İslamcılık Üzerine
Hüseyin ALAN
İslamcılık
kavramının ilk kullanıma girdiği ortamı ve zemini kabaca hatırlayarak konuya
giriş yaparsak, soruları daha sağlıklı tartışabiliriz diye düşünüyorum. Bu
sayede kavramın tarihi süreç içerisinde giderek anlam kaymasını da gözlemleme
imkanını yakalamış oluruz.
Osmanlı
imparatorluğunun çöküş yıllarının iyiden belirginleşmeye başladığı 19.y.yıl
devletin girdiği hemen her savaştan mağlubiyetle ayrıldığı yıllardır. Cephelerde
alınan askeri yenilgilerin sonucunda toprak kayıpları oluyor, bu halde devleti
güçsüz duruma sokuyordu. Bazen kendi eyalet valilerinin bile isyan
girişimlerinde çağdaşı diğer devletlerden yardım alarak durumu kurtardığını
hatırlıyoruz. Toprak kayıplarının sonucu devlet giderek parçalanmaya başlamıştı.
Hükümran olduğu eski topraklarda şimdi yeni ulus devletler kuruluyor ve
komşuları modern Batılı Ülkeler oluyordu. Düne kadar küffarın karşısında güçlü
ve galip olan Müslümanlar bu kez yenilgiyi tadıyor ve güçsüz duruma
düşüyorlardı. İşte bu yenilgiler sonucu olarak Devleti kaybetme ve parçalanma
korkusu ile gelecek endişesi baş göstermiştir. Tabiri caiz ise Peygamberin
gününden bu yana devletsiz ve başsız kalmayan Müslümanlar ilk kez parçalanma
duygusu tadıyor ve kötü günler yaşıyorlardı...Devleti kurtarma ve birliği ayakta
tutma gayretlerinin bu dönemlerde ortaya çıktığını, bu akımlardan en önemlisinin
de İslamcılık olduğunu, ana maksatlarının ise mevcut durumdan bir kurtuluş
projesi olduğunu görüyoruz. Tabi seyirde bu kurtuluş projesinin öncelikle
Devlet – i Ali olması, çöküşün önüne geçilme arzusunun bulunması normal olarak
görülmesi gereken bir olgudur. O güne kadar içinde yaşadıkları ortamın ana
belirleyici unsurunun İslam olduğunu, Devletin ve toplumun işlerinin İslam
esasları üzere yürüdüğünü varsayarak işe başladıklarını düşünüyorum. Mevcut
halin ne kadar İslam olduğu tartışmasını bir kenar ederek, asıl o toplumun başka
türlüsünü tanıyıp bilmediğini, en azından yaşaya geldiği halin korunması veya
içine düştükleri durumdan kurtulunması gerektiğini öne alarak hareket
ettiklerini görüyoruz...
Bu tarihi süreçte
batılı ülkeler kendi toplumlarında modernleşme sürecini tamamlamışlar ve ulus
devlet olarak örgütlenip yep yeni bir dünya kurmuşlardır. Kapitalizm evresinde
elde ettikleri teknolojik üstünlük, Devlet örgütlenmesindeki yeni laik yapı,
askeri açıdan saldırgan tutumları ile galip durumda olanlar idiler. Sömürü
savaşında İslam Ülkelerini yağmalama, İmparatorluğu parçalayarak manda devletler
kurma yoluna girdiklerinde Moğol sürüleri gibi saldırgandılar. Asya dan Orta
doğuya Balkanlardan Afrika ya kadar nerede ise Müslüman coğrafya pay
ediliyordu. O günlerde keşfedilen yeni enerji kaynaklarının, hammadde ve Pazar
kavgalarının çekici unsur olarak devreye girmesi, bu coğrafyanın kaderini
etkilemekte idi.
İki karşı durum
arasında belirleyici unsur, Müslümanların zayıf düşmeleri ve çaresiz
kalmalarıdır. Devlet- i Ali nin bir dizi reform ve ıslahat girişimleri de sorunu
çözmekten uzak kalmakta idi. Hilafetin merkezi olan Anadolu da, Pan İslamist dış
politikaların üretilmesi, Müslümanların toplu direnişini temin ve halifeye
bağlılık olarak dağılmayı önlemede başvurulan tedbirler olarak görülebilir.
Islahat ve tanzimat reformları bu çabaların son evrelerini oluşturmaktadır.
İşte böylesi bir
zeminde, Müslüman coğrafyanın nerede ise tamamında ortay çıkan kurtuluş ve
direniş amaçlı çalışmalara İslamcılık olarak bakabiliriz. Anadolu da gelişen
Türkçülük, batıcılık ve İslamcılık olarak ta adlandırılan çevrelerinin
başlangıçta tamamının İslam dairesinde çözümler ürettiğini görmekteyiz. Onlar
İslam dan kopmadan ancak Batının ileri gitmesini de sağlayan unsurların şu
kadarını veya bu kadarını içselleştirerek kurtuluşa erebileceklerini
düşünüyorlardı. Giderek zihinsel bakımdan kopuşlar yaşandı ve doğrudan Batının
değerlerini benimseme ya da kısmen benimseme temelinde ayrılıklar ve cepheler
oluştu. İttihatçıların Cumhuriyeti kurması ile de tarihi çizgide Batı
düşüncesini benimseyen gruplar İslam ı Devlet ve toplum bazında tamamen terk
ederek yürüyüşlerini sürdürdüler. İslam ın bir zamanlar hükümran olduğu diğer
topraklarda zaman aralığı olarak farklı dönemlerde gerçekleşse bile benzeri
süreçler yaşandı. Bir kısım toplumlar doğrudan sömürü dönemini yaşayarak
bağımsızlık elde etseler de, Batılı düşünce galip geldi ve Devlet olarak ta
her tarafa yerleşti. Bu arada İslamcılar olup bitenleri kavramada, yaşanan
süreçleri doğru tahlil etmede ve yeni kurtuluş projeleri üretmede bir dizi hata
yapmış olsalar da, muhalif görüş ve güç olarak hep var oldu. İşte bu
muhalefetin, hangi değerlerden hareketle yapıldığı, ne adına ve nasıl
yürütüldüğü bizler için oldukça önem arz etmektedir. Bu hususun altı kalın
olarak çizilmelidir. Burada bir tesbitin daha belirginleşmesinde yarar vardır;
İslam toplumlarında yeni kurulan bütün Ulus Devletlerde, bir dizi batı
değerlerini ve kurumlarını yerleştirmek adına zorla ve yukarı kattan yapılan
ıslahat ve reform süreçleri sonrasında kurulan yeni düzenler, bunların yönetici
elit ve kadroları artık İslam ile ilişiklerini kestiklerini ve dün karşı
oldukları Batının yanında saf tuttuklarını bilmeliyiz. Çok kaba çizgilerle
farklılıklar ve ayrılıklar olsa da, hemen hepsi çağdaş, modern ve seküler
medeniyetin taklitçisi yaşatıcı elemanları konumuna düşmüşlerdir. Bu noktalara
geliş ve buralarda duruş tabii ki kolay olmamış, bir yığın iç problemlerle,
sosyal ekonomik problemlerle ve toplum hayatının değişim ve dönüşümü ile
zorlanarak ta olsa uğraşmak zorunda kalmışlardır. Yeri gelmişken, iktidar
elitlerinin zorlandığı yerlerde, baskı, dayatma, devlet eli ile zulmü politika
olarak yıllarca sürdürmeleri, muhalefeti yok etme çabaları, giderek bir kısım
Müslümanların Batı sistemlerine kurtuluş gözü ile bakmalarına da neden
olabildiğini gözlemleyebiliyoruz... İslamcılarla gelenekçilerin kopuş noktaları
işte bu noktadır. İslamcılar bu noktada mevcut statükoları red çizgisine
kayarken gelenekçi anlayış mevcuda eklenme durumda kalmışlardır. Hatta onlar
içinde yaşadıkları sistemi benimseme pozisyonuna düştükleri de olmuştur. Bu
aşamada iktidarlar toplumların muhalefetini azaltmak amacı ile onlardan bir
kısmı ile birlikte hareket ederek İslamı politik alanda kullanmayı da ihmal
etmemiştir.
İslam toplumlarında
meydana gelen kurtuluş projelerini iki ana eksende değerlendirmek mümkündür.
İslamcılar ve gelenekçiler. İslamcılık bu noktada muhalif bir damar olarak
pozisyon belirlerken öteden beri süre gelen köklü bir mücadelenin adı olarak
belirginleşmiştir. Tarihi görev olarak kendilerine kalan mirasta her ne kadar
Devleti öncelese, siyaseti ön plana çıkararak siyasi bir teori gibi gözükse ve
bu uğurda çaba sarf etse de, Din den hareketle, Dini esas alarak çıkış yaptığını
görüyorum. Artık onlar yeni bir durumu anlamaya ve karşılamaya çabalıyorlar.
Geleceğin İslam Ümmetini inşa etmeye gayret ediyor ve çalışıyorlar. Bu
çabalamada onların da bir takım değişime uğramalarını kabul etmek gereklidir..
Gelenekçi ya da geleneğin İslamcıları olarak çok geniş bir yelpazede anlayış ve
çevreyi kuşatan akımlar ise, bazen bulunduğu ortamı, Devleti ve değerlerini
hafızalarında kalan kültür olarak yaşatmayı, millici unsurlarla muhafazakar bir
çizgi tutturmayı ve bazen de Batılı değerlere karşı çıkmak adına ama batılı
değerlerden hareket ettiklerini biliyoruz. Muhtemelen hafızalarında yaşattıkları
değerlerin koruyucusu otoritenin bu gün var olanla aynı olduğunu
varsaymışlardır..O nedenle bu kesimlerin, değişen ve gelişen konjoktüre uygun
düşüncelerin etkisinde kalmaları normal gibi gözüküyor. Onları geçmişteki
ıslahatçıların devamı gibi görmekte mümkündür. Sonuçta onlara göre, batı güçlü
biz zayıfız. İşte bu zayıf noktaları ıslah edip o noktadan direnişe
geçilecektir. Mevcudu hazmetmede problem çıkarsa modernizmin etkisine açık hale
gelirsiniz. Öteden beri sanıldığının aksine asıl gelenekçilerin sahih İslam
dan hareket etmediğini, kendilerine miras kalan birikimden hareketle ve güçlü
varsaydığı peşin kabulle batılı bir zihinle yaşamını götürmeye çalıştığını
düşünüyorum. Onların mevcut ile, en azından zihinsel planda ( akidevi olarak )
bir hesaplaşma derdi taşımadığını, var olanı ön kabul olarak yola çıktığını ve
kendilerini çağdaş değerlerle teçhiz etmeye zorlayarak yürüyüşünü sürdürdüğünü
kabul ediyorum. Kavramın her ne kadar tersini çağrıştırması bir realite ise,
söylemeye çalıştığımız şeylerin yaşanan hakikate tetabuk etmesi de bir o kadar
realitedir. Mağlubiyet psikolojisinin onlarda bıraktığı öz güven yitikliği,
güçlü olanın kültürünü hazmetmeye ve giderek meşrulaştırmaya zorlamıştır...
Buradan itibaren
sorulara toplu cevap mahiyetinde; evvela İslamcı tabirini, Müslümanların
kendilerinin üretmediğini, tam tersine onların dışında batılıların kullandığını
görüyoruz. Batılılar bu tanımı, özellikle sömürü ilişkisinde oldukları Müslüman
toplumlarda kendi politikalarına karşı koyan, yerli ayaklarına muhalif olan
düşünce ve hareketler için kullanmıştır. Bunu yaparken de bir soyutlama (
genelden ayırma – toplumdan dışlama - ) düşüncesini taşımaktadır. Bu tabirin
yeni versiyonu ise bilindiği gibi siyasal islamcılıktır. Bu tabir, bir duruşu,
bir pozisyonu ifade etmektedir. İslam Dinini esas alarak siyasi ve toplumsal
proje üreten, mevcut hali kabul etmeyip esastan reddeden bir duruştur. Her ne
kadar süreç içerisinde kırılmalar yaşasa da, bölge ve Ülkelere göre
farklılıklar içerse de, yöntem olarak farklı düzlemlerde boy gösterse de asıl
belirleyeni, durduğu yer, bastığı zemin ve referans aldığı bilgi kaynağı Kitap
dır. Bu duruşu yakalayan İslamcılık giderek İslami hareket bazında boy
gösterecek ve İslam devletini ve İslam Ümmetini inşa etme emelini hep
taşıyacaktır. Bu duruşun geçmişten gelen bir damarı vardır ve kendi geleneğini
gelişerek yerleştirmeye başlamıştır zaten...
İslamcılık
kavramını batılıların isimlendirmesi ve Müslümanların da kabul etmesi veya terk
etmesi teknik bir sorundur. Problemin ana kaynağı, kavramın neye tekabül
ettiği, neyi açıkladığı noktasındadır. Felsefi arka planı olmayan, doktriner ve
total bir akide önermeyen, sapkın düşünce dairesinin anlamlar zincirini
oluşturarak değer yargısı üretmeyen kavramları masum olarak görüyor, başına
veya sonuna eklenen sıfat ya da isimlerle anlam kazanacağını düşünerek hareket
ediyorum. İslamcılık kavramı Esas olarak doğru bir isimlendirme olmasa da,
dünden bu güne bir duruşu, bir pozisyonu ifade ettiği için de anlamlı ve
kullanılabilir buluyorum. Kavramın karşıtı olan ve İslamcı tabirini asıl ayırıcı
durumuna sokan mütedeyyin, halk İslamı, Kültürel İslam ve gelenekçi İslam
kavramının ise hangi duruşu ve pozisyonu ifade ettiğini artık sıra herkesin bile
anlamaya başladığını bilerek. Çünkü onların, özetle özgünlüğünü yitirmiş,
sisteme entegre olmuş ve meşruiyetini sistemin onayına sunmuş kültürel ve sosyal
bir grup oluşturduklarını tesbit edince, söylenebilecek olanlar açıklığa
kavuşmuştur sanıyorum.
Doğru tabir elbette
ki, Müslüman olmalı. Kur ani olan da İslami olan da budur. Fakat, bütün Müslüman
toplumlarda, Müslüman tabirinin orijinal manada bir şey ifade etmediği gerçeğini
de göz ardı edemiyorum. Müslüman toplumlarda, akidesi bozuk, kendini İslama
nisbet eden ancak İslam la uzak yakın bir ilişkisi de bulunmayan ve belki de bu
işin farkında bile olmayan nice insanların da Müslüman sayıldıklarını biliyoruz.
Ayırıcı özelliklerden olması gereken, sahih imandan sonra salih amelleri ile
tebarüz ederken toplumu Dini ilkelerle kuşatma ve Peygamberi yöntem ile dönüşümü
gerçekleştirme vasfını kazanmış bir topluluğun da en azında temsil noktasında
olamadığını görüyoruz. Böyle olunca da, doğru tabir olan Müslüman ifadesi bu
gün için çokta kullanışlı olmamakta ve ayırıcı özellikleri ortaya çıkmamaktadır.
Bu bir handikaptır. Ama giderek aşılacaktır da. Burada Kafirlerin bilerek ve
özellikle saptırma yaptıklarını unutmamak gereklidir. Bir şey daha var ki,
İslamcı tabiri artık başka bir anlamda, bu gün nisbet ve aidiyet ifade
etmektedir. Müslüman ile İslamcı arasındaki anlam yakınlığı, Müslüman olanın
kuru bir ifadeden öte, sosyo ekonomik planda, siyasi ve islami teori
çerçevesinde bir Ümmet planı olan, bir hakim kültür ile medeniyet inşası ve
gelecek tasavvuru kuran olmakta yatmasıdır. İslamcının burada referans aldığı
nokta ve bastığı zemin İslamdır, Kurandır. Bu gün için Müslüman kelimesinin
içermeyip İslamcı kavramının içerdiği anlam farkı buradadır. Diğer bir deyişle,
İslamcı, İslamdan hareketle bambaşka ve kendine özgün bir yaşama tarzı
tasarlayıp öneren kimse olmaktadır. Bu anlayış, yine bu gün itibarı ile,
Müslüman tanımında mündemiç gözükmemektedir.
İslamcı tanımındaki
belirsizlik, klasik düşüncenin her boyutunda yer alan gelenekçi islamcının ve bu
işi entelektüel düzeyde görenlerin kafasında vardır. Onlara göre modern olan
İslamcı kavramı, dini bir ideoloji olarak, salt bir siyasi teori üreticileri
olarak kabul etmektir. Onların hafızası yukarıdaki durumu algılamıyor ve
kodlanmış düşünce kalıpları bu hali tanımlayamıyor. Hele buyurgan efendileri
böyle yönlendirmede bulununca. Dolayısı ile var olanı veri kabul eden, referans
olarak ta batı düşüncesini öne alıp oradan hareketle de Kuranı ve tarihi
yorumlayan, duruş ve pozisyon olarak İslam modernizmini geliştirmeye çalışarak
nerede duracağını bilemeyen zihinlerde, İslamcı tabiri bambaşka alanlara
itilmektedir. Bu anlayışlarında da Batılı ile aynı amaçları taşımasa da aynı
paralel konuma düşmektedirler. Hindistanda Seyyid Ali Han, Mısırda Ali
Abdurrazık, Cezayirde Muhammed Arkon ların, Türkiyede ki izdüşümleri olarak
eskilerden Said Nursi yi, yenilerden İsmail Kara, Ali Bulaç ve benzerlerini bu
açıklamada sayabiliriz.
Son dönemlerde,
İslamcı yaftası ile piyasada boy gösterip İslami faaliyet yaptığını zannederek
gerisin geri gelenekçi çizgiye çark eden, geldiği noktayı meşrulaştırmak içinde
gelenekteki isimleri yeniden keşfeden nice İslamcı ( ! ) çevreleri de bu
anlamda değerlendiriyorum. Onlar gerçekte ne zaman ciddi İslamcılık yapmışlar,
zihinlerinde İslam ne zaman şekillenmiş, ete kemiğe bürünmüş yöntem ve çabaları
ile ne zaman boy göstermişler hangi Ülkede, hangi zaman diliminde yaşamışlar
doğrusu ben bilmiyorum. Bu gün Türkiye de yazılı ve görsel basında boy gösteren,
ABD ile yatıp ABD ile kalkan, kafasında Amerika yı nereye yerleştireceğini
şaşıran ve onlara tapınan Amerikancı adamlar ne kadar yerli ve Türk ise,
onlarda o kadar İslamcı sayılmalı diyorum. Belki bir gençlik heyecanı ile bir
dalgaya tutuldular, belli ortamlarda hareketlilik yaşadılar. Fakat o ortamların
ve dalgaların, sistem içi güç odaklarının elinde bir oyun kartı gibi
kullanıldıklarını, ancak oyun bitip yapı paydosu verildiğinde ayıldıklarını
düşünebiliriz. Harcanan gençlik ümit ve heyecanlarını bir kenara atıldıklarında
hatırladıklarını sanıyorum. Onlar için geçen zaman yitirilen bir anlayıştır.
Sudan çıkan balık misali ne kendilerine yar ne de başkalarına dost olma
duyguları da tahrip olmuştur artık. Kendilerini toparlayıp ibret çıkaracakları
yerde, her kesi de kendileri gibi sanıp geçmişlerine yükleniyorlar. O gibilerin
İslamcılığı hazmettiklerini, bir kişilik ve kimlik olarak gördüklerini,
hayatlarını anlamlandıran bir inanış olarak bezediklerini sanmıyorum. Aksi halde
bu duruma düşerler mi idi. Herkes gibi onlar da hesabını Allaha vereceklerdir.
İşin bu kısmı da bizi ilgilendirmemektedir. fakat, yine Batının post modern
dalgasında kendi düştükleri zihinsel ve akidevi açmazları ile bireysel
özgürlüklerinin doğru yol zannederek geçmişlerini ( ! ) reddetmeleri ve diğer
İslamcıları suçlamaları nereye yerleştirmek lazımdır bilemiyoruz. Kendi adıma bu
gibilerin, bir heyecan dönemi olarak rüya gördüklerini, aslında ve hiçbir zaman
İslamcı olamadıklarını ama kullanıla geldiklerini zihinsel bazda önceden
kodlanmış değer yargıları ile sisteme teslim olduklarında görüyorum. Belki
sinelerinde gizledikleri şeyleri bu taraflarda gerçekleşmeyeceği gerçeği onları
saf değiştirmeye zorlamışta olabilir. Hallerinin meşru olabilmesi, kişisel
psikolojik durumlarını izahta zorlanmaları sonucu, geçmişlerini ( ! ) inkar
etmeleri, hatta küfretmelerini gayet tabii karşılıyorum. Yoksa, bu uğurda bir
ömür mücadele bayrağını bırakmayan ve işini ciddiye alıp dini ile irtibatını,
Allah ile bağını koparmadan ömür tüketen meşhur İslamcı Muhammed Abduh, Reşit
Rıza, Seyyid kutup, Ali Şeriati, Mevdudi ve Ercümend Özkan ve Hamza Türkmen ve
benzerlerine tarihi bazda hata ve adaletsizlik etmiş olacağımı düşünüyorum. Bu
da İslami adalete sığmaz. ( Buradaki isimler ilk elde seçilmiş olup,
benzerlerine haksızlık etmekten ve onları gücendirmekten Allaha sığınır
kendilerinden af dilerim ...)
Bu arada sahih
İslamı pratiğe uyarlama çabası içerisinde faaliyet gösteren, düşünsel ve
kültürel bazdan yola koyularak harekete geçmek, sosyo ekonomik ve siyasi planda
bir proje üretmek anlamında çaba sarf eden, sağlıklı ve güzel Müslümanların da
bir takım açmazları görülmektedir. Soruda da belirtilen batı da ve batılı
kavramlarda kendilerini ifade etme açmazı bir süredir devam etmektedir. Kendi
kültürleri ve anlayışlarını pratize edemeyen anlayışların hakim sistem ve
dayatmaları karşısında bocalama geçirmeleri normal karşılanmalıdır. Asıl olan bu
gibilerin, duruş ve çıkış pozisyonlarıdır. Bu durum 7. yüz yıl Arabistan
çöllerinde inşa edilmiş doğru kavramların geçersizliğini ve bu günü açıklamada
yetersizliğini değil, aynı inanca tabi olmuş, aynı amacı güden bu günkü
Müslümanların o kavramları yaşadığı çağa ve hayata geçirmekte zorlandıklarını,
onların acziyetini ve yetersizliğini ifade edebilir. Bilgi eksikliğini, mevcudu
algılamada ve kuşatmada bazen zorlandıklarını ve çözüm üretmede yeterli
olamayabileceklerini de hesaba katmalıdır. Bu açıklama Müslüman kişinin çıkış
noktası ile doğrudan alakalı ve kayıtlı olarak görüldüğünde, rahatlıkla
atlatılabilecek bir süreç olarak da görülmelidir. Böyle bakınca da hali
anlamak ve bu durumun geçici olduğunu görmek gerektir diye düşünüyorum. Demek
oluyor ki, Müslüman olduklarını iddia makamında olanlar, daha fazla gayret
göstermek, daha sağlıklı ilişkiler geliştirmek, daha çok istişare etmek
durumundadırlar.
İslamcılık, selefi,
sünni ve mutezili gibi bir ekol değil, bir usul olarak görülebilir. Diğerleri,
İslamın içinde ve içeriden bir yorumlama ameliyesi iken, İslamcılık bir yaklaşım
biçimi bir mantalite ve total bir bakış açısı olarak gözüküyor. O nedenle
eskilerle karşılaştırma yapılamayacak kadar yeni bir durum yeni bir yaklaşımdır.
Zaten modern zamanlarda ortaya çıkışı da bu yeniliğine kanıt olabilecektir.
Hareket ve Devlet kavramları da aynı şekilde yeni türemiş ve yaşanan sürece
uygunluk arz etmektedir. Bu gün bir İmparatorluk ya da site devletlerinden
bahsetmek nasıl mümkün olmuyor ve yaşananı açıklamada zayıf kalıyorsa, yeni
kavramlarda yeni durumları izahta o kadar kuşatıcı kalmaktadır.
İslamcılığı
entelektüel bazda anlayan ve öyle değerlendiren zihinler, İslamın şeri kısmını
hazmedemeyip sürekli reform ve yenilik peşinde koşanlardır. Onlar için din
bildiğimiz manada İslam olmayıp, batılı manada relıgıon dur. Religıon, dinin
şeriatından soyutlanıp, salt düşünsel bazda yoğunlaşılması ve toplumsal kültürün
bir parçası olarak yaşatılmaya devam edilmesidir. Dini ne terk ne de aslı ile
ihya çabası olmayıp, mevcut yaşanan çağa uydurulma gayretleridir.Hatırlara
getirilecek olursa, bir dönemler sünneti ve hadisi eleştirerek işe başlamışlar
ve vahy ile risaleti koparmışlardı. Şimdi de doğrudan Kur ana yöneldiler.
Hermenotik, linguistik ve semantik açıdan metin çözme amacından hareketle Kur
anı, kutsal metni sorgulama yoluna girdiler. Bu gibileri Müslüman tanımı ile
bağdaşık bulamıyorum. Onlar için din, entelektüel bazda bir bilgi yarıştırması
gibidir. İslam modernizmi, İslam sosyalizmi, İslam kapitalizmi ve şimdi de İslam
demokrasisi üretimleri o kafadakilerin işidir. Bunlarda, reform ve tabii ki
Dinde reform bitmeyen bir çabadır.Onlar için din sabitler emreden ve değişmezler
koyan bir emir yasak silsilesi olmamalı, kendilerine uygun değişkenleri olan,
hatta ve hiç olmazsa zamana uygun ahkamın değişmesi gereklidir...