AK
Parti: Küresel Demokratik Şebeke’nin Yeni Taşeronu
Mehmed DURMUŞ
GİRİŞ
3 Kasım 2002
Tarihinden beri yeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu, ABD’nin öncülük ettiği
‘Yeni Dünya Düzeni’ içinde ‘Türkiye Modeli’ olarak örnek gösterilen, ılımlı
İslam, demokratik İslam modelini bizatihi pratize edecek bir partinin, AK
Parti’nin icra-i faaliyete başladığı dönemdir... Bu yeni durumu nasıl
değerlendirmelidir? Yani, AK Parti İktidarını nasıl yorumlamalıdır? Toplumun
‘halk’ kesimi, midesi, dükkan borcu, ev kirası, nema paraları, ilaç parası,
kısacası geçim derdinde olduğu için, tamamen AK Parti’yi, bu dertlerine derman
olacak yepyeni bir ‘umut’ olarak görmektedir. Oyunu sırf bunun için bu partiye
vermiştir. ‘Halk’ın önemli bir kısmı ise, 28 Şubat post-modern darbe sürecinin
başörtüsü ve İmam-Hatiplere baskı ile somutlaşan politikalarını AK Parti’nin
yumuşatacağı beklentisindedir. Elbette bu yorumlar, AK Parti’nin misyonunu doğru
anlamayı sağlayıcı hiçbir gerçeklik içermiyorlar. İçermiyorlar çünkü, Abdullah
Gül hükümeti, 3 Kasım öncesi vaadlerin aksine, bizzat icraatın başına geçince,
gerçek durumu gördüler ve birçok vaadlerinden çark etmenin yolunu aramaya
koyuldular bile. Siyasi/dini baskılarda rahatlama umudu açısından ise, zaten
bizzat R. Tayyip Erdoğan seçim propagandaları esnasında, "Başörtüsü bizim
öncelikli meselemiz değildir" demişti, ama, taban bunu bir türlü anlamak, görmek
istemedi, istememektedir.
Gelelim ‘halk’ın
dışındaki değerlendirmelere. Laik kesimlerde genel olarak üç eğilim söz
konusudur. Birincisi, AK Parti’yi hala ‘dinci’ parti olarak adlandırıp, bu
kavramlar üzerinden politika üreten, müzmin muhaliflerdir. İkinci kesim, mutedil
olan, bekle-gör politikasını takip edenlerdir. Üçüncü ve en gerçekçi kesim ise,
AK Parti fenomenini doğru okuyan kesimdir. Bunlar, AK Parti’nin yanlış
anlaşıldığını, oysa bu partinin gerçek bir ‘müslüman demokrat’ ya da
‘muhafazakar demokrat’ parti olduğunu, Türkiye’nin normalleşmesi ve Batı
medeniyeti ile bütünleşebilmesinin en önemli aracı, daha doğrusu tek
imkanı/fırsatının bu parti olduğunu, avazlarının çıktığı kadar bağırarak
anlatmaktadırlar. Gel gör ki, anlamak isteyen kim? Elbette 80 yıllık bir
statükonun birden değişmesi mümkün olmuyor ve hala, dünya güzellik yarışmasında
Türkiye’yi ‘başarı’ ile temsil etmiş bir Miss-Turkey’i ‘güzel ve başarılı’ bulan
başbakanın eşinin başörtüsü altında ‘radikal İslam’ arayanlar olabiliyor.
İslamî kesime
gelince, burada tam bir fikrî sefalet yaşanmaktadır. Müslüman kesimin
‘entelektüel’lerinin büyük bir bölümü ‘halk’la aynı düşünmektedir. Hatta
kimileri ‘halk’ kadar bile gerçekçi değiller. İslamcı kesimin büyük bir
çoğunluğu, AK Parti’nin evrilme sürecini ciddi şekilde hazmetmiş görünmektedir.
Aslına bakılırsa, zaten AK Parti bugünkü konumuna, sözünü ettiğimiz kesimlerle,
aynı toplantı salonlarını, aynı otel lobilerini, aynı panelleri paylaşarak,
birlikte kotararak geldiler. Dolayısıyla, AKP’de olan değişikliği bunların
normal görmemesini beklemek safdillik olur.
Biz bu yazıda,
AKP’nin demokratikleşmesinin, ‘müslüman demokrat’ ya da ‘muhafazakar demokrat’
olmasının ne anlama geldiğini yorumlamaya çalışacağız.
MÜSLÜMAN
DEMOKRATLIĞIN MANCA’SI
"Müslüman Demokrat"
sözü neyi çağrıştırmaktadır? ‘Müslüman’ ve ‘demokrat’ kelimelerinin basit bir
terkibini mi? Ki böyle basit bir terkip bile mümkün değilken, bu terkip çok
ciddi açılımlar içermektedir. Bu terkibin ne anlama geldiğini sadece, yukarıda
açıklamaya çalıştığımız ‘halk’ kesimi bilmiyor. Ama, bu terkiple kendilerine
mesaj verilen ilgili mercîler bunu çok iyi bilmektedirler. Bu, öyle sıradan bir
fikir değişikliği de değildir, tam bir değişim, yani yeni bir din seçimidir.
Rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun ‘Katıraslan’ını çağrıştıran, İslam’a hiç
benzemeyen, ama İslam makyajlı bir demokrasi tasavvurudur.
İkinci olarak da,
bugün ‘demokrasi’ sözü ile global anlamda ne kastediliyorsa, demokratik olmak
demek neleri içeriyor, neleri dışta bırakıyorsa onları, yani demokrasinin
içindeki ve dışındaki şartları kabul etmek demektir. Açıkçası, global çapta
oynanan şeytani oyunun kurallarını benimsemek demektir. Oyuna kabul edilmek
için, mukavelenin altına imzayı atmak demektir. Bu gerçeği bir türlü anlamayan
fikr-i sefîller, habire demokrasiyle İslam’ın bağdaşabilirliği konusunda nefes
tüketip durmaktadırlar. Demokrasinin İslam’la bağdaşmasının imkansızlığı bir
yana, gerek Türkiye bazında gerekse uluslararası çapta, nelere angaje
olunduğunun sanki hiç farkında değil gibidirler. Sanki ortada bir afsunlanma, ya
da ‘afyonlanma’ durumu var gibidir...
Hani meşhur
‘şıracı-bozacı’ hikayesi var ya, işte bu minvalde, Sudan’lı yazar Abdulvehhab
el-Efendi Türkiye’nin ‘müslüman-demokratları’nı çok iyi anlatmaktadır. Şöyle
diyor el-Efendi: "Hiç usanmaksızın tekrarladıkları gibi, onlar İslamcı değil,
Müslüman demokrat. Hedefleri de şeriat değil demokrasi."1 el-Efendi, "Müslüman
dünyadaki kamuoyu yoklamaları"nın, "İslami mirasa düşmanlık beslemeyen, ama
İslami doktrinin dar ve katı bir yorumunda ısrar etmeyen partilerin
desteklendiğini"2 gösterdiğini iddia etmektedir. Ki bunda, kendi ve kendi
gibilerin payı büyüktür. el-Efendi, R. Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı iken düzenlenen "Uluslararası İslam Düşüncesi Konferansı"nda,
"Modern demokrasinin eksikleri ne olursa olsun, sağladığı faydalar herkesin
görebileceği kadar açıktır ve bundan daha iyi bir sistem kurulmamıştır"
demişti.3 el-Efendi demokrasinin yüceliğine o kadar inanmış ki, "demokrasinin
İslami değerlere uygun olduğunu inkar eden iddialara cevap vererek onlara değer
vermiş olmayacak" kadar da müstağnidir.4
"İslam Devleti’ne
Karşın İmanlı Laiklik." Bu, bir başka Tunus’lu Gazeteci S. el-Cevreşi’nin
yazısının başlığıdır.5 AK Parti’nin şahsında temsil edilen son yılların körü
körüne ‘değişimini’ özetlemektedir. Daha önceleri ‘İslam Devleti’ söylemlerine
sahip çıkanlar artık bundan vaz geçtiler. ‘Din düşmanı’ olmayan(!) bir laikliği
benimsemekteler. Hani bazen duyarız, bir hayat kadını, ‘namusu ile çalıştığını’
söyler ya, işte öyle bir şey...
Ne yazık ki AKP ve
benzeri hareketlerden müslümanların payına düşen armağan, ‘müslüman-laik’,
‘müslüman-demokrat’ zihniyet değişimidir. Bundan böyle, dün ‘şeriat gelecek
vahşet bitecek’ diyenler artık, ‘imanlı laiklik var, şeriata lüzum yok’
diyecekler.
‘Siyasal İslam’ı Yine
‘Siyasal İslamcılar’ Bitirdi
Ağacı kesen baltanın
sapı yine bir ağaçtır ya! Siyasal sistem bugüne kadar, her siyasi partiyi, kendi
ideolojisini yok etme işinde kullandı. DSP, MHP ve milli Görüş’ün son örneği AKP
bunun en tipik örnekleridir. Doksanlı yıllar laik-demokratik değerlerle İslam’ı
en şeytani bir biçimde uzlaştırma faaliyetlerine tanıklık etti. İslam, her türlü
kafir ideolojinin, Allah’a isyan ekseninde odaklanmış siyasi projelerin
aklayıcı/temizleyicisi kılındı. Bu konuda hiç Allah’dan korkulmadı. Bir Arap
gazeteci AKP’nin laik-İslam’ını şöyle okuyor: "AKP’nin kazanması ile kanaatleri
boşa çıkanlardan değilim. Aksine bilinen farklı yüzleriyle siyasal İslam’ın sona
erdiğine yönelik kanaatim pekişti. AKP’nin kazanması, aşırısı, ılımlısı, İran
veya Sudan modeli ile siyasal İslam’ın, toplumun temel sorunlarına modern
çözümler sunma noktasında kapsamlı siyasi projesinin başarısızlığına pratik bir
delildir. AKP’nin seçim programı ve düşünce yapısının siyasal İslam’la hiçbir
organik bağı bulunmamakta."6
Farac el-İşşa,
AKP’nin seçim başarısının Müslüman ülkelerde sevinçle karşılandığını, "İslam
dünyasını sarsan bu siyasi depremle ilgili" Arap basınında çıkan İslamcı
yazarlara ait yorumların çoğunda, AKP’nin başarısının, 11 Eylül sonrası sıkça
dillendirilen ‘siyasi İslam’ın sonu’ savının geçersizliğine delil olarak
sunulmasını eleştirerek şöyle demekte:
"Ancak kanımca bu,
Türk diyarındaki yaşananlara ilişkin önyargılı, klasik (Arap) siyasal İslam
söylemi ile Türk toplumundaki hareketli, canlı, değişken, Batı demokrasisi
yolundaki modern siyasal İslam söylemi arasındaki temel farklılığın objektif ve
metodolojik bir yaklaşımla okunmadığını gösteriyor. Yani bu suni bir sevinç.
Siyasal İslam’ın Arap teorisyen ve yazarlarının çoğunluğu, AKP’nin başarısının
‘siyasal İslam’ın sonunun’ açık bir ilanı olduğu gerçeğini görmezlikten
gel(mektedirler)..."7 Yazar, gıpta ile baktığı Türk tipi müslüman-demokrat
çizgiye öykünerek, "Arap Siyasal İslam’ının" devlet, toplum, birey, kadın,
çocuk, kişisel özgürlükler, felsefe, düşünce, sanat, edebiyat ve genel
özgürlükler alanında değişeceği günleri iple çekmektedir.
Siyasal İslam denen
şey bittiyse, bu kendiliğinden olmadı. Geçmişlerinde şu veya bu şekilde İslam’la
bağları olanlar tarafından defin işlemleri yürütülmektedir Siyasal İslam’ın...
Ama sık sık tekrarladığımız gibi, şükür ki, iş bu ‘siyasal İslam’, İslam’ın
bizatihi kendisi değildir.
Davos’dan 3 Kasım’a
Ya da
‘New York Ağlama
Duvarı’
Aslında 3 Kasım
sonuçları, bir sene kadar önceden, 2000 yılının Şubat’ında 30 yıllık tarihinde
Davos yerine ilk kez ABD’nin New York şehrinde toplanan Dünya Ekonomik
Forumu’ndan belliydi... Gerçi o toplantıda AK Parti lideri Tayyip Erdoğan’a
fazla ilgi gösterilmemişti. Toplantıya ‘taşra’dan katılanlar arasında ilgi odağı
Afganistan Lideri Hamid Karzai idi. Çünkü Karzai yeni bir kişilikti ve
Afganistan yönetimine ikame edilmek zorundaydı. Orada Tayyip Erdoğan’a ABD
yönetimince hemen hiç yüz verilmemişti. Tayyip Erdoğan ve ekibinin yetkililerle
görüşme isteği netice vermemişti. Hatta Dışişleri’nin en yetkili isimlerinden
Mark Grossman’la görüşmesi bile kabul edilmemiş ve Dışişleri’nden alt düzey bir
bürokratla görüştürülmek istenince bu sefer onlar reddetmişlerdi. Fakat bu
durum, iş için bir firmaya baş vuran bir elemana, soruşturmak gayesiyle o an
için ‘evet’ ya da ‘hayır’ denmemesi gibi bir durumdu...
New York’ta görücüye
çıkıldığı, bizim iddiamız değil, o günlerde bizzat Abdullah Gül tarafından
yapılmış bir itiraftır: Abdullah Gül, "Amerika’da beklentilerimizin üzerinde
ilgi gördük. Parti olarak siyasi duruşumuza ilişkin verdiğimiz mesajlar yerine
ulaştı. Söylediklerimizin doğru algılandığı kanaatini edindiğimizi
söyleyebilirim." demişti. Gül, Amerikalılar’ın ilgisini, ‘iktidara gelmek üzere
olan bir parti’ olmalarına ve 11 Eylül’ün ortaya çıkardığı ‘Türkiye Modeline’ en
büyük katkıyı sağlayacak siyasi teşekkül olmalarına bağlıyordu.8
Herkes biliyor ki,
Ankara’da hükümet olmanın yolu New York’dan, ya da Washington’dan geçmektedir.
Zaman gazetesi yazarı Ali Halit Aslan, Tansu Çiller’in Amerika gezisi nedeniyle
nefis bir yazı yazmıştı. 2001 yılında yazılmış bu yazının şu satırları günümüz
siyasetini okumak için de anahtar niteliğindedir: "Cumhurbaşkanı, Başbakan,
Dışişleri Bakanı, parti başkanı; sıfatı her ne olursa olsun, Türk liderler
ABD'de bir 'Musevi lobisi umresi' yapma sünnetini terk etmiyor. Bu ziyaretler,
hasım lobilere karşı desteklerinden dolayı Amerikalı Musevilere teşekkürden öte
anlamlar içeriyor: Siyasi ikbal arayan ya da istikbalinin kararmamasını
'garanti'lemek isteyenler, Telli Baba yerine Şimon Baba'ya çaput bağlıyor"9
Şimon babayı bilmiyorum ama, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın Bush Baba’ya
çaput bağladıklarında kuşku yok.
BUSH-TAYYİP
GÖRÜŞMESİ:
‘GÖREVİMİZ TEHLİKE!’
Bilindiği üzere AK
Parti’nin 3 kasım zaferinden sonra Tayyip Erdoğan, herkesi şaşırtan bir tempoyla
Avrupa ülkeleri arasında mekik dokudu. 12 Aralık’ta Kopenhag Zirvesi’nde
Türkiye’nin lehine bir karar alınması için Bush’u aracı olarak devreye sokmanın
da içinde bulunduğu birtakım ataklarla T. Erdoğan bir Washington çıkartması
yaptı. Fehmi Koru her ne kadar, "İleride tarihler, bugünleri anlatırken,
keyifle, ‘Türkiye'nin AB üyeliğinin lobicisi ABD başkanı Bush'tu’ diye
yazacaklar"10 diye keyiflense de, Türkiye’nin lobicisi Bush’un şefaati ters
tepti. Bir seneden daha az bir süre önce kendisine yüz vermeyen Beyaz Saray
şimdi onu tam bir devlet başkanı gibi karşılamıştı. Bilahare Rusya çıkartması
yapan (24.12.2002) R. Tayyip Erdoğan Putin tarafından da devlet başkanı gibi
karşılandı. Demek ki bu işte bir keramet vardı.
Görüşmede ABD
Dışişleri Bakanı Colin Powell, Bush'un ulusal güvenlik danışmanı Condaleeza
Rice, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Robert Pearson; Türk
tarafından da Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, milletvekilleri Ömer Çelik, Egemen
Barış, MKYK üyesi Cüneyt Zapsu bulundu. Erdoğan daha sonra ABD Başkan Yardımcısı
Dick Cheney, Colin Powell, Condaleeza Rice ve Paul Wolfowitz ile ayrı ayrı
görüşmeler yaptı.11
Erdoğan'ın uçağı
resmi konukların karşılandığı Andrews Hava üssüne indi. Gizli servis elemanları
tarafından korundu, konvoyu için yollar kesildi.12 Kısacası T. Erdoğan Beyaz
Saray tarafından devlet başkanı gibi karşılandı. Çünkü Erdoğan ABD tarafından
Türkiye’nin yeni lideri, geleceğin başbakanı olarak görülüyordu. Başbakandan (A.
Gül) bile önce Erdoğan’la görüşmesi de bunun bir kanıtıydı.13
Bush’un Gözlerini
Yaşartan Neydi?
Bush, mütebessim bir
edayla ve Tayyip Erdoğan'ın gözlerinin içine bakarak konuşurken, Tayyip Erdoğan
ve partisinin seçimlerdeki büyük başarısından çok etkilendiklerini, Erdoğan'ın
demokrasi ve özgürlük mücadelesine bağlılığını takdirle karşıladıklarını,
iktidara gelir gelmez Avrupa Birliği yolundaki mücadelesini ilgiyle
izlediklerini ve desteklediklerini, Türkiye'nin Amerika'nın stratejik bir ortağı
olarak Irak'ta barış doğrultusundaki işbirliğine verdikleri önemi dile getirdi.
Erdoğan’ı Beyaz Saray’da ağırlamaktan onur duyduğunu ifade etti. Ona
"Türkiye'nin en iyi dost ve müttefikinin evine hoş geldiniz. Sizin
liderliğinizden ve partinizden çok etkilendik. Demokrasiye ve bağımsızlığa olan
bağlılığınıza teşekkür ediyoruz. AB'ye üye olma arzunuzda sizinle omuz omuzayız.
ABD'nin stratejik dostu ve müttefikisiniz. Sizi ağırlamaktan onur duyuyorum."14
diyen Bush’un Erdoğan’a asıl müjdesi, "Anladığım kadarıyla Türkiye'de yakında
bir görev değişikliği olabilir" cümlesiyle gelmişti. Evet, ABD Başkanı Bush,
Erdoğan’ın yakında başbakan olacağını müjdelemişti... Kim bilir, belki de kuşlar
haber getirmişti Bush’a...
Gerek Türkiye’ye
karşı, gerekse Türk halkına karşı sevgi ve muhabbetlerini dile getiren Bush’un,
samimiyeti iyice had safhasına varmıştı ve Erdoğan’la kader birliklerini
konuşmaya başladı: "Aramızda ortak bir bağ var. Siz de Allah'a inanıyorsunuz,
ben de inanıyorum. Siz de bu inancınızdan dolayı utanmıyorsunuz, ben de
utanmıyorum."15 Eğer kültür seviyesi yetseydi Bush, "beraber ıslandık biz bu
yollarda" şarkısını söyleyecekti belki ide... Aslında bu cümle Bush’un kişilik
çözümlemesi açısından ilginç. Bush, Erdoğan’la inanç birlikteliğine sahip
olduklarını anlatmak istiyordu. Acı, ama gerçek.
Hüsn-ü Kabul’ün
Anlamı
Peki, bırakın devlet
başkanı, seçilmiş bir vekil bile olmayan Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanı
töreniyle karşılanması, kendisine bu kadar iltifatlar yağdırılması neye
delalettir? Bush’u bu kadar duygulandıran şey neydi acaba? Meclis Başkanı Bülent
Arınç’ın, cumhurbaşkanını uğurlamak üzre havaalanına getirdiği başörtülü eşine
karşı olumsuz bir tavır takınmadığı meyanında, Cumhurbaşkanı’nın yüzündeki
gülücükten bile devlet politikası anlamında manalar çıkartan ‘siyasi akıl’ (AK
Parti aklı), acaba Bush’un T. Erdoğan’ın gözlerinin içine gülümseyen bakışlarını
nasıl yorumlamalıdır? Beyaz Saray’ın bütün önemli kurtlarıyla ve bir devlet
başkanı edasıyla Erdoğan’ı karşılamaları siyasi/diplomatik dilde ne anlam ifade
eder? Bu, hak ettiği bir yere, her şeye rağmen ve bileğinin gücüyle gelmiş
siyasi bir liderin, bükemedikleri bileğini öpmeleri anlamına mı gelmekteydi,
yoksa, dünyaya yön veren en kurt politikacılar tarafından, çıkarlarına hizmet
edeceğine inandıkları bir siyasi kişiyi kuşatma, kafesleme işlemi mi söz
konusuydu?
"Görüşmelere katılan
bir yetkili, duydukları memnuniyeti, "Çok yakın bir işbirliğinin sağlam
başlangıcını yaptık" diye ifade etti." "ABD’li yetkililer bütün tavır ve
ifadeleriyle, AKP liderini "Türkiye’nin, önünde uzun bir gelecek olan yeni
lideri" olarak gördüklerini yansıttılar."16 Elbette ki bu kabulün bir bedel
uğruna olduğunu bilmek için ne dahi olmak gerekir, ne de uluslar arası ilişkiler
uzmanı... Kaz gelecek yerden tavuk esirgememek ilkesi Amerika politikası
açısından sıradan bir şeydir.
"Beyaz Saray'da
ağırlanması ve Amerikan Yönetimi'nin tam kadrosuyla görüşmesinin sağlanmasının
'anlamı'nı kaçırmak mümkün değil. Türkiye'nin 'iç politika denklemi' açısından
da çok özel bir anlam taşıyan ve sonuç getirecek bu 'hüsn-ü kabul'ün bir
'faturası' olduğunu Tayyip Erdoğan'ın sezmemesi de mümkün değil"17 Elbette
Erdoğan bu bedeli iyi bilmektedir. Tayyip Erdoğan da Bush’a mealen 'dost ve
müttefik Amerika'ya gelmekten mutlu olduğunu, Sayın Başkan Bush'un değerli
vakitlerini ayırmasından daha da mutluluk duyduğunu, AB'nin Türkiye'nin
Cumhuriyet'le birlikteki modernleşme projesinin en büyük hedefi olduğunu,
[Kopenhag’dan] müzakere tarihi alınmasının bu doğrultuda büyük bir atılımı ifade
edeceğini ve Türkiye'nin demokratikleşmesini konsolide edeceğini, kendisinin
(Bush) Türkiye'ye gösterdiği bu gayretlerden ötürü müteşekkir olduklarını ve bu
gayretlerin devamını dilediklerini' söyledi. Kısacası, "Tarafların arasındaki
'elektrik' iyiydi; 'vücut kimyaları' uyuşuyordu"18
Bush Erdoğan’dan Ne
İstedi?
İşin özeti şudur:
Washington, ABD politikaları ve Amerikan pragmatizmi açısından, doğru zamanda
doğru bir adam seçmiştir.19 Amerika zaten bu tür seçimlerini iyi yapmaktadır.
Bu konuda galiba hiç yanılmamaktadır. Tayyip Erdoğan, tırnak içinde ‘İslamcı’
bir siyasi gelenekten gelmektedir. Tabanı her ne kadar ‘bölünük’ bir görüntü
arzetmekte ise de, önemli bir bölümünün milli Görüş çizgisi olduğu
unutulmamalıdır. Yani bu kesim, hiçbir şey değilse, en azından ‘dindar’dır. Şu
halde AKP ‘Türkiye gerçeği’ diyebileceğimiz bir kesime dayanmaktadır. Üstelik
toplumun hiçbir katmanında sağ ve DSP gibi sol partilere güven kalmamıştır. Bu
güveni ancak ve ancak AKP gibi lider kadrosuyla, vekilleriyle ve söylemleriyle
‘yeni’, ‘çalmaz-çırpmaz’ bir parti sağlayabilirdi. Öte yandan, Ortadoğu’da
Amerikan siyaseti her zaman din unsurunu, yani İslam’ı nazar-ı itibara almak,
hesaba katmak zorundadır. Fakat unutulmamalıdır ki, İslam, Amerika’nın ‘terör’
tanımı kapsamına girmektedir. İran İslam Devrimi’nin başına gelmedik iş
kalmamıştır bu nedenle. Fakat Amerika’nın, oyunun taraflarından biri olarak
masada karşısına muhatap olarak kabul ettiği İslam, Amerikancı İslam’dır, siyasi
taleplerinden arındırılmış, laik-İslam’dır, ‘Müslüman demokrat İslamı’dır,
‘küresel barış’çı bir İslam’dır. Bu İslam, Nasreddin Hoca’nın kuşu misali,
akidesinden, siyasetinden, hukukundan, tesettüründen vb.. kırpıla kırpıla sadece
adı kalan bir ‘İslam’dır. Daha doğrusu İslam değildir. Kuzu postuna bürünmüş
kurt misali, İslam’ın gerçeği değil, taklididir. Münafıkça bir görüntüdür. Çünkü
İslam kesinlikle Amerikan emperyalizmine onay vermez. Hak gelince batıl zail
olacağına göre, İslam varsa Amerikan emperyalizmi yoktur; Amerika varsa İslam
yoktur.
İşte AKP ve lideri
Tayyip Erdoğan bu çizgiye geldikleri için ABD’nin bugün için ‘aziz misafiri’
olabilmektedir. Kurnaz bir ağa, bazı misafirlerini şöyle kamil bir sofrada bir
takım iltifatlarla ağırladıktan sonra, artık o ırgata, ‘sen şu işi yap, hem de
iyi yap’ demesine gerek yoktur. Mükellef sofranın ağırlığıyla ezilen ırgat,
ağaya, onun istediğinden çok fazlasıyla hizmet edecektir. İşte Bush’un AKP
kadrosuna gösterdiği taltifi bu şekilde anlamak gerekmektedir. Yoksa, 11
Eylül’den sonra Üsame Bin Ladin’i bahane ederek Afganistan’a savaş başlattıktan
sonra, köpeği Barni’nin Afgan halkından ve Üsame’den daha değerli olduğunu, ayak
üstü bir açıklamadan sonra, "hadi Barni gidelim!" sözleriyle anlatan G. Bush,
Kasımpaşa’lı Tayyip Erdoğan’a neden daha fazla değer versin ki?
Tayyip Erdoğan’a
dışarıda ve içeride siyaset kredisi veren önemli nedenlerden biri, Erdoğan’ın ve
partisinin laiklikle ve demokrasiyle bir sorununun kalmamış olmasıdır. Üstelik
de bu yeni parti, laik-demokratik değerlerle İslam’ın uzlaşacağını bütün dünyaya
gösterecek olan, dünyada ilk defa gerçekleşen bir ‘müslüman demokrat’
harekettir. Açıkçası AKP kullanılmaktadır, İslam akidesi açısından tehlikeli bir
misyon yüklenmiştir. Laik-Kemalist partiler eliyle gerçekleştiremedikleri
projeleri böyle bir ‘müslüman-demokrat’ parti ile icra edecekleri için harici ve
dahili etkin güçler oldukça sevinçlidirler. Türkiye’de jakoben bir kanadın
Tayyip Erdoğan’a ve partisine zaman zaman bazı zorluklar çıkartması, gerçekte
istenildiklerini asla unutturmamalıdır. Öte yandan AKP kolay kolay inisiyatifi
ele geçiremeyecektir. Kendisine verilen bütün ödevleri bihakkın yapmasına
rağmen, karşı taraf her zaman bir eksik ve bahane bulacaktır. Dolayısıyla AKP
her an derin güçlerin soluğunu ensesinde hissedecektir. Bürokratik kadrolarda
hiçbir değişikliğe gitmeyecekleri doğrultusundaki demeçleri de bu korkularının
bir eseridir. Böyle bir partinin, istenilen amaçlara hizmet ettirilmesi çok daha
kolaydır.
Bir yoruma göre, ABD
Turgut Özal’dan beri Ankara’da "tam istediği gibi bir lider" bulamadı. "Özal’ı,
Washington’ın gözünde değerli kılan, dünyaya ve bölgeye, Amerikan çizgisiyle
çoğu zaman örtüşen bir bakışa sahip olması ve bu bakışı aktif ve yaratıcı
politikalara uyarlamasıydı. 1990 Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı boyunca,
Özal’ın, dönemin başkanı ‘Baba’ Bush ile sürdürdüğü yakın diyalog ve işbirliği,
ABD başkentinin belleğine kazındı. Özal, Amerikan pragmatizmini içselleştirmiş
bir liderdi, Washington ile aynı dili konuşuyordu."20
İşte bütün mesele
budur: Tayyip Erdoğan da Washington ile aynı dili konuştuğu için orada hüsn-ü
kabul gördü ve başbakanlık kendisine, ‘günün anlam ve önemine’ binaen bir hediye
olarak takdim edildi... Yakın gelecekte bu hediyesi paketinden
çıkartılacaktır...
Erdoğan Irak
konusunda ABD’nin beklentilerine ılımlı bakıyor, siyasi ve iktisadi reformları
hızlandırma, demokrasiyi derinleştirme ve Kıbrıs’ta çözüme yardımcı olma
vaatlerinde bulunuyor. Bu yüzden Washington diplomatları Erdoğan’ın kendisini,
şimdiden, "Özal’dan bu yana, en reformcu Türk lideri" olarak konumladığını
söylemeye başlıyorlar. Kısacası, AKP liderine peşinen ve eşine az rastlanan bir
kredi açılmış durumda.21
Erdoğan’ın ABD’ne
gitmeden önce Paul Wolfowitz ve ABD Dışişleri’nin üç numaralı adamı Mark
Grossman Ankara’ya uğramışlar ve Erdoğan’la buluşmuşlardı. Birlikte yedikleri
akşam yemeğinden ‘çok, ama çok olumlu’ izlenimlerle ayrıldıkları söylenmişti.
Wolfowitz’in bu ziyaretinde Amerika’nın talepleri uygun bir lisanla hükümete
iletilmişti. İşte Bush-Erdoğan görüşmesinde bu taleplerin yerine getirilmesi
hatırlatıldı.
Peki Amerikan
talepleri neydi? Rivayete göre 100 bin dolayında Amerikan askeri personelinin
Türkiye topraklarında konuşlandırılması istenmişti. Bu amaçla, üsler, limanlar,
havaalanları vs. devreye sokulacaktı. Cengiz Çandar bizzat Paul Wolfowitz’in
kendisine, "Bu çapta bir kuvvetin Türkiye topraklarında konuşlandırılması
halinde, Saddam'a diz çöktürülmesi; dolayısıyla etkili bir caydırıcılığın
sağlanması mümkündür" dediğini yazdı.22 Nitekim 23 Aralık 2002 gününden
itibaren Amerikan uçakları hava üslerinde ‘keşif uçuşları’ adı altında resmi
uçuşlarına başladılar. Tek başına Akdeniz’e, Ortadoğu’ya rahatlıkla müdahale
edilebilecek kapasitede olduğu söylenen İncirlik Üssü’nde yoğun faaliyetler
sürmektedir. Bu konuda olaylar çok hızlı gelişmektedir. Bu yazı okunduğu
sıralarda olayların tamamen başka bir seyir izlemekte olması mümkündür.
‘Türkiye Yol
gösteriyor’muş!
"Amerika ‘Türkiye
Modeli’ni oldukça önemsiyor. İslam dünyasına ilişkin politikalarında bu bakış
açısının önemli rol oynayacağı açık. Bu modelde İslam ve çağdaşlık iki
vazgeçilmez unsur. Çizgisi gereği AK Parti bazı sıkıntıları giderdiğinde bu
modelin oluşumuna gerçekten katkı yapabilir... Açıkça itiraf etmek gerekirse
Türkiye ile Amerika arasında müttefikliğin ötesinde işbirliği söz konusu.
ABD’nin, AK Parti’nin siyasi yaklaşımlarının ‘müttefikliğin’ neresine oturduğunu
merak etmemesi düşünülemez. Abdullah Gül, AK Parti’nin yönetimindeki Türkiye’nin
Amerika için daha sağlıklı partner olacağını belirtiyor."23
Görüldüğü gibi AK
Parti, ABD ile işbirliği yapmanın gereğine ve önemine inanmış. Bu işbirliğini,
‘müttefikliğin’ ötesinde tutmaktadırlar. Yani ABD ile ilişkiler konjonktürel bir
ittifak değil, daimi, kalıcı ideolojik birlikteliğe doğru adım atılmaktadır.
Bunu Abdülvehhap el-Efendi de görmektedir:
"Şimdiye dek
İslamcılar demokrasinin önünde çifte bir engel oluşturdular: Önce demokratik
normlara karşı düşmanlıklarını dile getirdiler, ikincisi savunmacı rejimlerin,
demokratik değişim karşısındaki muhalefetlerini meşrulaştırmak için İslamcı
tehdide başvurmalarına sebep oldular. Ama eğer Türkiye, İran, Endonezya, Fas ve
diğer ülkelerde gördüğümüz bu eğilim devam ederse, bu engellerin her ikisi de
tek bir seferde ortadan kalkabilir. Demokrasiye bağlı ve aynı zamanda da popüler
İslami rejimler ortaya çıktıkça, demokrasiye muhalif olanların üzerinde
durdukları zemin de ortadan kaybolacak, çünkü demokratikleşme için önü alınamaz
bir baskı doğmuş olacak. Bugün belki de Müslüman dünyanın tek ihtiyacı budur.
Türkiye bir kez daha yol gösteriyor."24
2002 Şubat’ında
görücüye çıktığı Dünya ekonomik Forumu günlerinde Tayyip Erdoğan, "İslam'la
demokrasinin bağdaşıp bağdaşmadığı" sorusu sorulduğunda, ancak 'radikal
dinciler' ile 'radikal laiklerin' bu konuda olumsuz düşündüğünü, kendisinin ve
partisinin ise bu kanaati paylaşmadığını ifade etti. Hatta, kendi yönetimlerinin
bütün dünya için İslam'la demokrasinin bağdaştığını gösterecek bir model
olacağını iddia etmişti. Referanslarının kesinlikle İslam değil, anayasa
olduğunu da sözlerine ilave etmişti.25
"Gelişmiş
demokrasiler ile İslam dünyası arasındaki mevcut uçurumun üstesinden
gelinmesinde çıkarı olan herkes, bu iki ihtimalden ilkini ümit etmelidir. Bush
yönetiminin Türkiye'nin üyeliği için Avrupa Birliği'ne böylesine güçlü biçimde
bastırmasının nedenini bu –sadece Ankara ile askeri işbirliği isteği değil-
açıklıyor... Sonuç, sadece, stratejik yeri olan bir ülkede modern demokrasinin
sağlamlaşması değil, aynı zamanda Ortadoğu ve Orta Asya'nın komşu ülkeleri için
bir örneğin yaratılmasıdır."26
Evet, Türkiye,
Amerikan jandarmalığının bir model ülkesi olacaktır...
"Geçmiş tecrübelerden
ders alan AK Parti yöneticileri, siyaset sahnesinde başarı ve istikrarın
şartlarını kavramış bulunuyorlar. Din, laiklik ve demokrasi arasındaki dengeyi
sağladıkları için her kesimden oy almayı ve her kesime güven vermeyi başardılar.
Çünkü Türkiye gerçeği bunu gerektiriyordu. Kendilerine muhafazakar demokratlar
demekle, başta din olmak üzere Türk toplumundaki temel değerlere saygılı
olduklarını ortaya koydular, böylece Türk siyasi hüviyetinde kayıp olan bir
halkayı geri getirmiş oldular. O da dindir ki; siyasi alandan sosyal alana almış
oldular, musalahayı ideolojiye tercih ettiler. Bu nedenle başörtüsü meselesini
toplumsal uzlaşmaya havale ederek, ekonomik krizden kurtulma, Avrupa Birliği’ne
giriş ve demokrasi gibi konuları, partinin halledilmesi gereken öncelikleri
saydılar."27
Görüldüğü gibi AK
Parti, ABD ile işbirliği yapmanın gereğine ve önemine inanmış. Bu işbirliğini,
‘müttefikliğin’ ötesinde tutmaktadırlar. Yani ABD ile ilişkiler konjonktürel bir
ittifak değil, daimi, kalıcı ideolojik birlikteliğe doğru adım atılmaktadır.
Bunu Abdülvehhap el-Efendi de görmektedir:
"Şimdiye dek
İslamcılar demokrasinin önünde çifte bir engel oluşturdular: Önce demokratik
normlara karşı düşmanlıklarını dile getirdiler, ikincisi savunmacı rejimlerin,
demokratik değişim karşısındaki muhalefetlerini meşrulaştırmak için İslamcı
tehdide başvurmalarına sebep oldular. Ama eğer Türkiye, İran, Endonezya, Fas ve
diğer ülkelerde gördüğümüz bu eğilim devam ederse, bu engellerin her ikisi de
tek bir seferde ortadan kalkabilir. Demokrasiye bağlı ve aynı zamanda da popüler
İslami rejimler ortaya çıktıkça, demokrasiye muhalif olanların üzerinde
durdukları zemin de ortadan kaybolacak, çünkü demokratikleşme için önü alınamaz
bir baskı doğmuş olacak. Bugün belki de Müslüman dünyanın tek ihtiyacı budur.
Türkiye bir kez daha yol gösteriyor."24
2002 Şubat’ında
görücüye çıktığı Dünya ekonomik Forumu günlerinde Tayyip Erdoğan, "İslam'la
demokrasinin bağdaşıp bağdaşmadığı" sorusu sorulduğunda, ancak 'radikal
dinciler' ile 'radikal laiklerin' bu konuda olumsuz düşündüğünü, kendisinin ve
partisinin ise bu kanaati paylaşmadığını ifade etti. Hatta, kendi yönetimlerinin
bütün dünya için İslam'la demokrasinin bağdaştığını gösterecek bir model
olacağını iddia etmişti. Referanslarının kesinlikle İslam değil, anayasa
olduğunu da sözlerine ilave etmişti.25
"Gelişmiş
demokrasiler ile İslam dünyası arasındaki mevcut uçurumun üstesinden
gelinmesinde çıkarı olan herkes, bu iki ihtimalden ilkini ümit etmelidir. Bush
yönetiminin Türkiye'nin üyeliği için Avrupa Birliği'ne böylesine güçlü biçimde
bastırmasının nedenini bu –sadece Ankara ile askeri işbirliği isteği değil-
açıklıyor... Sonuç, sadece, stratejik yeri olan bir ülkede modern demokrasinin
sağlamlaşması değil, aynı zamanda Ortadoğu ve Orta Asya'nın komşu ülkeleri için
bir örneğin yaratılmasıdır."26
Evet, Türkiye,
Amerikan jandarmalığının bir model ülkesi olacaktır...
"Geçmiş tecrübelerden
ders alan AK Parti yöneticileri, siyaset sahnesinde başarı ve istikrarın
şartlarını kavramış bulunuyorlar. Din, laiklik ve demokrasi arasındaki dengeyi
sağladıkları için her kesimden oy almayı ve her kesime güven vermeyi başardılar.
Çünkü Türkiye gerçeği bunu gerektiriyordu. Kendilerine muhafazakar demokratlar
demekle, başta din olmak üzere Türk toplumundaki temel değerlere saygılı
olduklarını ortaya koydular, böylece Türk siyasi hüviyetinde kayıp olan bir
halkayı geri getirmiş oldular. O da dindir ki; siyasi alandan sosyal alana almış
oldular, musalahayı ideolojiye tercih ettiler. Bu nedenle başörtüsü meselesini
toplumsal uzlaşmaya havale ederek, ekonomik krizden kurtulma, Avrupa Birliği’ne
giriş ve demokrasi gibi konuları, partinin halledilmesi gereken öncelikleri
saydılar."27
Görüldüğü gibi, bu
cümleler AK Parti fenomenini o kadar net tanıtmaktadır ki, ilave bir yoruma
gerek kalmamaktadır.
Irak operasyonuna
ikna edildi
Tayyip Erdoğan
Bush’la görüşmesinde, Abdullah Gül de, ABD büyükelçisi Pearson ile görüşmesinde
verdikleri sözü tam olarak açıklamasalar da, ABD’nin Irak saldırısını zora
sokacak hiçbir tavır göstermedikleri anlaşılmaktadır. AKP’nin zaafları asıl,
savaş başladığı zaman ortaya çıkacaktır. Bush yönetimi, Irak’a yapacağı
harekatta hem Türkiye’deki üslerin kullanımı, hem de Türk topraklarının Amerikan
kara birliklerine açılması konusunda sürekli ikna çabası peşindedir.28 Her ne
kadar T. Erdoğan Bush’la "Irak’ta barışı konuştuk" dese de, bunun halk diline
tercümesi "saldırıyı konuştuk" demektir. Çünkü ABD Irak’da barış istememektedir.
Irak’a saldırıda Türkiye’nin fonksiyonunu herkes bilmektedir.
Nuray Mert AKP’nin
(T. Erdoğan’ın) ABD ile Irak pazarlığını "Kirli bir pazarlık" olarak
adlandırmaktadır ki, sonuna kadar haklıdır: "Siz söyleyin, bu kirli bir pazarlık
değil de ne? Neredeyse, önceki yüzyılların klasik emperyalizmini mumla aratacak
kadar fütursuz hale gelen Amerikan sultası ve zorbalığından başka bir şekilde
meşrulaştırılamayacak bir savaşa destek vermenin, komşu (veya isterse komşu
olmasın) bir halkı savaş ve istilaya maruz bırakanlarla birlikte hareket etmenin
ne mazereti olabilir?"29
"Irak savaşına destek
olmanın siyasi mazereti ne olabilir? Amerika, bu destek karşılığı Türkiye'nin AB
üyeliğini destekleyecekmiş, velev ki, değil desteklemek bizi AB'ye sokmayı
garanti etsin, savaş destekçiliğiyle mi, ‘demokratikleşme’yle özdeşleştirilen
AB'ye girilecek?.. AKP, temsil etmesi beklenen kesime: 'Politik açılım yapmam
için, yani örneğin başörtüsü meselesini çözmem için dünya sistemi ile birlikte
hareket etmem gerekiyor' demeye getirebilir. Bu durumda, Türkiye'de kızlar
üniversiteye başörtülü gidebilsinler diye, savaşa destek çıkmak gerekiyor. Peki
bu kirli pazarlık değil mi? Ya da her şeye, gelmesi beklenen paralar, daha fazla
kredi, daha fazla yardım, vs. uğruna mı katlanılacak, bu çok acıklı bir pazarlık
değil mi?"30
Her ne olursa olsun,
AKP’nin ABD ile girdiği flört, onun, iktidara gelmesinin bedeli olduğu kadar,
siyasi hayatını bitiren en önemli faktör de olacaktır. Zira gerek Arap ülkeleri,
gerekse bir kısım AKP seçmeni bunu mutlaka bir yere not edecektir. Muhalefet de
önemli bir koz olarak kullanacaktır. Ama hepsinden önemlisi, hiçbir aklı selimin
nezdinde meşru kabul edilmeyecektir. Amerika’nın jandarmalığını yapmak, isminin
yarısı "Adalet" olan bir partiye düşmemeliydi.
Tayyip Erdoğan Saddam
Hüseyin’in dünya barışını tehdit ettiği söylemini / propagandasını kabul etmiş
görünmektedir. Angaje olduğu misyon bunu gerektirmektedir. 2000 Yılı Şubat
ayında Dünya Ekonomik Forumu toplantısı nedeniyle gittiği Amerika’da,
Washington'daki basın toplantısında Üsame Bin Laden'le ilgili görüşü
sorulduğunda, "Terörün dini, milleti olmaz... Bir insanın ölümü, insanlığın
ölümü olur"31 gibi Amerikancılık kokan sloganlarla, anında Amerika’nın yanında,
Amerika’nın düşmanlarının karşısında konuşlandığı mesajını vermişti. Hamas’ın
terörist örgüt olup olmadığının sorulması üzerine ise, Hamas’ın terörist olduğu
cevabını vermekten çekinmiyordu.32 Acaba bunları söylerken Amerika’nın dünyanın
dört bir yanında yaptığı terörün bir panoraması Erdoğan’ın gözünün önüne geliyor
mudur? 1991 Körfez savaşı sırasında bir koyup üç alma hevesine kapılan Turgut
Özal’ı eleştirenler, acaba bugün Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül hükümetinin, yani
‘İslamcı’ bir tabanın hükümetinin Irak savaşına katılmasını nasıl savunacaklar?
Kaldı ki, 1991’de yine Saddam’ın Kuveyt’i işgali gibi, Amerika’nın iyi-kötü bir
gerekçesi vardı. Şimdi öyle bir gerekçe hiç yok. Saddam ülkesini Birleşmiş
Milletler Silah Denetçileri’nin incelemesine tamamen açtığı halde, CIA gelsin,
nerede hangi (Kitle İmha Silahımız) varsa ortaya çıkartsın dediği halde, henüz
cümlenin tamamını bile dinlemeden reddetti Bush yönetimi.
SONUÇ
Selefiyle birlikte AK
Parti hareketi Türkiye’li, müslüman kimlikli bir topluma ne yazık ki İslami
kimliğe sahip olmayı, İslami duruşu, İslam’dan başka hiçbir din edinmeme ve
İslam’dan başka hiçbir dinden razı almama gibi tevhidi ilkeler kazandırmadı. Tam
tersine, belirli bir amaca ulaşmak için her türlü aracın mübah olduğu temel
yaklaşımına dayanan bir pragmatizmi, fırsatçılığı, kolaycılığı hediye ettiler.
Tavandaki ‘müslüman demokrat’ evrilmesine paralel olarak, tabanın da aynı
zihniyeti nasıl benimsediğini her geçen gün daha açık görmekteyiz. Sözlerin en
güzeline yani İslam’a kulak verip de ona uymak müslüman olmanın şartı iken,
sözlerin en güzeli olarak demokrasi kabul edilmiştir. Demokrasi ise, salt bir
fikir ve din tartışması bağlamında zaten İslam’dan tamamen farklı olmakla
birlikte, fiiliyatta tamamen güçlü olan Amerika ve Batı devletlerinin güçsüz
olanları sömürmesi, fikrî ve bedenî köleleştirmesi anlamına gelmektedir.
Amerika, bütün saldırılarını ve devlet terörünü demokrasi adına yapmaktadır.
Bütün saldırıları "Bismi demokrasi" diye başlamaktadır. Müslüman kimliğini hala
taşıyan kimileri, "Bismillahirrahmanirrahiim" yerine "Bismi demokrasi"yi
keşfetmişler ve "bugüne kadar nasıl da geç kalmışız?" diye üzülmektedirler...
Dipnotlar
1- Abdülvehhap
el-Efendi, Türkiye’nin Yol Göstericiliği, The Daily Star’dan Radikal,
11.12.2002.
2 - Abdülvehhap
el-Efendi, aynı yer.
3 - Abdülvehhap
el-Efendi, Modern Müslüman Bağlamda Rasyonalite, Sivil Toplum ve Demokrasi,
Uluslar arası İslam Düşüncesi Konferansı’ içinde, İst-1997, s.305.
4 - Abdülvehhap
el-Efendi, aynı yer.
5 - Selahaddin
el-Cevreşî, ‘İslam Devleti’ne Karşın İmanlı Laiklik, el-Hayat’dan Zaman,
19.12.2002.
6 - Farac el-İşşa,
Türkiye’de Siyasal İslam’ın Bittiğinin İlanıdır, eş-Şarkul Evsat’dan Zaman,
10.12.2002.
7 - Farac el-İşşa,
aynı yer.
8 - Hasan Ünal, AK
Parti ABD Gezisinden Memnun, Zaman, 08.02.2002.
9 - Ali Halit Aslan,
Türk Liderlerinin ‘Ağlama Duvarı’, Zaman, 14.05.2001.
10 - Fehmi Koru,
Avrupalı Aklı, Yeni Şafak, 12.12.2002.
11- Beyaz Saray’da
Sıcak Buluşma, Yeni Şafak, 11.12.2002.
12- İsmet Berkan,
Semboller ve Gerçekler, Radikal, 11.12.2002.
13- İsmet Berkan,
aynı yer.
14- Beyaz Saray’da
Sıcak Buluşma, Yeni Şafak, 11.12.2002; Milliyet, 11.12.2002.
15- Bush’dan
Erdoğan’a: İkimiz de Allah’a İnanıyoruz, Milliyet, 11.12.2002.
16- Yasemin Çongar,
Washington’dan Tam Not, Milliyet, 12.12.2002.
17- Cengiz Çandar,
ABD Seferinin Ardından Kopenhag’da Son 24 Saat, Yeni Şafak, 12.12.2002.
18- Cengiz Çandar,
aynı yer.
19- Yasemin Çongar,
ABD Aradığı Lideri Buldu mu?, Milliyet, 09.12.2002.
20- Yasemin Çongar,
aynı yer.
21- Yasemin Çongar,
aynı yer.
22- Cengiz Çandar,
ABD Seferinin Ardından Kopenhag’da Son 24 Saat, Yeni Şafak, 12.12.2002.
23- Hasan Ünal, aynı
yer.
24- Abdülvehhap
el-Efendi, Türkiye’nin Yol Göstericiliği, The Daily Star’dan Radikal,
11.12.2002.
25- Baran Tuncer,
‘Başbakan Adayı Erdoğan Amerika’da, Radikal, 03.02.2002.
26- Cengiz Çandar,
(Washington Post’un Başyazısından) ABD'de Kritik Saatler; Türkiye'nin Önünde İki
İhtimal,Yeni Şafak, 11.12.2002.
27 - Fehmi Huveydi,
Türkiye’yi Yeniden Okumak, al-Ahram’dan Zaman, 14.12.2002.
28 - Yasemin Çongar,
Washington’dan Tam Not. Milliyet, 12.12.2002.
29- Nuray Mert, Kirli
Pazarlık, Radikal, 05.12.2002.
30- Nuray Mert, aynı
yer.
31- Derya Sazak,
Erdoğan’ın İkiz Kuleler Değişimi, Milliyet, 02.02.2002.
32- Derya Sazak,
Karzai ve Erdoğan’ın Rol Modeli, Milliyet, 31.01.2002.