“Bir Yaşam Biçimi”
Olarak İslamcılık
M. Kürşad ATALAR
1. "İslamcı"
kavramı, kanaatimce, "İslam’ın pratik ve akidesiyle kendisini sorumlu tutmayan
ya da İslam’la entelektüel bir uğraşı olarak ilgilenenleri" nitelemek için
kullanılamaz. Zira tanım gereğince, "İslamcı", İslam’ı bir "hayat tarzı" olarak
kabul eden kişidir. Dolayısıyla, "İslamcı" tabirindeki ‘cı’ ekini temel alarak,
bu kavramı, İslam’ı pazarlayan kişi anlamında kullanmak doğru değildir.
Biliyorum, kavramın içerisine, bu tarz bir ‘anlam yüklemek’ isteyenler var.
Ancak bu, bence beyhude bir çabadır. Bunun gerekçesini şöyle açıklayabilirim:
Bilindiği gibi, "İslamcı" (Islamist), esas itibarıyla, İslam terminolojisine ait
bir kavram değildir; Batılıların Müslümanları kategorize ederken belirli bir
‘anlam’ yükleyerek kullandıkları bir tabirdir. Bu nedenle, kavramın doğduğu
coğrafyadaki ‘özgün’ içeriğine dikkat edilmelidir. Meseleye bu zaviyeden
baktığımızda, Batılı İslam uzmanlarının, ‘siyasi’ ve ‘ideolojik’ bir İslam
yorumunu esas alan ve genellikle ‘radikal’ olarak nitelendirdikleri Müslümanları
tanımlamak için bu kavramı kullandıklarını görürüz. Literatürde bu kavramın
baskın bir biçimde bu içerikle kullanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ayrıştırmayı yapanların, bu tanımın dışında kalan gruplar için ise farklı
kavramsallaştırmalara başvurduklarını biliyoruz. Bunlar içinde en öne çıkan
kategorizasyonlar, "gelenekçi" ve "modernist"tir. Gelenekçilik, İslamcılığın
alamet-i farikası durumunda olan ‘siyasal’ ve ‘ideolojik’ boyuttan yoksun bir
anlayıştır. Aynı şey, ‘İslami Modernizm’ için de geçerlidir. Dolayısıyla Batı
düşün dünyasında, "İslamcılık"ın belirleyenleri, onun ‘siyasallığı’ ve
‘ideolojik’ boyutudur. Bu iki özelliğin tanımlanması konusunda Müslümanlar
arasında da bir takım tartışmalar elbette var. Örneğin Müslümanların bir kısmı,
‘ideoloji’ kavramına olan antipatileri nedeniyle, İslamcılığı eleştirirler. Aynı
şekilde, ‘siyasal olan’ın tanımlanması konusunda da kimi ayrışmalar mevcuttur.
Bazılarına göre, ‘siyasal olan’ı, sosyolojik temelde tanımlamak mümkün iken,
diğer bir kesim ise, ‘iktidar’ ve ‘devlet’ kavramlarının içinde yer almadığı bir
‘siyasallığı’ reddetmektedir. Dolayısıyla sosyolojik temelde ‘Siyasal İslam’
tanımı yapan bir ‘İslamcı’ ile, iktidar ve devlet kavramları temelinde bir
‘Siyasal İslam’ tanımı yapan ‘İslamcı’ aynı anlayış ve duruşa sahip değildir.
Fakat burada yapılması gereken şey, kavramın doğduğu ve şekil bulduğu
coğrafyadaki ‘özgün’ anlamını baz almaktır. Bu yüzden, kavramın içine bir takım
‘keyfi’ anlamlar pompalama çabalarını beyhude uğraşlar cümlesinden addediyorum.
Bu çabayı gösterenlerin önemli bir çelişkiyi yaşadıklarını da gözlemliyorum. Bu
refiklerimiz yine Batı-orjinli, Batılı anlam içerikleriyle yoğrulmuş örneğin bir
‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ kavramlarının İslamlaştırılamayacağını kabul
ediyorken, öte yandan, aynı tavrı, "İslamcı" kavramı için gösteremiyorlar.
Böylece de bir ‘kavram kargaşası’ yaşanmasına sebebiyet veriyorlar. Kavram
tartışmasında üzerinde durulması gereken bir başka husus ise, Batı
entelijansiyasının ürettiği "İslamcı" kavramının anlam içeriğine uygun bir
orijinal İslami kavram olup-olmadığıdır. Burada ‘kavramların
İslamileştirilmesinde yöntem’ başlıklı yazımıza atıfta bulunarak şunu
söyleyebiliriz: eğer kavramın, kelime kökündeki anlam, İslam’a aykırı değilse,
bu tarz bir İslamileştirme çabası doğrudur. ‘İstilahi’ anlamlar ise beşer
müdahalesine açık olduğu için, baz alınmamalıdır. Çünkü, dilin imkanlarını
tahlil çabasında istilahi anlamlara müracaat etmek işlevseldir. Burada
kavramların anlam daralması/genişlemesi, yakın anlamlılık-çok anlamlılık
tartışmaları vardır ve tüm bunlar kavramların anlam dünyalarına muttali olmak
açısından önem taşır. Ama bu yaklaşım, ‘İslamileştirme’ çabasının ana ekseni
olamaz. Özetle şunu tekraren vurgulamak isterim: "İslamcı" tabiri, özgün
anlamını kazandığı coğrafyada, İslam’ı ‘siyasal’ ve ‘ideolojik’ boyutlarıyla
anlayıp yaşamaya çalışanları nitelemek için kullanılmaktadır. Yine pek çok
Batılı araştırmacı, "İslamcı kimdir?" sorusuna, "İslam’ı bir hayat tarzı olarak
algılayan kişidir" cevabını vermektedir. Türkçe’de buna "İslamcı" denilmiştir.
Arapça’da veya bir başka dilde de bu tanımın karşılığı vardır, olmalıdır (Burada
elbette, genel "İslamcı" kategorisinin alt-grupları olduğu ve her biri için ayrı
tanımlamalar yapıldığı hatırlanmalıdır.)
2. "İslamcı" ile
"müslüman" kelimelerinin anlam içerikleri arasındaki farkları iki açıdan ele
almak mümkün. İlki terimsel anlam farklılığı, ikincisi de ‘anlam içeriği’
farkıdır. Terimsel farklılığa açıklık getirmek açısından, ‘müslüman’ ve ‘mümin’
kavramları arasındaki farka göz atmamız yeterli olacaktır. Arap dilinde,
Müslüman ve Mümin kelimelerinin ortak anlam alanları olmasına rağmen, kelime
kökleri baz alındığında, anlam farklılığını görmek mümkündür. Buna göre,
‘müslüman’, ‘teslim olmuş kişi’dir; mümin ise, ‘iman eden kişidir.’ İki kavram
arasındaki anlam farkı bazen öylesine derin olur ki, takva hiyerarşisine dahi
yol açabilir. Nitekim Kur’an’da Bedevilerin "iman ettik" iddialarını reddeden
ayet bunun iyi bir örneği olarak gösterilebilir. Buradan şu sonuca ulaşmak
mümkündür: yakın anlamlı Arapça kelimelerin birbirlerinin muadili olarak
kullanılması, dilin subjektivite faktörünün etkisine açık olduğunu gösterir ve
bundan mümkün olduğunca kaçınmak gerekir. Aynı kavramsal tahlil modelini
"İslamcı" ve "Müslüman" kelimeleri için de uygulamak mümkündür. "İslamcı",
İslam’ı ideolojik ve siyasi boyutlarını öne çıkararak anlar ve yaşamaya çalışır.
Bu yüzden ‘özel anlam’ yüklüdür. Müslüman ise, ‘teslim olmuş kişi’dir ve genel
anlamda Allah’a inanıp, O’nun buyruklarına itaat edeceğini deklare eden kişi
için kullanılır. Bu durumu, belki erken dönem İslam tarihinde kendilerini
Mutezile, Ehl-i Sünnet, Şia, Kaderiye vs. adlarla vasıflandıran grupları örnek
göstererek daha iyi anlamak mümkündür. Bu grupların hepsi kendilerini İslam’a
nispet etmelerine rağmen, ya kendileri ya da kendi dışındakiler tarafından ‘bir
başka vasıfla’ tavsif edilmişler ve buna itiraz da etmemişlerdir. Bu
farklılaşma, bazen bir ‘ihtiyaç’ haline gelmiştir, bazen de -örneğin içinde
bulundukları ortam değişip, tarihe karıştıklarında- anlamsızlaşmıştır. Bugün
"İslamcı" tabirinin, genel "Müslüman" kavramının karşılayamadığı durumlarda
tercih ediliyor oluşunu, belki o ilk dönemin siyasi çekişme ortamındaki
‘ihtiyaca’ benzer bir ihtiyacı bizim de paylaşıyor oluşumuzla açıklamamız
mümkündür. İkinci olarak ise, iki kavram arasında, ‘anlam içerikleri’ açısından
bakıldığında, yaygın kullanım noktasında da bir takım ciddi farklılıklar olduğu
görülmektedir. Bugün İslam’ın açık emirlerine aykırı hareket eden pek çok kesim
dahi kendisini gayet kolaylıkla ‘müslüman’ olarak niteleyebilmekte iken, aynı
kesimler, yeri geldiğinde "İslamcı" avına dahi çıkabilmektedirler! Dolayısıyla,
halkın yaygın kullanımında bu farkı net olarak gözlemlemek mümkündür. Şu halde,
farklı anlam içeriklerini haiz bu iki kavramın, de facto farklı pratikler
üretmiş olması, her ikisinin, birbirinin muadili olarak kullanıl(a)madığının
kanıtı olarak alınabilir. Ancak buradaki itiraz, Müslüman tabirinin, ‘aslında’
"İslamcı" kavramının anlam içeriğine sahip olduğu şeklinde dillendirilmektedir.
Bu, belki ‘istilah’ açısından mümkün görülebilirse de, ‘semantik’ olarak
imkansızdır. Çünkü eylem-köklü isimler, yakın-anlamlı olabilirlerse de, asla
‘aynı-anlamlı’ olamazlar.
3. Bütün bu
kavramsal izahlardan anlaşılabileceği gibi, "İslamcılık" akımının da kendi
içinde alt-grupları vardır. Örneğin, ‘radikal olan-olmayan’ tarzında çok kaba
bir tasnif sıklıkla yapılmaktadır ve bunun bir anlamı olduğu açıktır. Hatta
radikal gruplar dahi kendi içinde birkaç gruba bölünebilirler. Örneğin ‘şiddeti
meşru gören-görmeyen’ ayrımı yapılabilir ve bu da anlamlı bir kategorizasyondur.
Fakat burada asıl önemli olan, ayrıştırmaların bir takım ‘kriterler’ ölçeğinde
yapılmasıdır. Kanaatimce, "İslamcı" grupları, "din-siyaset ilişkisi"ne
bakışları, modernizm/gelenek tartışmasındaki duruşları ve ‘strateji’ kavramına
yaklaşımları bazında ayrıştırmak mümkündür. Buna göre, bir kişi ya da grup,
özetle, "din, özü itibarıyla siyasaldır" tezini savunuyor ve İslam’ın bir
iktidar talebi olduğunda ısrar ediyorsa; modernizmin içselleştirilmesine karşı
duruyor ve geleneğin eleştirilmesi suretiyle ‘öze dönüşü’ savunuyorsa; ve
nihayet "amaca ulaşmak için her yol mübah değildir" görüşü doğrultusunda
‘sistem-içi’ mücadeleyi dışlıyor ve Makyavelizmi reddiyorsa, "İslamcı" olarak
tanımlanabilir (Bu özelliklerin alt-başlıkları olduğu unutulmamalıdır.)
4. "İslamcılık"
akımının ne zaman ortaya çıktığı sorusu, tarihsel süreci anlamak açısından
önemli olabilir, ancak burada ‘tarihselciliğin’ tuzağına düşülmemesi gerekir.
İslamcılığı, Müslümanların Batı sömürgeciliğine bir ‘tepki’si olarak görmek ve
bu tepkiyi belirleyici kabul etmek yanıltıcıdır. Burada determinizm ve
etki-tepki ilişkileri arasında ayrım yapmak gerekir. Elbette Batı karşısında
askeri/siyasi mağlubiyet alan Müslümanlar bunun nedenini soracak ve bir cevap
arayışına da girecektir. Bu arayışın uzun sürmesi de doğaldır, çünkü
Müslümanlar, uzun asırlar boyunca siyasi, askeri ve hatta kültürel açıdan bu
denli ‘zaif’ oldukları bir dönemi hiç yaşamamışlardır. Yeniden toparlanmanın
zaman alacağı açıktır. Bu arada pek çok hatanın yapılacağı da izahtan
varestedir. Belki pek çok şey, düşe kalka öğrenilecektir. Ancak bütün bunlar
sürecin doğal sonuçları olarak görülmelidir; tartışmanın özü haline
getirilmemelidir. Tartışmanın özü, İslamcılığın ne olduğu, ne istediğidir.
Meşrutiyet döneminde de, bugün de, İslamcılık, İslam’ı bir yaşam tarzı olarak
algılama tavrı ve toplumsal/siyasal hayatı İslam’ın belirlemesi esasına dayalı
bir ideolojik duruşu temsil eder. Bu bilincin ilk dönemlerde nisbeten flu olduğu
söylenebilir ki bu da doğaldır. Fakat özellikle geçtiğimiz asrın ikinci
yarısından sonra ideolojik açıdan bir billurlaşmaya şahit olduğumuz da
ortadadır. Ancak bu billurlaşmanın, dört başı mamur bir toplumsal proje
ürettiğini ve bunu siyasal bir içerikle icraata koyduğunu henüz söyleyemiyoruz.
Fakat şahsen ben sürecin işlediği kanaatindeyim. Zaman zaman, ‘dışsal’ faktörler
nedeniyle, geçici inkıta dönemleri yaşanabilir. Çünkü küresel hegemonyanın da,
bu yeni muhalif akım karşısında, savunma mekanizmalarını harekete geçirmesi
gayet doğaldır. Nitekim geçtiğimiz asrın sonunda, böylesi bir savunma
mekanizmasının küresel ölçekte ve yoğun bir biçimde işlerlik kazandığını
gözlemledik. Örneğin, İran’ı ‘sepetten düşen bir yumurta’ olarak gördüler ve
ikinci bir yumurtanın düşmemesi için her şeyi yaptılar. Bunun dışında tüm İslam
dünyasında kimi zaman İslamizasyon politikaları, kimi zaman da şahin politikalar
uyguladılar. Küresel hegemonyanın bu tepkisini anlamak gerekir, ancak bu
‘kuşatma’nın akibetini kesin olarak tahmin edebilmek mümkün değildir. Zira kimi
zaman, kuşatma politikaları, beklenmedik bir biçimde, muhalif gücün işine de
yarayabilir. Bunu belirleyecek olan ise, muhalif gücün, inisiyatif ortaya
koyabilecek bir siyasal erginliğe sahip olması ve kendi orijinal değerleri
üzerinde mücadele yürütme azmini korumasıdır. Bu var olduğunda, sürecin geçici
olarak akamete uğradığı dönemleri fazla önemsememek gerekir. Fakat bütün
bunlardan önce dikkat edilmesi gereken şey, ideolojik safiyetin korunması ve
küresel bir ideolojik güç olarak ortaya çıkabilmek için gerekli hazırlıkların
yapılmasıdır. İdeolojik kimliğin korunması noktasında şu hususun altını çizmek
isterim ki, kamil anlamda bir ‘zihinsel inkılap’ olmadan, toplumsal proje vs.
üretmek hayaldir. Üretilenler ise -Adil Düzen, Sivil Toplum Projesi vs...- hem
‘bize ait’ olmaz hem de saman alevi misali buharlaşıp giderler.
5. Batılı
kavramları İslamileştirme çabasını, özde, bir kimlik bunalımı ve kafa
karışıklığı ile açıklamak mümkün. Bunun dışında, konunun, statükonun korunması
ile alakası olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Küresel hegemonya,
muhaliflerini kuşatmak ve başkalaştırmak için, ideolojik düzeyde bir mücadele
yürütüyor. Fakat bu konudaki başarısını, öncelikle Müslümanların zaafı ile
açıklamak gerekiyor. Çünkü son tahlilde, ‘dışsal’ müdahalenin başarısı, ‘içsel’
zaafın varlığına bağlıdır. Şu halde buradan çıkacak sonuç, Müslümanların İslam’ı
gereğince bilmediği ve yaşamadığıdır. Bilgi, pratikten önce geleceği için,
meseleyi öncelikle ‘bilinç’ düzeyinde ele almak da mümkündür. Tabii ki saf
teorik çözümlemeler de tek başına yeterli olamazlar, ancak bu tez, bu tür
çözümlemelere ulaşıldığı anda anlamlı olur. Bunların yokluğunda, pratiği
önceleyici yaklaşımlar, netice vermez. Bu yüzden, bendeniz, küresel hegemonyanın
son yıllarda İslam dünyasının entelektüel zeminlerinde popülerleştirdiği
"demokrasi İslam’la çelişmez" tezinin görece başarısını, Müslümanların İslam’ın
dilini kullanma konusundaki zaafıyla açıklamayı daha doğru görüyorum. Çünkü
bizler eğer İslam’ın dilini yeterince ‘biliyor’ ve kullanıyor olsaydık, bir
başka dünya görüşünün temel siyasal projelerinden biri olan ‘demokrasi’nin
içselleştirilmesi çabalarını kolaylıkla sonuçsuz bırakabilirdik. Fakat İslam
dünyasında eğer bir dönem "sosyalizm İslam’la çelişmez" tezi, bir başka dönem
"demokrasi, İslam’la çelişmez" tezi, bir başka dönem de "İslam, aslında
liberalizm demektir" tezi popülarite kazanabiliyorsa, bunu sadece küresel
hegemonyaya bağlamak doğru değildir. Kısacası, kendi dilini kullanamayanların
evrensel ölçekte somut projeler üretmeleri hayaldir.
6. Bazı
müslümanların dünkü ‘İslamcılıklarını’ sorgulamalarını ise farklı düzeylerde ele
almalıyız. Çünkü gerçekten geçmişin sorgulanması, bazen bir ‘ihtiyaç’ olabilir,
fakat öte yandan, bu sorgulama, bazıları için yeni mevzilerinin
meşrulaştırılması amacına da hizmet edebilir. Dün radikal İslamcı, bugün liberal
demokrat, ya da neo-gelenekçi olanların geçmişlerinden ‘tiksinti’ duymalarını
anlamak zor değil. Bunu ‘mevzu’ yapmak dahi aslında zül kabul edilmelidir. Çünkü
bu tür insanlar, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlarlar. Bunlar rüzgara
göre pozisyonlarını değiştirirler. Rüzgar ise, bütün dönemler boyunca hep aynı
yönden esmeyeceği için, bu kişilerin kitlelere güven vermesi mümkün değildir!
Bunlar ancak geçici dünya hayatının nimetlerinden geçici olarak
yararlanabilirler. Akibetleri ise malumdur. Ancak burada asıl önemli olan,
gerçekten İslamcılığın geçmiş tecrübelerinden en optimal düzeyde nasıl istifade
edileceğidir. Burada "onlar bir başka ümmeti, gelip-geçtiler. Siz kendinize
bakın" mealindeki ayeti hatırlamamız gerekir. Tecrübeler önemlidir ve onlardan
istifade edilmelidir. Ancak bunun bir kriteri olmalıdır. Ve kriter
değişmemelidir. Örneğin bir yanlışı en saygın bilinen bir Müslüman dahi işlese,
o yanlışa yanlış denilmelidir. Yanlışı, falanca alim, filanca ruhani
işlediğinde, o yanlış doğru olmaz. Bu yüzden Müslümanların üzerine düşen,
kriterlerini sağlam kılmaktır. Aksi taktirde, rüzgarın önündeki saman çöpü gibi
savrulmalar kaçınılmaz olur. Bu nedenle ben İslamcılığın tecrübelerinin yeniden
gözden geçirilmesi ve doğrusunun-eğrisinden ayrıştırılması çabalarını
desteklerim. Bu çabanın, samimi niyetler ve sağlam kriterlerle yürütülmesi
durumunda, ‘hayr’ doğuracağına da inanıyorum.