Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

“Bir Yaşam Biçimi” Olarak İslamcılık

 

 

M. Kürşad ATALAR

 

 

1. "İslamcı" kavramı, kanaatimce, "İslam’ın pratik ve akidesiyle kendisini sorumlu tutmayan ya da İslam’la entelektüel bir uğraşı olarak ilgilenenleri" nitelemek için kullanılamaz. Zira tanım gereğince, "İslamcı", İslam’ı bir "hayat tarzı" olarak kabul eden kişidir. Dolayısıyla, "İslamcı" tabirindeki ‘cı’ ekini temel alarak, bu kavramı, İslam’ı pazarlayan kişi anlamında kullanmak doğru değildir. Biliyorum, kavramın içerisine, bu tarz bir ‘anlam yüklemek’ isteyenler var. Ancak bu, bence beyhude bir çabadır. Bunun gerekçesini şöyle açıklayabilirim: Bilindiği gibi, "İslamcı" (Islamist), esas itibarıyla, İslam terminolojisine ait bir kavram değildir; Batılıların Müslümanları kategorize ederken belirli bir ‘anlam’ yükleyerek kullandıkları bir tabirdir. Bu nedenle, kavramın doğduğu coğrafyadaki ‘özgün’ içeriğine dikkat edilmelidir. Meseleye bu zaviyeden baktığımızda, Batılı İslam uzmanlarının, ‘siyasi’ ve ‘ideolojik’ bir İslam yorumunu esas alan ve genellikle ‘radikal’ olarak nitelendirdikleri Müslümanları tanımlamak için bu kavramı kullandıklarını görürüz. Literatürde bu kavramın baskın bir biçimde bu içerikle kullanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıştırmayı yapanların, bu tanımın dışında kalan gruplar için ise farklı kavramsallaştırmalara başvurduklarını biliyoruz. Bunlar içinde en öne çıkan kategorizasyonlar, "gelenekçi" ve "modernist"tir. Gelenekçilik, İslamcılığın alamet-i farikası durumunda olan ‘siyasal’ ve ‘ideolojik’ boyuttan yoksun bir anlayıştır. Aynı şey, ‘İslami Modernizm’ için de geçerlidir. Dolayısıyla Batı düşün dünyasında, "İslamcılık"ın belirleyenleri, onun ‘siyasallığı’ ve ‘ideolojik’ boyutudur. Bu iki özelliğin tanımlanması konusunda Müslümanlar arasında da bir takım tartışmalar elbette var. Örneğin Müslümanların bir kısmı, ‘ideoloji’ kavramına olan antipatileri nedeniyle, İslamcılığı eleştirirler. Aynı şekilde, ‘siyasal olan’ın tanımlanması konusunda da kimi ayrışmalar mevcuttur. Bazılarına göre, ‘siyasal olan’ı, sosyolojik temelde tanımlamak mümkün iken, diğer bir kesim ise, ‘iktidar’ ve ‘devlet’ kavramlarının içinde yer almadığı bir ‘siyasallığı’ reddetmektedir. Dolayısıyla sosyolojik temelde ‘Siyasal İslam’ tanımı yapan bir ‘İslamcı’ ile, iktidar ve devlet kavramları temelinde bir ‘Siyasal İslam’ tanımı yapan ‘İslamcı’ aynı anlayış ve duruşa sahip değildir. Fakat burada yapılması gereken şey, kavramın doğduğu ve şekil bulduğu coğrafyadaki ‘özgün’ anlamını baz almaktır. Bu yüzden, kavramın içine bir takım ‘keyfi’ anlamlar pompalama çabalarını beyhude uğraşlar cümlesinden addediyorum. Bu çabayı gösterenlerin önemli bir çelişkiyi yaşadıklarını da gözlemliyorum. Bu refiklerimiz yine Batı-orjinli, Batılı anlam içerikleriyle yoğrulmuş örneğin bir ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ kavramlarının İslamlaştırılamayacağını kabul ediyorken, öte yandan, aynı tavrı, "İslamcı" kavramı için gösteremiyorlar. Böylece de bir ‘kavram kargaşası’ yaşanmasına sebebiyet veriyorlar. Kavram tartışmasında üzerinde durulması gereken bir başka husus ise, Batı entelijansiyasının ürettiği "İslamcı" kavramının anlam içeriğine uygun bir orijinal İslami kavram olup-olmadığıdır. Burada ‘kavramların İslamileştirilmesinde yöntem’ başlıklı yazımıza atıfta bulunarak şunu söyleyebiliriz: eğer kavramın, kelime kökündeki anlam, İslam’a aykırı değilse, bu tarz bir İslamileştirme çabası doğrudur. ‘İstilahi’ anlamlar ise beşer müdahalesine açık olduğu için, baz alınmamalıdır. Çünkü, dilin imkanlarını tahlil çabasında istilahi anlamlara müracaat etmek işlevseldir. Burada kavramların anlam daralması/genişlemesi, yakın anlamlılık-çok anlamlılık tartışmaları vardır ve tüm bunlar kavramların anlam dünyalarına muttali olmak açısından önem taşır. Ama bu yaklaşım, ‘İslamileştirme’ çabasının ana ekseni olamaz. Özetle şunu tekraren vurgulamak isterim: "İslamcı" tabiri, özgün anlamını kazandığı coğrafyada, İslam’ı ‘siyasal’ ve ‘ideolojik’ boyutlarıyla anlayıp yaşamaya çalışanları nitelemek için kullanılmaktadır. Yine pek çok Batılı araştırmacı, "İslamcı kimdir?" sorusuna, "İslam’ı bir hayat tarzı olarak algılayan kişidir" cevabını vermektedir. Türkçe’de buna "İslamcı" denilmiştir. Arapça’da veya bir başka dilde de bu tanımın karşılığı vardır, olmalıdır (Burada elbette, genel "İslamcı" kategorisinin alt-grupları olduğu ve her biri için ayrı tanımlamalar yapıldığı hatırlanmalıdır.)

2. "İslamcı" ile "müslüman" kelimelerinin anlam içerikleri arasındaki farkları iki açıdan ele almak mümkün. İlki terimsel anlam farklılığı, ikincisi de ‘anlam içeriği’ farkıdır. Terimsel farklılığa açıklık getirmek açısından, ‘müslüman’ ve ‘mümin’ kavramları arasındaki farka göz atmamız yeterli olacaktır. Arap dilinde, Müslüman ve Mümin kelimelerinin ortak anlam alanları olmasına rağmen, kelime kökleri baz alındığında, anlam farklılığını görmek mümkündür. Buna göre, ‘müslüman’, ‘teslim olmuş kişi’dir; mümin ise, ‘iman eden kişidir.’ İki kavram arasındaki anlam farkı bazen öylesine derin olur ki, takva hiyerarşisine dahi yol açabilir. Nitekim Kur’an’da Bedevilerin "iman ettik" iddialarını reddeden ayet bunun iyi bir örneği olarak gösterilebilir. Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür: yakın anlamlı Arapça kelimelerin birbirlerinin muadili olarak kullanılması, dilin subjektivite faktörünün etkisine açık olduğunu gösterir ve bundan mümkün olduğunca kaçınmak gerekir. Aynı kavramsal tahlil modelini "İslamcı" ve "Müslüman" kelimeleri için de uygulamak mümkündür. "İslamcı", İslam’ı ideolojik ve siyasi boyutlarını öne çıkararak anlar ve yaşamaya çalışır. Bu yüzden ‘özel anlam’ yüklüdür. Müslüman ise, ‘teslim olmuş kişi’dir ve genel anlamda Allah’a inanıp, O’nun buyruklarına itaat edeceğini deklare eden kişi için kullanılır. Bu durumu, belki erken dönem İslam tarihinde kendilerini Mutezile, Ehl-i Sünnet, Şia, Kaderiye vs. adlarla vasıflandıran grupları örnek göstererek daha iyi anlamak mümkündür. Bu grupların hepsi kendilerini İslam’a nispet etmelerine rağmen, ya kendileri ya da kendi dışındakiler tarafından ‘bir başka vasıfla’ tavsif edilmişler ve buna itiraz da etmemişlerdir. Bu farklılaşma, bazen bir ‘ihtiyaç’ haline gelmiştir, bazen de -örneğin içinde bulundukları ortam değişip, tarihe karıştıklarında- anlamsızlaşmıştır. Bugün "İslamcı" tabirinin, genel "Müslüman" kavramının karşılayamadığı durumlarda tercih ediliyor oluşunu, belki o ilk dönemin siyasi çekişme ortamındaki ‘ihtiyaca’ benzer bir ihtiyacı bizim de paylaşıyor oluşumuzla açıklamamız mümkündür. İkinci olarak ise, iki kavram arasında, ‘anlam içerikleri’ açısından bakıldığında, yaygın kullanım noktasında da bir takım ciddi farklılıklar olduğu görülmektedir. Bugün İslam’ın açık emirlerine aykırı hareket eden pek çok kesim dahi kendisini gayet kolaylıkla ‘müslüman’ olarak niteleyebilmekte iken, aynı kesimler, yeri geldiğinde "İslamcı" avına dahi çıkabilmektedirler! Dolayısıyla, halkın yaygın kullanımında bu farkı net olarak gözlemlemek mümkündür. Şu halde, farklı anlam içeriklerini haiz bu iki kavramın, de facto farklı pratikler üretmiş olması, her ikisinin, birbirinin muadili olarak kullanıl(a)madığının kanıtı olarak alınabilir. Ancak buradaki itiraz, Müslüman tabirinin, ‘aslında’ "İslamcı" kavramının anlam içeriğine sahip olduğu şeklinde dillendirilmektedir. Bu, belki ‘istilah’ açısından mümkün görülebilirse de, ‘semantik’ olarak imkansızdır. Çünkü eylem-köklü isimler, yakın-anlamlı olabilirlerse de, asla ‘aynı-anlamlı’ olamazlar.

 3. Bütün bu kavramsal izahlardan anlaşılabileceği gibi, "İslamcılık" akımının da kendi içinde alt-grupları vardır. Örneğin, ‘radikal olan-olmayan’ tarzında çok kaba bir tasnif sıklıkla yapılmaktadır ve bunun bir anlamı olduğu açıktır. Hatta radikal gruplar dahi kendi içinde birkaç gruba bölünebilirler. Örneğin ‘şiddeti meşru gören-görmeyen’ ayrımı yapılabilir ve bu da anlamlı bir kategorizasyondur. Fakat burada asıl önemli olan, ayrıştırmaların bir takım ‘kriterler’ ölçeğinde yapılmasıdır. Kanaatimce, "İslamcı" grupları, "din-siyaset ilişkisi"ne bakışları, modernizm/gelenek tartışmasındaki duruşları ve ‘strateji’ kavramına yaklaşımları bazında ayrıştırmak mümkündür.  Buna göre, bir kişi ya da grup, özetle, "din, özü itibarıyla siyasaldır" tezini savunuyor ve İslam’ın bir iktidar talebi olduğunda ısrar ediyorsa; modernizmin içselleştirilmesine karşı duruyor ve geleneğin eleştirilmesi suretiyle ‘öze dönüşü’ savunuyorsa; ve nihayet "amaca ulaşmak için her yol mübah değildir" görüşü doğrultusunda ‘sistem-içi’ mücadeleyi dışlıyor ve Makyavelizmi reddiyorsa, "İslamcı" olarak tanımlanabilir (Bu özelliklerin alt-başlıkları olduğu unutulmamalıdır.)

 4. "İslamcılık" akımının ne zaman ortaya çıktığı sorusu, tarihsel süreci anlamak açısından önemli olabilir, ancak burada ‘tarihselciliğin’ tuzağına düşülmemesi gerekir. İslamcılığı, Müslümanların Batı sömürgeciliğine bir ‘tepki’si olarak görmek ve bu tepkiyi belirleyici kabul etmek yanıltıcıdır. Burada determinizm ve etki-tepki ilişkileri arasında ayrım yapmak gerekir. Elbette Batı karşısında askeri/siyasi mağlubiyet alan Müslümanlar bunun nedenini soracak ve bir cevap arayışına da girecektir. Bu arayışın uzun sürmesi de doğaldır, çünkü Müslümanlar, uzun asırlar boyunca siyasi, askeri ve hatta kültürel açıdan bu denli ‘zaif’ oldukları bir dönemi hiç yaşamamışlardır. Yeniden toparlanmanın zaman alacağı açıktır. Bu arada pek çok hatanın yapılacağı da izahtan varestedir. Belki pek çok şey, düşe kalka öğrenilecektir. Ancak bütün bunlar sürecin doğal sonuçları olarak görülmelidir; tartışmanın özü haline getirilmemelidir. Tartışmanın özü, İslamcılığın ne olduğu, ne istediğidir. Meşrutiyet döneminde de, bugün de, İslamcılık, İslam’ı bir yaşam tarzı olarak algılama tavrı ve toplumsal/siyasal hayatı İslam’ın belirlemesi esasına dayalı bir ideolojik duruşu temsil eder. Bu bilincin ilk dönemlerde nisbeten flu olduğu söylenebilir ki bu da doğaldır. Fakat özellikle geçtiğimiz asrın ikinci yarısından sonra ideolojik açıdan bir billurlaşmaya şahit olduğumuz da ortadadır. Ancak bu billurlaşmanın, dört başı mamur bir toplumsal proje ürettiğini ve bunu siyasal bir içerikle icraata koyduğunu henüz söyleyemiyoruz. Fakat şahsen ben sürecin işlediği kanaatindeyim. Zaman zaman, ‘dışsal’ faktörler nedeniyle, geçici inkıta dönemleri yaşanabilir. Çünkü küresel hegemonyanın da, bu yeni muhalif akım karşısında, savunma mekanizmalarını harekete geçirmesi gayet doğaldır. Nitekim geçtiğimiz asrın sonunda, böylesi bir savunma mekanizmasının küresel ölçekte ve yoğun bir biçimde işlerlik kazandığını gözlemledik. Örneğin, İran’ı ‘sepetten düşen bir yumurta’ olarak gördüler ve ikinci bir yumurtanın düşmemesi için her şeyi yaptılar. Bunun dışında tüm İslam dünyasında kimi zaman İslamizasyon politikaları, kimi zaman da şahin politikalar uyguladılar. Küresel hegemonyanın bu tepkisini anlamak gerekir, ancak bu ‘kuşatma’nın akibetini kesin olarak tahmin edebilmek mümkün değildir. Zira kimi zaman, kuşatma politikaları, beklenmedik bir biçimde, muhalif gücün işine de yarayabilir. Bunu belirleyecek olan ise, muhalif gücün, inisiyatif ortaya koyabilecek bir siyasal erginliğe sahip olması ve kendi orijinal değerleri üzerinde mücadele yürütme azmini korumasıdır. Bu var olduğunda, sürecin geçici olarak akamete uğradığı dönemleri fazla önemsememek gerekir. Fakat bütün bunlardan önce dikkat edilmesi gereken şey, ideolojik safiyetin korunması ve küresel bir ideolojik güç olarak ortaya çıkabilmek için gerekli hazırlıkların yapılmasıdır. İdeolojik kimliğin korunması noktasında şu hususun altını çizmek isterim ki, kamil anlamda bir ‘zihinsel inkılap’ olmadan, toplumsal proje vs. üretmek hayaldir. Üretilenler ise -Adil Düzen, Sivil Toplum Projesi vs...- hem ‘bize ait’ olmaz hem de saman alevi misali buharlaşıp giderler. 

 5. Batılı kavramları İslamileştirme çabasını, özde, bir kimlik bunalımı ve kafa karışıklığı ile açıklamak mümkün. Bunun dışında, konunun, statükonun korunması ile alakası olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Küresel hegemonya, muhaliflerini kuşatmak ve başkalaştırmak için, ideolojik düzeyde bir mücadele yürütüyor. Fakat bu konudaki başarısını, öncelikle Müslümanların zaafı ile açıklamak gerekiyor. Çünkü son tahlilde, ‘dışsal’ müdahalenin başarısı, ‘içsel’ zaafın varlığına bağlıdır. Şu halde buradan çıkacak sonuç, Müslümanların İslam’ı gereğince bilmediği ve yaşamadığıdır. Bilgi, pratikten önce geleceği için, meseleyi öncelikle ‘bilinç’ düzeyinde ele almak da mümkündür. Tabii ki saf teorik çözümlemeler de tek başına yeterli olamazlar, ancak bu tez, bu tür çözümlemelere ulaşıldığı anda anlamlı olur. Bunların yokluğunda, pratiği önceleyici yaklaşımlar, netice vermez. Bu yüzden, bendeniz, küresel hegemonyanın son yıllarda İslam dünyasının entelektüel zeminlerinde popülerleştirdiği "demokrasi İslam’la çelişmez" tezinin görece başarısını,  Müslümanların İslam’ın dilini kullanma konusundaki zaafıyla açıklamayı daha doğru görüyorum. Çünkü bizler eğer İslam’ın dilini yeterince ‘biliyor’ ve kullanıyor olsaydık, bir başka dünya görüşünün temel siyasal projelerinden biri olan ‘demokrasi’nin içselleştirilmesi çabalarını kolaylıkla sonuçsuz bırakabilirdik. Fakat İslam dünyasında eğer bir dönem "sosyalizm İslam’la çelişmez" tezi, bir başka dönem "demokrasi, İslam’la çelişmez" tezi, bir başka dönem de "İslam, aslında liberalizm demektir" tezi popülarite kazanabiliyorsa, bunu sadece küresel hegemonyaya bağlamak doğru değildir. Kısacası, kendi dilini kullanamayanların evrensel ölçekte somut projeler üretmeleri hayaldir.

 6. Bazı müslümanların dünkü ‘İslamcılıklarını’ sorgulamalarını ise farklı düzeylerde ele almalıyız. Çünkü gerçekten geçmişin sorgulanması, bazen bir ‘ihtiyaç’ olabilir, fakat öte yandan, bu sorgulama, bazıları için yeni mevzilerinin meşrulaştırılması amacına da hizmet edebilir. Dün radikal İslamcı, bugün liberal demokrat, ya da neo-gelenekçi olanların geçmişlerinden ‘tiksinti’ duymalarını anlamak zor değil. Bunu ‘mevzu’ yapmak dahi aslında zül kabul edilmelidir. Çünkü bu tür insanlar, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlarlar. Bunlar rüzgara göre pozisyonlarını değiştirirler. Rüzgar ise, bütün dönemler boyunca hep aynı yönden esmeyeceği için, bu kişilerin kitlelere güven vermesi mümkün değildir! Bunlar ancak geçici dünya hayatının nimetlerinden geçici olarak yararlanabilirler. Akibetleri ise malumdur. Ancak burada asıl önemli olan, gerçekten İslamcılığın geçmiş tecrübelerinden en optimal düzeyde nasıl istifade edileceğidir. Burada "onlar bir başka ümmeti, gelip-geçtiler. Siz kendinize bakın" mealindeki ayeti hatırlamamız gerekir. Tecrübeler önemlidir ve onlardan istifade edilmelidir. Ancak bunun bir kriteri olmalıdır. Ve kriter değişmemelidir. Örneğin bir yanlışı en saygın bilinen bir Müslüman dahi işlese, o yanlışa yanlış denilmelidir. Yanlışı, falanca alim, filanca ruhani işlediğinde, o yanlış doğru olmaz. Bu yüzden Müslümanların üzerine düşen, kriterlerini sağlam kılmaktır. Aksi taktirde, rüzgarın önündeki saman çöpü gibi savrulmalar kaçınılmaz olur. Bu nedenle ben İslamcılığın tecrübelerinin yeniden gözden geçirilmesi ve doğrusunun-eğrisinden ayrıştırılması çabalarını desteklerim. Bu çabanın, samimi niyetler ve sağlam kriterlerle yürütülmesi durumunda, ‘hayr’ doğuracağına da inanıyorum.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'