Yıl 22  Sayı 292 Nisan 2003
Bu Sayıda
 

Muktedir Olabilmek ya da Bumerang Şeytan Döngüsü

 

Yeryüzünde hak ve adaleti hakim kılacak, müstekbirlere karşı zayıf, çaresiz ve kimsesizlerin yanında yer alabilecek caydırıcı bir güce sahip Tevhid ehlinin bulunmadığı dünyamızda, çıkar ve güç mücadelesi adına her yolu mübah gören şeytani güçlerin, planlı, kapsamlı, ideolojik derinliği olan yeni bir zulmü ile karşı karşıya bulunmaktayız... Evet, uzun süredir beklenen ve 20 Mart’ta fiilen başlatılan ABD’nin Irak’a saldırısı, öncesi ve sonrasıyla, nitelikleriyle uzun süre tartışılacak ve bazı çevrelerin iki yüzlülüklerini, ilkesizliklerini suratlarına çarpacaktır. Öyle ki, bu savaş, klasik anlamıyla, tarafları ve güçleri belirli iki unsurun ideolojik veya çıkar amaçlı savaşlarından biri değildir. Bu savaş, küfrün başat gücü olan ABD ile emperyal amaçları bulunan ABD’nin taşeronluğunu yapmış bulunan ve bir süredir tasfiye edilmek istenen işbirlikçi, tetikçi bir gücün varolma mücadelesi arasına sıkışan yeni dünya düzeni kurma ve bu düzende aslan payını kapma sürecinin bir aşaması olarak gözükmektedir...

Bir kez daha altını çizerek belirtmeliyiz ki bu savaşta, maalesef, bir güç olarak müslümanlar taraf olacak durumda değildirler. Ne var ki, kendini İslam ile tavsif eden değişik nitelikteki birçok topluluk, bu savaşın hedef kitlesi ve bu savaşta en çok etkilenen bireyler durumundadırlar. Buna karşın, bu kirli savaşın tarafları, küfrün değişik unsurları ve onlarla değişik mülahazalarla dayanışma içerisinde bulunan yerli işbirlikçilerdir. Bunlar, bir tarafta, tek kutuplu dünya düzensizliğinde "güçlü olan haklıdır" mantığıyla "medeni dünya" adına hareket eden ve kendisini dengeleyecek gücün henüz ortaya çıkmadığı ABD ve ABD ile birlikte hareket etmeyi çıkarları ve/veya reelpolitik gereği görenler ile diğer tarafta, ABD’nin bu ve benzeri keyfi planlarını ve operasyonlarını, kendi gelecekleri ve çıkarları için tehlikeli görerek onu durdurma arayışı içerisinde olanlar ve bu güçlerle aynı kulvarda bulunmaktan başka çıkar yolu olmayanlardır. Dünyadaki mevcut güç dengeleri böyle bir manzara ortaya koymaktayken, kamuoyuna yansıyan görüntüye göre, "savaşa evet" diyenler bir tarafta, “savaşa hayır” diyenler diğer tarafta. Oysa, ilkesel düzlemde "savaşa hayır" diyen marjinal bir grubu dışarıda tutarsak, tarafların pozisyonlarını belirleyen saikin güç ve çıkar mücadelesinde öne geçme kaygısı olduğu açıkça görülecektir. Nitekim, uluslararası meşruiyet arayışı içerisindeymiş izlenimi vermeye çalışan ve bu gerekçeyle ABD’nin Irak’a saldırısına hayır diyen başta Fransa ve Almanya’nın ilkesel ve ahlaki bir kaygı taşımadığı konuyla ilgili herkes tarafından bilinmektedir. Onların ve onlarla paralel düşünen devletlerin asıl kaygısı, bu savaşın sonunda ABD’nin Ortadoğu’ya hakim olmasının kendi çıkarlarına ve bölgeyle ilgili emperyal planlarına zarar vereceğidir...

Bu güçlerin dışında, henüz oyun kurucu bir konuma sahip olmayan, ancak jeostratejik ve ideolojik konumu itibariyle bölgesel güç olma yolunda hızla itelenen Türkiye’nin durumu ise gerçekten ilginç bir görünüm arzetmektedir. Zira Türkiye, bir yandan mirasçısı olduğu bir tarihin ağırlığı altında ezilirken diğer yandan, kuruluşuyla birlikte kıblesini döndüğü Batı’ya ideolojik, siyasi, ekonomik v.b. boyutlarda tartışılmaz bir bağlılık/bağımlılık içerisinde bulunmaktadır. Aynı zamanda, bazılarının romantik iddialarının aksine, ABD’nin Irak’a saldırısıyla önemli bir aşama kazanan bir emperyal planın sonunda ortaya çıkacak yeni durumlardan en çok etkilenecek, belki de belirli oranda etkileyecek bir ülke konumunda bulunmaktadır Türkiye. Dolayısıyla, Türkiye’nin konuyla ilgili ikircikli tavrı, TBMM’nin konuyla çok yakından ilgili tezkereyi reddi sonucunda ortaya çıkan kriz büyük yankı yapmıştır. Böyle olması da kaçınılmazdır.

Zira, bu coğrafyada, ABD ve Batı tarafından çepeçevre kuşatılmış, bekası Batılı değerlerin yaşatılması ve kökleştirilmesine bağlanmış bir Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. Ve Türkiye ile ABD ilişkileri stratejik düzeyde değerlendirilen bir ilişkidir. Her ne kadar Türkiye, İngiltere ve İsrail gibi gerçek anlamıyla bir stratejik ortak özelliklerine sahip değil ve stratejik ortak muamelesi görmüyorsa da bu Türkiye’nin konumunu ve stratejik önemini ortadan kaldırmamaktadır. Böyle olduğu için, ABD ve Batı, Türkiye’nin yeniden yapılandırılmasına büyük önem atfetmektedirler. ABD, AB ülkeleri nezdinde girişimlerde bulunarak, hatta zaman zaman baskı yaparak Türkiye’nin AB’ne üyeliğinin önemini vurgulamaktadır. Üstelik ABD’nin bu girişimlerini, sadece AB içerisinde bir "Truva Atı" arayışına indirgemek asıl önemli gerekçelerini atlamak anlamına gelecektir. Çünkü ABD’nin bu konudaki ısrarının gerçek nedeni aşağıdaki satırlarda gizlidir: "Türkiye, yüksek ve genç nüfusu, laik anayasası, kritik önemdeki stratejik konumu ve NATO’ya mutlak sadakatiyle Avrupa’da yer almayı hak etmekte". Ve "Türkiye, AB’ye hızla dahil edilmez ise laikliği bir kenara bırakıp İslamcı kampa sürüklenir". Bazıları farkında olsun ya da olmasın, bu ideolojik gerçek, başta ABD olmak üzere Batı’nın uykularını kaçırmaktadır. Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise, bu çerçevede yürütülen "derin/ideolojik" savaş, müslümanların geleceği açısından korkunç bir manzaraya işaret etmektedir. Hayati öneme sahip bu gerçek, konjonktürel ve pragmatik gerekçelerle görmezlikten gelinemeyecek kadar büyük önem arzetmektedir.

Zaten konunun can alıcı bu boyutunu yakalayabilenler, Türkiye’nin, ilerideki bir zaman diliminde gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olsa da, ABD ile stratejik ortaklığının İsrail’in stratejik ortaklığından çok daha kritik bir anlam taşıdığını kavrayabileceklerdir. Zira her ne kadar İsrail, bölgede ABD açısından bir ileri karakol işlevi görse de, arkasında siyonist ideolojiye sahip büyük kapital sahiplerinin desteğini hissetse de, bölgede ABD ve Batı’nın hakimiyetinin sürmesinde belirleyici gücün, stratejik ortak olabilen Türkiye’nin olması kaçınılmaz gözükmektedir. Bölgedeki işbirlikçi devletler ve yöneticilerden başka Batı’ya bu imkanı sağlayacak güç söz konusu değildir. Dolayısıyla, ileride söyleyeceklerimizin, yorumlarımızın da doğru algılanabilmesi için, altını bir kez daha çizmeliyiz ki, bölgesel politikalarda ve müslümanlarla ilgili projelerde merkeze yerleştirilen ülke İsrail değil Türkiye olmak zorundadır. Laik-demokratik müslüman tipolojisi üzerine bina edilmeye çalışılan "Türk Müslümanlığı" projesi bağlamında yeniden yapılandırılan Türkiye’nin bu stratejik vazgeçilmezliğini ihmal eden her türlü tahlil ve değerlendirmeler de dolayısıyla geçersiz olacaktır. Aynı zamanda, global sistemdeki güç dengeleri ve bu sistemin bölgedeki bir uzantısı olan Türkiye’nin, Batı dışında kendine yer aramayı bekası için tehdit gördüğü gerçeği dikkate alındığında, sistem-içi unsurların manevra/iktidar alanının ne kadar sınırlı olduğu da ortaya çıkacaktır.

Ne yazık ki, bu yalın gerçeklere rağmen Türkiye’yi yönetmeye talip olanlar, yukarıda altını çizdiğimiz iki yüzlü, uzun soluklu planın kaçınılmaz ortakları durumunda olacaklardır. Ve bu plan çerçevesinde ortaya konan senaryonun aktörleri olarak global sistemdeki dengeleri, Türkiye’nin bu sistem içerisindeki yerini ve manevra alanını doğru okuyamayan yöneticiler başarısızlığa mahkumu olacaklardır. Nitekim AKP ve hükümeti yönlendiren liderler, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu şartlara göre bir politika mı izleyecekler, yoksa bu şartları değiştirmeye yönelik radikal politikaların ilk adımını mı atacaklar, bunun kararını yansıtan bir görüntüyü dahi kamuoyuna sunamadılar. İki arada bir derede seyreden bu kararsız, dağınık ve parti olmaktan uzak, beceriksiz tutumlarına bir de isabetsiz öngörüler eklenince tam bir fiyaskoyla neticelenen bir süreç kaçınılmaz hale geldi.

"HER HÜKÜMET İKTİDAR DEĞİLDİR"

Gerçekten tam anlamıyla başarısız bir sınav veren hükümetin, mevcut statükoda, çok sınırlı olan iktidar gücünün alanını genişletmek üzere atacağı adımların konjonktürün de olumlu etkisiyle yeni açılımları beraberinde getirmesi imkanı şimdilik ortadan kalkmış gözükmektedir. Böylelikle Türkiye’nin yeniden yapılandırılması anlamında bir ileri adım atılamamış olduğu gibi, bu durum, zorlu bir dönemeçte, hem de TSK’nin de mütereddit olduğu bir karar arefesinde hükümet politikasının yeniden Genelkurmay ve Dışişleri tarafından belirlendiği bir sürece yeniden girilmesi sonucunu doğurmuştur. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in, "Savaşa ilişkin açıklamaların bundan böyle Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nca yapılacağını" bildirmesi de bu gerçeği ortaya koymaktadır. Yani, demokratların kalıplaşmış söylemleriyle "Devlet, iktidarı hükümetten devralmış" gözükmektedir.

Yeri gelmişken şu hususun altını çizelim ki, yanlış anlamaların; bazı çevrelerin, ilkesizliklerinin üstünü örtmek adına bir metnin bütünündeki mesajı bir kenara itip takıldıkları kelimelerle muhataplarını mahkum bedbahtlığının da önüne geçelim.

Hükümetin ABD damgası taşıyan Irak’a saldırı planlarına karşı bir tavır sergilemesi, daha genel bir ifadeyle, her türdeki küfre karşı şahsiyetli bir politika izlemeye başlaması öncelikle ve en çok müslümanları sevindirecektir. Ancak, müslümanlar bilmektedir ki, bu hamasi nutuklarla, romantik savaş karşıtı gösterilerle gerçekleşecek bir tavır değildir. Bu tür bir politikanın gerek ve yeter şartları mevcuttur. Oysa, mevcut hükümetin izlediği yol, radikal bir politika değişikliğinin gereği olarak gözükmemektedir. Üstelik hükümet, böyle bir politika izleme konusunda bırakın bir hazırlığa sahip olmayı, sistemin bir parçası olarak, bir niyet beyanında da bulunmuş değildir. Tam tersine global sistemin lideri durumundaki ABD’nin şeytani senaryolarının bir aktörü olduğu gerçeği de açıkça görülebilmektedir. Öyleyse, hükümetin uygulamaya çalıştığı politika, global sistemin ve bu sistemin bir uzantısı olan mevcut sistemin çerçevesi içerisinde bir politikadır. Ve bu politikaya, Cumhurbaşkanı’ndan muhalefete, TBMM’nden sivil ve askeri bürokrasiye devletin tüm unsurları ortak olmuşlardır. Her ne kadar sonuç ortaya çıkınca başarısızlık AKP hükümetinin üstüne yıkılmış ve herkes kendi bakış açısıyla değerlendirmeler yapmışsa da fiyaskonun tüm devlete ait olduğunu iddia edenlerin güçlü kanıtları bulunmaktadır. Tüm taraflar, açık veya gizli, kendine aşırı güvenen veya müteredit tavırlarıyla, "Türkiye, Kuzey’den bir cephe açılmasına müsaade etmezse bu savaş olmaz, en azından kısa dönemde savaş başlamaz ve barış için zaman kalır" öngörüsüne itirazda bulunmadılar. Çeşitli mülahazalarla da olsa bu öngörüye çok açık bir karşı duruş sergilemediler. Üstelik, bu teze çok inanan çevreler bu tezlerini sokaktan gelen tepkilerle de besleyerek her fırsatta kamuoyu ile paylaştılar. Ama, bunun sonucunda ortaya çıkacak olumsuz bir gelişmeyle, Türkiye’nin, kendi güvenliğini korumak maksadıyla elzem gördüğü Kuzey Irak’taki gelişmelere müdahale edemez duruma düşeceğini, bir kenara itilme tehlikesiyle karşı karşıya geleceğini dahi düşünemediler. Belki, burada, TSK’nin tavrındaki bir nüansa dikkat çekmek gereği bulunmaktadır. TSK, her ne kadar, daha sonraki açıklamalarıyla yukarıdaki öngörüye tam inanmadığını ifade etse de, gerek, her zamanki tavrının aksine, tezkereden önceki MGK’nda kaygılarını açıkça ortaya koymamayı yeğlemesi ve gerekse de "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibine bağlılık ile Kuzey Irak’ta kurulması kuvvetle muhtemel gördüğü "Kürt Devleti" tehlikesine karşı hassas olması arasında gidip gelmesi nedeniyle, Tezkere’nin reddinde belirleyici olmasa da etkili olmuştur. Dışişleri bürokrasisinin de bu çizgiye çok uzak durmadığı konunun uzmanlarınca bilinmekte ve ifade edilmektedir. Cumhurbaşkanı’nın tavrını, siyasi bir tavır olmaktan öte bir yargıcın Anayasa’nın bir maddesini yorumu sınırları içerisinde değerlendirmek ise yanlış olmayacaktır. Bugünkü manzaranın ortaya çıkmasında baş aktörlerden biri olan ana muhalefet partisi CHP’nin politikası da, vizyondan uzak, dünyadaki ve bölgedeki dinamik gelişmeleri iyi okuyamayan, en kötüsü de, sistem içerisinde kalıplaşmış yargıları aşan gelişmelere yeni politikalar üretemeyen bir nitelikteydi. Burada AKP’nin hükümet olması nedeniyle sorumluluğunun fazla olması gerçeği, CHP’nin aynı konumda olması halinde farklı bir siyaset izleyeceği anlamına gelmemektedir. Hatırlanacağı gibi, II. Tezkereye çok sert muhalefet eden CHP, tezkere reddedilip sorunlar iç içe geçmeye yüz tuttuğunda Genelkurmay Başkanı’nın açıklamasıyla birlikte ilk "hazırol"a geçen unsur oldu. Üstüne üstlük bu ilkesiz tavrını, statükocu politikalarını, TSK destekli manevralarını unutmuşçasına, "TSK, şablona göre hareket etmek durumundadır, biz siyasetçiler ise bu şablonu değiştirici unsurlarız" şeklinde tevil etmekten de geri durmadı.

Diğerleri bir tarafa, sanki tez sahibi hükümet kendilerinin hükümeti değilmişçesine, TBMM’nin II. Tezkere’yi reddettiği kararı alkışlayıp, bunu ABD’nin dayatmacı politikalarına ve pazarlıklardaki çirkin tavrına onurlu bir cevap olduğunu iddia edenler arasında AKP’li yöneticilerin, Başbakan yardımcılarının, bakanların bulunması ise ayrı bir kara mizah örneğiydi. Dahası, hükümetin kendi kalesine gol atması anlamına gelen ve AKP’nin siyaseten muktedir olmadığının en açık kanıtı olan bu sonucu, parti-içi demokrasinin gereği olarak değerlendirenleri görünce insanın pes doğrusu diyesi gelmektedir.

Parti-içi demokrasi safsatasının, ABD’nin "B" planı bulunmadığı ön yargısına dayalı telkinleriyle yanlış müşaverenin kurbanı olan ve tezkerenin reddine kadar başarılı bir profil çizdiği bazı çevrelerce özellikle vurgulanan Abdullah Gül’ün durumu ise içinden çıkılması çok zor olan bir tablo arzetmektedir. Başında bulunduğu hükümetin tezkeresine sahip çıkar bir görüntü vermeyen o zamanki Başbakan Abdullah Gül, kısa süren başbakanlık serüvenini, liderlik sınavından başarısız bir fotoğraf ile bitirmiş bulunmaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak AKP’de bir liderlik sorunu gündeme gelmiş, Siirt seçimleri sonrası tüm dizginleri eline alan Recep Tayyip Erdoğan’ın kriz yönetimi de AKP’nin rotasını netleştirecek bir liderlik ortaya çıkaramamış gözükmektedir. Söz konusu belirsizlik devam ettiği sürece, bu "Kurtlar Sofrası" görünümündeki uluslararası sistemde, her politikanın bir faturası olduğu gerçeği hükmünü icra edecek ve AKP’nin temsil ettiği vizyondan vazgeçmesi mümkün olmayan ABD, yeni arayışlar içerisine girebilecektir.

Tüm olumsuzluklara karşın, beklenenin aksine, piyasalarda beklenildiği kadar ciddi dalgalanmaların olmaması, en önemlisi de dış dinamiklerin tetiklediği krizler zincirinin söz konusu olmaması anlamlı gözükmektedir. Buna karşın, siyasi kulvarda, devletin karar merkezlerinde büyük ağırlığa sahip güç odaklarını manipüle etmeye yönelik ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt gruplarını tahriki açıkça ve zamanlama itibariyle manidar bir şekilde görülmektedir. Bu bağlamda Kuzey Irak’ta büyük bir Türkiye aleyhtarı gösteri yapılmış, ABD’ne minnetlerini ve şükranlarını izhar eden göstericiler Türk bayrağını yakarak tahrikkar bir mesaj göndermişlerdir. Her ne kadar bu mesajın arkasındaki güç ve mesajın amacı biliniyor olsa da, bu durum, gerek Türkiye açısından ve gerekse de bölgedeki Kürtler açısından çok önemli sosyolojik ve politik sonuçlara gebe gözükmektedir... Bu arada, gerek Irak’taki, gerek onların uzantısı olan Suriye’deki, gerekse de İran ve Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtler, konjonktürel tavırlar sergileyerek tarihten ibret almadıklarını bir kez daha ortaya koymaktadırlar. Oysa gelişmeleri doğru algılayabilselerdi, ABD ve zaman zaman AB’nin, onları ve onlar gibi hareket eden tüm diğer sorunlu unsurları, belirli bir süre kullandıktan sonra sırtından hançerledikleri gerçeğini unutmazlardı. Hangi ideolojiye/dine sahip olurlarsa olsunlar, her etnik unsur, Batı’nın manivelası posizyonuna rıza gösterdikleri ve Batı’ya hizmet ettikleri takdirde rağbet göreceklerdir. Ama bu hem kendilerinin, hem de bölgede yaşayan diğer toplumların esaretlerini ve sefaletlerini daha da kökleştirecektir. Bizleri birinci derecede ilgilendiren müslüman kardeşlerimizin Tevhid-Şirk eksenindeki pozisyonları ve onurlu duruşları ise Batı’nın emperyalist tuzağını suya düşürebilecek öneme haiz bulunmaktadır. Onun için bölge insanı, özellikle de bölgede yaşayan müslümanlar iyi bilmelidirler ki, global sistemin yeni düşmanı İslam’dır. Ancak, İslam ile direkt mücadeleyi göze alamayan güçler, iktidar gücü yok edilmiş, hayatın içinden sürgün edilmiş, yalnızca metafizik gerçeklikle irtibatlı bir din kurgusuna ihtiyaç duymaktadırlar. Bu projeye karşı çıkanları ise, rahatlıkla işaret edebilecekleri terörist dindarlar imajıyla özdeşleştirerek marjinalleştirmek niyetindedirler. Bu şeytani plan, geçmişteki saldırılarla kıyaslanamayacak kadar sinsi, iki yüzlü ve tahrip yeteneği güçlü bir mücadele yöntemi olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla, "savaşa hayır" nutuklarıyla, hamasi sloganlarla, ortada henüz gözükmeyen "Ümmet"-eksenli söylemlerle oyalanmak ve gelişmelere konjonktürel tavırlar koymak kimseye bir şey kazandırmayacaktır.

TEZKERE KRİZİ SONRASI GELİŞMELER

Tezkerenin reddi sonrasında, başta Amerikancı kesim olmak üzere benzer görüşlere sahip olan ve daha çok pragmatik gerekçeleri ön plana çıkaran liberal ve demokrat çevrelerin tüm karamsar yorumlarına karşın ne ABD Türkiye’den vazgeçebilecek bir lükse sahip gözükmektedir ne de Türkiye’yi yöneten unsurların Batı sistemi dışında bir arayışlarından söz edebilmek mümkündür. Dolayısıyla başlangıçta tezkereye karşı olan ve tezkerenin reddiyle mutlu olan bazı çevrelerin hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelince çark ettiklerini görmek şaşırtıcı olmasa gerektir. Öyle ki bu çevrelerin sözcülerinden birinin değerlendirmeleri de bu görüşümüzü destekler mahiyettedir: Emperyalist ABD’nin Irak’ı gayri meşru bir şekilde işgalinde ilk düğmeye basan ülke Türkiye olmamıştır. Bu doğru. Ama, global sistemin psikolojik harp araçlarından olan ve ABD’nin bu kirli savaşında menfaat muhasebesi yapmaya çalışan medyayı bir kenara bırakıp kendi kendimize sormamız gerekir. AKP hükümetinin ve onun da bir parçası olduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin, politik gerçekleri aşmaya yönelik bir planı, programı ve bu çerçevede bir politikası var mıydı? AKP’nin bir kriz politikası ya da bu krizi öngörecek bir vizyonu söz konusu muydu? Tabii ki değildi. Zira, bir kere, mütereddit bir siyasi pozisyondan bahsedebilmek mümkün değildir. Ancak, niyetleri o olmasa da, AKP hükümetinin verdiği imaj tereddüt kelimesinden başka bir şeyle ifade edilemez. Yani Türkiye bugünkü pozisyonuna, bazılarının iddialarının aksine, bilinçli, ilkeli ve alternatifli bir politikayla gelmiş değildir...

Bir kere, bu hükümet ve hükümete bir anlamda eşlik eden muhalefet, askeri ve sivil bürokrasi, sorunu sadece ABD’nin Irak’ı işgal girişimi ve ABD ile ilişkiler bağlamında değerlendirmişlerdir. T.C.’nin kuruluş felsefesinden kaynaklanan açmazları bir tarafa, güçlü bir ekonomiye sahip olmayan bir devletin aktif bir dış politika izlemesinin mümkün olmadığı gerçeğini de bir an için unutuverdiler. Nitekim devletin tüm dinamik güçleri, bazıları renk vermeseler de, bu konudaki hatalarını görmüş veya gösterilmiş olarak politikalarından çark etmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Bu çerçevede hükümet, ABD ile makul bir uzlaşma zemininde buluşması yönünde bilgilendirilmekte, bu arada, masadan kaldırılan miktar kadar olmasa da ABD’nin yeni yardımları ve dolayısıyla yeni tezkere hazırlıkları konuşulmaktadır. Çünkü, Irak konusunda Türkiye’nin temel vazgeçilmezleri ve korkuları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasıdır. İkincisi, Irak’ın doğal kaynaklarının merkezi yönetimin kontrolünde olması ve bunun tüm Irak halkının yararına kullanılmasının sağlanmasıdır. Üçüncüsü, Türkmenlerin, yeni kurulacak Irak’ta, asli unsurlardan biri olarak kabul edilmesidir. Bu gerçekler ortadayken Türkiye’nin tezkereyi reddederek savaşın dışında kalması mümkün olmadığı gibi tam tersine hazırlıklı olmadığı bir krizle birlikte Amerikancı politikalara daha da sıkı bir şekilde yönelmesi gerçeği ile yüz yüze gelmesi de kaçınılmaz gözükmektedir. Nitekim son gelişmeler de bu doğrultudadır. "Bir ABD yapımı" olan AKP’yi dış dinamiklerin güçlü sinyalleriyle hazmetmeleri gerektiğine inanan ve bunu açıkça deklare eden etkili çevreler, tekrar eski pozisyonlarına dönüş sinyalleri vermektedirler. Kısa sürmesi kuvvetle muhtemel olan bu ABD kaynaklı manipülasyonlar, tabii ki, Türkiye’nin değişim ve yeniden yapılanma programını etkileyecektir. Aynı zamanda, bu gelişmeler AKP’nin iç ve dış çevrelerdeki itibarını da zedeleyecektir. Başta AKP hükümeti olmak üzere devleti oluşturan bir çok unsurun önüne ödenmesi güç faturalar sürülmesi de kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Bu faturanın ödenmemesi halinde neler olabileceğini gelişmeleri takip eden herkes çok iyi bilmektedir. Bu durum karşısında AKP’nin statükoya daha fazla prim vererek krizi atlatma yolunu seçmesi güçlü bir ihtimal olarak görülebilir... Yani tezkereyi reddederken yaptığı işin ciddiyetinin ve komplikasyonlarının farkında olmayan çevreler, hazırlıklı olmadıkları bir kriz karşısında ne yapacaklarını şaşırmış vaziyettedirler. Zira, dış dinamiklerce yönlendirilebilen sistem içindeki bazı mekanizmaların harekete geçmesiyle ortaya çıkacak karanlık fotoğrafın içerisine giren hiçbir siyasetçinin yerini koruyamadığı bilinmektedir...

Sonuç itibariyle, "savaşa hayır" diye yola çıkanların, ya emperyalizmin demokratik kanallarını harekete geçiren ve toplumda bir sübap işlevi gören romantikler, pragmatikler olduğu ya da sistemi güçlendirmek ve sisteme muhalif güçleri sisteme entegre etmek misyonu yüklenen bir ideolojiye değil de bu ideolojiye sahip kadroların sistem içindeki bazı politikalarına karşı çıkan ilkesiz, tutarsız, derinliksiz sözde muhalifler olduğu tesbit edilmelidir. Bu bağlamda, Türkiye’de kendilerini İslam ile tavsif eden ve söylemlerinde İslami kimliklerini ön plana çıkaran çevrelere şu hususları bir kez daha hatırlatmalıyız ki bunların iki arada bir derede tutum ve davranışları Türkiye’nin daha olumlu bir çizgiye taşınmasına yardım etmemektedir. Tam tersine Türkiye’nin daha Amerikancı, daha Batıcı bir çizgide patinaj yapmasına katkıda bulunmaktadırlar. Bu arada da iki ucu pislikli bir değneği bir ucundan tutarak kendi duruşlarının netleşmesini ve bu netliğin toplum tarafından doğru algılanmasını zorlaştırmaktadırlar. Böylelikle, istemeyerek de olsa bu çevreler, Türkiyeli insanımızın, seküler bir zeminde hızla sisteme entegre çizgisine doğru kaydırılmasını amaçlayan münafıkça bir projeye de net bir tavır takınamamaktadırlar.

İktidar olmak için muktedir olmak gereği vardır. Yoksa Laik-demokratik bir sistemde, sistemi kontrol eden odakların taşeronu olmak iktidar olmak anlamına gelmemektedir.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'