Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

İslamcılık Bir Tarz-ı Siyaset midir?

 

 

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

 

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne mersiyeler, bıraktığı eserlere de medhiyeler dizen Yahya Kemal’i  tanıtırken Sezai Karakoç  "Bozgunda bir fetih düşü" nitelemesini yapar. Acaba Yahya Kemal gördüğünün bir düş olduğunu biliyor muydu? Yoksa fethin yeniden müyesser  kılınacağının  hayalini mi kuruyordu? Yaşadığı hayata bakılırsa şair yeni (tarz) hayatı sımsıkı benimsemiş, eskiyi ise hafızasının hasret hanesine çoktan yerleştirmişti. Belki eski hayatın efsanevi bir yönü vardı. Ama adı üstünde, efsane, hakikat olamazdı. Hakikat daima İstanbul’da Pera Palas’ın batı tarzı tangola(şmala)r için tahsis edilmiş balo salonlarında idi. Bir de efsanede kalmak, hakikate hiç inmemek şartıyla otelin pencerelerine şavkı vuran Süleymaniye Camiinin minarelerinde, minarelerin ışığından hayal hanesine düşen fotoğraf karelerinde...

Ben Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü değneğine yaslanmış dururken ihtiyar Süleyman Peygamberin, ansızın düştüğünü, bir daha kalkamadığını bildiren Kur’an-ı Kerim kıssası ile irtibatlandırıyorum. Meğer değneğini kurtlar içerden yiyip bitirmiştir. Çürük değnek o ihtiyar gövdeyi bile taşıyamaz olmuş ve O’nun bir daha kalkamayacağı düşüşüne sebebiyet vermiştir.

Kıssanın kadim yorumlarının birisine göre (bk.34 Sebe, 14) Hz. Süleyman değneğine yaslanmış vaziyette iken zaten vefat etmişti. Çürük değneğin kırılması sadece vefatın açığa çıkmasını sağlamıştı.

Tahayyülatımızı biraz daha zorlayalım. Bir kış günü akşam yemeğinden sonra kallavi kahvesini de içen ve sıcak mangalın başındaki atlas minderinde bağdaş kurarak oturan Sultanın, hemen bulunduğu yerde derin bir şekerlemeye daldığını farzedelim. Şekerleme öyle tatlı ve derindir ki sarayın soytarıları Sultanı üzüntülü zannederek, onu eğlendirmek maksadıyla sessizce ona yaklaşıp altındaki minderi bir hamlede çekiverirler. Sultan azıcık sendeler ve lakin minderin altına serili hasırın üzerinde şekerlemesini sürdürür, istifini hiç bozmaz. İşe bakın ki koca imparatorluğun bütün serveti padişahın altından çekilen minderin şiltesinin içine saklanmıştır. Ve o minder şu anda dönme ve devşirme çocukları arasından seçilmiş soytarıların elindedir.

Şaka mı? Hayır! Uzun süren ve ölüme yakın bir mahiyet arzeden,  Ashab-ı Kehf’inkini andıran fakat onun anlamlı esprisinden mahrum bir uyku halidir bu tasavvur edilen.

Uyanıldığı vakit görülmüştür ki Sultan ölmüştür. Altındaki minder ve şiltesine saklı servet ecnebi çocuklarının eline geçmiştir. Besbelli ki dışarıda ve içeride, o uzun uyku esnasında hiç uyumadan faaliyet göstermiş birileri yani soytarılar ortamın tek uyanık güçlüleri ve söz sahipleri olmuşlardır.

Tatlı tatlı, sindire sindire henüz uyku mahmurluğundaki topluma ilaçlar ve reçeteleri sunanlar hep o uyanıklardır. Uykularının bu ilaç ve reçetelerle açılacağını sanan o uzun uykucular, içilen her ilacın, uygulanan her reçetenin kendilerini bu kez de gözleri açıkken uyuklamaya sevk edeceğini nereden bilsinler?

İşte tam da o tarihi dönemin şerbet taslarında  İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak gibi üç tarz-ı siyasetin renkli sıvıları vardı.

Şöyle kabaca bir bakıldığı vakit onsekizinci yüzyılın hemen sonunda ve ondokuzuncu yüzyılın başlarında gündeme oturan bu üç fikir cereyanının hiçbirisinin geçmişte ciddi bir temeli yoktur. Babanzade Ahmet Naim’in 1914’de yazdığı ve sonradan kitaplaşan  İslam’da Dava-yı Kavmiyet başlıklı makalesindeki görüşleri bunu teyid eder mahiyettedir. Üstad ilk kez o makalede kullanılan İslamcılık, Türkçülük ifadelerini kritik ederken şöyle yazıyor:

"Bu ‘cı’ edatının ‘Türk’ ile ‘İslam’ kelimelerine iltihakı ne kadar fena oluyor! Bu nisbeti kendilerine şiar edinenler bence yanlış isim intihab etmişler. Zira Türk, Arab olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz. İslamcı’nın da müslüman  demek olmadığı lügat-ı Türkiye ile edna mümaresesi onlarca malumdur."

Tarz-ı siyaset olmadığı besbelli bu reçeteler birer tarzı hıyanet veya gaflet miydi acaba?

Ben kırk yıldan beri bu ülkede müslümanlığını müdrik bir kimse sıfatıyla artık o gafletin en azından bütün toplum katmanlarında sürdüğüne inanmak istemiyorum. Evet bir takım türedi evhamlar son derecede can sıkıcıdır. Elhamdülillah Laikiz, hem müslüman hem solcuyuz diyenler eksik olmuyor. Ancak kimliğini ve aidiyetini isimlendirmeyi Allah’a terk edip de "Ben Müslümanım diyenlerden daha güzel sözlü kimdir?" buyruğuna tabi olan bizler varız ve buradayız. Rabbimizin rahmetini ummaktayız.

"Bozgunda fetih düşü" gören ve uzun uykusundan kısa elektro şok darbeleriyle uyandırılan toplum, üç tarz-ı siyaset program ve projeleri doğrultusunda bir müddet savruldu durdu. İslamcılar, Batıcılar, Türkçüler olarak aidiyetleri öne çıkanların geniş kitleler nezdinde halen sempatizan topladıkları malumdur. Ancak şu da malumdur ki bu projeler toplum barajının önüne çekilen ecnebi bir set idi. Bu set delindi mi şimdilerde bilmem ama, Necip Fazıl  "Surda bir gedik açtık" derken bir şeyler sezinlemişti  herhalde.

Peki içimizde halen  "Ben İslamcıyım" diye böbürlenenleri ıslah mümkün olacak mı?

Şimdi  "Onlar da bizim sarayın soytarılarıdır" desem, kim bilir ne alınganlıklar doğacak; küslükler baş gösterecek. En iyisi demeyeyim de İslamcılık’ın bugün ne anlam ifade ettiği üzerinde düşünelim.

Gözlemimiz odur ki ülkedeki resmi baskıların hiçbirisi doğrudan sade bir şekilde "Ben Müslümanım" diyenlere yönelik gelişmiyordu. Ancak sistemin kendi isimlendirmesi veya yakıştırmasıyla İslamcı çevrelere dönük ağır maddi ve manevi bir baskısı da söz konusuydu. Bu tezadın çözülmesi gerekliydi. Üstelik baskılara göğüs germe anlamında  "Ben İslamcıyım" demenin/diyebilmenin küçük bir fiyakası bile vardı. Açıkçası Müslümanım  yerine İslamcıyım  demek yürek isteyen bir işti. O tür bir yürek de kimde bulunurdu? Elbette Asyalı Don Kişot’ta...

Günümüzde şöhretini İslam’dan devşiren yığınla aydın mevcut. Kimi muvafakat kimi muhalefet cephesinde. Çünkü üç tarz-ı siyasetin iki şıkkı Batılılaşmak ile Türkleşmek, arkasında bıraktıkları ile insanları tatmin etmekten giderek uzaklaşıyordu. İslam ise köylü dini olmaktan çıkmış çoktan şehirlere inmişti. Ve okur yazarların dini olarak müthiş bir cazibeye sahipti artık. Üstelik  İslamlaşmak olgusu diğer iki tarz gibi ve onlar kadar sınanmamıştı da. Sınavını vermemişti. Kendini bu güne kadar  hep maskeler, barikatlar, kamuflajlar arkasından ve ancak cılız yankılarla ifade edebilmişti. Düşünün ki imparatorluk bakiyesi üzerine kurulan yeni devletin yani cumhuriyetin İstiklal Marşını yazan şairi, İslamlaşmak cephesinin neferi sayıldığı için ömrünün sonunu sürgünlerde yaşamak zorunda bırakılmıştır. Doğru dürüst hayat hakkı bulamamıştır.

Hülasa yaman tezatların ve paradoksların yaşandığı bir ülkedeyiz . Üzülüyoruz.

İşte böyle bir ülkede özellikle de günümüzde ağırlığını, gücünü, değerini, önemini, vazgeçilmezliğini gitgide biraz daha hissettirmeye başlayan İslam, gizli ve aşikar bütün gündemlerin yegane konusu olmuştur.

Devletlerin derin dünyasından, Sovyet bloku çöktükten sonra, Nato’nun İslam blokunu yeni düşman ilan ettiğine dair sızdırılan haberleri, ninelerimiz bile işitti artık.

İslam’a muvafakat veya iman eden acilci ruhlar "Ben İslamcıyım" derken acaba şöhretlerini cilalamak mı istiyorlar diye ister istemez şüpheleniyoruz. Çünkü kurnazca kullanılırsa bu iş insana şöhret de para da sağlıyor.  Fırsattan istifade resmi görüş de bu şablonu sindirmek istediği kesimin üzerine gitmek için kullanıyor. Böylece "Ben Müslümanım" diyen geniş halk kitlesi, olup bitenlerin farkına varmamış, sistem de amacına biraz daha yaklaşmış olacaktır. O amaç nedir? Bir cumhurbaşkanının ağzından dinlediğimiz, belirli sayıdaki ahkam ayetlerinin ya yok farzedilmesi veya yeni beşeri hükümlerle yer değiştirmesidir.

İşte  İslamcılık söylemi böylesine tuhaf bir biçimde iki tür ağzın sakızı olmuştur. Biraz zorladığınız vakit "Ben İslamcıyım" demenin son tahlilde "Ben Türküm" demekle aynı anlamı ifade ettiğini savunmaya varan garipliklere ulaşacaksınız. Herhalde  "Yiğit düştüğü yerden kalkar" darbı meseline yaslanan bu anlayış ve siyaset tarzı, Osmanlının çağdaş, yeni versiyonları hayalinin bir ürünüdür. Onlara göre hilafet Türklerin elinden alınınca tüm İslam alemi çöküntüye uğramıştır. Yeniden ayağa kalkmanın, dirilmenin yolu ise Türklerin önderliğinde Osmanlı misyonunu tekrar hakim kılmaktan geçmektedir. Osmanlı’da da kavmiyet unsuru olarak Türk ifadesi pek kullanılmazdı. Türk denildiğinde herkes bundan İslamı anlıyordu. Nitekim dilimizde de Türkün zıddı gavur değil miydi?

Üzülerek zikretmeliyiz ki meydanda bir orta oyunu varmışçasına komik görünen bu anlayış, cumhuriyet devrinde varolan  İslamcılık düşüncesinin en emsalsiz tahliliymiş gibi gösterilmektedir.

Hülasa edebilecek miyim, bilmiyorum, zihnî savruluşlar yaşamış insanları sürekli kınayarak da hayırlı bir sonuca varamayız sanıyorum. Bildiğim bir şey var ki, o da  şu  İslamcı ifadesi yani sırf ‘cı’ ekiyle Türkçeleşmiş bu söyleyiş, en azından Türkçenin imkanları içerisinde bir tahfif imajı yaratıyor. Aziz İslam’ın adını küçük düşürücü bir izlenim bırakıyor. Sözlüklere bakıldığında da  cı ve ci ekinin, bir şey yapanı, bir şey satanı nitelediğini  göreceğiz. Bu ekin  bir şeye taraftar olan, taraf çıkan şeklindeki anlamı ise ilmî değil galat anlamıdır. Yani dil açısından da sakat olan bu söyleyişe samimi insanların itibar etmemesi gerekir. Varsın onun fiyakası eksik olsun. Biz, bize Allah nazarında itibar kazandıracak isim ve sıfatlara rağbet edelim.

Ancak biliyoruz ki soytarılığa soyunanların ağızlarına bir kere tad bulaşmıştır. Onların ulaştıkları nimetlerden vazgeçmeleri kolay değildir. Evet, iman edenler için dünyevi nimete erişmiş olmanın pek bir anlamı yoktur. Zira Allah’ın bu nimeti pislik böceklerine dahi bolca ulaşmaktadır. İnsan için önemli olan uhrevi nimete erişmektir; dünyevi nimetin ise helal yoldan gelmesi için çalışmaktır.

İslamcılık çirkin bir yakıştırmadır. Tıpkı İsevilik, Musevilik gibi. Batıcılar Allah’ı hakkıyla tanıyamadıkları için Allah’ın elçilerini ille Allah’a ortakmış gibi sayarak dinlerini bile kendileri gibi bir beşere nispet etmişlerdir. Nitekim onların bir kısmı biz Müslümanlara da Muhammedî  demektedirler. İçimizdeki bazı beyinsizler bunun vehametini fark etmeden aynen kullanmaktadırlar. Oysa biz Müslümanlar Allah’ın elçilerinin de bizler gibi birer beşer olduğunu söyler, böyle inanırız. Bizim dinimiz, kendisi Allah resulü de olsa asla bir beşere nispet edilemez. Filvaki Hz. Adem’den beri son resule kadar gelen din tektir o da İslam’dır. O’nun resullere nispeti müşrikâne bir sapmadır. Batıcılar bizi öyle çağırıyor diye, geçici bir süre için olsa bile, Muhammedî olarak anılmaya rıza göstermek İslam’ın ruhunu anlamamak demektir. Muhammed ancak Allah’ın elçisidir; din’imizi ona nispet etmez ve ona  tapmayız. İslam da Allah’ın bize gönderdiği din’dir. O’nu gönderen, tamamlayan, isimlendiren bizzat Allah’tır. Biz onun misyoneri filan da değiliz. Hele onun postuna bürünüp onu satmaktan Allah’a sığınırız. Sadece onu yaşamaya çabalarız. Ne demişti şair Erdem Beyazıt:

"Sabır savaş zafer

Adım Müslüman"

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'