen bağlamından kopartılmış malumatların geçen yıllar içinde daha makul
bir şekilde kavranılması nedeniyle, ya terkedilmesi ya da yeniden
yorumlanmasıyla ilgili olduğu söylenebilir. Belki de hidayete eren kişinin
‘gafil yığınları’ Hak dini doğrultusunda yaşamaya zorlama hakkına sahip olduğu
inancıyla gerçekleştirilen ve bir ölçüde toplumsal bilinçaltından kaynağını alan
bir karakterin dışavurumu olarak okunabilecek, samimi ama araç ve üslup
bakımından itici ‘eylemler’ de olabilir, daha sonraları hatırlandığında tiksinti
hissine yol açan.
Bir de fırsat
düşkünlerinin paylaştığı kareler vardır. Dini ‘siyaset’e alet edenler, din
tacirleri, bağlılarından sorgusuz sualsiz itaat bekleyen karizmatik olma
iddiasındaki megolaman üstad ve şeyhler, İslamcılığın içinden eksik olmamıştır.
Benzerlerine bütün dinlerde ve tarikatlarda rastlanması pek mümkün, 28 Şubat’ın
deşifre ettiği ilginç bir örnek, sosyete çevresinden sayılabilecek bir hanımın
bağlandığı şeyhinin çoraplarını arabasının aynasına asmasıdır. Bu tutum da çok
rastlanan bir dindarlık tarzını temsil etmekle birlikte, İslamcılığın hanesine
yazılmıştır. Çünkü çorabı asan hanım başörtülüdür, şeyhi ise senaryo biraz
zorlanarak da olsa Refahlı belediyelerle teşriki mesai içinde gösterilmiştir.
Yine de Fadime Şahin hadisesinin müslüman kadınları utandırması gerekmezdi ama
onlardan utanmaları beklendi, bu utanç medyanın bütün kanallarından dayatıldı.
Utanç duymayabilmek için pişman olup özür dilemek, günah çıkartmak gerekiyordu
ve gerçekte asıl utanç duyurtan, kararlarından sorumlu aklı başında bireyler
yerine, aldatılmaya yatkın koca bir kara kitle içinde bir leke gibi algılanma
durumunu oluşturan şartlanmalardı.
Bir diğer tiksinti
duyurtması muhtemel manzara, imam nikahlı evliliklerin yol açtığı mutsuzluk ve
hayal kırıklıklarıyla ilgili olabilir. Çünkü İslamcılığın belli bir döneminde ve
sınırlı bir kesiminde bile olsa bir taraftan insan nefsinin terbiyesi gibi bir
konu hep konuşulmaktayken, diğer taraftan kimi örneklerde birinci eşler dahi
müslüman erkeğin cinsel bakımdan nefsini terbiye etmeyebileceği ön kabulüyle
ikinci evlilikleri savunabilmiştir. Allah’a teslim olmakla bir erkeğe teslim
olmanın aynı şey sayılması durumunda, teaddüt-ü zevcata ilişkin ayetler hala
ataerkil yorumların anlattığı şekilde okunuyordu ve bu bağlamdaki yorumları
sorgulamak küfür gibi bir şeydi. Bu konu İslamcılıkla birlikte tartışılmaya
başlanarak, kul olmanın anlamına ve kadınla erkeğin insani onurlarına katkıda
bulunan açılımlar kazanmıştır. Kadın meselelerinin İslamcıların gündeminde
başarılı bir şekilde irdelenmiş bir başlık olduğu söylenebilir. Gerçi dönüp
dolaşılıp aynı kaynaklar okunması nedeniyle bu konularda birbirine zıt yorumlar
mevcudiyetini sürdürmektedir. 80’li yıllarda teaddüt-ü zevcat modern çekirdek
aileye karşı bir eylem gibi algılayanlar olabilirdi. 28 Şubat’tan sonra ise
teaddütü zevcat 40 yaş sendromuyla bağdaştırılan hedonist bir eğilim olarak
yayılmıştır.
Yirmi yıl önce de
ahlaki problemler vardı ama insanlar modernlik için olduğu kadar dindarlık
konusunda da görünüşlerle daha çok ilgilendikleri için, bu problemler
hakettikleri kadar ciddiye alınmıyordu. Kudsiyet iddiasındaki herhangi bir
şeyhin çoraplarını arabasının dikiz aynasına asan müridlerin hatalarını yeni mi
farketmeliydik sanki? Herhangi bir kadına sırf başı açık olduğu için cariye
gözüyle bakılabileceği şeklindeki bir kanaat çok mu olgun bir İslami kavrayışı
temsil eder? Ama İslamcıların çok azı o yıllarda bu soruları ciddiye
alıyorlardı; hem de çeşitli dışlayan, tekfir eden isimlerle suçlanma pahasına...
İslamcılık açık ki yetmişli yılların ikinci yarısında Amerikan hayat tarzına
değil, solculuğun halkçı, evrenselci ve ezilenlerden yana söylemlerine yakın
eleştiri ve talepleriyle temayüz etmişti. Değerlendirmelerde bulunurken İslami
hayat tarzı arayışının solculuğun puritenizminin etkilerini taşıyan bir dönemle
Amerikan fast-life’ının bütün dünyayı etkisi altına aldığı bir dönem arasına
sıkıştığını unutmamak gerekiyor. İslamcılığın, tıpkı solcu elit için olduğu gibi
bir halkla kaynaşma problemi olduğu söylenebilir. Bir taraftan halkın ‘saf’ dini
anlayışına yönelik bir yüceltme varken, diğer taraftan da aynı halkın dini
anlayışındaki hurafe boyutu eleştirilmekte ve ‘halka inmek ya da halkla
bütünleşmek’ kendi ‘mevcut hayat tarzı’na ilişkin keskin eleştirilerini
yumuşatmak anlamına gelebilmektedir.
Dünün karşı çıkışı,
bugünkü kültürel tüketim için kaliteli bir ürün olmuştur üstelik. Bu tüketim,
bir anlam vermeye çalışan şeyi yutmuştur. Onu yok etmiştir. (4) S. Sayyid’in
ifade ettiği gibi ‘siyasal İslam’a yönelik korku, tiksinti gibi duygular,
siyasal İslam’ın "bir hayalet hikayesi" olarak sunulmasıyla yakından ilgilidir.
(5) Önce siyasal İslam şeklinde bir kategori kuruluyor, sonra da bu kategorinin
çöküşe geçtiği ya da yenildiği ilan ediliyor. Afgan cihadının kabile savaşlarına
dönüşerek bozuma uğraması, İran devriminin molla despotizmiyle bir kırılma
yaşaması, bu yenilgi hikayesinin çarpıcı kanıtları olarak ileri sürülüyor. Bu
durumda bizden neye inanmamız bekleniyor? Demek ki anlam tasfiye edilebilir,
anlam arayışının saçmalığı ilan edilebilir; saçmalık, gerçeklik, akılcılık
birbirine karıştırılabilir, aynı şeyler olarak görülebilir. Gösterenlerinizi
giderek silikleşen gösterenlere, imgelere, nesnelere, kelimelere;
gösterenlerinizi ise gösterilenlerinize yani sizin neye inanmanız ve nasıl
olmanız gerektiğini size göstermeye yardımcı olan propagandalara, tumturaklı
sözlere ve açıklamalara bağlayarak birçok seraba kapıldığınız gibi hüsrana da
uğrayabilirsiniz. (6) Hizbullah şiddetini yansıtan sahnelerden tiksinti
duyulmaması mümkün değildir ama böyle bir şiddetin kökenleri ve kaynaklarının
doğru değerlendirildiği söylenebilir mi... Fox televizyonunda ezan okuyan
sakallı müezzin görüntüsü, ‘İslamcı’ terörist örgütlere ilişkin alt yazılara fon
teşkill etmeye devam etmektedir. Bu yönlendirmede, Guillaume Postel’den bu yana
aşağı yukarı beşyüz yıldır Hristiyan Avrupa/Batı’nın müslümanları ‘sapkın’
olarak tanımlayan bakış açısının rolü ayrıca irdelenmelidir. Doğu’yu kendi
tarzında bir nesne haline getiren, dahası onu ‘doğu’laştıran ve ve sonra
ayıplamalar göndereceği bir kıyaslama ve fikir yürütme malzemesine dönüştüren
bir bakıştır bu. (7) Öte taraftan, sanki Ertuğrul Özkök, Postel’e göre zaman ve
mekan açısından daha uzağında yaşamaktadır, müslüman toplumun ve kültürün. Bu
bakımdan Özkök’ün Emine Erdoğan’ın Davos’ta bir kar manzarasını seyrederken
duygulanmasını, ‘galiba bunlar da bizler gibi güzelliklerden etkilenebiliyorlar’
şeklinde yorumlanabilecek bir hayret ve rahatlama ile karşılaması dikkate
değerdir. Ayrıca Özkök, başörtülü kadınlardan biteviye, ‘taktığı türbanın
altında farklı bir insanın bulunduğu mesajını vermesi’ şeklinde bir beklentisi
olduğunu da dillendirmektedir. (8)
‘Neden İslam,
batılı entellektüelin sevip hiç çekinmeden öpebileceği bir yüze sahip olmak
zorundadır ille de? Dahası, neden sadece bir tek yüze sahip olması
gerekmektedir?’ diye soruyor, Thierry Hentch, Hayali Doğu’da. (9) Tiksinti,
algılara dönük olarak birçok katmanda sürdürülen koşullandırmalardan bağımsız
değildir. Dini inançları olmayanlar ya da dine hayatlarında İslamcılar gibi yer
vermeyenler bile inançların kandırılma suretiyle lekelenmesinden tedirgin
olabilirler. Fadime Şahin hadisesinden sonra Ahmet Altan ve Can Dündar’ın bu
bağlamda yazdıkları yazıları hatırlıyorum. Dinin hayat tarafından tecrübe
edilmesi yerine güven duyurtan saf bir sığınma alanı olarak mevcut olduğunu
bilmeye duyulan ihtiyacı yansıtan yazılardı bunlar. Bu ele alışta din,
dünyevilikten bir hayli uzakta duran sağaltıcı bir alandır, tıpkı hristiyanlıkta
olduğu gibi dönem dönem uğranılan bir sığınma alanı. Oysa dindar kişi ille de
toplumunun koşullarının tamamen üzerinde bir yerde yaşamaz. Kesişme ve buluşma
noktaları, geçişkenliği sağlayan iletişim kanalları sayısızdır. (10)
Bir tür tiksintiye
yol açan, şimdi bakılan noktada ‘aşırı’ bulunarak unutulmadan inkara,
yüceltmeden kendini paranteze alarak anlatmaya dönük bir dizi tepkiyle
hatırlanan mazi görüntüleri bazen kitleselleşmeyle, şehirleşmeyle ve toplumsal
değişmeyle irtibatlı, kaçınılmaz olmasa bile bir açıdan sıradan oluşumlardır.
Ayrıca yozlaşma sayılan kimi görüntüleri kimi durumlarda bu ülkede insanların
her şeye rağmen dinden vazgeçmek istememelerinin problemli göstergeleri olarak
okumak da mümkün olabilirdi. Bu durumda inançların ifade alanlarındaki
çarpılmalara sebep olan daralmada estetik probleminin rolü gözden
kaçırılmamalıdır. Formunuz özünüze uygun değilse estetik bilim açısından gerçek
varoluşunuza ulaşamazsanız. Kendi döneminizin doyurucu bir estetik temsiline
ulaşamadığınız takdirde ise nostaljinin kucağına düşersiniz. Bazen sonradan
utanç duymadan ya da hayretten hayranlığa uzanan bir dizi duyguyla sarsılmadan
bakamayacağınız karelerde yer almanız bir rüya gibi gözükebilir. Kurucu
dönemlere has yıkıcılık ve sakarlıklar kadar, gençlik dönemine ve geçiş
dönemlerine has atılganlıklar ve kafa tutmalar da, yıllar sonra bir başka
gözükür, geçmişinize tutulan aynada.
Bütün bu itilme ve
çekilmelerin, gel-gitlerin zamanlar ve mekanlar üstü bir hayat tarzına yönelmiş
bir bakışa sahip olmakla ilgisi yok mudur?.. Haksızlıklar ve estetik olarak
makulleştirilmiş çirkinlikler o denli kaplamıştır ki yeryüzünü, güzelliklere
karşı kayıtsızlaşmayı vazife edinmiş, kendi içinde derin olmakla birlikte
dışarıya doğru dalgın bir bakıştır bu. Gerçek var oluş öte’dedir ne de olsa, öte
dünyada, öte insanda. Paz’ın kurcaladığı böyle bir öte’ görüşü Breton’un
kahramanlığı içine yakıştırdığı öte’yi buraya, bu şimdiye taşıyan gerçek hayat
görüşünden çok farklı değildir. An bir yücelme imkanıdır. Hayat şimdide süren
bir imtihandır. Boğaziçi manzarasına görmeden bakan İslamcı, nesneleri ve
renkleri gerçek varoluşun ötede olduğunu düşünerek algılıyor olabilir. Paz’ın
deyişiyle, aynı zamanda şu demektir "ötede" olmak: Ben yalnızım ve ben
seninleyim, her zaman burada olan bir ne-bileyim-nerede’de. Senin’le ve bura’da:
Sen kimsin, ben kimim, nerelerdeyiz biz, buradayken? Karşı durulmaz, kaçak;
tanımlanamaz, öngörülmez ve sürekli olarak hayatlarımızın içinde mevcut
ötekilik, dinle, şiirle, aşkla ve benzeri başka deneyimlerle karışıyor. Öte
sadece öte dünyada da değildir, buradadır, gerçek varlığımızın olması
gerektiğini düşündüğümüz her yerdedir." (11) Ben varım, buradayım ve ben burada
var oldukça sen yalnız değilsin. Müslüman olmasan da seni düşünüyorum, çünkü
hepimiz Adem’le Havva’nın çocuklarıyız, hepimizi aynı Allah yarattı. İslamcı
zihin tarihin, coğrafyanın ya da tabiatın ve toplumun engelleyen yüklerini
aşarak yaratıcısıyla karşı karşıya olmaya borçludur. Ahlaklı bir devrimci,
püriten bir militan, sorumlu bir aşıktır. Muhacir, mücahit ve bir tür
‘hızır’dır. Siyaseti Hazret-i Ali gibi dürüst kalarak, Hazret-i Ömer gibi de
adaleti sağlayarak anlama ve eyleme iddiasındadır. Bu nedenle mevcut ‘solcu’
yapılara göre daha anarşist, daha muhalif ve halkçı, dolayısıyla da daha
‘solcu’dur.
İşte bu dalgın ve
perdeli bakışın nereye baktığını anlayabilmenin tek yolu, anlatım kanallarındaki
tıkanıklığı gidermektir. Ali Şeriati "Ne Yapmalı" isimli eserinde, ‘Ne yapmalı?’
diye soranlara, ‘Daha yeterince konuşmadık, tartışmadık ki yapmaya da
başlayalım’ der. Bir tarafta tiksinti duygularına yol açan, diğer tarafta ise
mazlumların hayallerini coşturan manzaralar, maceralar, tecrübeler üzerine uzun
uzun konuşulmalı, bütün bunlar inceleme ve araştırmalara konu olmalı, edebi
açıdan işlenmelidir. Bu konuda umutlu olmamak için bir neden yok: İslamcı kesim
edebi kamunun kıyılarında tutulsa bile 90’lı yıllarda şiir ve hikaye alanında
modern ve yerli üretimde bir çekim merkezi oluşturabilmiştir.
Solculuk gibi
İslamcılık da bir dönemde yükselmiş, toplumsal hareketlenmelere katkıda
bulunmuş, kitleleri karar mekanizmalarına katılım konusunda bilinçlendirmiş,
dahası kavramların yeniden üretimini zorlamıştır. Bu süreçte bir bakıma zorunlu
olarak rastgele bir şekilde edinilen bilgiler ortaya dökülürken, insanlar seçme
yeteneği ve iradesine sahip olma konusunda düşünmeye mecbur kalmışlardır. Bazen
bilgi hayata yeterli gelmemiş ya da hayat kendisine yüklenen bilgiyi algılamakta
ve taşımakta üşengeç davranmış, bazen de özne bilgiyi hayata geçirmede ya da
yaşadığı hayat açısından gerekli bilgiyi seçmede yetersiz kalmıştır. Başka
yorumlar nasıl kendi dönemlerinin şartlarına göre oluşmuşlarsa, İslamcılık da
renklerini kendi döneminin önceliklerinden almıştır. İslamcı dalgayla birlikte
teknoloji, eşya, müzik, sinema, fotoğraf, aşk, sanat ve kadın gibi alanlarda ve
konularda bir çok hüküm ve yargı müslümanların gündeminde en baştan ele alınarak
konuşulmuş, bu konuşmalar pratiğe aktarılmış ya da aktarılamadığı için yeni
sorular sorulmasına yol açmıştır. Türkiye’de İslam’ın temel gösteren olması
bakımından, farklı isimler altında da olsa İslamcılık gibi yenilemeci dalgaların
gerektiğinde farklı sorular ve taleplerle gündeme gelmesi çok tabiidir.
Dipnotlar:
1-İsmet Özel,
Öğrenmek Kolay Düşünmek Zor, Milli Gazete, 6 Mart 2003.
2-Cihan Aktaş,
Ruşen Çakır Söyleşisi, Direniş ve İtaat/ İki İktidar Arasında İslamcı Kadın, sf.
130, Metis Güncel, Kasım 2000.
3-Ümit Aktaş,
İslami Hareket ve Siyasal İslam, Selam, 27 Şubat 2000.
4- Henri Lefebvre,
Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis, Mayıs 1998, sf. 98.
5- S. Sayyid,
Fundamentalizm Korkusu/Avrupamerkezcilik ve İslamcılığın Doğuşu, Vadi, 2000, sf.
15.
6- Lefebvre,
a.g.e., sf. 32.
7- Thierry Hentch,
Hayali Doğu, Metis, 1996, tercüme: Aysel Bora, sf. 101 ve 113.
8- Ertuğrul Özkök,
"Emine Hanım’ın ‘Poz’u, Tayyip’in Gözlüğü", Hürriyet, 28 Ocak 2003.
9- Hentch, a.g.e.,
sf. 242.
10- Yasin Aktay,
Milenyum Sonu Dolayısıyla Tasfiye bilançoları, Tezkire, sayı 17, Ekim-Kasım
2000, sf. 110-129.
11- Octavio Paz,
Modern İnsan ve Edebiyat, Remzi Kitabevi, Sf. 53, 1993.