Küreselleşme: Satılmış Dünya
Pit Wuhrer
Çeviren : Oktay
CANDAN
Kaynak: IGM Metall,
Das Monatsmagazin. Nr. 11.11/2002
"Dünyanın umuda
ihtiyacı var, zira ümitsizlik geride korku ve çaresizlik bırakır." Bu
beyannameyi Benjamin Mkapa, Tanzanya devletinin başkanı olarak, 2002 senesinin
Mart ayında, ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Globalleşme ve Dünya
Konseyi katılımcılarına yöneltmişti. İnsanlığın çoğunun durumunu bundan daha
iyi anlatan az cümle bulunur gerçekten!
Kuzey’in zengin
endüstri ülkelerinde bugünlerde alarm çanları çalıyor: Ekonomik kalkınma
yavaşlıyor, borsa değerleri düşüyor, büyük şirketler (bu şirket
yöneticilerinin sahte bilanço uygulamalarına da bağlı olarak) yıkılıyor,
toplumsal çöküntü devam ediyor ve işsizlik oranı artıyor. Irak’a karşı savaş
hepimizi tehdit ediyor. Tüm bunlar, gidişatın iyi olmadığını gösteriyor.
Dünyanın fakir
ülkeleri ile karşılaştırma yapınca, yaşadığımız ülkede durumun iyi olduğunu
söyleyebiliriz. Bu ülkelerde milyonlarca insan sessiz bir şekilde ölümü
bekliyorlar. Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) Açlık Raporu’na göre, zengin
ülkelerin geçtiğimiz on yıl içinde bu ülkelere yaptığı yardımın oranı– yapılan
vaadlere rağmen – hemen hemen yarıya düşmüş durumda. Yiyecek bir lokma
bulabilenler ise, çoğu zaman, uluslararası şirketler veya yerli sömürücüler
adına köleler gibi zahmetli bir şekilde çalışmaktadırlar.
Fakir ve zengin
arasındaki uçurum, sadece sanayileşmiş ülkelerde belirginleşmiyor. Hali
hazırda dünyadaki 63 ülkenin halkı, günlük iki Euro’dan daha az bir gelir ile
geçinmek zorunda. Zengin ülkeler ile kıyaslar isek ortalama kişi başına gelir,
zengin ülkelerde 19 kere daha fazladır. Bu oran, 1973’de 13 kat idi.
Ekonomide, siyasette ve bilimde küreselleşme taraftarları gelecek için pembe
tablolar çizmiş olsalar da, fakir ve zengin arasındaki uçurum giderek
büyümekte. Oysa bizlere sadece ‘serbest piyasanın sihirli gücü’nü beklememiz
gerektiğini ve bu gücün kendini göstermesiyle birlikte, hepimizin daha iyi
yaşayacağını anlatıyorlardı.
Fakat bunun tam
tersi oldu. Gıda maddeleri üreten küresel oyuncular, açılan milletlerarası
yeni pazarları kendi çıkarları için kullanıyorlar. Örneğin Hindistan’daki
çiftçileri dize getirmek için kendi patent haklarını kullanıyorlar ve kendi
ekinlerini satıyorlar. Sonuçta Hindistan’daki çiftçilerin çoğu borçlu duruma
düşüyorlar. Açlık sorununu büyük oranda yenmiş olan Hindistan, şimdi yeniden
dışarıdan gıda maddesi ithal etmek durumunda kalmıştır.
Uluslararası Para
Fonu ve Dünya Bankası, tüm kredi isteyen ülkelere ‘katır rejimi’ uygulamakta,
temel gıda maddelerinin tahsisatını yasaklamakta, kamusal alanların
özelleştirilmesini istemekte ve ülkenin kendi mali politikası hakkında
kararlar vermektedir. Bunun sonucu olarak, bir zamanlar Latin Amerika’nın en
zengin ülkesi olan Arjantin, şimdi iflas etmiş durumdadır. Hemen dizinin
dibindeki komşuları olan Brezilya ve Uruguay’ın da, Arjantin’den geri kalır
tarafı yok görünmektedir.
Yeni ‘vahşi
kapitalizm’ merkezlerinde, ‘borsa köpek balıkları’, ‘yeni pazar silahşörleri’,
şirket yöneticileri ve kar-düşkünü ‘hissedarlar’ ortamın zevkini çılgınca
çıkarabiliyorlar. Eskiden kapitalistler 4%-5% kazanç ile memnun
kalabiliyorlardı. Bugün ise aynı şirketlerin yöneticileri 20% kazanç
beklemekte, hükümetlerini ve personellerini bir yarıştan bir yarışa
kovalamaktadırlar. Kim en ucuza çalışıyor? Kamu personeli giderleri hangi
oranda? Nerede en yüksek devlet yardımı var? Ve hangi hükümet, yatırımcılara
en düşük vergi kanunları sunabiliyor?
Serbest pazarın ve
‘küresel oyuncu’ların baskısı hükümetlerin de boynunu eğdirmiş durumda. "Başka
bir alternatif yok" – eski İngiliz başbakanı Margaret Thatcher tarafından
kullanılan bu sözü hemen hemen tüm hükümet beyanatlarında okuyabilirsiniz.
Eğer bir alternatif yok ise, demek ki herkes bu oyuna ortak olmak zorunda (!).
Ve gerçekten de Sosyal-demokrat hükümet başkanları Tony Blair’den Gerhard
Schröder’e kadar herkes bu oyuna iştirak ediyor.
Ama sahiden de bir
alternatif yok mu? İngiliz İşçi Partisi’nden Tony Benn’in görüşü farklı.
Metall tarafından sorulduğunda Tony Benn, Sanayi Bakanlığı yaptığı 70’li
yılları iyi hatırlıyor. O zamanlar Philips şirketi, bugün tüm küresel
oyuncuların yaptığını aynen denemek istemişti. Şirket kendi iç bilançolarını
olduğundan farklı gösterip, İngiltere’de vergi ödeyemez hale gelmişti.
"Böylece ben Eindhoven’e uçtum ve şirket yönetimine bir alternatif sundum: Ya
doğru bir şekilde hesap yaparsınız yada resmi mercilerimiz – bakanlardan tutun
inşaat sektörüne kadar – gelecekte sizin ürünlerinizi almaktan vazgeçerler."
Bu gezinin faydası oldu. Philips gidişatını düzeltti.
Bugün küresel
oyunculara kafa tutabilen siyasetçiler yok denecek kadar az. İşverenler ve
onların teşkilatları elleri bağlı durumda görünüyorlar. Çıkarcıların
kullandığı bir kavram haline gelmiş olan küreselleşme, çevresine güvensizlik
ve korku veriyor. Zira bu kavram ile herşey mazur gösteriliyor: personel
ücretlerinin düşmesi, çalışma ortamının kötüleşmesi, sosyal hizmetlerin
azaltılması. Bunları bu şekilde yapmak, çalışma ortamını korumanın tek yolu
olarak gösterilmeye çalışılıyor. İşçi haklarının olmadığı yerlerde, sermayenin
başka yere gitmesi ile tehdit edildiği durumda, sermaye sahiplerinin işleri
çok kolay oluyor. Üretim yeri konusunda bizim bulunduğumuz ülkede de
düşüncelerin yoğun olması, şaşırılacak bir durum değildir. Halbuki 100 sene
önce sermaye sahiplerinin verdiği ücretlere bağımlı olanlar, tam da bu
nedenlerden dolayı –aralarındaki bu rekabetten dolayı- sendikalar kurmuşlardı.
Bunlar bugün de
geçerli, ancak küresel ölçekler içinde... Durumumuz zor. IG-Metall-Başkanı
Horst Schmitthenner: "Biz uluslararası yarışmada geride kaldık" diyerek durumu
itiraf etmekte. Uluslararası sendikaların maddi donanımı dahi sermaye
kurumlarının donanımıyla karşılaştırılamaz durumda. Ama daha üzücü olan, "bir
taslağımızın olmaması".
Yüksek ücret ödeyen
ülkelerde iş yerlerini korumak ve aynı zamanda düşük ücret ödeyen ülkelerde de
çalışma ortamını düzeltmek kolay değildir. Dünya çapındaki issizlik bu çabayı
sonuçsuz bırakmakta.
Buna rağmen bazı
teşebbüsler de yok değil. Uluslararası Serbest Sendikalar Birliği, Dünya
Ticaret Örgütü’nde (WTO) Uluslararası Çalışma Örgütü’nün, birleşme
serbestliği, zorunlu ve çocuk çalıştırma yasağı ve ayırımcılık yapmama
şeklinde ifade edilen asgari standartlarını kabul ettirmeğe çalışıyor. Bu
girişimden pek sonuç çıkacağa benzemiyor zira WTO, ILO ile beraber çalışmayı
reddediyor.
Şirket bazında,
IG-Metall tüm uluslararası şirketleri aynı tutum sergileme açısından taahhüt
altına almak istiyor. Buna göre, bütün personel için asgari normlar tespit
edilmeli. Örneğin Faber-Castell andlaşması gibi. VW ve Daimler-Chrysler
şirketlerinde de böyle asgari standardlar kararlaştırılmış durumda. Avrupa
General Motors’ta da bu konu görüşülmekte. Tüm uluslararası antlaşmalarda
problem şu: bu normlara uyulduğunu kim kontrol edecek? IG-Metall yönetim
kurulu, gelişmekte olan ülkelerdeki dağıtıcılarda ve bayilerde bunu kontrol
etmenin zor olduğunu açıkladı. Herşeye rağmen Daimler-Chrysler’in yönetim
kurulu başkanı olan Erich Klemm bu konuda bir ilerleme kaydedildiğini
belirtiyor: Şirketler kapsamında uygulanan asgari standartlar küreselleşmeye
farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Bunun dışında IG-Metall, tekstil
işçilerinin sömürülmesine karşı mücadele veren "temiz giyim kampanyası" gibi
teşebbüsleri desteklemekte. Bunlar ‘Attac’ gibi küreselleşme-karşıtı gruplarla
ittifak arayışındalar.
AB direktifi
neticesinde şu anda Avrupa’da da işçi temsilcileri var, bunlar sayısı sadece
IG-Metall organizasyonu itibarıyla 300’ü bulmakta. VW ve Daimler-Chrysler
şirketlerinin dünya işçi temsilcilerin de örgütlenmelerinin ardından, bu
teşebbüslerin ileriye doğru büyük bir adım olarak ortaya çıkabileceği
söylenebilir. Zira sınırları aşan bir bilgi ve fikir akımı, farklı yerlerin
birbirlerine karşı oynamasını engelleyebilir. Bunun yanısıra işçi
temsilcilerinin uluslararası bağlantılar kurmaları kendilerine yardım
sağlayabilir.
Böylece şirket
çalışanları, kendi aralarında, sınırları aşarak, aynen Opel işçilerinin 2001
senesinin başında, General Motors’un ingiliz Vauxhall şirketini kapatmak
istediğinde yaptıkları gibi, ya da Daimler-Chrysler şirketi ile Stuttgart işçi
temsilcilerinin yaptığı gibi, birbirlerine yardımcı olabilirler. (Bunlar
A-Sınıf-Model dingilin Latin Amerika pazarı için üretilmesine karşı
gelmişlerdi). İşçi temsilcisi olan Tom Adler "Şirket yöneticileri, eğer fazla
mesai yapmayı kabul edersek, üretimi buraya kaydırmak istediklerini ve yeni iş
yerleri açılacağı sözü verdiler" diyerek bir hususun altını çiziyor. Güç
birliğine giderek, Mettingen şirketinin çalışanlarını, dingil üretim yerinin
‘olduğu yerde’ yani Brezilya’da kalması konusunda ikna edebilmişlerdi.
2000 senesinin
Kasım ayında Brezilyalı yoldaşlarına yeniden yardımda bulunabilmişlerdi. Talep
edilen ve verilen ücretler çatışmasında Brezilya Daimler-Chrysler şirket
yönetimi, üretimin Avrupa’ya kaydırılacağına dair tehditlerde bulunmuştu.
Küreselleşme kavramı ile sadece Avrupa’da siyaset yapılmıyor! Tesadüfen
‘Daimler-Chrysler-Koordinasyon’ üyeleri San Bernardo di Campo’daki
Daimler-Chrysler şirketini ziyaret ediyorlardı. Diğerleri, buradaki
arkadaşlarını bilgilendirmekte gecikmediler. Kısa bir süre sonra,
Daimler-Chrysler’ın işçi temsilcileri, şirket yönetimine, Brezilya’daki
yoldaşlarının işlerini almaya razı olmadıklarını bildirmişlerdi. Bunun üzerine
tehditler hemen kesiliverdi.
Bunun bir benzeri
olarak, 2001 senesinin Ağustos ayında, Daimler-Chrysler ‘dünya işçi
temsilcisi’nin öncülüğünü yapan, ‘Uluslararası Çalışma Grubu’ Güney
Afrika’daki yoldaşlarına, üretim yerini değiştirme tehdidine karşı, yardımda
bulundu. Bu direniş de başarıya ulaşmıştı.
Bu gibi örnekler
sınır-ötesi dayanışmanın gerçekleşebileceğine dair bir kanıttır ve
küreselleşme döneminde de bir umudun olduğunu göstermektedir. Dünyanın bu
örneklere çok ihtiyacı var...