Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

İslamcılık Üzerine

 

 

Hüseyin ALAN

 

 

İslamcılık kavramının ilk kullanıma girdiği ortamı ve zemini kabaca hatırlayarak konuya giriş yaparsak, soruları daha sağlıklı tartışabiliriz diye düşünüyorum. Bu sayede kavramın tarihi süreç içerisinde giderek anlam kaymasını da gözlemleme imkanını yakalamış  oluruz.

Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarının iyiden belirginleşmeye başladığı 19.y.yıl devletin girdiği hemen her savaştan mağlubiyetle ayrıldığı yıllardır. Cephelerde alınan askeri yenilgilerin sonucunda toprak kayıpları oluyor, bu halde devleti güçsüz duruma sokuyordu. Bazen kendi eyalet valilerinin bile isyan girişimlerinde çağdaşı diğer devletlerden yardım alarak durumu kurtardığını hatırlıyoruz. Toprak kayıplarının sonucu devlet giderek parçalanmaya başlamıştı. Hükümran olduğu eski topraklarda şimdi yeni ulus devletler kuruluyor ve komşuları modern Batılı Ülkeler oluyordu. Düne kadar küffarın karşısında güçlü ve galip olan Müslümanlar bu kez yenilgiyi tadıyor ve güçsüz duruma düşüyorlardı. İşte bu yenilgiler sonucu olarak Devleti kaybetme ve parçalanma korkusu ile gelecek endişesi baş göstermiştir. Tabiri caiz ise Peygamberin gününden bu yana devletsiz ve başsız kalmayan Müslümanlar ilk kez parçalanma duygusu tadıyor ve kötü günler yaşıyorlardı...Devleti kurtarma ve birliği ayakta tutma gayretlerinin bu dönemlerde ortaya çıktığını, bu akımlardan en önemlisinin de İslamcılık olduğunu, ana maksatlarının ise mevcut durumdan bir kurtuluş projesi  olduğunu görüyoruz. Tabi seyirde bu kurtuluş projesinin öncelikle Devlet – i Ali olması, çöküşün önüne geçilme arzusunun bulunması  normal olarak görülmesi gereken bir olgudur. O güne kadar içinde yaşadıkları ortamın ana belirleyici unsurunun İslam olduğunu, Devletin ve toplumun işlerinin İslam esasları üzere yürüdüğünü varsayarak işe başladıklarını düşünüyorum. Mevcut halin ne kadar İslam olduğu tartışmasını bir kenar ederek, asıl o toplumun başka türlüsünü tanıyıp bilmediğini, en azından yaşaya geldiği halin korunması veya içine düştükleri durumdan kurtulunması gerektiğini öne alarak hareket ettiklerini görüyoruz...

Bu tarihi süreçte batılı ülkeler kendi toplumlarında modernleşme sürecini tamamlamışlar ve ulus devlet olarak örgütlenip yep yeni bir dünya kurmuşlardır. Kapitalizm evresinde elde ettikleri teknolojik üstünlük, Devlet örgütlenmesindeki yeni laik yapı, askeri açıdan saldırgan tutumları ile galip durumda olanlar idiler. Sömürü savaşında İslam Ülkelerini yağmalama, İmparatorluğu parçalayarak manda devletler kurma yoluna girdiklerinde Moğol sürüleri gibi saldırgandılar. Asya dan Orta doğuya  Balkanlardan Afrika ya kadar nerede ise Müslüman coğrafya pay ediliyordu. O günlerde keşfedilen yeni enerji kaynaklarının, hammadde ve Pazar kavgalarının çekici unsur olarak devreye girmesi, bu coğrafyanın kaderini etkilemekte idi.

İki karşı durum arasında belirleyici unsur, Müslümanların zayıf düşmeleri ve çaresiz kalmalarıdır. Devlet- i Ali nin bir dizi reform ve ıslahat girişimleri de sorunu çözmekten uzak kalmakta idi. Hilafetin merkezi olan Anadolu da, Pan İslamist dış politikaların üretilmesi, Müslümanların toplu direnişini temin ve halifeye bağlılık olarak dağılmayı önlemede başvurulan tedbirler olarak görülebilir. Islahat ve tanzimat reformları bu çabaların son evrelerini oluşturmaktadır.

İşte böylesi bir zeminde, Müslüman coğrafyanın nerede ise tamamında ortay çıkan kurtuluş ve direniş amaçlı çalışmalara İslamcılık olarak bakabiliriz. Anadolu da gelişen Türkçülük, batıcılık ve İslamcılık olarak ta adlandırılan çevrelerinin başlangıçta tamamının İslam dairesinde çözümler ürettiğini görmekteyiz. Onlar İslam dan kopmadan ancak Batının ileri gitmesini de sağlayan unsurların şu kadarını veya bu kadarını içselleştirerek kurtuluşa erebileceklerini  düşünüyorlardı. Giderek zihinsel bakımdan kopuşlar yaşandı ve doğrudan Batının değerlerini benimseme ya da kısmen benimseme temelinde ayrılıklar  ve cepheler oluştu. İttihatçıların Cumhuriyeti kurması ile de tarihi çizgide Batı düşüncesini benimseyen gruplar İslam ı Devlet ve toplum bazında tamamen terk ederek yürüyüşlerini sürdürdüler. İslam ın bir zamanlar hükümran olduğu diğer topraklarda  zaman aralığı olarak farklı dönemlerde gerçekleşse bile benzeri süreçler yaşandı. Bir kısım toplumlar doğrudan sömürü dönemini yaşayarak bağımsızlık elde etseler de, Batılı düşünce galip geldi ve  Devlet olarak ta  her tarafa yerleşti. Bu arada İslamcılar olup bitenleri kavramada, yaşanan süreçleri doğru tahlil etmede ve yeni kurtuluş projeleri üretmede bir dizi hata yapmış olsalar da, muhalif görüş ve güç olarak hep var oldu. İşte bu muhalefetin, hangi değerlerden hareketle yapıldığı, ne adına ve nasıl yürütüldüğü bizler için oldukça önem arz etmektedir. Bu hususun altı kalın olarak çizilmelidir. Burada bir tesbitin  daha belirginleşmesinde yarar vardır;  İslam toplumlarında yeni kurulan bütün Ulus Devletlerde, bir dizi batı değerlerini ve kurumlarını yerleştirmek adına zorla ve yukarı kattan yapılan  ıslahat ve reform süreçleri sonrasında kurulan yeni düzenler, bunların yönetici elit ve kadroları artık İslam ile ilişiklerini kestiklerini ve  dün karşı oldukları Batının yanında saf tuttuklarını bilmeliyiz. Çok kaba çizgilerle farklılıklar ve ayrılıklar olsa da, hemen hepsi çağdaş, modern ve seküler medeniyetin taklitçisi yaşatıcı elemanları konumuna düşmüşlerdir. Bu noktalara  geliş ve buralarda duruş tabii ki kolay olmamış, bir yığın iç problemlerle, sosyal ekonomik problemlerle ve toplum hayatının değişim ve dönüşümü ile zorlanarak ta olsa  uğraşmak zorunda kalmışlardır. Yeri gelmişken, iktidar elitlerinin zorlandığı yerlerde, baskı, dayatma, devlet eli ile zulmü politika olarak yıllarca sürdürmeleri,  muhalefeti yok etme çabaları, giderek bir kısım Müslümanların Batı sistemlerine kurtuluş gözü ile bakmalarına da neden olabildiğini gözlemleyebiliyoruz... İslamcılarla gelenekçilerin kopuş noktaları işte bu noktadır. İslamcılar bu noktada mevcut statükoları red çizgisine kayarken gelenekçi anlayış mevcuda eklenme  durumda kalmışlardır. Hatta onlar içinde yaşadıkları sistemi benimseme pozisyonuna düştükleri de olmuştur. Bu aşamada iktidarlar toplumların muhalefetini azaltmak amacı ile onlardan bir kısmı ile birlikte hareket ederek İslamı politik alanda kullanmayı da ihmal etmemiştir.

İslam toplumlarında meydana gelen kurtuluş projelerini iki ana eksende değerlendirmek mümkündür. İslamcılar ve gelenekçiler. İslamcılık bu noktada muhalif bir damar olarak pozisyon belirlerken  öteden beri süre gelen köklü bir mücadelenin adı olarak belirginleşmiştir. Tarihi görev olarak kendilerine kalan mirasta her ne kadar Devleti öncelese, siyaseti ön plana çıkararak siyasi bir teori gibi gözükse ve bu uğurda çaba sarf etse de, Din den hareketle, Dini esas alarak çıkış yaptığını görüyorum. Artık onlar yeni bir durumu anlamaya ve karşılamaya çabalıyorlar. Geleceğin İslam Ümmetini inşa etmeye gayret ediyor ve çalışıyorlar. Bu çabalamada onların da bir takım değişime uğramalarını kabul etmek gereklidir.. Gelenekçi ya da geleneğin İslamcıları olarak çok geniş bir yelpazede anlayış ve çevreyi kuşatan akımlar ise, bazen bulunduğu ortamı, Devleti ve değerlerini hafızalarında kalan kültür olarak yaşatmayı, millici unsurlarla muhafazakar bir çizgi tutturmayı ve bazen de Batılı değerlere karşı çıkmak adına ama batılı değerlerden hareket ettiklerini biliyoruz. Muhtemelen hafızalarında yaşattıkları değerlerin koruyucusu otoritenin bu gün var olanla aynı olduğunu varsaymışlardır..O nedenle bu kesimlerin,  değişen ve gelişen konjoktüre uygun düşüncelerin etkisinde kalmaları normal gibi gözüküyor. Onları geçmişteki ıslahatçıların devamı gibi görmekte mümkündür. Sonuçta onlara göre, batı güçlü biz zayıfız. İşte bu zayıf noktaları ıslah edip o noktadan direnişe geçilecektir. Mevcudu hazmetmede problem çıkarsa modernizmin etkisine açık hale gelirsiniz. Öteden beri sanıldığının aksine  asıl gelenekçilerin  sahih İslam dan hareket etmediğini, kendilerine miras kalan birikimden hareketle ve güçlü varsaydığı peşin kabulle batılı bir zihinle yaşamını götürmeye çalıştığını düşünüyorum. Onların mevcut ile, en azından zihinsel planda ( akidevi olarak ) bir hesaplaşma derdi taşımadığını, var olanı ön kabul olarak yola çıktığını ve kendilerini çağdaş değerlerle teçhiz etmeye zorlayarak yürüyüşünü sürdürdüğünü kabul ediyorum. Kavramın her ne kadar tersini çağrıştırması bir realite ise, söylemeye çalıştığımız şeylerin yaşanan hakikate tetabuk etmesi de bir o kadar realitedir. Mağlubiyet psikolojisinin onlarda bıraktığı öz güven yitikliği, güçlü olanın kültürünü hazmetmeye ve giderek meşrulaştırmaya zorlamıştır...

Buradan itibaren sorulara toplu cevap mahiyetinde;  evvela İslamcı tabirini, Müslümanların kendilerinin üretmediğini, tam tersine onların dışında batılıların kullandığını görüyoruz. Batılılar bu tanımı, özellikle sömürü ilişkisinde oldukları Müslüman toplumlarda kendi politikalarına karşı koyan, yerli ayaklarına muhalif olan düşünce ve hareketler için kullanmıştır. Bunu yaparken de bir soyutlama ( genelden ayırma – toplumdan dışlama - ) düşüncesini taşımaktadır. Bu tabirin yeni versiyonu ise bilindiği gibi siyasal islamcılıktır. Bu tabir, bir duruşu, bir pozisyonu ifade etmektedir. İslam Dinini esas alarak siyasi ve toplumsal proje üreten, mevcut hali kabul etmeyip esastan reddeden bir duruştur. Her ne kadar süreç içerisinde kırılmalar yaşasa da,  bölge ve Ülkelere göre farklılıklar içerse de, yöntem olarak farklı düzlemlerde boy gösterse de asıl belirleyeni, durduğu yer, bastığı zemin ve referans aldığı bilgi kaynağı Kitap dır. Bu duruşu yakalayan İslamcılık giderek İslami hareket bazında boy gösterecek ve İslam devletini ve İslam Ümmetini inşa etme emelini hep taşıyacaktır. Bu duruşun geçmişten gelen bir damarı vardır ve kendi geleneğini gelişerek yerleştirmeye başlamıştır zaten...

İslamcılık  kavramını  batılıların isimlendirmesi ve Müslümanların da kabul etmesi veya terk etmesi teknik bir sorundur. Problemin ana kaynağı, kavramın neye tekabül  ettiği, neyi açıkladığı noktasındadır. Felsefi arka planı olmayan, doktriner ve total bir akide önermeyen, sapkın düşünce dairesinin anlamlar zincirini oluşturarak  değer yargısı üretmeyen kavramları masum olarak görüyor, başına veya sonuna eklenen sıfat ya da isimlerle anlam kazanacağını  düşünerek hareket ediyorum. İslamcılık kavramı Esas olarak doğru bir isimlendirme olmasa da, dünden bu güne bir duruşu, bir pozisyonu ifade ettiği için de anlamlı ve kullanılabilir buluyorum. Kavramın karşıtı olan ve İslamcı tabirini asıl ayırıcı durumuna sokan mütedeyyin, halk İslamı, Kültürel İslam ve gelenekçi İslam kavramının ise hangi duruşu ve pozisyonu ifade ettiğini artık sıra herkesin bile anlamaya başladığını bilerek. Çünkü onların, özetle özgünlüğünü yitirmiş, sisteme entegre olmuş ve meşruiyetini sistemin onayına sunmuş kültürel ve sosyal bir grup oluşturduklarını tesbit edince, söylenebilecek olanlar açıklığa kavuşmuştur sanıyorum.

Doğru tabir elbette ki, Müslüman olmalı. Kur ani olan da İslami olan da budur. Fakat, bütün Müslüman toplumlarda, Müslüman tabirinin orijinal manada bir şey ifade etmediği gerçeğini de göz ardı edemiyorum. Müslüman toplumlarda, akidesi bozuk, kendini İslama nisbet eden ancak İslam la uzak yakın bir ilişkisi de bulunmayan ve belki de bu işin farkında bile olmayan nice insanların da Müslüman sayıldıklarını biliyoruz. Ayırıcı özelliklerden olması gereken, sahih imandan sonra salih amelleri ile tebarüz ederken toplumu Dini ilkelerle kuşatma ve Peygamberi yöntem ile dönüşümü gerçekleştirme  vasfını kazanmış bir topluluğun da en azında temsil noktasında  olamadığını görüyoruz. Böyle olunca da, doğru tabir olan Müslüman ifadesi  bu gün için çokta kullanışlı olmamakta ve ayırıcı özellikleri ortaya çıkmamaktadır. Bu bir handikaptır. Ama giderek aşılacaktır da. Burada Kafirlerin bilerek ve özellikle saptırma yaptıklarını unutmamak gereklidir. Bir şey daha var ki, İslamcı tabiri artık başka bir  anlamda, bu gün nisbet ve aidiyet ifade etmektedir. Müslüman ile İslamcı arasındaki anlam yakınlığı, Müslüman olanın kuru bir ifadeden öte, sosyo ekonomik planda, siyasi ve islami teori çerçevesinde bir Ümmet planı olan, bir hakim kültür ile medeniyet inşası ve gelecek tasavvuru kuran olmakta yatmasıdır. İslamcının burada referans aldığı nokta ve bastığı zemin İslamdır, Kurandır. Bu gün için Müslüman kelimesinin içermeyip İslamcı kavramının içerdiği anlam farkı buradadır. Diğer bir deyişle, İslamcı, İslamdan hareketle bambaşka ve kendine özgün bir yaşama tarzı tasarlayıp öneren kimse olmaktadır. Bu anlayış, yine bu gün itibarı ile, Müslüman tanımında mündemiç gözükmemektedir.

İslamcı tanımındaki belirsizlik, klasik düşüncenin her boyutunda yer alan gelenekçi islamcının ve bu işi entelektüel düzeyde görenlerin kafasında vardır. Onlara göre modern  olan İslamcı kavramı, dini bir ideoloji olarak, salt bir siyasi teori üreticileri olarak kabul etmektir. Onların hafızası yukarıdaki  durumu algılamıyor ve kodlanmış düşünce kalıpları bu hali tanımlayamıyor. Hele buyurgan efendileri böyle yönlendirmede bulununca. Dolayısı ile var olanı veri kabul eden, referans olarak ta batı düşüncesini öne alıp oradan hareketle de Kuranı ve tarihi yorumlayan, duruş ve pozisyon olarak İslam modernizmini geliştirmeye çalışarak nerede duracağını bilemeyen  zihinlerde, İslamcı tabiri bambaşka alanlara itilmektedir. Bu anlayışlarında da Batılı ile aynı amaçları taşımasa da aynı paralel konuma düşmektedirler. Hindistanda Seyyid Ali Han, Mısırda Ali Abdurrazık, Cezayirde Muhammed Arkon ların, Türkiyede ki izdüşümleri olarak eskilerden Said Nursi yi, yenilerden İsmail Kara, Ali Bulaç ve benzerlerini bu açıklamada  sayabiliriz.

Son dönemlerde, İslamcı yaftası ile piyasada boy gösterip İslami faaliyet yaptığını zannederek gerisin geri gelenekçi çizgiye çark eden, geldiği noktayı meşrulaştırmak içinde gelenekteki isimleri yeniden keşfeden  nice İslamcı ( ! ) çevreleri de bu anlamda değerlendiriyorum. Onlar gerçekte ne zaman ciddi İslamcılık yapmışlar, zihinlerinde İslam ne zaman şekillenmiş, ete kemiğe bürünmüş yöntem ve çabaları ile ne zaman boy göstermişler hangi Ülkede, hangi zaman diliminde yaşamışlar doğrusu ben bilmiyorum. Bu gün Türkiye de yazılı ve görsel basında boy gösteren, ABD  ile yatıp ABD  ile kalkan, kafasında Amerika yı nereye yerleştireceğini şaşıran  ve onlara tapınan  Amerikancı adamlar ne kadar yerli ve Türk ise, onlarda o kadar İslamcı sayılmalı diyorum. Belki bir gençlik heyecanı ile bir dalgaya tutuldular, belli ortamlarda hareketlilik yaşadılar. Fakat  o ortamların ve dalgaların, sistem içi güç odaklarının elinde bir oyun kartı gibi kullanıldıklarını, ancak oyun bitip yapı paydosu verildiğinde ayıldıklarını düşünebiliriz. Harcanan gençlik ümit ve heyecanlarını bir kenara atıldıklarında hatırladıklarını sanıyorum. Onlar için geçen zaman yitirilen bir anlayıştır. Sudan çıkan balık misali ne kendilerine yar ne de başkalarına dost olma duyguları da tahrip olmuştur  artık. Kendilerini toparlayıp ibret çıkaracakları yerde, her kesi de kendileri gibi sanıp geçmişlerine yükleniyorlar. O gibilerin  İslamcılığı hazmettiklerini, bir kişilik ve kimlik olarak gördüklerini, hayatlarını anlamlandıran bir inanış olarak bezediklerini sanmıyorum. Aksi halde bu duruma düşerler mi idi. Herkes gibi onlar da hesabını Allaha vereceklerdir. İşin bu kısmı da bizi ilgilendirmemektedir. fakat, yine Batının post modern dalgasında  kendi düştükleri zihinsel ve akidevi açmazları ile bireysel özgürlüklerinin doğru yol zannederek geçmişlerini ( ! )  reddetmeleri ve diğer İslamcıları suçlamaları nereye yerleştirmek lazımdır bilemiyoruz. Kendi adıma bu gibilerin, bir heyecan dönemi olarak rüya gördüklerini, aslında ve hiçbir zaman İslamcı olamadıklarını ama kullanıla geldiklerini zihinsel bazda önceden kodlanmış değer yargıları ile sisteme teslim olduklarında görüyorum. Belki sinelerinde gizledikleri şeyleri bu taraflarda gerçekleşmeyeceği gerçeği onları saf değiştirmeye zorlamışta olabilir. Hallerinin meşru olabilmesi, kişisel psikolojik durumlarını izahta zorlanmaları sonucu, geçmişlerini ( ! ) inkar etmeleri, hatta küfretmelerini gayet tabii karşılıyorum. Yoksa, bu uğurda bir ömür mücadele bayrağını bırakmayan ve işini ciddiye alıp dini ile irtibatını, Allah ile bağını koparmadan ömür tüketen meşhur İslamcı Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Seyyid kutup, Ali Şeriati, Mevdudi ve Ercümend Özkan ve Hamza Türkmen ve benzerlerine tarihi bazda hata ve adaletsizlik etmiş olacağımı düşünüyorum. Bu da İslami adalete sığmaz. ( Buradaki isimler ilk elde  seçilmiş olup, benzerlerine haksızlık etmekten ve onları gücendirmekten Allaha sığınır kendilerinden af dilerim ...)

Bu arada sahih İslamı pratiğe uyarlama çabası içerisinde faaliyet gösteren, düşünsel ve kültürel bazdan yola koyularak harekete geçmek, sosyo ekonomik ve siyasi planda bir proje üretmek anlamında çaba sarf eden, sağlıklı ve güzel Müslümanların da bir takım açmazları görülmektedir. Soruda da belirtilen batı da ve  batılı kavramlarda kendilerini ifade etme açmazı bir süredir devam etmektedir. Kendi kültürleri ve anlayışlarını pratize edemeyen anlayışların hakim sistem ve dayatmaları karşısında bocalama geçirmeleri normal karşılanmalıdır. Asıl olan bu gibilerin, duruş ve çıkış pozisyonlarıdır.  Bu durum 7. yüz yıl Arabistan çöllerinde inşa edilmiş doğru kavramların geçersizliğini ve bu günü açıklamada yetersizliğini değil, aynı inanca tabi olmuş, aynı amacı güden bu günkü Müslümanların o kavramları yaşadığı çağa ve hayata geçirmekte zorlandıklarını, onların acziyetini ve yetersizliğini ifade edebilir. Bilgi eksikliğini, mevcudu algılamada ve kuşatmada bazen zorlandıklarını ve çözüm üretmede yeterli olamayabileceklerini de  hesaba katmalıdır. Bu açıklama Müslüman kişinin çıkış noktası ile doğrudan alakalı ve kayıtlı olarak görüldüğünde, rahatlıkla atlatılabilecek bir süreç olarak da görülmelidir.  Böyle bakınca da  hali anlamak ve bu durumun geçici olduğunu görmek gerektir diye düşünüyorum. Demek oluyor ki, Müslüman olduklarını iddia makamında olanlar, daha fazla gayret göstermek, daha sağlıklı ilişkiler geliştirmek, daha çok istişare etmek durumundadırlar.

İslamcılık, selefi, sünni ve mutezili gibi bir ekol değil, bir usul olarak görülebilir. Diğerleri, İslamın içinde ve içeriden bir yorumlama ameliyesi iken, İslamcılık bir yaklaşım biçimi bir mantalite ve total bir bakış açısı olarak gözüküyor. O nedenle eskilerle karşılaştırma yapılamayacak kadar yeni bir durum yeni bir yaklaşımdır. Zaten modern zamanlarda ortaya çıkışı da bu yeniliğine kanıt olabilecektir. Hareket ve  Devlet kavramları da aynı şekilde yeni türemiş ve yaşanan sürece uygunluk arz etmektedir. Bu gün bir İmparatorluk ya da site devletlerinden bahsetmek nasıl mümkün olmuyor ve yaşananı açıklamada zayıf kalıyorsa, yeni kavramlarda  yeni durumları izahta o kadar kuşatıcı kalmaktadır. 

İslamcılığı entelektüel bazda anlayan ve öyle değerlendiren zihinler, İslamın şeri kısmını hazmedemeyip sürekli reform ve yenilik peşinde koşanlardır. Onlar için din bildiğimiz manada İslam olmayıp, batılı manada relıgıon dur. Religıon, dinin şeriatından soyutlanıp, salt düşünsel bazda yoğunlaşılması ve toplumsal kültürün bir parçası olarak yaşatılmaya devam edilmesidir. Dini ne terk ne de aslı ile ihya çabası olmayıp, mevcut yaşanan çağa uydurulma gayretleridir.Hatırlara  getirilecek olursa, bir dönemler sünneti ve hadisi eleştirerek işe başlamışlar ve vahy ile risaleti koparmışlardı. Şimdi de doğrudan Kur ana yöneldiler. Hermenotik, linguistik ve semantik açıdan metin çözme amacından hareketle Kur anı, kutsal metni sorgulama yoluna girdiler. Bu gibileri Müslüman tanımı ile bağdaşık bulamıyorum. Onlar için din, entelektüel bazda bir bilgi yarıştırması gibidir. İslam modernizmi, İslam sosyalizmi, İslam kapitalizmi ve şimdi de İslam demokrasisi üretimleri o kafadakilerin işidir. Bunlarda, reform ve tabii ki Dinde reform bitmeyen bir çabadır.Onlar için din sabitler emreden ve değişmezler koyan bir emir yasak silsilesi olmamalı, kendilerine uygun değişkenleri olan, hatta ve hiç olmazsa zamana uygun ahkamın değişmesi gereklidir...

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'