Birleşik Avrupa Fikrinin Temelleri
Armin Adam
Çeviren : Kamil
CENGİZ
Kaynak: Süddeutsche
Zeitung.20.12.2002
Avrupa’nın dini
geçmişini tahrif etmeyen bir tasavvur oluşturmak mümkün mü ?
Türkiye’nin AB’ye
girişi konusunda son günlerde yaşanan tartışmalarda "birleşik Avrupa"
idealinin düşünsel temelleri gündemdeydi. Bu temelin demokrasi ve insan
hakları olduğu ifade ediliyor. Ancak, tartışmanın arka-planını Avrupa’nın
Hırıstiyan olduğu iddiası -ki tartışmaya asıl ağırlığını kazandıran da budur-
oluşturuyor. Avrupa, bir Hırıstiyan teşekkül olduğu için, pek çoklarına göre
Türkiye’nin birliğe alınması sözkonusu değildir. Seküler siyasal değerler
hakkındaki tartışma, bu çatışmanın siyasal-içerikli dini bir hüviyet
kazanmasını önlemeye çalışıyor; zira bilhassa böylesi bir durumun seküler
Avrupa’da olmaması gerektiğine inanılıyor.
Dini bakımdan
Avrupa Hırıstiyan bir kıtadır. Ne var ki ‘Hırıstiyanlık’ tabiri ile ne bir
kimlik ifade ediliyor, ne de bununla dinin politik anlamı hakkında bir şey
söylenmiş olunuyor. Dini açıdan Avrupa tarihi, Roma Katolikliği, Luther’in
ülke kiliseleri, reforme edilmiş ülke kiliseleri, İngiltere’nin kilisesi,
ortodoksluk, Anglikanizm ve daha birçok küçük inanç biçimlerinin arasındaki
ihtilaflarla şekillenmiştir. Bu farklı duruşlar arasında derin bir uçurum
vardır ve bu durum, Avrupa’nın 16. yüzyıl ila 20. yüzyıl arasındaki tarihini
belirlemektedir. Avrupa’nın bir Hırıstiyan kıtası olduğunu, Hırıstiyanlığın
Avrupa’nın özüne ait olduğunu iddia etmek, Hırıstiyanlığın başarı tarihinin
sadece bu kıtada yazıldığını ifade etmek olur. Bu şu anlama gelir: bu kıtada
Şarl’ın Saksonyalıları ‘ihtida’ ettirmesinden bugüne kadar, insanların dini
açıdan aidiyetlerini Hıristiyan mezhepler temsil etmişlerdir. Fakat bu ne
anlama gelir? Aslında bunu fazla büyütmemek lazım, zira bu itikadın bir
taraftan Avrupalı bireyler için, diğer taraftan Avrupa devletleri için ne
anlama geldiği gözününde bulundurulduğunda. Avrupa’da Hırıstiyanlığın pek bir
değerinin bulunmadığını görmek için Kiliseye gidişlerin istatistiğine
bakılabilir.
Birleşik Avrupa
fikri Hırıstiyanlığın ortaya attığı bir fikir değil. Tam aksine Avrupa fikri,
yeni çağın Avrupası’ndaki devletlerin oluşum sürecinde gözlemlenebildiği gibi,
dini olanın geriye itilmesini önşart olarak koşuyor. Avrupa konseptini
düşünsel açıdan irdelediğimizde, Avrupa’yı iletişim ile kurulmuş ve
belirlenmiş bir barış bölgesi olarak tanımlayabiliriz. Zaten 20. yüzyılda
şahit olunan iki büyük dünya savaşının tecrübesi, sözde-dini sembollerle
gizlenen totaliter rejimlerin anıları yanısıra, bu barış bölgesinin, ne zaman
ve nerede, hangi harabeler üzerinde yükseldiği de anımsandığında, bu fikrin
temelleri daha iyi anlaşılmış olacaktır. Ayrıca bu fikre ulaşmak için, sadece
20. yüzyılın kırklı ve ellili yıllarına geri dönülmeyecek, 16. ve 17.
yüzyıllara kadar da gidilecektir. Augsburg din barışı ve Wesfalya Barışı,
uluslararası hukukun çiçeklendiği genç dönem anımsanacaktır.
Avrupa, din
savaşlarının geride bıraktığı harap olmuş topraklar üzerinde oluştu. Mezhep
çatışmalarının gemlenmesi, Avrupa devletleri dünyasının nüvesini teşkil
etmiştir. Avrupa ve Avrupa fikri, ilahiyatçılarda değil, hümanistlerde
neşvünema bulur. Gerçekten Hırıstiyan damganın gözardı edilmesi, Avrupa’nın
oluşum şartıdır.
Ancak kendimizi
kandırmaya da gerek yok, zira Avrupa kimliğinin özü olarak dini olana siyasal
açıdan mesafeli durma anlamındaki sekülerleşmeyi görmek de bizi fazla ileriye
götürmüyor. Zira bu süreçte, sadece ultra-katolik olan laik cumhuriyetler
yoktur, aynı zamanda resmi devlet dinine sahip siyasal yapılar da vardır,
[Alman] İmparatorluğu’nun hakimiyet bölgelerinde, 19. yüzyılın geç dönemlerine
kadar kardinaller meclislerinin hükümranlıkları da devam etmiştir. Bunun
yanısıra sekülerleşme iddiası ve onunla atbaşı giden siyasi Aydınlanma, yeteri
kadar tartışmaya açıktır. Bu oluşum sürecini anlamak için, devlet ve kilise
arasındaki hukuki düzenlemeye atıfta bulunmak yetmediği gibi, bu düzenlemeler
içindeki sekülerlik ve laisizm görüntülerine atıfta bulunmak da yetmiyor.
Avrupa’dan bahseden kişi, hiç şüphesiz, İspanya’nın, İtalya’nın, Avusturya’nın
ve İrlanda’nın Katolisizmini ve İskandinav devletleriyle Hollanda’nın
Protestanlığını dikkate almak zorundadır.
Katolik Komplo
Dediğimiz gibi,
Avrupa ihtilaflı bir kıtadır. Avrupa Birliği’nin genişlemesi tartışmalarında,
bir taraftan, siyasal açıdan net tanımlanmış bir pozisyon gereğince Avrupa’nın
özünde Hırıstiyan olduğu hususunun altı çizilirken, diğer taraftan devlet ile
kilisenin kesin bir şekilde ayrılması esasına dayanan sekülarizm, Avrupa
kimliğinin özü olarak ön plana çıkartılıyor. Benim için her ikisi de
yanlıştır. Geriye dönüp, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın birleşmesi
sürecindeki itici güçlere bakıldığında, adeta bütün süreci bir nevi farmasonca
genel bir töhmet altına almaya götürdü. İsim verecek olursak XII. Pius’un
yönetimindeki Vatikan’ın açık bildirgesi, Avrupa teşebbüsünün bir Katolik
komplosunun sonucu olarak yorumlanması neticesini doğurdu. Protestan Hollanda
hükümetinin, her türlü ‘hakimiyet yetkilerinin bu birliğe devredilmesine’
karşı şüpheli duruşu tesadüfi değildi. Bu tereddütler, ancak Kraliçe Juliana
ile Loren Kardinali Trisserant arasında yapılan bir saatlik çok özel görüşme
sonucunda kırılabildi.
Gerçekten de
belgelere bakıldığında, Birleşik Avrupa fikrinin oluşumunda Hırıstiyanlığın
hiç bir rol oynamadığını kanıtlıyor. I. ve II. Dünya Şavaşı’ndan edinilen
tecrübeler ve Doğu-Batı zıtlaşmasının ortaya çıkması o kadar güçlü etkenlerdi
ki, Birleşik Avrupa fikrinin bir başka değerle beslenmesine gerek kalmıyordu.
Elbette İkinci Dünya Savaşından sonra Batı edebiyatının yeniden canlanışına
şahit olduk. Bu literatür, siyasi bir önemi haiz değil. Ve siyasal açıdan
Avrupa bölgesinin tasarımında bir karşılık bulmadı. Elbette Adenauer’in,
Avrupa’nın bütün devletlerinde, siyaset ve kamu fikrinin milliyetçi
tesirlerden uzak olacağı bir Hırıstiyan Avrupa’yla ilgili tasavvurları vardı.
Ancak Adenauer’in, Kilisenin siyasette ‘amin’ demekten başka bir söz hakkının
olmadığına dair nüktesi, onun hangi türde olursa olsun, herhangi bir
dindarlıktan ziyade, vatandaşlık unsuru ve Batı-yönelişi tarafından
belirlenmiş Avrupa-politikası için de geçerlidir.
İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra siyasi blok oluşumuyla geçen onlarca yıldan Sovyetler
Birliğinin çöküşüne hatta bugüne kadar insan hakları yorumu, ‘iyi’ ve ‘kötü’
arasında, Batı ve Doğu arasında, Avrupa- buna fikri anlamda ABD, Kanada,
Avustralya da dahildir- ve Asya –oryantal despotizm- arasında ayrım yapabilmek
için hermenötik bir enstrüman oldu. İnsan hakları kavramı, ‘Hırıstiyan
kültürün en olgun meyveleri’ (Fritz Ernst) olarak tanımlandı. Fakat bu
pozisyon da tartışmaya açıktır. AB kapsamındaki Avrupa’da insan hakları
sisteminin hakimiyetini ve anlamını sorgulamak ve reddetmek için makul bir
sebep bulunmamaktadır.
Fakat ‘insan
hakları’ kavramı, gerçekten Hırıstiyan kültürünün meyvesi mi? Yoksa bu kavram,
şiddetli direnişine rağmen Hırıstiyan kültürden kopartılmamış mıdır? Bu konuda
sadece XI. Pius’un 1846’larda çıkarttığı Modernitenin yani bütün liberal fikir
yekununun yanılgılarının sıralandığı listeye değinmeyeceğim. 16. ve 17.
yüzyıldaki din ve vicdan özgürlüğü tartışmasını ve ABD’nin varlığını, toplumun
Hırıstiyanlığını tartışmaksızın Hırıstiyan kiliselerinin kurumsal talebine
karşı özel bir mesafe koyuşlarına borçlu olduğunu anımsatmak istiyorum. İnsan
hakları tarihine şöyle kısaca bakılsa, bu kavramın kökeninin Hırıstiyan
kültüründe olmadığı, fakat tamamen putperest bir mukavele teorisinde, stoacı
tabii hukukun yeniden canlanışında, bireyin onurunun yeniden keşfedilmesinde
ve kiliselerin siyasi gücüne karşı mücadelede bulunduğu derhal anlaşılacaktır.
Avrupa Birliğinin
genişlemesi meselesi, elbette ki sadece bir değerler topluluğuna aidiyet
konusunda karar verebilmek için değil, daha pek çok başka nedenden dolayı,
ekonomik sorunların yanısıra düşünsel temellerle ilgili sorunları da ön plana
çıkartıyor. Ve bu noktada, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insan haklarına
bağlılık olarak kökleşen şu husus öne çıkıyor: sözkonusu insan haklarının,
Batı kültürü içinde görece açık ve net bir yorumu. Din sorununun bu bağlamdaki
yerini tayin edersek, bu soru bile sorunlu oluyor. Avrupa’nın Hırıstiyanlığı o
kadar tartışmaya açık ki, Avrupalı değerler topluluğuna mensubiyete karar
verilirken bir kriter olarak kullanılamaz (zaten Alman hukuku dini bir
kültürün parçalarının kaldırılmasına yeteri kadar güçlü bir şekilde katkı
sağlıyor). Bunun yanısıra, Avrupa’nın politik kültürünün çekirdeği olarak
sekülerleşme, dini olana siyasal açıdan mesafeli durma anlamında tanımlanmış
olsaydı, devlet ile kilisenin ayrılığı mensubiyet konusunda ayırdedici bir
kriter olurdu. Bu kriter, Başbakanın Canterbury’nin başpiskoposunun tayinini
belirlediği Britanya’dan ya da devlet ve kilisenin içiçe geçtiği Almanya’dan
daha fazla Türkiye için öne sürülüyor.