Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

Birleşik Avrupa Fikrinin Temelleri

 

Armin Adam

 

Çeviren : Kamil CENGİZ

Kaynak: Süddeutsche Zeitung.20.12.2002

 

Avrupa’nın dini geçmişini tahrif etmeyen bir tasavvur oluşturmak mümkün mü ?

Türkiye’nin AB’ye girişi konusunda son günlerde yaşanan tartışmalarda "birleşik Avrupa" idealinin düşünsel temelleri gündemdeydi. Bu temelin demokrasi ve insan hakları olduğu ifade ediliyor. Ancak, tartışmanın arka-planını Avrupa’nın Hırıstiyan olduğu iddiası -ki tartışmaya asıl ağırlığını kazandıran da budur- oluşturuyor. Avrupa, bir Hırıstiyan teşekkül olduğu için, pek çoklarına göre Türkiye’nin birliğe alınması sözkonusu değildir. Seküler siyasal değerler hakkındaki tartışma, bu çatışmanın siyasal-içerikli dini bir hüviyet kazanmasını önlemeye çalışıyor; zira bilhassa böylesi bir durumun seküler Avrupa’da olmaması gerektiğine inanılıyor.

Dini bakımdan Avrupa Hırıstiyan bir kıtadır. Ne var ki ‘Hırıstiyanlık’ tabiri ile ne bir kimlik ifade ediliyor, ne de bununla dinin politik anlamı hakkında bir şey söylenmiş olunuyor. Dini açıdan Avrupa tarihi, Roma Katolikliği, Luther’in ülke kiliseleri, reforme edilmiş ülke kiliseleri, İngiltere’nin kilisesi, ortodoksluk, Anglikanizm ve daha birçok küçük inanç biçimlerinin arasındaki ihtilaflarla şekillenmiştir. Bu farklı duruşlar arasında derin bir uçurum vardır ve bu durum, Avrupa’nın 16. yüzyıl ila 20. yüzyıl arasındaki tarihini belirlemektedir. Avrupa’nın bir Hırıstiyan kıtası olduğunu, Hırıstiyanlığın Avrupa’nın özüne ait olduğunu iddia etmek, Hırıstiyanlığın başarı tarihinin sadece bu kıtada yazıldığını ifade etmek olur. Bu şu anlama gelir: bu kıtada Şarl’ın Saksonyalıları ‘ihtida’ ettirmesinden bugüne kadar, insanların dini açıdan aidiyetlerini Hıristiyan mezhepler temsil etmişlerdir. Fakat bu ne anlama gelir? Aslında bunu fazla büyütmemek lazım, zira bu itikadın bir taraftan Avrupalı bireyler için, diğer taraftan Avrupa devletleri için ne anlama geldiği gözününde bulundurulduğunda. Avrupa’da Hırıstiyanlığın pek bir değerinin bulunmadığını görmek için Kiliseye gidişlerin istatistiğine bakılabilir.

Birleşik Avrupa fikri Hırıstiyanlığın ortaya attığı bir fikir değil. Tam aksine Avrupa fikri, yeni çağın Avrupası’ndaki devletlerin oluşum sürecinde gözlemlenebildiği gibi, dini olanın geriye itilmesini önşart olarak koşuyor. Avrupa konseptini düşünsel açıdan irdelediğimizde, Avrupa’yı iletişim ile kurulmuş ve belirlenmiş bir barış bölgesi olarak tanımlayabiliriz. Zaten 20. yüzyılda şahit olunan iki büyük dünya savaşının tecrübesi, sözde-dini sembollerle gizlenen totaliter rejimlerin anıları yanısıra, bu barış bölgesinin, ne zaman ve nerede, hangi harabeler üzerinde yükseldiği de anımsandığında, bu fikrin temelleri daha iyi anlaşılmış olacaktır. Ayrıca bu fikre ulaşmak için, sadece 20. yüzyılın kırklı ve ellili yıllarına geri dönülmeyecek, 16. ve 17. yüzyıllara kadar da gidilecektir. Augsburg din barışı ve Wesfalya Barışı, uluslararası hukukun çiçeklendiği genç dönem anımsanacaktır.

Avrupa, din savaşlarının geride bıraktığı harap olmuş topraklar üzerinde oluştu. Mezhep çatışmalarının gemlenmesi, Avrupa devletleri dünyasının nüvesini teşkil etmiştir. Avrupa ve Avrupa fikri, ilahiyatçılarda değil, hümanistlerde neşvünema bulur. Gerçekten Hırıstiyan damganın gözardı edilmesi, Avrupa’nın oluşum şartıdır.

Ancak kendimizi kandırmaya da gerek yok, zira Avrupa kimliğinin özü olarak dini olana siyasal açıdan mesafeli durma anlamındaki sekülerleşmeyi görmek de bizi fazla ileriye götürmüyor. Zira bu süreçte, sadece ultra-katolik olan laik cumhuriyetler yoktur, aynı zamanda resmi devlet dinine sahip siyasal yapılar da vardır, [Alman] İmparatorluğu’nun hakimiyet bölgelerinde, 19. yüzyılın geç dönemlerine kadar kardinaller meclislerinin hükümranlıkları da devam etmiştir. Bunun yanısıra sekülerleşme iddiası ve onunla atbaşı giden siyasi Aydınlanma, yeteri kadar tartışmaya açıktır. Bu oluşum sürecini anlamak için, devlet ve kilise arasındaki hukuki düzenlemeye atıfta bulunmak yetmediği gibi, bu düzenlemeler içindeki sekülerlik ve laisizm görüntülerine atıfta bulunmak da yetmiyor. Avrupa’dan bahseden kişi, hiç şüphesiz, İspanya’nın, İtalya’nın, Avusturya’nın ve İrlanda’nın Katolisizmini ve İskandinav devletleriyle Hollanda’nın Protestanlığını dikkate almak zorundadır.

Katolik Komplo

Dediğimiz gibi, Avrupa ihtilaflı bir kıtadır. Avrupa Birliği’nin genişlemesi tartışmalarında, bir taraftan, siyasal açıdan net tanımlanmış bir pozisyon gereğince Avrupa’nın özünde Hırıstiyan olduğu hususunun altı çizilirken, diğer taraftan devlet ile kilisenin kesin bir şekilde ayrılması esasına dayanan sekülarizm, Avrupa kimliğinin özü olarak ön plana çıkartılıyor. Benim için her ikisi de yanlıştır. Geriye dönüp, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın birleşmesi sürecindeki itici güçlere bakıldığında, adeta bütün süreci bir nevi farmasonca genel bir töhmet altına almaya götürdü. İsim verecek olursak XII. Pius’un yönetimindeki Vatikan’ın açık bildirgesi, Avrupa teşebbüsünün bir Katolik komplosunun sonucu olarak yorumlanması neticesini doğurdu. Protestan Hollanda hükümetinin, her türlü ‘hakimiyet yetkilerinin bu birliğe devredilmesine’ karşı şüpheli duruşu tesadüfi değildi. Bu tereddütler, ancak Kraliçe Juliana ile Loren Kardinali Trisserant arasında yapılan bir saatlik çok özel görüşme sonucunda kırılabildi.

Gerçekten de belgelere bakıldığında, Birleşik Avrupa fikrinin oluşumunda Hırıstiyanlığın hiç bir rol oynamadığını kanıtlıyor. I. ve II. Dünya Şavaşı’ndan edinilen tecrübeler ve Doğu-Batı zıtlaşmasının ortaya çıkması o kadar güçlü etkenlerdi ki, Birleşik Avrupa fikrinin bir başka değerle beslenmesine gerek kalmıyordu. Elbette İkinci Dünya Savaşından sonra Batı edebiyatının yeniden canlanışına şahit olduk. Bu literatür, siyasi bir önemi haiz değil. Ve siyasal açıdan Avrupa bölgesinin tasarımında bir karşılık bulmadı. Elbette Adenauer’in,  Avrupa’nın bütün devletlerinde, siyaset ve kamu fikrinin milliyetçi tesirlerden uzak olacağı bir Hırıstiyan Avrupa’yla ilgili tasavvurları vardı. Ancak Adenauer’in, Kilisenin siyasette ‘amin’ demekten başka bir söz hakkının olmadığına dair nüktesi, onun hangi türde olursa olsun, herhangi bir dindarlıktan ziyade, vatandaşlık unsuru ve Batı-yönelişi tarafından belirlenmiş Avrupa-politikası için de geçerlidir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi blok oluşumuyla geçen onlarca yıldan Sovyetler Birliğinin çöküşüne hatta bugüne kadar insan hakları yorumu, ‘iyi’ ve ‘kötü’ arasında, Batı ve Doğu arasında, Avrupa- buna fikri anlamda ABD, Kanada, Avustralya da dahildir- ve Asya –oryantal despotizm- arasında ayrım yapabilmek için hermenötik bir enstrüman oldu. İnsan hakları kavramı, ‘Hırıstiyan kültürün en olgun meyveleri’ (Fritz Ernst) olarak tanımlandı. Fakat bu pozisyon da tartışmaya açıktır. AB kapsamındaki Avrupa’da insan hakları sisteminin hakimiyetini ve anlamını sorgulamak ve reddetmek için makul bir sebep bulunmamaktadır.

Fakat ‘insan hakları’ kavramı, gerçekten Hırıstiyan kültürünün meyvesi mi? Yoksa bu kavram, şiddetli direnişine rağmen Hırıstiyan kültürden kopartılmamış mıdır? Bu konuda sadece XI. Pius’un 1846’larda çıkarttığı Modernitenin yani bütün liberal fikir yekununun yanılgılarının sıralandığı listeye değinmeyeceğim. 16. ve 17. yüzyıldaki din ve vicdan özgürlüğü tartışmasını ve ABD’nin varlığını, toplumun Hırıstiyanlığını tartışmaksızın Hırıstiyan kiliselerinin kurumsal talebine karşı özel bir mesafe koyuşlarına borçlu olduğunu anımsatmak istiyorum. İnsan hakları tarihine şöyle kısaca bakılsa, bu kavramın kökeninin Hırıstiyan kültüründe olmadığı, fakat tamamen putperest bir mukavele teorisinde, stoacı tabii hukukun yeniden canlanışında, bireyin onurunun yeniden keşfedilmesinde ve kiliselerin siyasi gücüne karşı mücadelede bulunduğu derhal anlaşılacaktır.

Avrupa Birliğinin genişlemesi meselesi, elbette ki sadece bir değerler topluluğuna aidiyet konusunda karar verebilmek için değil, daha pek çok başka nedenden dolayı, ekonomik sorunların yanısıra düşünsel temellerle ilgili sorunları da ön plana çıkartıyor. Ve bu noktada, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insan haklarına bağlılık olarak kökleşen şu husus öne çıkıyor: sözkonusu insan haklarının, Batı kültürü içinde görece açık ve net bir yorumu. Din sorununun bu bağlamdaki yerini tayin edersek, bu soru bile sorunlu oluyor. Avrupa’nın Hırıstiyanlığı o kadar tartışmaya açık ki, Avrupalı değerler topluluğuna mensubiyete karar verilirken bir kriter olarak kullanılamaz  (zaten Alman hukuku dini bir kültürün parçalarının kaldırılmasına yeteri kadar güçlü bir şekilde katkı sağlıyor). Bunun yanısıra, Avrupa’nın politik kültürünün çekirdeği olarak sekülerleşme, dini olana siyasal açıdan mesafeli durma anlamında tanımlanmış olsaydı, devlet ile kilisenin ayrılığı mensubiyet konusunda ayırdedici bir kriter olurdu. Bu kriter, Başbakanın Canterbury’nin başpiskoposunun tayinini belirlediği Britanya’dan ya da devlet ve kilisenin içiçe geçtiği Almanya’dan daha fazla Türkiye için öne sürülüyor.

 

 

 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'