İslamcılık
Kenan ÇAMURCU
C-1: "İslamcı"
tanımının içine soruda sözü edilen anlamın girdiğini sanmıyorum. Müslüman
dünyada, İslam’ın ne "sağ", ne de "sol"unda böyle bir tarzın yer bulabileceğini
düşündürmeyecek bir tarihsel ve kültürel tecrübe yaşanmıştır/yaşanmaktadır.
Soruda tanımı verilen "İslamcılık" daha çok yarı laik muhafazakarlık olarak
kendini gösteren "sağ" için anlamlı görünmektedir. Etnik kültürel ve teritoryal
tarihselciliği doktrin edinmiş bu sağ bakımından İslamcılık bir yana, İslam da
bir din olmaktan öte entelektüel bir uğraşı alanı, bilgi nesnesi ve etnik
kimliğe yapışık tarihsel vakıadır.
Özellikle batılı
analistler nezdinde herhangi bir müslümanın "İslamcı" olarak tanımlanmasına
neden olan kriterlere uyan algı ve anlayış sahiplerinin belki de başka bir
açıdan İslamcılığa bakmaları konuyla ilgili açıklayıcı ipuçları verebilecektir.
Şu halde İslam’ın ideolojik okunmasının hayli yeni bir tecrübe olduğunu
söyleyerek söze girmek mümkündür. İslamcılık, bu tecrübenin en önemli
tezahürlerinden biri olarak 20. yüzyılın kavram ve tanımlarına uygun biçimde
bedenlenmiş ideolojik bir tutumdur. Dolayısıyla İslamcılığı, "inanç ve hayat
tarzını birbirinden ayırmış bireylerin entelektüel stili"yle açıklamanın
İslamcılığa ışık tutamayacağı söylenebilir. İslamcılık, Osmanlı İmparatorluğunun
dağılma sürecindeki "İslam birliği" ideolojisinden başlayarak, kurtuluş
savaşlarının dinamik fikrine, oradan "İslam devleti" ideolojisine ve "İslam
devrimi" doktrinine kadar bir dizi içerikle kendini ortaya koymuş farklı ve çok
yönlü bir hareket sayılmalıdır. Fakat bütün bu aşamaların hiçbirinde hareketin
her düzeyden öznesi müslüman bireyler veya örgütlerin, hevesle benimseyerek
kendilerine "İslamcı" dediklerini söyleyemeyiz. Her ne kadar "İslamcı"lar
kendilerini sıradan ve ortalama müslümandan farklı görüyor ve farklı bir isme
şiddetle ihtiyaç duyuyorduysalar da "İslam’ın aktivisti" anlamını çağrıştıran
"İslamcı" adını dışarıdan bir yakıştırma ve fiili durum olarak kabullenmiş
görünmektedirler. Herhalde geçmişin "mübelliğ/tebliğci", "muslih/ıslahçı" gibi
tanımlamaları modern zamanlarda tarihsel cemaat ilişkilerinden çok örgüt
bağlarıyla sorunlara bakan "müslüman aktivist"leri heyecanlandırıp tatmin
etmediğinden, naçar "İslamcı"lığı seçmiş olmalıdırlar. İsimlendirme serüveni bir
yana, önemli olan, "İslamî aktivizm"in ayakta ve diri kalmasını sağlayan
gelişmelerdir. Kimi müslüman bireylerin neden dini tebliğ etme ya da müslüman
toplumdaki yanlış dini inanışları tashihle yetinmeyip ulusal ve uluslararası
politik düzeylere din adına ve dinle birlikte katılmak istedikleri; bu uğurda
dinden ideoloji çıkarmaya önemli bir mesai ayırdıkları; çıkardıkları ideolojiyi
örgütlere dönüştürdükleri; kitlelere tarihsel İslam'ı tebliğ etmek yerine bu
ideolojiyi sunup gidişata dahil olmalarını önerdikleri vs. parametreleri
İslamcılık kavramına duyulan ihtiyacı anlamayı kolaylaştıracaktır.
C-2: Çoğu insan,
tıpkı başka kavramlar gibi "İslamcı" tanımının da belli bir tarihsel kategorinin
kavramı olduğunu düşünüp bu kategoriyle ilişkisini sürdürmeyi gerekli
görmediğinden kendisini bu kavramla tanımlamaktan vazgeçmiş durumda. Buradan
hareketle ben, "İslamcı" ile "Müslüman" kelimeleri arasındaki farkın da tarihsel
bir kategori sayılması gerektiğine inanıyorum. Tıpkı sufiler ve olmayanlar,
tebliğciler ve olmayanlar, ıslahçılar ve olmayanlar arasındaki fark gibi,
İslamcılar ve olmayanlar arasındaki fark da kendi dönemsel koşulları içinde
anlamlı ve geçerli görülmelidir. Yakın dönemden başlarsak, "İslam devleti"
ideolojisine inananlar (İslamcılar) ile bu ideolojiye entelektüel ya da başka
temellerde itiraz edenler arasındaki fark o dönem için neredeyse bir iman sorunu
olarak algılanıyorken bugün herhalde böyle bir karşıtlıktan söz ediyor değiliz.
İran İslam devriminden mülhem, bir dönem ulemanın siyaset üzerindeki etki ve
yetkisini "İslamî siyaset"in önkoşulu sayıp karşı görüşü laiklik kabul ederken
şimdilerde böyle bir tartışma başlığını anlamlı bulmuyoruz. Cemaleddin
Esedabadî’nin II. Abdülhamit’i İslam birliğini diriltmeye çağırdığı koşullardaki
"ümmet" tanımıyla sonraki dönemlerin ümmet algılamaları arasında ne denli derin
farklılıklar bulunduğunun farkındayız.
Her dönemin
İslamcıları, o dönemde kendileri gibi düşünmeyen başka meşrep ve eğilimlerdeki
müslümanlardan elbette farklı şeyler söylediler/söylemektedirler. Bunu ilkesel
olarak "İslamcılık" ile "Müslümanlık" arasında kavramsal ve genel geçer bir
farklılık olarak nitelemek doğru bir çıkış noktası olmayacaktır. Bir müslümanın
politik tercihinin İslamcılıktan değil, mesela liberal fikirlerden yana
olmasının artık iman sorunu sayılmadığını gözlemleyebiliyorsak normalleşmenin
göstergesi olarak bundan ancak mutluluk duymalıyız.
60’larda Kutub ve
arkadaşlarının doktrine etmesiyle içerik ve kabuk değiştiren İhvan hareketinin,
önceki dönemlerden farklı olarak, kurulu siyasi düzenin meşruiyetini din adına
sorgulamaya başlamasıyla oluşan "dil" ile İslamcılığın ortalama müslümanlıktan
koptuğu ve kendisine bağımsız bir mecra açtığı düşünülebilir. Dini hayatı
içselleştirmiş bir toplumun aşağıdan yukarı doğru yaygınlaşıp büyümesiyle
politik düzenin de değişeceği öngörüsünün paradoksal olarak o dönem
İslamcılığını müslümanlıktan farklı bir hareket haline getirdiği açıktır.
Kutub'un "cahiliye toplumu" kavramsallaştırmasıyla müslüman kitleler bir anda
ortalama dini inanç ve hayatın dışına çıkınca onları "gerçek" dine kazandırmakla
yükümlü bireyler müslümanlıkla yetinemeyerek bir İslamcılık inşa etmek durumunda
kaldılar. Böylesine gerilimli bir zeminin sunduğu tek imkan, İslamcılığın
müslümanlıktan fazla ve önemli, hatta kimi zaman mümin olmanın vazgeçilmez
koşulu haline gelmesidir. Türkiye’deki İslamcılığın öncelikle bu düşünsel
serüvenden etkilenerek kimlik oluşturduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir.
Gerçi o dönemin yaygın nitelemesiyle kendilerini "muvahhid" kelimesiyle
tanımlayanlar, kentlerde ortaya çıkan İran İslam devriminin etkisiyle kentli
"İslamcı"lığı iyice farkettikten sonra mahçup "muvahhid"liği bırakıp bu
tanımlamayı yükselttikler belki ama yine de müslümanlıkla kendileri
(İslamcılar) arasında varolduğunu düşündükleri farktan vazgeçmediler. Arap
düşüncesinin (İhvan) güçlü biçimde beslediği bu yaklaşımla tamamen zıt ve çok
daha kuvvetli İran düşüncesi (İslam devrimi) nedense yerleşik modeli
değiştiremedi. Ancak politik tansiyonun yatışmasından sonradır ki müslümanlık
İslamcılığın ipoteğinden kurtulmuş ve yeniden kendi başına anlamlı bir tanımlama
olabilmiştir.
C-3: İslamcılık,
İslam tarihinin diğer eğilimlerinden farklı olarak dünyevi bir harekettir.
Dinden çıkarılmış bir ideolojiyle politik ve sosyal konularda yorumlar yapmış ve
önermeler sunmuştur. Dinden ideoloji çıkarılması, dünyevi konulara dinî kimlik
ve bilinçle müdahale edilebilmesinin önünü açmıştır. Oysa 20. yüzyılın başlarına
kadar müslüman ulema ya da fikir adamları dinin kendisiyle ilgili ve içbükey bir
faaliyet alanı olarak "ıslah"la uğraşıyorlardı. Yine belki de bu nedenle,
yaşadıkları ülkelerdeki kurulu düzenin meşruiyetini tartışmak ve onu dinden
edinilmiş ideolojiye uygun olarak değiştirmeyi talep etmek yerine "dış düşman"a
karşı ülkelerini savunmaya daha bir odaklanmışlardı. İslam dünyasında yükselen
fikir akımlarına bağlı olarak İslamcılık da radikal değişimler geçirdi, dönüştü
ve başkalaştı. Şu halde "İslamcılığın kriterleri" denebilecek bir şablondan
kolayca söz edilemeyecektir. Geçmişten bugüne kadarki gelişimine bakıldığında
nasıl ki kriter olmaya imkan tanıyan bir Türkçülük’ten söz edilemiyorsa böyle
bir İslamcılık’tan da bahsetmek mümkün değildir. Ama belki bundan önce, hangi
düşüncenin İslamcılığa uygun olduğunu anlamaya yarayacak kriterlerin ardına
düşmek ya da böyle ölçüm parametreleri kurgulamak doğru olmayabilir. Diğer
tarihsel ideolojiler ve politik tutumlar gibi İslamcılık da varolmaya devam
edecektir ve kimi müslüman bireyler kendilerini İslamcı olarak
tanımlayacaklardır. Fakat biz, müslüman olmayanla müslüman olanı ayırt ettiğimiz
kesinlik ve kolaylıkta kimin İslamcı olduğu, kiminse olmadığını bilemeyeceğiz.
Belki en çok hangi İslamcılığa yakın durduklarını sorup yaklaşım yöntemlerini
bulup çıkarmaya çalışabileceğiz.
C-4: İslamcılığın
dışarıdan bir tanımla olduğuna kuşku yoktur. Ne Cemaleddin Esedabadî, ne
Mevdudî, ne Abduh, ne Humeynî kendisini böyle tanımlamadı. Kimi müslüman
aydınların bu tanımlamaya razı olmaları, sıradan ve ortalama müslümandan ayırt
edilmede elverişli bir kavramsallaştırma gibi görünmesindendir. İslam
ülkelerinde muhalif bir politik bilinç taşımanın adını "İslamcılık" koyduğumuzda
bu muhalif bilincin müslüman bireye ait olduğunu söylemiş oluyoruz. Aynı
bilincin sahibi marksist soldan bir birey olsaydı bu kez İslamcı yerine
sosyalist diyecektik; yahut hangi siyasi çevredense o. Şu halde İslamcılık belli
dönemlerde belli konularda duyarlılık sahibi olan müslümanları ifade etmek üzere
başvurduğumuz bir tanımlamadır ve her dönemin kendine ait duyarlılıkları bu
tanım içinde kalmakta sakınca görmemiştir. Aslına bakılırsa oryantalistlerin
"İslamcı"dan kasdettikleri de aşağı yukarı budur. Meşrutiyet döneminin
duyarlılıkları koşullarında İslamcılık o döneme özgü bir politik hareketken,
bugünün duyarlılıkları koşullarında bu döneme özgü bir İslamcılıktan bahsetmek
gerekir.
C-5: Farklı
kültürel iklimlerin kavramsal çekim alanına girildiği için kendi kavramlarını o
kültürel çerçevelere uydurmaya çalışmayı patolojik sapma sayıp bir kenara
bırakırsak, herhangi bir ‘bilgi’nin düşünce aynamıza yansıması düştüğünde bunun
birbirine dönük tüm aynalara etkisi olacağını kabul etmeyi gayri meşru görmeyiz.
Değişik disiplinlerin önümüze koyduğu herhangi bir bilgiyle eğer sorularımız da
farklılaşıyor, ya da yepyeni sorular ortaya çıkıyorsa bunun kaçınılmaz sonucu
eski sorularımıza aldığımız cevaplarla artık ikna olamamaktır. 7. Yüzyılda
Arabistan’da sorulan sorulara alınan cevapların bugün yetersiz kalması yöntem
(usul) bakımından hiç kuşkulu değildir. Ancak sorulan sorulara cevap veren ve
kendiliğinden konuşmayan bir metin olarak Kur'an, her dönemin müslümanına farklı
cevaplar verebilir. Burada güneşin artık filan kimsayal bileşimlerden oluşan bir
ateş topu olduğunu biliyor olmamızın eski güneş kavrayışının büyüsünü bozduğunu
düşünmemek gerekir. Bilgimizdeki bütün o artış ve zenginleşmeye karşın güneş
hala edebi zevkimize hitap edebilir ama onunla ilgili eski cevaplarla
yetinilmesi kimseye önerilemez. Kavramsallaştırma süreçlerinin beşeri yanı,
hiçbir kavram ve kavramsallaştırmanın tüm zamanları ve müslümanları bağlayıcı
olamayacağının kanıtı, belki güvencesidir. Beşeri olan her şeyin, ilgili toplum
için kullanışlı, açıklayıcı, ön açıcı ve yön gösterici olması koşulunu taşıması
elbette önemlidir, ama bu, İslam söz konusu olduğunda her şeyin "İslamî"sinin
bulunması gereğini dayatmaz. Başka bir tartışma başlığı olmakla birlikte burada
hemen söylenmesi gereken, herhangi bir şeyin "İslamî"sini oluşturma özeni yerine
müslümanların yararına (mesalih) olup olmadığının gözetilmesinin ‘usul’e uygun
düştüğüdür.