Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

‘İslamcılık’ Kullanımı ve Ortaya Çıkardığı Sorunlar Üzerine

 

İhsan TOKER

 

 

Müslümanlık Yanında ‘İslamcılık’

‘İslamcılık’, son zamanlarda giderek daha da yoğunlaşan bir biçimde gündemde yerini alan bir konudur. Yine bu çerçevede ‘İslamcı’ ile ‘Müslüman’ ifadeleri, günümüzde İslam dinine mensup kabul edilen çevrelerde zaman zaman çeşitli tartışmalara konu olan kullanımları temsil etmektedirler. İlginç bir biçimde hem ‘İslamcı’ hem de ‘İslamcılık’ karşıtı ya da dışarıdan kişiler bu iki ifadenin farklı muhtevalara sahip oluşu üzerinde neredeyse görüş birliği içerisinde görünmektedirler. Gerçekten de Müslümanlık, tarihi olarak peygamber Muhammed’e indirildiğine inanılan ve Kur’an’ın iki kapağı arasındaki sayfalarda somutlaşan bir muhtevaya bağlılıkla ilgili iken ‘İslamcılık’ modern zamanlarda bu toplumların siyasi bir ifade aracı ve yönelimi olarak ortaya çıkmış çerçevelerle ilgili olarak kullanılmaktadır. Görüldüğü gibi bu kelimeler arasında her şeyden önce büyük bir zaman farkı bulunmaktadır. Müslüman kelimesi orijinal müslim kelimesinin Arapça çeşitli büklümleri halinde İslam’da Kur’an aracılığıyla ifade bulmuş olduğu gibi, bilindiği üzere bu İslam’ın (selam, selamet, teslimiyet vs. gibi  türevlerini de eklemek lazım) Allah’ın insanlık için genel bir çerçeve olarak  koyduğu şeye karşılık geldiği bilgisinden hareketle onun kadim bir özellik olduğunun ileri sürülebilmesini imkan dahiline sokmaktadır.

Halbuki ‘İslamcı’ ifadesi modern dönemde ortaya atılmıştır. Bu yönüyle de Müslüman ve onun gerektirdiği  kavramlar dizisinin yanında bu yönüyle çok türedi bir konuma sahip görünmektedir.

Büyük zaman farkının (eski, köklü/yeni, türedi) yanı sıra diğer bazı önemli ayrımların da üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan ilk akla gelenlerden biri isimlendirici kaynakların farklılığıdır. Müslüman kavramı Müslümanlar açısından Allah tarafından verilen bir ad olmasına karşılık ‘İslamcı’ kelimesi dış kökenlidir. ‘İslamcı’ kelimesi Batıda ‘ism’ son ekinin karşılığı kullanılarak İslam’a iliştirilmek suretiyle Batılı zihinlerce ihdas edilip yaygınlaştırılmıştır. Elbette bu Batılı kaynakların da bu kelime itibariyle varyasyonlar içerisinde bulunmaları söz konusudur; bunların kimilerinde ‘İslamcı’, bir ‘öteki’ işlevine sahip  kılınmakta, kimilerinde kendilerince aşırı dini tutum halini ifade aracı olarak kullanılmakta, en iyi durumda sosyal bilimlerde bir çözümleme aracı olarak ona başvurulmaktadır.

Bu tutumlar düşmanlık besleme, karşıtlığı keskinleştirme, küçültücülük, tepeden bakış, muhatabını kategorize etme, nesneleştirme gibi birbirine kâh yakın, kâh farklı noktalardan  tahlile muhtaç durumdadırlar. Ama her halükarda, terimin ortaya atılışı ve kullanımı bakımından  ahlaki bir problem ortaya çıkartmaktadırlar.

Diğer taraftan bir kısım Müslümanların bu ada ya da nitelemeye sahip çıkmaları da ayrı bir problem oluşturmaktadır. Allah’ı, kitabı, peygamberi vs. besbelli olup iman çerçevesinde zorunlulukları bulunan ve üstelik adları da -Mohammedanist ya da Muhammetçi falan değil- kendi dini kaynakları tarafından verilmiş olan bu kesimler bu türlü nitelemelere sahip çıktıklarında ya da diğer Müslümanlar için kullandıklarında kendilerini problemli bir duruma sokmaktadırlar. Bu nitelemenin kabul edilmesi halinde Müslümanlıkta olmayan bir fazlalığın söz konusu olduğu zımnen onaylanıyor demektir. Dolayısıyla ‘İslamcılık’, Müslümanlığa aslında olmayan bir ekleme yapılması iması taşımaktadır. Ya da normal bir Müslümanlığa karşı normal üstü, normalin dışında, ekstra bir dindarlık durumu olarak (dinci nitelemesi  burada hatırlanmaya değer) bir ‘İslamcılık’ ortaya çıkmış olmaktadır. Her durumda ‘İslamcılık’, onunla niteleneni  orijinal İslam’dan fazlasını  ifade eder hale koyar  bir niteliktedir.

Bu çelişkili duruma rağmen bugün, belirtilmiş olduğu gibi, İslami hareketler içerisinde yer alan ya da bireysel olarak kapsamlı İslami düşüncelere sahip olan bir çok kişinin  bu adı kendilerine mal etmiş olmaları da çokça gözlemlenen bir olaydır. Ancak böyle bir tutum, bunu, kendilerini vuran bir silah haline getirmektedir. Öz iradeleriyle, kendilerine rağmen kendilerine iliştirilmiş bir sıfatı/ adı (aslında yafta demek en uygunu) benimsemeleri çelişkiyi ortadan kaldırmamaktadır. Bu kendine mal ediş, her şeyden önce kendi varoluş gerekçelerini ve meşruiyet temellerini zedeleyicidir; böyle bir tutumla kendi türediliklerini, İslam’a, Müslümanlığa rağmenliklerini kabul etmiş ve dinlerinin asıl temsilcisi olarak bu ‘İslamcılık’ adını tercih etmek suretiyle asıl, öz adlarını devreden çıkartmış olmaktadırlar. Takdir edileceği üzere bu durum da problemlidir; yeni bir nitelemenin kabulüyle yeni bir İslam tasavvuru; orijinallik, otantiklik iddialarıyla çelişmektedir, zira bir dini inançlar pratikler seti nasıl olup da -kendi adı varken, ona rağmen- yeni bir isme ihtiyaç duymaktadır? Böyle bir isim ihtiyacına paralel olarak bunu rakiplerinden devşirmeyi hangi meşruiyet çerçevesine dahil edebilecektir? Yeni -üstelik İslam-dışı kaynaklardan gelen- bir adla adlandırılmak suretiyle sahih bir İslam/Müslümanlık teziyle arada oluşan çelişkiyi -madem sahih bir İslam peşinde, neden kendi öz/asıl adını tashih etmeyip de yeniden ad alıyor?- nasıl çözebilecektir?

Bütün bunlardan hareketle söylenebilecek şey şudur: ‘İslamcılık’ ifadesi onu icad edip, isim babalığını yapanlar açısından bir ötekileştirme, kategorize etme ve olumsuzlama gibi yönleriyle ahlaki bakımdan; onu kendilerine mal edip, benimseyenler açısından  da, kendi otantikliği peşindeki oluşumların, söylemlerin daha kendi isimlerini bu otantiklik iddiasına uygun çerçevede ele alamamaları yönüyle mantıki bakımlardan problemlilik arz etmektedir.

‘İslamcılık’ mı ‘İslamcılıklar’ mı?

Değişik bakış açılarına göre İslamcılığın hem tek bir anlam çerçevesine sahip bulunduğundan, hem de çeşitli kıstaslar paralelinde farklı kullanımlara konu olduğundan bahsedilebilir. Ortak çerçeve olarak İslam’a kamusal, siyasal alanda önplanda bir yer verilmesi sonucunu doğuracak vaziyet alışların, ağırlıklı olarak dini bir söylemin ve yine dini nitelik taşır gözüken hedeflerin varlığı gibi husustan söz edilebilir.

Bununla birlikte zaman, dönem, mekan, kavramsal çerçeve, kategoriler, etnik kökenler, konumlar, tutumlar vs. bakımlarından farklı İslamcılıklardan söz etmek daha uygun olacaktır. Sözgelimi son dönem Osmanlı düşün akımlarından biri olarak ‘İslamcılık’la, Hasan el-Benna, Seyyid Kutb, Mevdudi ‘İslamcılığı’ farklı kefelerde yer almak durumunda olabilmektedir. Yine genel olarak Orta Doğu’daki ‘İslamcı’ akımlarla Türkiye’deki ‘İslamcılık’ mukayese edilebilir farklılıklar taşımaktadırlar. Bir başka ayrım noktası olarak ‘muhalefet İslamcılığı’ ile ‘iktidardaki İslamcılık’ın özellikleri akla getirilebilir. Özellikle son zamanlarda ön plana çıkan bir ‘kadın İslamcılığı’ olgusu hayli ilginç analiz imkanları ortaya koyar bir nitelik taşımaktadır. İslamcılık gibi evrensellik sayıltısıyla yaklaşılan bir yönelim, yer yer etnik bağlılıklardan da melezlenebilmektedir. Müslüman dünyanın temel bir dualitesi olarak Sünni ve Şii İslamcılıklar farklı perspektiflerden hareket edebilmektedirler. İçinde bulundukları ortam ve dönemler göz önünde bulundurularak bir ‘modernist İslamcılık’tan olduğu kadar pek ala  bir ‘post-modernist İslamcılık’tan da söz edilebilir. Ne var ki burası bir ‘İslamcılık’ tipolojisinin açımlanmasının yeri olmadığından, şimdilik konuyla ilgili yaklaşımlarda bütün bu farklılıkların göz önünde tutulmasının taşıdığı öneme dikkat çekilmekle yetinilecektir. Aşağıdaki çözümlemelerin ise daha çok, anılan bu olgunun Türkiye’de 1990’lı yıllardan bu yana evrilen  durumuyla sınırlı olarak anlaşılması gerekmektedir.

‘İslamcı’ Vokabüler

Kendi adını bile dışarıdan alan ‘İslamcı’ kesimin İslami kavramların yerine ya da onlardan daha çok  batılı olanlarına yönelmiş olması şaşırtıcı bir durum oluşturmamaktadır. Medeniyetler arası bir karşı karşıya gelişte özellikle son iki yüzyıldır bir Batı (medeniyeti) üstünlüğü algılaması paralelinde her bakımdan olduğu gibi düşünsel olarak da belirgin bir şekilde bir bağımlılık durumu söz konusu olmuştur. Aslında İslam medeniyeti çerçevesinde hayat bulmuş ya da yeniden üretilmiş bir çok kavram da özgün olmayıp dış kökenlidir. Fakat burada aslolan ‘İslami bir duyarlılık’ın modernlik ve öncesindeki tarihi süreçlere müdahil olup bunların en azından bir kısmını kendisine mal etme gayreti sonucunda içerisine düştüğü paradoksal durumdur. Bu bakımdan hepsi ‘İslamcılık’ etiketi altında toplanan yönelimlerin arasındaki önemli bir farklılığa değinmek de gerekecektir. Zira Asrı saadeti bir referans noktası olarak alan, tabir caizse daha eski İslamcılarla -onlar kendileri için bu nitelemeyi kullanıyorlar mıydı?- ‘artık yeni şeyler söylemek gerek’ diyen, kendilerini yeni İslamcı olarak lanse edenler ya da öyle nitelenenler arasında anlamlı farklar hatta temel çelişkiler ortaya çıkmaktadır. Bahsi geçen paradoks işte bu ikinci versiyon için kaçınılmaz hale gelmektedir.

İlkinde de Batılı kavram ve terimler bulunmasına karşılık bunlar İslam’ın bir dini çerçeve olarak sınırlarını zorlayıcı olmaktan genelde uzak olmuşlar, daha çok araçsal ve kurumsal hudutlar içerisinde kalmışlardır. Sözgelimi anayasa, devlet, ideoloji vb. gibi kullanımlar ‘yeni’ ve ‘Batı orijinli’ kelimeler olmakla birlikte -daha çok istisnai nitelik taşıyanlar haricinde- bunların bir İbrahimi din olarak İslam’ın akide ve pratiklerine tecavüz edecek mahiyette olmadıkları ileri sürülebilir. Oysa ikincisinin ortaya çıkıp formüle edildiği 1990’lı yıllardan bugüne bu ‘siyasal İslam’ temsilcilerinin söylemsel çerçevesi, kendilerinin de bizzat değişim şeklinde kavramsallaştırdıkları vechiyle neredeyse Batılı, liberal, sivil, sosyal, felsefi vb. ne kadar kavram varsa alıp kendisine mal etmiş gözükmektedir. Bunun tabii bir sonucu artık zikredilen peygamberi gelenekle hiçbir alakası olmayan  bir kavramlar setinin içselleştirilmeye başlanmış olmasıdır. Bu yeni söylemde insanlar artık tevhide, Kur’ana, Allaha tabi olmaya, silme değil; demokrasiye, insan haklarına ve hatta laikliğe çağrılmaktadırlar.

Tabii bunun yegane nedeni yenilmişlik duygusu değildir; Batı’da ortaya çıkan paradigmal değişiklikler, postmodernitenin yol açtığı durumlar da içerideki ‘İslamcı’ figürlerin mutasyonunda önemli roller oynamıştır ve oynamaya da devam etmektedir. Konjonktürün müsaitliği sayesinde hemen ‘lâ’lara sarılanlar, rüzgarın yön değiştirmesiyle birlikte 'yes'lere sürüklenmekte gecikmemişlerdir. Postmodernlikle birlikte akılcılık, bilimcilik, ulusçuluk, laiklik gibi batı modernliğinin temel değer veya yönelimleri büyük ölçüde zayıflamış, ‘ne olsa gider’ şeklinde formüle edilen görecelikçi tutum hayatın bütününe sirayet etmiştir. Hazırdan tüketen ‘müslüman’ toplumlar bu kavram setini kendi dillerine çevirmeyi de ihmal etmemişlerdir.  

Artık hakikat parçalanmış durumdadır; o hayata geçirilecek ontolojik bir teslimiyet değil, metafizik-mistik bir spekülasyon konusu olup bu konuda bilumum tariklerin hepsine yer bulunmaktadır. Ontolojik birlik yapıbozumuna uğratılmış, siyaset (yaşam) ontolojiden ayrılmış, varlığın halikı varettiklerinin eylem alanından -fiilen- kovulmuştur. Dünyevileşen    -kutsala ilişkin referansları zayıflayan anlamında; yoksa tabii ki tanımı gereği, din hayatın ve dünyanın içindedir, dışında değil- siyasetin manevra kabiliyeti edinilmiştir. Muhalefetteki ‘lâ’lar, iktidardaki ‘yes’lerle çoğulcu bir şekilde bir arada yaşama özgürlüğünü elde etmiştir. Böylelikle radikallikten ılımlılığa/uzlaşıcılığa uzanan bir yolculuk gerçekleşmiştir.

Bu ‘yeni İslamcılık’ın sözde hareket noktasıyla bugün geldiği yer arasında belirgin farklılıklar husule gelmiştir. Geçmişte Allah’ın geniş arzında hicret edenlerin yerini bugün ‘köy’lerinden ‘şehr’e göç edenler almış, bunlar bulundukları ortamları kendilerine uyduran birincilerin aksine kendileri içine girdikleri ortam (ve zamanın) şartlarına adapte olma yolunu seçmişler, oyunun kurallarını kabul etmiş, bunda da çok mesafe katetmişlerdir. Kendilerine kariyer sağlar görünen başlangıçtaki değerlerinden hamleleri onları bambaşka sahillere sürüklemiştir. Buralarda ‘muktedir’ olduktan sonra gücün cazibesi onları bırakacak gibi gözükmemektedir. Dolayısıyla kaderin bu ‘hoş’ cilvesinin kendilerine sağlayacağı imkanlar karşısında günah çıkarmaları, geçmişteki ‘kabahat’lerini modern rahipler önünde ikrar edip ‘rahatlama’ları onları babaları Adem’e daha bir yaklaştıracaktır; İbrahim olmaya gerek de yoktur, niyet de.. Hiçbir şey yasak ağacın meyvesinden tatmaya benzeyemez çünkü. Ne var ki, kendileriyle birlikte başkalarını da sürüklemek bahasına...

Kendi adlarına mütevazi bir katkı kabilinden Batılı isim babalarının kendilerine yakıştırdığı adın başına bir ‘yeni’ öneki getirmeye çabalıyorlarsa da yine son sözü ötekiler söyleyeceğe benzemektedir. Zira tanımlamanın gerçek bir iktidarı, güç sahibi olmayı gerektirdiği düşünülecek olursa tanımlananların tanımlamaya kalkması -hala varsa eğer- eşyanın tabiatına aykırı düşecektir. Dolayısıyla -Gilles Kepel, Nilüfer Göle vb.lerinin dile getirdikleri İslamcılık-sonrası (post-İslamizm) ifadesi -ötekilere nazaran- daha bir yakışık almakta; üstelik hem daha mantıki, hem de daha ahlaklı bir kullanım olarak gözükmektedir. Bu itibarla sosyal bir olgu olarak güce ilişkin ve sınıfsal çözümleri haklı çıkartacak ölçüde önemli bir ‘karşı-seçkinler’ olgusu olarak ‘İslamcılık’ ya da İslamcılık-sonrası, incelenmeyi hak etmiş bulunmaktadır. Bu karşı-seçkinliğin moral-ritüel boyutunun mu, yoksa entelektüel boyutunun mu ön planda olduğu yolundaki soruların cevabı kendi içinde saklı gibidir.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'