‘İslamcılık’
Kullanımı ve Ortaya Çıkardığı Sorunlar Üzerine
İhsan TOKER
Müslümanlık Yanında
‘İslamcılık’
‘İslamcılık’, son
zamanlarda giderek daha da yoğunlaşan bir biçimde gündemde yerini alan bir
konudur. Yine bu çerçevede ‘İslamcı’ ile ‘Müslüman’ ifadeleri, günümüzde İslam
dinine mensup kabul edilen çevrelerde zaman zaman çeşitli tartışmalara konu olan
kullanımları temsil etmektedirler. İlginç bir biçimde hem ‘İslamcı’ hem de
‘İslamcılık’ karşıtı ya da dışarıdan kişiler bu iki ifadenin farklı muhtevalara
sahip oluşu üzerinde neredeyse görüş birliği içerisinde görünmektedirler.
Gerçekten de Müslümanlık, tarihi olarak peygamber Muhammed’e indirildiğine
inanılan ve Kur’an’ın iki kapağı arasındaki sayfalarda somutlaşan bir muhtevaya
bağlılıkla ilgili iken ‘İslamcılık’ modern zamanlarda bu toplumların siyasi bir
ifade aracı ve yönelimi olarak ortaya çıkmış çerçevelerle ilgili olarak
kullanılmaktadır. Görüldüğü gibi bu kelimeler arasında her şeyden önce büyük bir
zaman farkı bulunmaktadır. Müslüman kelimesi orijinal müslim kelimesinin Arapça
çeşitli büklümleri halinde İslam’da Kur’an aracılığıyla ifade bulmuş olduğu
gibi, bilindiği üzere bu İslam’ın (selam, selamet, teslimiyet vs. gibi
türevlerini de eklemek lazım) Allah’ın insanlık için genel bir çerçeve olarak
koyduğu şeye karşılık geldiği bilgisinden hareketle onun kadim bir özellik
olduğunun ileri sürülebilmesini imkan dahiline sokmaktadır.
Halbuki ‘İslamcı’
ifadesi modern dönemde ortaya atılmıştır. Bu yönüyle de Müslüman ve onun
gerektirdiği kavramlar dizisinin yanında bu yönüyle çok türedi bir konuma sahip
görünmektedir.
Büyük zaman
farkının (eski, köklü/yeni, türedi) yanı sıra diğer bazı önemli ayrımların da
üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan ilk akla gelenlerden biri
isimlendirici kaynakların farklılığıdır. Müslüman kavramı Müslümanlar açısından
Allah tarafından verilen bir ad olmasına karşılık ‘İslamcı’ kelimesi dış
kökenlidir. ‘İslamcı’ kelimesi Batıda ‘ism’ son ekinin karşılığı kullanılarak
İslam’a iliştirilmek suretiyle Batılı zihinlerce ihdas edilip
yaygınlaştırılmıştır. Elbette bu Batılı kaynakların da bu kelime itibariyle
varyasyonlar içerisinde bulunmaları söz konusudur; bunların kimilerinde
‘İslamcı’, bir ‘öteki’ işlevine sahip kılınmakta, kimilerinde kendilerince
aşırı dini tutum halini ifade aracı olarak kullanılmakta, en iyi durumda sosyal
bilimlerde bir çözümleme aracı olarak ona başvurulmaktadır.
Bu tutumlar
düşmanlık besleme, karşıtlığı keskinleştirme, küçültücülük, tepeden bakış,
muhatabını kategorize etme, nesneleştirme gibi birbirine kâh yakın, kâh farklı
noktalardan tahlile muhtaç durumdadırlar. Ama her halükarda, terimin ortaya
atılışı ve kullanımı bakımından ahlaki bir problem ortaya çıkartmaktadırlar.
Diğer taraftan bir
kısım Müslümanların bu ada ya da nitelemeye sahip çıkmaları da ayrı bir problem
oluşturmaktadır. Allah’ı, kitabı, peygamberi vs. besbelli olup iman çerçevesinde
zorunlulukları bulunan ve üstelik adları da -Mohammedanist ya da Muhammetçi
falan değil- kendi dini kaynakları tarafından verilmiş olan bu kesimler bu türlü
nitelemelere sahip çıktıklarında ya da diğer Müslümanlar için kullandıklarında
kendilerini problemli bir duruma sokmaktadırlar. Bu nitelemenin kabul edilmesi
halinde Müslümanlıkta olmayan bir fazlalığın söz konusu olduğu zımnen
onaylanıyor demektir. Dolayısıyla ‘İslamcılık’, Müslümanlığa aslında olmayan bir
ekleme yapılması iması taşımaktadır. Ya da normal bir Müslümanlığa karşı normal
üstü, normalin dışında, ekstra bir dindarlık durumu olarak (dinci nitelemesi
burada hatırlanmaya değer) bir ‘İslamcılık’ ortaya çıkmış olmaktadır. Her
durumda ‘İslamcılık’, onunla niteleneni orijinal İslam’dan fazlasını ifade
eder hale koyar bir niteliktedir.
Bu çelişkili duruma
rağmen bugün, belirtilmiş olduğu gibi, İslami hareketler içerisinde yer alan ya
da bireysel olarak kapsamlı İslami düşüncelere sahip olan bir çok kişinin bu
adı kendilerine mal etmiş olmaları da çokça gözlemlenen bir olaydır. Ancak böyle
bir tutum, bunu, kendilerini vuran bir silah haline getirmektedir. Öz
iradeleriyle, kendilerine rağmen kendilerine iliştirilmiş bir sıfatı/ adı
(aslında yafta demek en uygunu) benimsemeleri çelişkiyi ortadan
kaldırmamaktadır. Bu kendine mal ediş, her şeyden önce kendi varoluş
gerekçelerini ve meşruiyet temellerini zedeleyicidir; böyle bir tutumla kendi
türediliklerini, İslam’a, Müslümanlığa rağmenliklerini kabul etmiş ve dinlerinin
asıl temsilcisi olarak bu ‘İslamcılık’ adını tercih etmek suretiyle asıl, öz
adlarını devreden çıkartmış olmaktadırlar. Takdir edileceği üzere bu durum da
problemlidir; yeni bir nitelemenin kabulüyle yeni bir İslam tasavvuru;
orijinallik, otantiklik iddialarıyla çelişmektedir, zira bir dini inançlar
pratikler seti nasıl olup da -kendi adı varken, ona rağmen- yeni bir isme
ihtiyaç duymaktadır? Böyle bir isim ihtiyacına paralel olarak bunu rakiplerinden
devşirmeyi hangi meşruiyet çerçevesine dahil edebilecektir? Yeni -üstelik
İslam-dışı kaynaklardan gelen- bir adla adlandırılmak suretiyle sahih bir
İslam/Müslümanlık teziyle arada oluşan çelişkiyi -madem sahih bir İslam peşinde,
neden kendi öz/asıl adını tashih etmeyip de yeniden ad alıyor?- nasıl
çözebilecektir?
Bütün bunlardan
hareketle söylenebilecek şey şudur: ‘İslamcılık’ ifadesi onu icad edip, isim
babalığını yapanlar açısından bir ötekileştirme, kategorize etme ve olumsuzlama
gibi yönleriyle ahlaki bakımdan; onu kendilerine mal edip, benimseyenler
açısından da, kendi otantikliği peşindeki oluşumların, söylemlerin daha kendi
isimlerini bu otantiklik iddiasına uygun çerçevede ele alamamaları yönüyle
mantıki bakımlardan problemlilik arz etmektedir.
‘İslamcılık’ mı
‘İslamcılıklar’ mı?
Değişik bakış
açılarına göre İslamcılığın hem tek bir anlam çerçevesine sahip bulunduğundan,
hem de çeşitli kıstaslar paralelinde farklı kullanımlara konu olduğundan
bahsedilebilir. Ortak çerçeve olarak İslam’a kamusal, siyasal alanda önplanda
bir yer verilmesi sonucunu doğuracak vaziyet alışların, ağırlıklı olarak dini
bir söylemin ve yine dini nitelik taşır gözüken hedeflerin varlığı gibi husustan
söz edilebilir.
Bununla birlikte
zaman, dönem, mekan, kavramsal çerçeve, kategoriler, etnik kökenler, konumlar,
tutumlar vs. bakımlarından farklı İslamcılıklardan söz etmek daha uygun
olacaktır. Sözgelimi son dönem Osmanlı düşün akımlarından biri olarak
‘İslamcılık’la, Hasan el-Benna, Seyyid Kutb, Mevdudi ‘İslamcılığı’ farklı
kefelerde yer almak durumunda olabilmektedir. Yine genel olarak Orta Doğu’daki
‘İslamcı’ akımlarla Türkiye’deki ‘İslamcılık’ mukayese edilebilir farklılıklar
taşımaktadırlar. Bir başka ayrım noktası olarak ‘muhalefet İslamcılığı’ ile
‘iktidardaki İslamcılık’ın özellikleri akla getirilebilir. Özellikle son
zamanlarda ön plana çıkan bir ‘kadın İslamcılığı’ olgusu hayli ilginç analiz
imkanları ortaya koyar bir nitelik taşımaktadır. İslamcılık gibi evrensellik
sayıltısıyla yaklaşılan bir yönelim, yer yer etnik bağlılıklardan da
melezlenebilmektedir. Müslüman dünyanın temel bir dualitesi olarak Sünni ve Şii
İslamcılıklar farklı perspektiflerden hareket edebilmektedirler. İçinde
bulundukları ortam ve dönemler göz önünde bulundurularak bir ‘modernist
İslamcılık’tan olduğu kadar pek ala bir ‘post-modernist İslamcılık’tan da söz
edilebilir. Ne var ki burası bir ‘İslamcılık’ tipolojisinin açımlanmasının yeri
olmadığından, şimdilik konuyla ilgili yaklaşımlarda bütün bu farklılıkların göz
önünde tutulmasının taşıdığı öneme dikkat çekilmekle yetinilecektir. Aşağıdaki
çözümlemelerin ise daha çok, anılan bu olgunun Türkiye’de 1990’lı yıllardan bu
yana evrilen durumuyla sınırlı olarak anlaşılması gerekmektedir.
‘İslamcı’ Vokabüler
Kendi adını bile
dışarıdan alan ‘İslamcı’ kesimin İslami kavramların yerine ya da onlardan daha
çok batılı olanlarına yönelmiş olması şaşırtıcı bir durum oluşturmamaktadır.
Medeniyetler arası bir karşı karşıya gelişte özellikle son iki yüzyıldır bir
Batı (medeniyeti) üstünlüğü algılaması paralelinde her bakımdan olduğu gibi
düşünsel olarak da belirgin bir şekilde bir bağımlılık durumu söz konusu
olmuştur. Aslında İslam medeniyeti çerçevesinde hayat bulmuş ya da yeniden
üretilmiş bir çok kavram da özgün olmayıp dış kökenlidir. Fakat burada aslolan
‘İslami bir duyarlılık’ın modernlik ve öncesindeki tarihi süreçlere müdahil olup
bunların en azından bir kısmını kendisine mal etme gayreti sonucunda içerisine
düştüğü paradoksal durumdur. Bu bakımdan hepsi ‘İslamcılık’ etiketi altında
toplanan yönelimlerin arasındaki önemli bir farklılığa değinmek de gerekecektir.
Zira Asrı saadeti bir referans noktası olarak alan, tabir caizse daha eski
İslamcılarla -onlar kendileri için bu nitelemeyi kullanıyorlar mıydı?- ‘artık
yeni şeyler söylemek gerek’ diyen, kendilerini yeni İslamcı olarak lanse edenler
ya da öyle nitelenenler arasında anlamlı farklar hatta temel çelişkiler ortaya
çıkmaktadır. Bahsi geçen paradoks işte bu ikinci versiyon için kaçınılmaz hale
gelmektedir.
İlkinde de Batılı
kavram ve terimler bulunmasına karşılık bunlar İslam’ın bir dini çerçeve olarak
sınırlarını zorlayıcı olmaktan genelde uzak olmuşlar, daha çok araçsal ve
kurumsal hudutlar içerisinde kalmışlardır. Sözgelimi anayasa, devlet, ideoloji
vb. gibi kullanımlar ‘yeni’ ve ‘Batı orijinli’ kelimeler olmakla birlikte -daha
çok istisnai nitelik taşıyanlar haricinde- bunların bir İbrahimi din olarak
İslam’ın akide ve pratiklerine tecavüz edecek mahiyette olmadıkları ileri
sürülebilir. Oysa ikincisinin ortaya çıkıp formüle edildiği 1990’lı yıllardan
bugüne bu ‘siyasal İslam’ temsilcilerinin söylemsel çerçevesi, kendilerinin de
bizzat değişim şeklinde kavramsallaştırdıkları vechiyle neredeyse Batılı,
liberal, sivil, sosyal, felsefi vb. ne kadar kavram varsa alıp kendisine mal
etmiş gözükmektedir. Bunun tabii bir sonucu artık zikredilen peygamberi
gelenekle hiçbir alakası olmayan bir kavramlar setinin içselleştirilmeye
başlanmış olmasıdır. Bu yeni söylemde insanlar artık tevhide, Kur’ana, Allaha
tabi olmaya, silme değil; demokrasiye, insan haklarına ve hatta laikliğe
çağrılmaktadırlar.
Tabii bunun yegane
nedeni yenilmişlik duygusu değildir; Batı’da ortaya çıkan paradigmal
değişiklikler, postmodernitenin yol açtığı durumlar da içerideki ‘İslamcı’
figürlerin mutasyonunda önemli roller oynamıştır ve oynamaya da devam
etmektedir. Konjonktürün müsaitliği sayesinde hemen ‘lâ’lara sarılanlar,
rüzgarın yön değiştirmesiyle birlikte 'yes'lere sürüklenmekte gecikmemişlerdir.
Postmodernlikle birlikte akılcılık, bilimcilik, ulusçuluk, laiklik gibi batı
modernliğinin temel değer veya yönelimleri büyük ölçüde zayıflamış, ‘ne olsa
gider’ şeklinde formüle edilen görecelikçi tutum hayatın bütününe sirayet
etmiştir. Hazırdan tüketen ‘müslüman’ toplumlar bu kavram setini kendi dillerine
çevirmeyi de ihmal etmemişlerdir.
Artık hakikat
parçalanmış durumdadır; o hayata geçirilecek ontolojik bir teslimiyet değil,
metafizik-mistik bir spekülasyon konusu olup bu konuda bilumum tariklerin
hepsine yer bulunmaktadır. Ontolojik birlik yapıbozumuna uğratılmış, siyaset
(yaşam) ontolojiden ayrılmış, varlığın halikı varettiklerinin eylem alanından
-fiilen- kovulmuştur. Dünyevileşen -kutsala ilişkin referansları zayıflayan
anlamında; yoksa tabii ki tanımı gereği, din hayatın ve dünyanın içindedir,
dışında değil- siyasetin manevra kabiliyeti edinilmiştir. Muhalefetteki ‘lâ’lar,
iktidardaki ‘yes’lerle çoğulcu bir şekilde bir arada yaşama özgürlüğünü elde
etmiştir. Böylelikle radikallikten ılımlılığa/uzlaşıcılığa uzanan bir yolculuk
gerçekleşmiştir.
Bu ‘yeni
İslamcılık’ın sözde hareket noktasıyla bugün geldiği yer arasında belirgin
farklılıklar husule gelmiştir. Geçmişte Allah’ın geniş arzında hicret edenlerin
yerini bugün ‘köy’lerinden ‘şehr’e göç edenler almış, bunlar bulundukları
ortamları kendilerine uyduran birincilerin aksine kendileri içine girdikleri
ortam (ve zamanın) şartlarına adapte olma yolunu seçmişler, oyunun kurallarını
kabul etmiş, bunda da çok mesafe katetmişlerdir. Kendilerine kariyer sağlar
görünen başlangıçtaki değerlerinden hamleleri onları bambaşka sahillere
sürüklemiştir. Buralarda ‘muktedir’ olduktan sonra gücün cazibesi onları
bırakacak gibi gözükmemektedir. Dolayısıyla kaderin bu ‘hoş’ cilvesinin
kendilerine sağlayacağı imkanlar karşısında günah çıkarmaları, geçmişteki
‘kabahat’lerini modern rahipler önünde ikrar edip ‘rahatlama’ları onları
babaları Adem’e daha bir yaklaştıracaktır; İbrahim olmaya gerek de yoktur, niyet
de.. Hiçbir şey yasak ağacın meyvesinden tatmaya benzeyemez çünkü. Ne var ki,
kendileriyle birlikte başkalarını da sürüklemek bahasına...
Kendi adlarına
mütevazi bir katkı kabilinden Batılı isim babalarının kendilerine yakıştırdığı
adın başına bir ‘yeni’ öneki getirmeye çabalıyorlarsa da yine son sözü ötekiler
söyleyeceğe benzemektedir. Zira tanımlamanın gerçek bir iktidarı, güç sahibi
olmayı gerektirdiği düşünülecek olursa tanımlananların tanımlamaya kalkması
-hala varsa eğer- eşyanın tabiatına aykırı düşecektir. Dolayısıyla -Gilles
Kepel, Nilüfer Göle vb.lerinin dile getirdikleri İslamcılık-sonrası
(post-İslamizm) ifadesi -ötekilere nazaran- daha bir yakışık almakta; üstelik
hem daha mantıki, hem de daha ahlaklı bir kullanım olarak gözükmektedir. Bu
itibarla sosyal bir olgu olarak güce ilişkin ve sınıfsal çözümleri haklı
çıkartacak ölçüde önemli bir ‘karşı-seçkinler’ olgusu olarak ‘İslamcılık’ ya da
İslamcılık-sonrası, incelenmeyi hak etmiş bulunmaktadır. Bu karşı-seçkinliğin
moral-ritüel boyutunun mu, yoksa entelektüel boyutunun mu ön planda olduğu
yolundaki soruların cevabı kendi içinde saklı gibidir.