İslamcılık Bir
Tarz-ı Siyaset midir?
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Osmanlı
İmparatorluğunun çöküşüne mersiyeler, bıraktığı eserlere de medhiyeler dizen
Yahya Kemal’i tanıtırken Sezai Karakoç "Bozgunda bir fetih düşü" nitelemesini
yapar. Acaba Yahya Kemal gördüğünün bir düş olduğunu biliyor muydu? Yoksa fethin
yeniden müyesser kılınacağının hayalini mi kuruyordu? Yaşadığı hayata
bakılırsa şair yeni (tarz) hayatı sımsıkı benimsemiş, eskiyi ise hafızasının
hasret hanesine çoktan yerleştirmişti. Belki eski hayatın efsanevi bir yönü
vardı. Ama adı üstünde, efsane, hakikat olamazdı. Hakikat daima İstanbul’da Pera
Palas’ın batı tarzı tangola(şmala)r için tahsis edilmiş balo salonlarında idi.
Bir de efsanede kalmak, hakikate hiç inmemek şartıyla otelin pencerelerine şavkı
vuran Süleymaniye Camiinin minarelerinde, minarelerin ışığından hayal hanesine
düşen fotoğraf karelerinde...
Ben Osmanlı
İmparatorluğunun çöküşünü değneğine yaslanmış dururken ihtiyar Süleyman
Peygamberin, ansızın düştüğünü, bir daha kalkamadığını bildiren Kur’an-ı Kerim
kıssası ile irtibatlandırıyorum. Meğer değneğini kurtlar içerden yiyip
bitirmiştir. Çürük değnek o ihtiyar gövdeyi bile taşıyamaz olmuş ve O’nun bir
daha kalkamayacağı düşüşüne sebebiyet vermiştir.
Kıssanın kadim
yorumlarının birisine göre (bk.34 Sebe, 14) Hz. Süleyman değneğine yaslanmış
vaziyette iken zaten vefat etmişti. Çürük değneğin kırılması sadece vefatın
açığa çıkmasını sağlamıştı.
Tahayyülatımızı
biraz daha zorlayalım. Bir kış günü akşam yemeğinden sonra kallavi kahvesini de
içen ve sıcak mangalın başındaki atlas minderinde bağdaş kurarak oturan
Sultanın, hemen bulunduğu yerde derin bir şekerlemeye daldığını farzedelim.
Şekerleme öyle tatlı ve derindir ki sarayın soytarıları Sultanı üzüntülü
zannederek, onu eğlendirmek maksadıyla sessizce ona yaklaşıp altındaki minderi
bir hamlede çekiverirler. Sultan azıcık sendeler ve lakin minderin altına serili
hasırın üzerinde şekerlemesini sürdürür, istifini hiç bozmaz. İşe bakın ki koca
imparatorluğun bütün serveti padişahın altından çekilen minderin şiltesinin
içine saklanmıştır. Ve o minder şu anda dönme ve devşirme çocukları arasından
seçilmiş soytarıların elindedir.
Şaka mı? Hayır!
Uzun süren ve ölüme yakın bir mahiyet arzeden, Ashab-ı Kehf’inkini andıran
fakat onun anlamlı esprisinden mahrum bir uyku halidir bu tasavvur edilen.
Uyanıldığı vakit
görülmüştür ki Sultan ölmüştür. Altındaki minder ve şiltesine saklı servet
ecnebi çocuklarının eline geçmiştir. Besbelli ki dışarıda ve içeride, o uzun
uyku esnasında hiç uyumadan faaliyet göstermiş birileri yani soytarılar ortamın
tek uyanık güçlüleri ve söz sahipleri olmuşlardır.
Tatlı tatlı,
sindire sindire henüz uyku mahmurluğundaki topluma ilaçlar ve reçeteleri
sunanlar hep o uyanıklardır. Uykularının bu ilaç ve reçetelerle açılacağını
sanan o uzun uykucular, içilen her ilacın, uygulanan her reçetenin kendilerini
bu kez de gözleri açıkken uyuklamaya sevk edeceğini nereden bilsinler?
İşte tam da o
tarihi dönemin şerbet taslarında İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak gibi üç
tarz-ı siyasetin renkli sıvıları vardı.
Şöyle kabaca bir
bakıldığı vakit onsekizinci yüzyılın hemen sonunda ve ondokuzuncu yüzyılın
başlarında gündeme oturan bu üç fikir cereyanının hiçbirisinin geçmişte ciddi
bir temeli yoktur. Babanzade Ahmet Naim’in 1914’de yazdığı ve sonradan
kitaplaşan İslam’da Dava-yı Kavmiyet başlıklı makalesindeki görüşleri bunu
teyid eder mahiyettedir. Üstad ilk kez o makalede kullanılan İslamcılık,
Türkçülük ifadelerini kritik ederken şöyle yazıyor:
"Bu ‘cı’ edatının
‘Türk’ ile ‘İslam’ kelimelerine iltihakı ne kadar fena oluyor! Bu nisbeti
kendilerine şiar edinenler bence yanlış isim intihab etmişler. Zira Türk, Arab
olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz. İslamcı’nın da müslüman demek olmadığı
lügat-ı Türkiye ile edna mümaresesi onlarca malumdur."
Tarz-ı siyaset
olmadığı besbelli bu reçeteler birer tarzı hıyanet veya gaflet miydi acaba?
Ben kırk yıldan
beri bu ülkede müslümanlığını müdrik bir kimse sıfatıyla artık o gafletin en
azından bütün toplum katmanlarında sürdüğüne inanmak istemiyorum. Evet bir takım
türedi evhamlar son derecede can sıkıcıdır. Elhamdülillah Laikiz, hem müslüman
hem solcuyuz diyenler eksik olmuyor. Ancak kimliğini ve aidiyetini
isimlendirmeyi Allah’a terk edip de "Ben Müslümanım diyenlerden daha güzel sözlü
kimdir?" buyruğuna tabi olan bizler varız ve buradayız. Rabbimizin rahmetini
ummaktayız.
"Bozgunda fetih
düşü" gören ve uzun uykusundan kısa elektro şok darbeleriyle uyandırılan toplum,
üç tarz-ı siyaset program ve projeleri doğrultusunda bir müddet savruldu durdu.
İslamcılar, Batıcılar, Türkçüler olarak aidiyetleri öne çıkanların geniş
kitleler nezdinde halen sempatizan topladıkları malumdur. Ancak şu da malumdur
ki bu projeler toplum barajının önüne çekilen ecnebi bir set idi. Bu set delindi
mi şimdilerde bilmem ama, Necip Fazıl "Surda bir gedik açtık" derken bir şeyler
sezinlemişti herhalde.
Peki içimizde
halen "Ben İslamcıyım" diye böbürlenenleri ıslah mümkün olacak mı?
Şimdi "Onlar da
bizim sarayın soytarılarıdır" desem, kim bilir ne alınganlıklar doğacak;
küslükler baş gösterecek. En iyisi demeyeyim de İslamcılık’ın bugün ne anlam
ifade ettiği üzerinde düşünelim.
Gözlemimiz odur ki
ülkedeki resmi baskıların hiçbirisi doğrudan sade bir şekilde "Ben Müslümanım"
diyenlere yönelik gelişmiyordu. Ancak sistemin kendi isimlendirmesi veya
yakıştırmasıyla İslamcı çevrelere dönük ağır maddi ve manevi bir baskısı da söz
konusuydu. Bu tezadın çözülmesi gerekliydi. Üstelik baskılara göğüs germe
anlamında "Ben İslamcıyım" demenin/diyebilmenin küçük bir fiyakası bile vardı.
Açıkçası Müslümanım yerine İslamcıyım demek yürek isteyen bir işti. O tür bir
yürek de kimde bulunurdu? Elbette Asyalı Don Kişot’ta...
Günümüzde şöhretini
İslam’dan devşiren yığınla aydın mevcut. Kimi muvafakat kimi muhalefet
cephesinde. Çünkü üç tarz-ı siyasetin iki şıkkı Batılılaşmak ile Türkleşmek,
arkasında bıraktıkları ile insanları tatmin etmekten giderek uzaklaşıyordu.
İslam ise köylü dini olmaktan çıkmış çoktan şehirlere inmişti. Ve okur
yazarların dini olarak müthiş bir cazibeye sahipti artık. Üstelik İslamlaşmak
olgusu diğer iki tarz gibi ve onlar kadar sınanmamıştı da. Sınavını vermemişti.
Kendini bu güne kadar hep maskeler, barikatlar, kamuflajlar arkasından ve ancak
cılız yankılarla ifade edebilmişti. Düşünün ki imparatorluk bakiyesi üzerine
kurulan yeni devletin yani cumhuriyetin İstiklal Marşını yazan şairi,
İslamlaşmak cephesinin neferi sayıldığı için ömrünün sonunu sürgünlerde yaşamak
zorunda bırakılmıştır. Doğru dürüst hayat hakkı bulamamıştır.
Hülasa yaman
tezatların ve paradoksların yaşandığı bir ülkedeyiz . Üzülüyoruz.
İşte böyle bir
ülkede özellikle de günümüzde ağırlığını, gücünü, değerini, önemini,
vazgeçilmezliğini gitgide biraz daha hissettirmeye başlayan İslam, gizli ve
aşikar bütün gündemlerin yegane konusu olmuştur.
Devletlerin derin
dünyasından, Sovyet bloku çöktükten sonra, Nato’nun İslam blokunu yeni düşman
ilan ettiğine dair sızdırılan haberleri, ninelerimiz bile işitti artık.
İslam’a muvafakat
veya iman eden acilci ruhlar "Ben İslamcıyım" derken acaba şöhretlerini
cilalamak mı istiyorlar diye ister istemez şüpheleniyoruz. Çünkü kurnazca
kullanılırsa bu iş insana şöhret de para da sağlıyor. Fırsattan istifade resmi
görüş de bu şablonu sindirmek istediği kesimin üzerine gitmek için kullanıyor.
Böylece "Ben Müslümanım" diyen geniş halk kitlesi, olup bitenlerin farkına
varmamış, sistem de amacına biraz daha yaklaşmış olacaktır. O amaç nedir? Bir
cumhurbaşkanının ağzından dinlediğimiz, belirli sayıdaki ahkam ayetlerinin ya
yok farzedilmesi veya yeni beşeri hükümlerle yer değiştirmesidir.
İşte İslamcılık
söylemi böylesine tuhaf bir biçimde iki tür ağzın sakızı olmuştur. Biraz
zorladığınız vakit "Ben İslamcıyım" demenin son tahlilde "Ben Türküm" demekle
aynı anlamı ifade ettiğini savunmaya varan garipliklere ulaşacaksınız. Herhalde
"Yiğit düştüğü yerden kalkar" darbı meseline yaslanan bu anlayış ve siyaset
tarzı, Osmanlının çağdaş, yeni versiyonları hayalinin bir ürünüdür. Onlara göre
hilafet Türklerin elinden alınınca tüm İslam alemi çöküntüye uğramıştır. Yeniden
ayağa kalkmanın, dirilmenin yolu ise Türklerin önderliğinde Osmanlı misyonunu
tekrar hakim kılmaktan geçmektedir. Osmanlı’da da kavmiyet unsuru olarak Türk
ifadesi pek kullanılmazdı. Türk denildiğinde herkes bundan İslamı anlıyordu.
Nitekim dilimizde de Türkün zıddı gavur değil miydi?
Üzülerek
zikretmeliyiz ki meydanda bir orta oyunu varmışçasına komik görünen bu anlayış,
cumhuriyet devrinde varolan İslamcılık düşüncesinin en emsalsiz tahliliymiş
gibi gösterilmektedir.
Hülasa edebilecek
miyim, bilmiyorum, zihnî savruluşlar yaşamış insanları sürekli kınayarak da
hayırlı bir sonuca varamayız sanıyorum. Bildiğim bir şey var ki, o da şu
İslamcı ifadesi yani sırf ‘cı’ ekiyle Türkçeleşmiş bu söyleyiş, en azından
Türkçenin imkanları içerisinde bir tahfif imajı yaratıyor. Aziz İslam’ın adını
küçük düşürücü bir izlenim bırakıyor. Sözlüklere bakıldığında da cı ve ci
ekinin, bir şey yapanı, bir şey satanı nitelediğini göreceğiz. Bu ekin bir
şeye taraftar olan, taraf çıkan şeklindeki anlamı ise ilmî değil galat
anlamıdır. Yani dil açısından da sakat olan bu söyleyişe samimi insanların
itibar etmemesi gerekir. Varsın onun fiyakası eksik olsun. Biz, bize Allah
nazarında itibar kazandıracak isim ve sıfatlara rağbet edelim.
Ancak biliyoruz ki
soytarılığa soyunanların ağızlarına bir kere tad bulaşmıştır. Onların
ulaştıkları nimetlerden vazgeçmeleri kolay değildir. Evet, iman edenler için
dünyevi nimete erişmiş olmanın pek bir anlamı yoktur. Zira Allah’ın bu nimeti
pislik böceklerine dahi bolca ulaşmaktadır. İnsan için önemli olan uhrevi nimete
erişmektir; dünyevi nimetin ise helal yoldan gelmesi için çalışmaktır.
İslamcılık çirkin
bir yakıştırmadır. Tıpkı İsevilik, Musevilik gibi. Batıcılar Allah’ı hakkıyla
tanıyamadıkları için Allah’ın elçilerini ille Allah’a ortakmış gibi sayarak
dinlerini bile kendileri gibi bir beşere nispet etmişlerdir. Nitekim onların bir
kısmı biz Müslümanlara da Muhammedî demektedirler. İçimizdeki bazı beyinsizler
bunun vehametini fark etmeden aynen kullanmaktadırlar. Oysa biz Müslümanlar
Allah’ın elçilerinin de bizler gibi birer beşer olduğunu söyler, böyle inanırız.
Bizim dinimiz, kendisi Allah resulü de olsa asla bir beşere nispet edilemez.
Filvaki Hz. Adem’den beri son resule kadar gelen din tektir o da İslam’dır.
O’nun resullere nispeti müşrikâne bir sapmadır. Batıcılar bizi öyle çağırıyor
diye, geçici bir süre için olsa bile, Muhammedî olarak anılmaya rıza göstermek
İslam’ın ruhunu anlamamak demektir. Muhammed ancak Allah’ın elçisidir; din’imizi
ona nispet etmez ve ona tapmayız. İslam da Allah’ın bize gönderdiği din’dir.
O’nu gönderen, tamamlayan, isimlendiren bizzat Allah’tır. Biz onun misyoneri
filan da değiliz. Hele onun postuna bürünüp onu satmaktan Allah’a sığınırız.
Sadece onu yaşamaya çabalarız. Ne demişti şair Erdem Beyazıt:
"Sabır savaş zafer
Adım Müslüman"