Muktedir Olabilmek
ya da Bumerang Şeytan Döngüsü
Yeryüzünde hak ve
adaleti hakim kılacak, müstekbirlere karşı zayıf, çaresiz ve kimsesizlerin
yanında yer alabilecek caydırıcı bir güce sahip Tevhid ehlinin bulunmadığı
dünyamızda, çıkar ve güç mücadelesi adına her yolu mübah gören şeytani güçlerin,
planlı, kapsamlı, ideolojik derinliği olan yeni bir zulmü ile karşı karşıya
bulunmaktayız... Evet, uzun süredir beklenen ve 20 Mart’ta fiilen başlatılan
ABD’nin Irak’a saldırısı, öncesi ve sonrasıyla, nitelikleriyle uzun süre
tartışılacak ve bazı çevrelerin iki yüzlülüklerini, ilkesizliklerini suratlarına
çarpacaktır. Öyle ki, bu savaş, klasik anlamıyla, tarafları ve güçleri belirli
iki unsurun ideolojik veya çıkar amaçlı savaşlarından biri değildir. Bu savaş,
küfrün başat gücü olan ABD ile emperyal amaçları bulunan ABD’nin taşeronluğunu
yapmış bulunan ve bir süredir tasfiye edilmek istenen işbirlikçi, tetikçi bir
gücün varolma mücadelesi arasına sıkışan yeni dünya düzeni kurma ve bu düzende
aslan payını kapma sürecinin bir aşaması olarak gözükmektedir...
Bir kez daha altını
çizerek belirtmeliyiz ki bu savaşta, maalesef, bir güç olarak müslümanlar taraf
olacak durumda değildirler. Ne var ki, kendini İslam ile tavsif eden değişik
nitelikteki birçok topluluk, bu savaşın hedef kitlesi ve bu savaşta en çok
etkilenen bireyler durumundadırlar. Buna karşın, bu kirli savaşın tarafları,
küfrün değişik unsurları ve onlarla değişik mülahazalarla dayanışma içerisinde
bulunan yerli işbirlikçilerdir. Bunlar, bir tarafta, tek kutuplu dünya
düzensizliğinde "güçlü olan haklıdır" mantığıyla "medeni dünya" adına hareket
eden ve kendisini dengeleyecek gücün henüz ortaya çıkmadığı ABD ve ABD ile
birlikte hareket etmeyi çıkarları ve/veya reelpolitik gereği görenler ile diğer
tarafta, ABD’nin bu ve benzeri keyfi planlarını ve operasyonlarını, kendi
gelecekleri ve çıkarları için tehlikeli görerek onu durdurma arayışı içerisinde
olanlar ve bu güçlerle aynı kulvarda bulunmaktan başka çıkar yolu olmayanlardır.
Dünyadaki mevcut güç dengeleri böyle bir manzara ortaya koymaktayken, kamuoyuna
yansıyan görüntüye göre, "savaşa evet" diyenler bir tarafta, “savaşa hayır”
diyenler diğer tarafta. Oysa, ilkesel düzlemde "savaşa hayır" diyen marjinal bir
grubu dışarıda tutarsak, tarafların pozisyonlarını belirleyen saikin güç ve
çıkar mücadelesinde öne geçme kaygısı olduğu açıkça görülecektir. Nitekim,
uluslararası meşruiyet arayışı içerisindeymiş izlenimi vermeye çalışan ve bu
gerekçeyle ABD’nin Irak’a saldırısına hayır diyen başta Fransa ve Almanya’nın
ilkesel ve ahlaki bir kaygı taşımadığı konuyla ilgili herkes tarafından
bilinmektedir. Onların ve onlarla paralel düşünen devletlerin asıl kaygısı, bu
savaşın sonunda ABD’nin Ortadoğu’ya hakim olmasının kendi çıkarlarına ve
bölgeyle ilgili emperyal planlarına zarar vereceğidir...
Bu güçlerin
dışında, henüz oyun kurucu bir konuma sahip olmayan, ancak jeostratejik ve
ideolojik konumu itibariyle bölgesel güç olma yolunda hızla itelenen Türkiye’nin
durumu ise gerçekten ilginç bir görünüm arzetmektedir. Zira Türkiye, bir yandan
mirasçısı olduğu bir tarihin ağırlığı altında ezilirken diğer yandan,
kuruluşuyla birlikte kıblesini döndüğü Batı’ya ideolojik, siyasi, ekonomik v.b.
boyutlarda tartışılmaz bir bağlılık/bağımlılık içerisinde bulunmaktadır. Aynı
zamanda, bazılarının romantik iddialarının aksine, ABD’nin Irak’a saldırısıyla
önemli bir aşama kazanan bir emperyal planın sonunda ortaya çıkacak yeni
durumlardan en çok etkilenecek, belki de belirli oranda etkileyecek bir ülke
konumunda bulunmaktadır Türkiye. Dolayısıyla, Türkiye’nin konuyla ilgili
ikircikli tavrı, TBMM’nin konuyla çok yakından ilgili tezkereyi reddi sonucunda
ortaya çıkan kriz büyük yankı yapmıştır. Böyle olması da kaçınılmazdır.
Zira, bu
coğrafyada, ABD ve Batı tarafından çepeçevre kuşatılmış, bekası Batılı
değerlerin yaşatılması ve kökleştirilmesine bağlanmış bir Türkiye Cumhuriyeti
bulunmaktadır. Ve Türkiye ile ABD ilişkileri stratejik düzeyde değerlendirilen
bir ilişkidir. Her ne kadar Türkiye, İngiltere ve İsrail gibi gerçek anlamıyla
bir stratejik ortak özelliklerine sahip değil ve stratejik ortak muamelesi
görmüyorsa da bu Türkiye’nin konumunu ve stratejik önemini ortadan
kaldırmamaktadır. Böyle olduğu için, ABD ve Batı, Türkiye’nin yeniden
yapılandırılmasına büyük önem atfetmektedirler. ABD, AB ülkeleri nezdinde
girişimlerde bulunarak, hatta zaman zaman baskı yaparak Türkiye’nin AB’ne
üyeliğinin önemini vurgulamaktadır. Üstelik ABD’nin bu girişimlerini, sadece AB
içerisinde bir "Truva Atı" arayışına indirgemek asıl önemli gerekçelerini
atlamak anlamına gelecektir. Çünkü ABD’nin bu konudaki ısrarının gerçek nedeni
aşağıdaki satırlarda gizlidir: "Türkiye, yüksek ve genç nüfusu, laik anayasası,
kritik önemdeki stratejik konumu ve NATO’ya mutlak sadakatiyle Avrupa’da yer
almayı hak etmekte". Ve "Türkiye, AB’ye hızla dahil edilmez ise laikliği bir
kenara bırakıp İslamcı kampa sürüklenir". Bazıları farkında olsun ya da olmasın,
bu ideolojik gerçek, başta ABD olmak üzere Batı’nın uykularını kaçırmaktadır.
Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise, bu çerçevede yürütülen
"derin/ideolojik" savaş, müslümanların geleceği açısından korkunç bir manzaraya
işaret etmektedir. Hayati öneme sahip bu gerçek, konjonktürel ve pragmatik
gerekçelerle görmezlikten gelinemeyecek kadar büyük önem arzetmektedir.
Zaten konunun can
alıcı bu boyutunu yakalayabilenler, Türkiye’nin, ilerideki bir zaman diliminde
gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olsa da, ABD ile stratejik ortaklığının
İsrail’in stratejik ortaklığından çok daha kritik bir anlam taşıdığını
kavrayabileceklerdir. Zira her ne kadar İsrail, bölgede ABD açısından bir ileri
karakol işlevi görse de, arkasında siyonist ideolojiye sahip büyük kapital
sahiplerinin desteğini hissetse de, bölgede ABD ve Batı’nın hakimiyetinin
sürmesinde belirleyici gücün, stratejik ortak olabilen Türkiye’nin olması
kaçınılmaz gözükmektedir. Bölgedeki işbirlikçi devletler ve yöneticilerden başka
Batı’ya bu imkanı sağlayacak güç söz konusu değildir. Dolayısıyla, ileride
söyleyeceklerimizin, yorumlarımızın da doğru algılanabilmesi için, altını bir
kez daha çizmeliyiz ki, bölgesel politikalarda ve müslümanlarla ilgili
projelerde merkeze yerleştirilen ülke İsrail değil Türkiye olmak zorundadır.
Laik-demokratik müslüman tipolojisi üzerine bina edilmeye çalışılan "Türk
Müslümanlığı" projesi bağlamında yeniden yapılandırılan Türkiye’nin bu stratejik
vazgeçilmezliğini ihmal eden her türlü tahlil ve değerlendirmeler de dolayısıyla
geçersiz olacaktır. Aynı zamanda, global sistemdeki güç dengeleri ve bu sistemin
bölgedeki bir uzantısı olan Türkiye’nin, Batı dışında kendine yer aramayı bekası
için tehdit gördüğü gerçeği dikkate alındığında, sistem-içi unsurların
manevra/iktidar alanının ne kadar sınırlı olduğu da ortaya çıkacaktır.
Ne yazık ki, bu
yalın gerçeklere rağmen Türkiye’yi yönetmeye talip olanlar, yukarıda altını
çizdiğimiz iki yüzlü, uzun soluklu planın kaçınılmaz ortakları durumunda
olacaklardır. Ve bu plan çerçevesinde ortaya konan senaryonun aktörleri olarak
global sistemdeki dengeleri, Türkiye’nin bu sistem içerisindeki yerini ve
manevra alanını doğru okuyamayan yöneticiler başarısızlığa mahkumu olacaklardır.
Nitekim AKP ve hükümeti yönlendiren liderler, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu
şartlara göre bir politika mı izleyecekler, yoksa bu şartları değiştirmeye
yönelik radikal politikaların ilk adımını mı atacaklar, bunun kararını yansıtan
bir görüntüyü dahi kamuoyuna sunamadılar. İki arada bir derede seyreden bu
kararsız, dağınık ve parti olmaktan uzak, beceriksiz tutumlarına bir de
isabetsiz öngörüler eklenince tam bir fiyaskoyla neticelenen bir süreç
kaçınılmaz hale geldi.
"HER HÜKÜMET
İKTİDAR DEĞİLDİR"
Gerçekten tam
anlamıyla başarısız bir sınav veren hükümetin, mevcut statükoda, çok sınırlı
olan iktidar gücünün alanını genişletmek üzere atacağı adımların konjonktürün de
olumlu etkisiyle yeni açılımları beraberinde getirmesi imkanı şimdilik ortadan
kalkmış gözükmektedir. Böylelikle Türkiye’nin yeniden yapılandırılması anlamında
bir ileri adım atılamamış olduğu gibi, bu durum, zorlu bir dönemeçte, hem de
TSK’nin de mütereddit olduğu bir karar arefesinde hükümet politikasının yeniden
Genelkurmay ve Dışişleri tarafından belirlendiği bir sürece yeniden girilmesi
sonucunu doğurmuştur. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in, "Savaşa ilişkin
açıklamaların bundan böyle Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nca
yapılacağını" bildirmesi de bu gerçeği ortaya koymaktadır. Yani, demokratların
kalıplaşmış söylemleriyle "Devlet, iktidarı hükümetten devralmış" gözükmektedir.
Yeri gelmişken şu
hususun altını çizelim ki, yanlış anlamaların; bazı çevrelerin,
ilkesizliklerinin üstünü örtmek adına bir metnin bütünündeki mesajı bir kenara
itip takıldıkları kelimelerle muhataplarını mahkum bedbahtlığının da önüne
geçelim.
Hükümetin ABD
damgası taşıyan Irak’a saldırı planlarına karşı bir tavır sergilemesi, daha
genel bir ifadeyle, her türdeki küfre karşı şahsiyetli bir politika izlemeye
başlaması öncelikle ve en çok müslümanları sevindirecektir. Ancak, müslümanlar
bilmektedir ki, bu hamasi nutuklarla, romantik savaş karşıtı gösterilerle
gerçekleşecek bir tavır değildir. Bu tür bir politikanın gerek ve yeter şartları
mevcuttur. Oysa, mevcut hükümetin izlediği yol, radikal bir politika
değişikliğinin gereği olarak gözükmemektedir. Üstelik hükümet, böyle bir
politika izleme konusunda bırakın bir hazırlığa sahip olmayı, sistemin bir
parçası olarak, bir niyet beyanında da bulunmuş değildir. Tam tersine global
sistemin lideri durumundaki ABD’nin şeytani senaryolarının bir aktörü olduğu
gerçeği de açıkça görülebilmektedir. Öyleyse, hükümetin uygulamaya çalıştığı
politika, global sistemin ve bu sistemin bir uzantısı olan mevcut sistemin
çerçevesi içerisinde bir politikadır. Ve bu politikaya, Cumhurbaşkanı’ndan
muhalefete, TBMM’nden sivil ve askeri bürokrasiye devletin tüm unsurları ortak
olmuşlardır. Her ne kadar sonuç ortaya çıkınca başarısızlık AKP hükümetinin
üstüne yıkılmış ve herkes kendi bakış açısıyla değerlendirmeler yapmışsa da
fiyaskonun tüm devlete ait olduğunu iddia edenlerin güçlü kanıtları
bulunmaktadır. Tüm taraflar, açık veya gizli, kendine aşırı güvenen veya
müteredit tavırlarıyla, "Türkiye, Kuzey’den bir cephe açılmasına müsaade etmezse
bu savaş olmaz, en azından kısa dönemde savaş başlamaz ve barış için zaman
kalır" öngörüsüne itirazda bulunmadılar. Çeşitli mülahazalarla da olsa bu
öngörüye çok açık bir karşı duruş sergilemediler. Üstelik, bu teze çok inanan
çevreler bu tezlerini sokaktan gelen tepkilerle de besleyerek her fırsatta
kamuoyu ile paylaştılar. Ama, bunun sonucunda ortaya çıkacak olumsuz bir
gelişmeyle, Türkiye’nin, kendi güvenliğini korumak maksadıyla elzem gördüğü
Kuzey Irak’taki gelişmelere müdahale edemez duruma düşeceğini, bir kenara itilme
tehlikesiyle karşı karşıya geleceğini dahi düşünemediler. Belki, burada, TSK’nin
tavrındaki bir nüansa dikkat çekmek gereği bulunmaktadır. TSK, her ne kadar,
daha sonraki açıklamalarıyla yukarıdaki öngörüye tam inanmadığını ifade etse de,
gerek, her zamanki tavrının aksine, tezkereden önceki MGK’nda kaygılarını açıkça
ortaya koymamayı yeğlemesi ve gerekse de "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibine
bağlılık ile Kuzey Irak’ta kurulması kuvvetle muhtemel gördüğü "Kürt Devleti"
tehlikesine karşı hassas olması arasında gidip gelmesi nedeniyle, Tezkere’nin
reddinde belirleyici olmasa da etkili olmuştur. Dışişleri bürokrasisinin de bu
çizgiye çok uzak durmadığı konunun uzmanlarınca bilinmekte ve ifade
edilmektedir. Cumhurbaşkanı’nın tavrını, siyasi bir tavır olmaktan öte bir
yargıcın Anayasa’nın bir maddesini yorumu sınırları içerisinde değerlendirmek
ise yanlış olmayacaktır. Bugünkü manzaranın ortaya çıkmasında baş aktörlerden
biri olan ana muhalefet partisi CHP’nin politikası da, vizyondan uzak, dünyadaki
ve bölgedeki dinamik gelişmeleri iyi okuyamayan, en kötüsü de, sistem içerisinde
kalıplaşmış yargıları aşan gelişmelere yeni politikalar üretemeyen bir
nitelikteydi. Burada AKP’nin hükümet olması nedeniyle sorumluluğunun fazla
olması gerçeği, CHP’nin aynı konumda olması halinde farklı bir siyaset
izleyeceği anlamına gelmemektedir. Hatırlanacağı gibi, II. Tezkereye çok sert
muhalefet eden CHP, tezkere reddedilip sorunlar iç içe geçmeye yüz tuttuğunda
Genelkurmay Başkanı’nın açıklamasıyla birlikte ilk "hazırol"a geçen unsur oldu.
Üstüne üstlük bu ilkesiz tavrını, statükocu politikalarını, TSK destekli
manevralarını unutmuşçasına, "TSK, şablona göre hareket etmek durumundadır, biz
siyasetçiler ise bu şablonu değiştirici unsurlarız" şeklinde tevil etmekten de
geri durmadı.
Diğerleri bir
tarafa, sanki tez sahibi hükümet kendilerinin hükümeti değilmişçesine, TBMM’nin
II. Tezkere’yi reddettiği kararı alkışlayıp, bunu ABD’nin dayatmacı
politikalarına ve pazarlıklardaki çirkin tavrına onurlu bir cevap olduğunu iddia
edenler arasında AKP’li yöneticilerin, Başbakan yardımcılarının, bakanların
bulunması ise ayrı bir kara mizah örneğiydi. Dahası, hükümetin kendi kalesine
gol atması anlamına gelen ve AKP’nin siyaseten muktedir olmadığının en açık
kanıtı olan bu sonucu, parti-içi demokrasinin gereği olarak değerlendirenleri
görünce insanın pes doğrusu diyesi gelmektedir.
Parti-içi demokrasi
safsatasının, ABD’nin "B" planı bulunmadığı ön yargısına dayalı telkinleriyle
yanlış müşaverenin kurbanı olan ve tezkerenin reddine kadar başarılı bir profil
çizdiği bazı çevrelerce özellikle vurgulanan Abdullah Gül’ün durumu ise içinden
çıkılması çok zor olan bir tablo arzetmektedir. Başında bulunduğu hükümetin
tezkeresine sahip çıkar bir görüntü vermeyen o zamanki Başbakan Abdullah Gül,
kısa süren başbakanlık serüvenini, liderlik sınavından başarısız bir fotoğraf
ile bitirmiş bulunmaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak AKP’de bir
liderlik sorunu gündeme gelmiş, Siirt seçimleri sonrası tüm dizginleri eline
alan Recep Tayyip Erdoğan’ın kriz yönetimi de AKP’nin rotasını netleştirecek bir
liderlik ortaya çıkaramamış gözükmektedir. Söz konusu belirsizlik devam ettiği
sürece, bu "Kurtlar Sofrası" görünümündeki uluslararası sistemde, her
politikanın bir faturası olduğu gerçeği hükmünü icra edecek ve AKP’nin temsil
ettiği vizyondan vazgeçmesi mümkün olmayan ABD, yeni arayışlar içerisine
girebilecektir.
Tüm olumsuzluklara
karşın, beklenenin aksine, piyasalarda beklenildiği kadar ciddi dalgalanmaların
olmaması, en önemlisi de dış dinamiklerin tetiklediği krizler zincirinin söz
konusu olmaması anlamlı gözükmektedir. Buna karşın, siyasi kulvarda, devletin
karar merkezlerinde büyük ağırlığa sahip güç odaklarını manipüle etmeye yönelik
ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt gruplarını tahriki açıkça ve zamanlama itibariyle
manidar bir şekilde görülmektedir. Bu bağlamda Kuzey Irak’ta büyük bir Türkiye
aleyhtarı gösteri yapılmış, ABD’ne minnetlerini ve şükranlarını izhar eden
göstericiler Türk bayrağını yakarak tahrikkar bir mesaj göndermişlerdir. Her ne
kadar bu mesajın arkasındaki güç ve mesajın amacı biliniyor olsa da, bu durum,
gerek Türkiye açısından ve gerekse de bölgedeki Kürtler açısından çok önemli
sosyolojik ve politik sonuçlara gebe gözükmektedir... Bu arada, gerek Irak’taki,
gerek onların uzantısı olan Suriye’deki, gerekse de İran ve Türkiye’deki
ayrılıkçı Kürtler, konjonktürel tavırlar sergileyerek tarihten ibret
almadıklarını bir kez daha ortaya koymaktadırlar. Oysa gelişmeleri doğru
algılayabilselerdi, ABD ve zaman zaman AB’nin, onları ve onlar gibi hareket eden
tüm diğer sorunlu unsurları, belirli bir süre kullandıktan sonra sırtından
hançerledikleri gerçeğini unutmazlardı. Hangi ideolojiye/dine sahip olurlarsa
olsunlar, her etnik unsur, Batı’nın manivelası posizyonuna rıza gösterdikleri ve
Batı’ya hizmet ettikleri takdirde rağbet göreceklerdir. Ama bu hem kendilerinin,
hem de bölgede yaşayan diğer toplumların esaretlerini ve sefaletlerini daha da
kökleştirecektir. Bizleri birinci derecede ilgilendiren müslüman kardeşlerimizin
Tevhid-Şirk eksenindeki pozisyonları ve onurlu duruşları ise Batı’nın
emperyalist tuzağını suya düşürebilecek öneme haiz bulunmaktadır. Onun için
bölge insanı, özellikle de bölgede yaşayan müslümanlar iyi bilmelidirler ki,
global sistemin yeni düşmanı İslam’dır. Ancak, İslam ile direkt mücadeleyi göze
alamayan güçler, iktidar gücü yok edilmiş, hayatın içinden sürgün edilmiş,
yalnızca metafizik gerçeklikle irtibatlı bir din kurgusuna ihtiyaç
duymaktadırlar. Bu projeye karşı çıkanları ise, rahatlıkla işaret edebilecekleri
terörist dindarlar imajıyla özdeşleştirerek marjinalleştirmek niyetindedirler.
Bu şeytani plan, geçmişteki saldırılarla kıyaslanamayacak kadar sinsi, iki yüzlü
ve tahrip yeteneği güçlü bir mücadele yöntemi olarak karşımızda durmaktadır.
Dolayısıyla, "savaşa hayır" nutuklarıyla, hamasi sloganlarla, ortada henüz
gözükmeyen "Ümmet"-eksenli söylemlerle oyalanmak ve gelişmelere konjonktürel
tavırlar koymak kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
TEZKERE KRİZİ
SONRASI GELİŞMELER
Tezkerenin reddi
sonrasında, başta Amerikancı kesim olmak üzere benzer görüşlere sahip olan ve
daha çok pragmatik gerekçeleri ön plana çıkaran liberal ve demokrat çevrelerin
tüm karamsar yorumlarına karşın ne ABD Türkiye’den vazgeçebilecek bir lükse
sahip gözükmektedir ne de Türkiye’yi yöneten unsurların Batı sistemi dışında bir
arayışlarından söz edebilmek mümkündür. Dolayısıyla başlangıçta tezkereye karşı
olan ve tezkerenin reddiyle mutlu olan bazı çevrelerin hayatın gerçekleriyle yüz
yüze gelince çark ettiklerini görmek şaşırtıcı olmasa gerektir. Öyle ki bu
çevrelerin sözcülerinden birinin değerlendirmeleri de bu görüşümüzü destekler
mahiyettedir: Emperyalist ABD’nin Irak’ı gayri meşru bir şekilde işgalinde ilk
düğmeye basan ülke Türkiye olmamıştır. Bu doğru. Ama, global sistemin psikolojik
harp araçlarından olan ve ABD’nin bu kirli savaşında menfaat muhasebesi yapmaya
çalışan medyayı bir kenara bırakıp kendi kendimize sormamız gerekir. AKP
hükümetinin ve onun da bir parçası olduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin,
politik gerçekleri aşmaya yönelik bir planı, programı ve bu çerçevede bir
politikası var mıydı? AKP’nin bir kriz politikası ya da bu krizi öngörecek bir
vizyonu söz konusu muydu? Tabii ki değildi. Zira, bir kere, mütereddit bir
siyasi pozisyondan bahsedebilmek mümkün değildir. Ancak, niyetleri o olmasa da,
AKP hükümetinin verdiği imaj tereddüt kelimesinden başka bir şeyle ifade
edilemez. Yani Türkiye bugünkü pozisyonuna, bazılarının iddialarının aksine,
bilinçli, ilkeli ve alternatifli bir politikayla gelmiş değildir...
Bir kere, bu
hükümet ve hükümete bir anlamda eşlik eden muhalefet, askeri ve sivil bürokrasi,
sorunu sadece ABD’nin Irak’ı işgal girişimi ve ABD ile ilişkiler bağlamında
değerlendirmişlerdir. T.C.’nin kuruluş felsefesinden kaynaklanan açmazları bir
tarafa, güçlü bir ekonomiye sahip olmayan bir devletin aktif bir dış politika
izlemesinin mümkün olmadığı gerçeğini de bir an için unutuverdiler. Nitekim
devletin tüm dinamik güçleri, bazıları renk vermeseler de, bu konudaki
hatalarını görmüş veya gösterilmiş olarak politikalarından çark etmenin
yollarını aramaya başlamışlardır. Bu çerçevede hükümet, ABD ile makul bir
uzlaşma zemininde buluşması yönünde bilgilendirilmekte, bu arada, masadan
kaldırılan miktar kadar olmasa da ABD’nin yeni yardımları ve dolayısıyla yeni
tezkere hazırlıkları konuşulmaktadır. Çünkü, Irak konusunda Türkiye’nin temel
vazgeçilmezleri ve korkuları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Irak’ın toprak
bütünlüğünün korunmasıdır. İkincisi, Irak’ın doğal kaynaklarının merkezi
yönetimin kontrolünde olması ve bunun tüm Irak halkının yararına kullanılmasının
sağlanmasıdır. Üçüncüsü, Türkmenlerin, yeni kurulacak Irak’ta, asli unsurlardan
biri olarak kabul edilmesidir. Bu gerçekler ortadayken Türkiye’nin tezkereyi
reddederek savaşın dışında kalması mümkün olmadığı gibi tam tersine hazırlıklı
olmadığı bir krizle birlikte Amerikancı politikalara daha da sıkı bir şekilde
yönelmesi gerçeği ile yüz yüze gelmesi de kaçınılmaz gözükmektedir. Nitekim son
gelişmeler de bu doğrultudadır. "Bir ABD yapımı" olan AKP’yi dış dinamiklerin
güçlü sinyalleriyle hazmetmeleri gerektiğine inanan ve bunu açıkça deklare eden
etkili çevreler, tekrar eski pozisyonlarına dönüş sinyalleri vermektedirler.
Kısa sürmesi kuvvetle muhtemel olan bu ABD kaynaklı manipülasyonlar, tabii ki,
Türkiye’nin değişim ve yeniden yapılanma programını etkileyecektir. Aynı
zamanda, bu gelişmeler AKP’nin iç ve dış çevrelerdeki itibarını da
zedeleyecektir. Başta AKP hükümeti olmak üzere devleti oluşturan bir çok unsurun
önüne ödenmesi güç faturalar sürülmesi de kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Bu
faturanın ödenmemesi halinde neler olabileceğini gelişmeleri takip eden herkes
çok iyi bilmektedir. Bu durum karşısında AKP’nin statükoya daha fazla prim
vererek krizi atlatma yolunu seçmesi güçlü bir ihtimal olarak görülebilir...
Yani tezkereyi reddederken yaptığı işin ciddiyetinin ve komplikasyonlarının
farkında olmayan çevreler, hazırlıklı olmadıkları bir kriz karşısında ne
yapacaklarını şaşırmış vaziyettedirler. Zira, dış dinamiklerce yönlendirilebilen
sistem içindeki bazı mekanizmaların harekete geçmesiyle ortaya çıkacak karanlık
fotoğrafın içerisine giren hiçbir siyasetçinin yerini koruyamadığı
bilinmektedir...
Sonuç itibariyle,
"savaşa hayır" diye yola çıkanların, ya emperyalizmin demokratik kanallarını
harekete geçiren ve toplumda bir sübap işlevi gören romantikler, pragmatikler
olduğu ya da sistemi güçlendirmek ve sisteme muhalif güçleri sisteme entegre
etmek misyonu yüklenen bir ideolojiye değil de bu ideolojiye sahip kadroların
sistem içindeki bazı politikalarına karşı çıkan ilkesiz, tutarsız, derinliksiz
sözde muhalifler olduğu tesbit edilmelidir. Bu bağlamda, Türkiye’de kendilerini
İslam ile tavsif eden ve söylemlerinde İslami kimliklerini ön plana çıkaran
çevrelere şu hususları bir kez daha hatırlatmalıyız ki bunların iki arada bir
derede tutum ve davranışları Türkiye’nin daha olumlu bir çizgiye taşınmasına
yardım etmemektedir. Tam tersine Türkiye’nin daha Amerikancı, daha Batıcı bir
çizgide patinaj yapmasına katkıda bulunmaktadırlar. Bu arada da iki ucu pislikli
bir değneği bir ucundan tutarak kendi duruşlarının netleşmesini ve bu netliğin
toplum tarafından doğru algılanmasını zorlaştırmaktadırlar. Böylelikle,
istemeyerek de olsa bu çevreler, Türkiyeli insanımızın, seküler bir zeminde
hızla sisteme entegre çizgisine doğru kaydırılmasını amaçlayan münafıkça bir
projeye de net bir tavır takınamamaktadırlar.
İktidar olmak için
muktedir olmak gereği vardır. Yoksa Laik-demokratik bir sistemde, sistemi
kontrol eden odakların taşeronu olmak iktidar olmak anlamına gelmemektedir.