Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

Küreselleşme: Satılmış Dünya

 

Pit Wuhrer

 

Çeviren : Oktay CANDAN

Kaynak: IGM Metall, Das Monatsmagazin. Nr. 11.11/2002

 

"Dünyanın umuda ihtiyacı var, zira ümitsizlik geride korku ve çaresizlik bırakır." Bu beyannameyi Benjamin Mkapa, Tanzanya devletinin başkanı olarak, 2002 senesinin Mart ayında, ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Globalleşme ve Dünya Konseyi katılımcılarına yöneltmişti. İnsanlığın çoğunun durumunu bundan daha iyi anlatan az cümle bulunur gerçekten!

Kuzey’in zengin endüstri ülkelerinde bugünlerde alarm çanları çalıyor: Ekonomik kalkınma yavaşlıyor, borsa değerleri düşüyor, büyük şirketler (bu şirket yöneticilerinin sahte bilanço uygulamalarına da bağlı olarak) yıkılıyor, toplumsal çöküntü devam ediyor ve işsizlik oranı artıyor. Irak’a karşı savaş hepimizi tehdit ediyor. Tüm bunlar, gidişatın iyi olmadığını gösteriyor.

Dünyanın fakir ülkeleri ile karşılaştırma yapınca, yaşadığımız ülkede durumun iyi olduğunu söyleyebiliriz. Bu ülkelerde milyonlarca insan sessiz bir şekilde ölümü bekliyorlar. Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) Açlık Raporu’na göre, zengin ülkelerin geçtiğimiz on yıl içinde bu ülkelere yaptığı yardımın oranı– yapılan vaadlere rağmen – hemen hemen yarıya düşmüş durumda. Yiyecek bir lokma bulabilenler ise, çoğu zaman, uluslararası şirketler veya yerli sömürücüler adına köleler gibi zahmetli bir şekilde çalışmaktadırlar.

Fakir ve zengin arasındaki uçurum, sadece sanayileşmiş ülkelerde belirginleşmiyor. Hali hazırda dünyadaki 63 ülkenin halkı, günlük iki Euro’dan daha az bir gelir ile geçinmek zorunda. Zengin ülkeler ile kıyaslar isek ortalama kişi başına gelir, zengin ülkelerde 19 kere daha fazladır. Bu oran, 1973’de 13 kat idi. Ekonomide, siyasette ve bilimde küreselleşme taraftarları gelecek için pembe tablolar çizmiş olsalar da, fakir ve zengin arasındaki uçurum giderek büyümekte. Oysa bizlere sadece ‘serbest piyasanın sihirli gücü’nü beklememiz gerektiğini ve bu gücün kendini göstermesiyle birlikte, hepimizin daha iyi yaşayacağını anlatıyorlardı.

Fakat bunun tam tersi oldu. Gıda maddeleri üreten küresel oyuncular, açılan milletlerarası yeni pazarları kendi çıkarları için kullanıyorlar. Örneğin Hindistan’daki çiftçileri dize getirmek için kendi patent haklarını kullanıyorlar ve kendi ekinlerini satıyorlar. Sonuçta Hindistan’daki çiftçilerin çoğu borçlu duruma düşüyorlar. Açlık sorununu büyük oranda yenmiş olan Hindistan, şimdi yeniden dışarıdan gıda maddesi ithal etmek durumunda kalmıştır.

Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası, tüm kredi isteyen ülkelere ‘katır rejimi’ uygulamakta, temel gıda maddelerinin tahsisatını yasaklamakta, kamusal alanların özelleştirilmesini istemekte ve ülkenin kendi mali politikası hakkında kararlar vermektedir. Bunun sonucu olarak, bir zamanlar Latin Amerika’nın en zengin ülkesi olan Arjantin, şimdi iflas etmiş durumdadır. Hemen dizinin dibindeki komşuları olan Brezilya ve Uruguay’ın da, Arjantin’den geri kalır tarafı yok görünmektedir.

Yeni ‘vahşi kapitalizm’ merkezlerinde, ‘borsa köpek balıkları’, ‘yeni pazar silahşörleri’, şirket yöneticileri ve kar-düşkünü ‘hissedarlar’ ortamın zevkini çılgınca çıkarabiliyorlar. Eskiden kapitalistler 4%-5% kazanç ile memnun kalabiliyorlardı. Bugün ise aynı şirketlerin yöneticileri 20% kazanç beklemekte, hükümetlerini ve personellerini bir yarıştan bir yarışa kovalamaktadırlar. Kim en ucuza çalışıyor? Kamu personeli giderleri hangi oranda? Nerede en yüksek devlet yardımı var? Ve hangi hükümet, yatırımcılara en düşük vergi kanunları sunabiliyor?

Serbest pazarın ve ‘küresel oyuncu’ların baskısı hükümetlerin de boynunu eğdirmiş durumda. "Başka bir alternatif yok" – eski İngiliz başbakanı Margaret Thatcher tarafından kullanılan bu sözü hemen hemen tüm hükümet beyanatlarında okuyabilirsiniz. Eğer bir alternatif yok ise, demek ki herkes bu oyuna ortak olmak zorunda (!). Ve gerçekten de Sosyal-demokrat hükümet başkanları Tony Blair’den Gerhard Schröder’e kadar herkes bu oyuna iştirak ediyor.

Ama sahiden de bir alternatif yok mu? İngiliz İşçi Partisi’nden Tony Benn’in görüşü farklı. Metall  tarafından sorulduğunda Tony Benn, Sanayi Bakanlığı yaptığı 70’li yılları iyi hatırlıyor. O zamanlar Philips şirketi, bugün tüm küresel oyuncuların yaptığını aynen denemek istemişti. Şirket kendi iç bilançolarını olduğundan farklı gösterip, İngiltere’de vergi ödeyemez hale gelmişti. "Böylece ben Eindhoven’e uçtum ve şirket yönetimine bir alternatif sundum: Ya doğru bir şekilde hesap yaparsınız yada resmi mercilerimiz – bakanlardan tutun inşaat sektörüne kadar – gelecekte sizin ürünlerinizi almaktan vazgeçerler." Bu gezinin faydası oldu. Philips gidişatını düzeltti.

Bugün küresel oyunculara kafa tutabilen siyasetçiler yok denecek kadar az. İşverenler ve onların teşkilatları elleri bağlı durumda görünüyorlar. Çıkarcıların kullandığı bir kavram haline gelmiş olan küreselleşme, çevresine güvensizlik ve korku veriyor.  Zira bu kavram ile herşey mazur gösteriliyor: personel ücretlerinin düşmesi, çalışma ortamının kötüleşmesi, sosyal hizmetlerin azaltılması. Bunları bu şekilde yapmak, çalışma ortamını korumanın tek yolu olarak gösterilmeye çalışılıyor. İşçi haklarının olmadığı yerlerde, sermayenin başka yere gitmesi ile tehdit edildiği durumda, sermaye sahiplerinin işleri çok kolay oluyor. Üretim yeri konusunda bizim bulunduğumuz ülkede de düşüncelerin yoğun olması, şaşırılacak bir durum değildir. Halbuki 100 sene önce sermaye sahiplerinin verdiği ücretlere bağımlı olanlar, tam da bu nedenlerden dolayı –aralarındaki bu rekabetten dolayı- sendikalar kurmuşlardı.

Bunlar bugün de geçerli, ancak küresel ölçekler içinde... Durumumuz zor. IG-Metall-Başkanı Horst Schmitthenner: "Biz uluslararası yarışmada geride kaldık" diyerek durumu itiraf etmekte. Uluslararası sendikaların maddi donanımı dahi sermaye kurumlarının donanımıyla karşılaştırılamaz durumda. Ama daha üzücü olan, "bir taslağımızın olmaması".

Yüksek ücret ödeyen ülkelerde iş yerlerini korumak ve aynı zamanda düşük ücret ödeyen ülkelerde de çalışma ortamını düzeltmek kolay değildir. Dünya çapındaki issizlik bu çabayı sonuçsuz bırakmakta.

Buna rağmen bazı teşebbüsler de yok değil. Uluslararası Serbest Sendikalar Birliği, Dünya Ticaret Örgütü’nde (WTO) Uluslararası Çalışma Örgütü’nün, birleşme serbestliği, zorunlu ve çocuk çalıştırma yasağı ve ayırımcılık yapmama şeklinde ifade edilen asgari standartlarını kabul ettirmeğe çalışıyor. Bu girişimden pek sonuç çıkacağa benzemiyor zira WTO, ILO ile beraber çalışmayı reddediyor.

Şirket bazında, IG-Metall tüm uluslararası şirketleri aynı tutum sergileme açısından taahhüt altına almak istiyor. Buna göre, bütün personel için asgari normlar tespit edilmeli. Örneğin Faber-Castell andlaşması gibi. VW ve Daimler-Chrysler şirketlerinde de böyle asgari standardlar kararlaştırılmış durumda. Avrupa General Motors’ta da bu konu görüşülmekte. Tüm uluslararası antlaşmalarda problem şu: bu normlara uyulduğunu kim kontrol edecek? IG-Metall yönetim kurulu, gelişmekte olan ülkelerdeki dağıtıcılarda ve bayilerde bunu kontrol etmenin zor olduğunu açıkladı. Herşeye rağmen Daimler-Chrysler’in yönetim kurulu başkanı olan Erich Klemm bu konuda bir ilerleme kaydedildiğini belirtiyor: Şirketler kapsamında uygulanan asgari standartlar küreselleşmeye farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Bunun dışında IG-Metall, tekstil işçilerinin sömürülmesine karşı mücadele veren "temiz giyim kampanyası" gibi teşebbüsleri desteklemekte. Bunlar ‘Attac’ gibi küreselleşme-karşıtı gruplarla ittifak arayışındalar.

AB direktifi neticesinde şu anda Avrupa’da da işçi temsilcileri var, bunlar sayısı sadece IG-Metall organizasyonu itibarıyla 300’ü bulmakta. VW ve Daimler-Chrysler şirketlerinin dünya işçi temsilcilerin de örgütlenmelerinin ardından, bu teşebbüslerin ileriye doğru büyük bir adım olarak ortaya çıkabileceği söylenebilir. Zira sınırları aşan bir bilgi ve fikir akımı, farklı yerlerin birbirlerine karşı oynamasını engelleyebilir. Bunun yanısıra işçi temsilcilerinin uluslararası bağlantılar kurmaları kendilerine yardım sağlayabilir.

Böylece şirket çalışanları, kendi aralarında, sınırları aşarak, aynen Opel işçilerinin 2001 senesinin başında, General Motors’un ingiliz Vauxhall şirketini kapatmak istediğinde yaptıkları gibi, ya da Daimler-Chrysler şirketi ile Stuttgart işçi temsilcilerinin yaptığı gibi, birbirlerine yardımcı olabilirler. (Bunlar A-Sınıf-Model dingilin Latin Amerika pazarı için üretilmesine karşı gelmişlerdi). İşçi temsilcisi olan Tom Adler "Şirket yöneticileri, eğer fazla mesai yapmayı kabul edersek, üretimi buraya kaydırmak istediklerini ve yeni iş yerleri açılacağı sözü verdiler" diyerek bir hususun altını çiziyor. Güç birliğine giderek, Mettingen şirketinin çalışanlarını, dingil üretim yerinin ‘olduğu yerde’ yani Brezilya’da kalması konusunda ikna edebilmişlerdi.

2000 senesinin Kasım ayında Brezilyalı yoldaşlarına yeniden yardımda bulunabilmişlerdi. Talep edilen ve verilen ücretler çatışmasında Brezilya Daimler-Chrysler şirket yönetimi, üretimin Avrupa’ya kaydırılacağına dair tehditlerde bulunmuştu. Küreselleşme kavramı ile sadece Avrupa’da siyaset yapılmıyor! Tesadüfen ‘Daimler-Chrysler-Koordinasyon’ üyeleri San Bernardo di Campo’daki Daimler-Chrysler şirketini ziyaret ediyorlardı. Diğerleri, buradaki arkadaşlarını bilgilendirmekte gecikmediler. Kısa bir süre sonra, Daimler-Chrysler’ın işçi temsilcileri, şirket yönetimine, Brezilya’daki yoldaşlarının işlerini almaya razı olmadıklarını bildirmişlerdi. Bunun üzerine tehditler hemen kesiliverdi.

Bunun bir benzeri olarak, 2001 senesinin Ağustos ayında, Daimler-Chrysler ‘dünya işçi temsilcisi’nin öncülüğünü yapan, ‘Uluslararası Çalışma Grubu’ Güney Afrika’daki yoldaşlarına, üretim yerini değiştirme tehdidine karşı, yardımda bulundu. Bu direniş de başarıya ulaşmıştı.

Bu gibi örnekler sınır-ötesi dayanışmanın gerçekleşebileceğine dair bir kanıttır ve küreselleşme döneminde de bir umudun olduğunu göstermektedir. Dünyanın bu örneklere çok ihtiyacı var...

 

 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'