Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

 

AK Parti: Küresel Demokratik Şebeke’nin Yeni Taşeronu

 

 

Mehmed DURMUŞ

 

GİRİŞ

3 Kasım 2002 Tarihinden beri yeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu, ABD’nin öncülük ettiği ‘Yeni Dünya Düzeni’ içinde ‘Türkiye Modeli’ olarak örnek gösterilen, ılımlı İslam, demokratik İslam modelini bizatihi pratize edecek bir partinin, AK Parti’nin icra-i faaliyete başladığı dönemdir...  Bu yeni durumu nasıl değerlendirmelidir? Yani, AK Parti İktidarını nasıl yorumlamalıdır? Toplumun ‘halk’ kesimi, midesi, dükkan borcu, ev kirası, nema paraları, ilaç parası, kısacası geçim derdinde olduğu için, tamamen AK Parti’yi, bu dertlerine derman olacak yepyeni bir ‘umut’ olarak görmektedir. Oyunu sırf bunun için bu partiye vermiştir. ‘Halk’ın önemli bir kısmı ise, 28 Şubat post-modern darbe sürecinin başörtüsü ve İmam-Hatiplere baskı ile somutlaşan politikalarını AK Parti’nin yumuşatacağı beklentisindedir. Elbette bu yorumlar, AK Parti’nin misyonunu doğru anlamayı sağlayıcı hiçbir gerçeklik içermiyorlar. İçermiyorlar çünkü, Abdullah Gül hükümeti, 3 Kasım öncesi vaadlerin aksine, bizzat icraatın başına geçince, gerçek durumu gördüler ve birçok vaadlerinden çark etmenin yolunu aramaya koyuldular bile. Siyasi/dini baskılarda rahatlama umudu açısından ise, zaten bizzat R. Tayyip Erdoğan seçim propagandaları esnasında, "Başörtüsü bizim öncelikli meselemiz değildir" demişti, ama, taban bunu bir türlü anlamak, görmek istemedi, istememektedir.

Gelelim ‘halk’ın dışındaki değerlendirmelere. Laik kesimlerde genel olarak üç eğilim söz konusudur. Birincisi, AK Parti’yi hala ‘dinci’ parti olarak adlandırıp, bu kavramlar üzerinden politika üreten, müzmin muhaliflerdir. İkinci kesim, mutedil olan, bekle-gör politikasını takip edenlerdir. Üçüncü ve en gerçekçi kesim ise, AK Parti fenomenini doğru okuyan kesimdir. Bunlar, AK Parti’nin yanlış anlaşıldığını, oysa bu partinin gerçek bir ‘müslüman demokrat’ ya da ‘muhafazakar demokrat’ parti olduğunu, Türkiye’nin normalleşmesi ve Batı medeniyeti ile bütünleşebilmesinin en önemli aracı, daha doğrusu tek imkanı/fırsatının bu parti olduğunu, avazlarının çıktığı kadar bağırarak anlatmaktadırlar. Gel gör ki, anlamak isteyen kim? Elbette 80 yıllık bir statükonun birden değişmesi mümkün olmuyor ve hala, dünya güzellik yarışmasında Türkiye’yi ‘başarı’ ile temsil etmiş bir Miss-Turkey’i ‘güzel ve başarılı’ bulan başbakanın eşinin başörtüsü altında ‘radikal İslam’ arayanlar olabiliyor.

İslamî kesime gelince, burada tam bir fikrî sefalet yaşanmaktadır. Müslüman kesimin ‘entelektüel’lerinin büyük bir bölümü ‘halk’la aynı düşünmektedir. Hatta kimileri ‘halk’ kadar bile gerçekçi değiller. İslamcı kesimin büyük bir çoğunluğu, AK Parti’nin evrilme sürecini ciddi şekilde hazmetmiş görünmektedir. Aslına bakılırsa, zaten AK Parti bugünkü konumuna, sözünü ettiğimiz kesimlerle, aynı toplantı salonlarını, aynı otel lobilerini, aynı panelleri paylaşarak, birlikte kotararak geldiler. Dolayısıyla, AKP’de olan değişikliği bunların normal görmemesini beklemek safdillik olur.

Biz bu yazıda, AKP’nin demokratikleşmesinin, ‘müslüman demokrat’ ya da ‘muhafazakar demokrat’ olmasının ne anlama geldiğini yorumlamaya çalışacağız.

MÜSLÜMAN DEMOKRATLIĞIN MANCA’SI

"Müslüman Demokrat" sözü neyi çağrıştırmaktadır? ‘Müslüman’ ve ‘demokrat’ kelimelerinin basit bir terkibini mi? Ki böyle basit bir terkip bile mümkün değilken, bu terkip çok ciddi açılımlar içermektedir. Bu terkibin ne anlama geldiğini sadece, yukarıda açıklamaya çalıştığımız ‘halk’ kesimi bilmiyor. Ama, bu terkiple kendilerine mesaj verilen ilgili mercîler bunu çok iyi bilmektedirler. Bu, öyle sıradan bir fikir değişikliği de değildir, tam bir değişim, yani yeni bir din seçimidir. Rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun ‘Katıraslan’ını çağrıştıran, İslam’a hiç benzemeyen, ama İslam makyajlı bir demokrasi tasavvurudur.

İkinci olarak da, bugün ‘demokrasi’ sözü ile global anlamda ne kastediliyorsa, demokratik olmak demek neleri içeriyor, neleri dışta bırakıyorsa onları, yani demokrasinin içindeki ve dışındaki şartları kabul etmek demektir. Açıkçası, global çapta oynanan şeytani oyunun kurallarını benimsemek demektir. Oyuna kabul edilmek için, mukavelenin altına imzayı atmak demektir. Bu gerçeği bir türlü anlamayan fikr-i sefîller, habire demokrasiyle İslam’ın bağdaşabilirliği konusunda nefes tüketip durmaktadırlar. Demokrasinin İslam’la bağdaşmasının imkansızlığı bir yana, gerek Türkiye bazında gerekse uluslararası çapta, nelere angaje olunduğunun sanki hiç farkında değil gibidirler. Sanki ortada bir afsunlanma, ya da ‘afyonlanma’ durumu var gibidir...

Hani meşhur ‘şıracı-bozacı’ hikayesi var ya, işte bu minvalde, Sudan’lı yazar Abdulvehhab el-Efendi Türkiye’nin ‘müslüman-demokratları’nı çok iyi anlatmaktadır. Şöyle diyor el-Efendi: "Hiç usanmaksızın tekrarladıkları gibi, onlar İslamcı değil, Müslüman demokrat. Hedefleri de şeriat değil demokrasi."1 el-Efendi, "Müslüman dünyadaki kamuoyu yoklamaları"nın, "İslami mirasa düşmanlık beslemeyen, ama İslami doktrinin dar ve katı bir yorumunda ısrar etmeyen partilerin desteklendiğini"2  gösterdiğini iddia etmektedir. Ki bunda, kendi ve kendi gibilerin payı büyüktür. el-Efendi, R. Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken düzenlenen "Uluslararası İslam Düşüncesi Konferansı"nda, "Modern demokrasinin eksikleri ne olursa olsun, sağladığı faydalar herkesin görebileceği kadar açıktır ve bundan daha iyi bir sistem kurulmamıştır" demişti.3  el-Efendi demokrasinin yüceliğine o kadar inanmış ki, "demokrasinin İslami değerlere uygun olduğunu inkar eden iddialara cevap vererek onlara değer vermiş olmayacak" kadar da müstağnidir.4

"İslam Devleti’ne Karşın İmanlı Laiklik." Bu, bir başka Tunus’lu Gazeteci S. el-Cevreşi’nin yazısının başlığıdır.5  AK Parti’nin şahsında temsil edilen son yılların körü körüne ‘değişimini’ özetlemektedir. Daha önceleri ‘İslam Devleti’ söylemlerine sahip çıkanlar artık bundan vaz geçtiler. ‘Din düşmanı’ olmayan(!) bir laikliği benimsemekteler. Hani bazen duyarız, bir hayat kadını, ‘namusu ile çalıştığını’ söyler ya, işte öyle bir şey...

Ne yazık ki AKP ve benzeri hareketlerden müslümanların payına düşen armağan, ‘müslüman-laik’, ‘müslüman-demokrat’ zihniyet değişimidir. Bundan böyle, dün ‘şeriat gelecek vahşet bitecek’ diyenler artık, ‘imanlı laiklik var, şeriata lüzum yok’ diyecekler.

‘Siyasal İslam’ı Yine ‘Siyasal İslamcılar’ Bitirdi

Ağacı kesen baltanın sapı yine bir ağaçtır ya! Siyasal sistem bugüne kadar, her siyasi partiyi, kendi ideolojisini yok etme işinde kullandı. DSP, MHP ve milli Görüş’ün son örneği AKP bunun en tipik örnekleridir. Doksanlı yıllar laik-demokratik değerlerle İslam’ı en şeytani bir biçimde uzlaştırma faaliyetlerine tanıklık etti. İslam, her türlü kafir ideolojinin, Allah’a isyan ekseninde odaklanmış siyasi projelerin aklayıcı/temizleyicisi kılındı. Bu konuda hiç Allah’dan korkulmadı. Bir Arap gazeteci AKP’nin laik-İslam’ını şöyle okuyor: "AKP’nin kazanması ile kanaatleri boşa çıkanlardan değilim. Aksine bilinen farklı yüzleriyle siyasal İslam’ın sona erdiğine yönelik kanaatim pekişti. AKP’nin kazanması, aşırısı, ılımlısı, İran veya Sudan modeli ile siyasal İslam’ın, toplumun temel sorunlarına modern çözümler sunma noktasında kapsamlı siyasi projesinin başarısızlığına pratik bir delildir. AKP’nin seçim programı ve düşünce yapısının siyasal İslam’la hiçbir organik bağı bulunmamakta."6

Farac el-İşşa, AKP’nin seçim başarısının Müslüman ülkelerde sevinçle karşılandığını, "İslam dünyasını sarsan bu siyasi depremle ilgili" Arap basınında çıkan İslamcı yazarlara ait yorumların çoğunda, AKP’nin başarısının, 11 Eylül sonrası sıkça dillendirilen ‘siyasi İslam’ın sonu’ savının geçersizliğine delil olarak sunulmasını eleştirerek şöyle demekte:

"Ancak kanımca bu, Türk diyarındaki yaşananlara ilişkin önyargılı, klasik (Arap) siyasal İslam söylemi ile Türk toplumundaki hareketli, canlı, değişken, Batı demokrasisi yolundaki modern siyasal İslam söylemi arasındaki temel farklılığın objektif ve metodolojik bir yaklaşımla okunmadığını gösteriyor. Yani bu suni bir sevinç. Siyasal İslam’ın Arap teorisyen ve yazarlarının çoğunluğu, AKP’nin başarısının ‘siyasal İslam’ın sonunun’ açık bir ilanı olduğu gerçeğini görmezlikten gel(mektedirler)..."7 Yazar, gıpta ile baktığı Türk tipi müslüman-demokrat çizgiye öykünerek, "Arap Siyasal İslam’ının" devlet, toplum, birey, kadın, çocuk, kişisel özgürlükler, felsefe, düşünce, sanat, edebiyat ve genel özgürlükler alanında değişeceği günleri iple çekmektedir.

Siyasal İslam denen şey bittiyse, bu kendiliğinden olmadı. Geçmişlerinde şu veya bu şekilde İslam’la bağları olanlar tarafından defin işlemleri yürütülmektedir Siyasal İslam’ın... Ama sık sık tekrarladığımız gibi, şükür ki, iş bu ‘siyasal İslam’, İslam’ın bizatihi kendisi değildir.

Davos’dan 3 Kasım’a Ya da

‘New York Ağlama Duvarı’

Aslında 3 Kasım sonuçları, bir sene kadar önceden, 2000 yılının Şubat’ında 30 yıllık tarihinde Davos yerine ilk kez ABD’nin New York şehrinde toplanan Dünya Ekonomik Forumu’ndan belliydi... Gerçi o toplantıda AK Parti lideri Tayyip Erdoğan’a fazla ilgi gösterilmemişti. Toplantıya ‘taşra’dan katılanlar arasında ilgi odağı Afganistan Lideri Hamid Karzai idi. Çünkü Karzai yeni bir kişilikti ve Afganistan yönetimine ikame edilmek zorundaydı. Orada Tayyip Erdoğan’a ABD yönetimince hemen hiç yüz verilmemişti. Tayyip Erdoğan ve ekibinin yetkililerle görüşme isteği netice vermemişti. Hatta Dışişleri’nin en yetkili isimlerinden Mark Grossman’la görüşmesi bile kabul edilmemiş ve Dışişleri’nden alt düzey bir bürokratla görüştürülmek istenince bu sefer onlar reddetmişlerdi. Fakat bu durum, iş için bir firmaya baş vuran bir elemana, soruşturmak gayesiyle o an için ‘evet’ ya da ‘hayır’ denmemesi gibi bir durumdu...

New York’ta görücüye çıkıldığı, bizim iddiamız değil, o günlerde bizzat Abdullah Gül tarafından yapılmış bir itiraftır: Abdullah Gül, "Amerika’da beklentilerimizin üzerinde ilgi gördük. Parti olarak siyasi duruşumuza ilişkin verdiğimiz mesajlar yerine ulaştı. Söylediklerimizin doğru algılandığı kanaatini edindiğimizi söyleyebilirim." demişti. Gül, Amerikalılar’ın ilgisini, ‘iktidara gelmek üzere olan bir parti’ olmalarına ve 11 Eylül’ün ortaya çıkardığı ‘Türkiye Modeline’ en büyük katkıyı sağlayacak siyasi teşekkül olmalarına bağlıyordu.8

Herkes biliyor ki, Ankara’da hükümet olmanın yolu New York’dan, ya da Washington’dan geçmektedir. Zaman gazetesi yazarı Ali Halit Aslan, Tansu Çiller’in Amerika gezisi nedeniyle nefis bir yazı yazmıştı. 2001 yılında yazılmış bu yazının şu satırları günümüz siyasetini okumak için de anahtar niteliğindedir: "Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, parti başkanı; sıfatı her ne olursa olsun, Türk liderler ABD'de bir 'Musevi lobisi umresi' yapma sünnetini terk etmiyor. Bu ziyaretler, hasım lobilere karşı desteklerinden dolayı Amerikalı Musevilere teşekkürden öte anlamlar içeriyor: Siyasi ikbal arayan ya da istikbalinin kararmamasını 'garanti'lemek isteyenler, Telli Baba yerine Şimon Baba'ya çaput bağlıyor"9  Şimon babayı bilmiyorum ama, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın Bush Baba’ya çaput bağladıklarında kuşku yok.

BUSH-TAYYİP GÖRÜŞMESİ:

‘GÖREVİMİZ TEHLİKE!’

Bilindiği üzere AK Parti’nin 3 kasım zaferinden sonra Tayyip Erdoğan, herkesi şaşırtan bir tempoyla Avrupa ülkeleri arasında mekik dokudu. 12 Aralık’ta Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’nin lehine bir karar alınması için Bush’u aracı olarak devreye sokmanın da içinde bulunduğu birtakım ataklarla T. Erdoğan bir Washington çıkartması yaptı. Fehmi Koru her ne kadar, "İleride tarihler, bugünleri anlatırken, keyifle, ‘Türkiye'nin AB üyeliğinin lobicisi ABD başkanı Bush'tu’ diye yazacaklar"10 diye keyiflense de, Türkiye’nin lobicisi Bush’un şefaati ters tepti. Bir seneden daha az bir süre önce kendisine yüz vermeyen Beyaz Saray şimdi onu tam bir devlet başkanı gibi karşılamıştı. Bilahare Rusya çıkartması yapan (24.12.2002) R. Tayyip Erdoğan Putin tarafından da devlet başkanı gibi karşılandı. Demek ki bu işte bir keramet vardı.

Görüşmede ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Bush'un ulusal güvenlik danışmanı Condaleeza Rice, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Robert Pearson; Türk tarafından da Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, milletvekilleri Ömer Çelik, Egemen Barış, MKYK üyesi Cüneyt Zapsu bulundu. Erdoğan daha sonra ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Colin Powell, Condaleeza Rice ve Paul Wolfowitz ile ayrı ayrı görüşmeler yaptı.11

Erdoğan'ın uçağı resmi konukların karşılandığı Andrews Hava üssüne indi. Gizli servis elemanları tarafından korundu, konvoyu için yollar kesildi.12  Kısacası T. Erdoğan Beyaz Saray tarafından devlet başkanı gibi karşılandı. Çünkü Erdoğan ABD tarafından Türkiye’nin yeni lideri, geleceğin başbakanı olarak görülüyordu. Başbakandan (A. Gül) bile önce Erdoğan’la görüşmesi de bunun bir kanıtıydı.13

Bush’un Gözlerini Yaşartan Neydi?

Bush, mütebessim bir edayla ve Tayyip Erdoğan'ın gözlerinin içine bakarak konuşurken, Tayyip Erdoğan ve partisinin seçimlerdeki büyük başarısından çok etkilendiklerini, Erdoğan'ın demokrasi ve özgürlük mücadelesine bağlılığını takdirle karşıladıklarını, iktidara gelir gelmez Avrupa Birliği yolundaki mücadelesini ilgiyle izlediklerini ve desteklediklerini, Türkiye'nin Amerika'nın stratejik bir ortağı olarak Irak'ta barış doğrultusundaki işbirliğine verdikleri önemi dile getirdi. Erdoğan’ı Beyaz Saray’da ağırlamaktan onur duyduğunu ifade etti. Ona "Türkiye'nin en iyi dost ve müttefikinin evine hoş geldiniz. Sizin liderliğinizden ve partinizden çok etkilendik. Demokrasiye ve bağımsızlığa olan bağlılığınıza teşekkür ediyoruz. AB'ye üye olma arzunuzda sizinle omuz omuzayız. ABD'nin stratejik dostu ve müttefikisiniz. Sizi ağırlamaktan onur duyuyorum."14  diyen Bush’un Erdoğan’a asıl müjdesi, "Anladığım kadarıyla Türkiye'de yakında bir görev değişikliği olabilir" cümlesiyle gelmişti. Evet, ABD Başkanı Bush, Erdoğan’ın yakında başbakan olacağını müjdelemişti... Kim bilir, belki de kuşlar haber getirmişti Bush’a...

Gerek Türkiye’ye karşı, gerekse Türk halkına karşı sevgi ve muhabbetlerini dile getiren Bush’un, samimiyeti iyice had safhasına varmıştı ve Erdoğan’la kader birliklerini konuşmaya başladı: "Aramızda ortak bir bağ var. Siz de Allah'a inanıyorsunuz, ben de inanıyorum. Siz de bu inancınızdan dolayı utanmıyorsunuz, ben de utanmıyorum."15  Eğer kültür seviyesi yetseydi Bush, "beraber ıslandık biz bu yollarda" şarkısını söyleyecekti belki ide... Aslında bu cümle Bush’un kişilik çözümlemesi açısından ilginç. Bush, Erdoğan’la inanç birlikteliğine sahip olduklarını anlatmak istiyordu. Acı, ama gerçek.

Hüsn-ü Kabul’ün Anlamı

Peki, bırakın devlet başkanı, seçilmiş bir vekil bile olmayan Tayyip Erdoğan’ın devlet başkanı töreniyle karşılanması, kendisine bu kadar iltifatlar yağdırılması neye delalettir? Bush’u bu kadar duygulandıran şey neydi acaba? Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın, cumhurbaşkanını uğurlamak üzre havaalanına getirdiği başörtülü eşine karşı olumsuz bir tavır takınmadığı meyanında, Cumhurbaşkanı’nın yüzündeki gülücükten bile devlet politikası anlamında manalar çıkartan ‘siyasi akıl’ (AK Parti aklı), acaba Bush’un T. Erdoğan’ın gözlerinin içine gülümseyen bakışlarını nasıl yorumlamalıdır? Beyaz Saray’ın bütün önemli kurtlarıyla ve bir devlet başkanı edasıyla Erdoğan’ı karşılamaları siyasi/diplomatik dilde ne anlam ifade eder? Bu, hak ettiği bir yere, her şeye rağmen ve bileğinin gücüyle gelmiş siyasi bir liderin, bükemedikleri bileğini öpmeleri anlamına mı gelmekteydi, yoksa, dünyaya yön veren en kurt politikacılar tarafından, çıkarlarına hizmet edeceğine inandıkları bir siyasi kişiyi kuşatma, kafesleme işlemi mi söz konusuydu?

"Görüşmelere katılan bir yetkili, duydukları memnuniyeti, "Çok yakın bir işbirliğinin sağlam başlangıcını yaptık" diye ifade etti." "ABD’li yetkililer bütün tavır ve ifadeleriyle, AKP liderini "Türkiye’nin, önünde uzun bir gelecek olan yeni lideri" olarak gördüklerini yansıttılar."16  Elbette ki bu kabulün bir bedel uğruna olduğunu bilmek için ne dahi olmak gerekir, ne de uluslar arası ilişkiler uzmanı... Kaz gelecek yerden tavuk esirgememek ilkesi Amerika politikası açısından sıradan bir şeydir.

"Beyaz Saray'da ağırlanması ve Amerikan Yönetimi'nin tam kadrosuyla görüşmesinin sağlanmasının 'anlamı'nı kaçırmak mümkün değil. Türkiye'nin 'iç politika denklemi' açısından da çok özel bir anlam taşıyan ve sonuç getirecek bu 'hüsn-ü kabul'ün bir 'faturası' olduğunu Tayyip Erdoğan'ın sezmemesi de mümkün değil"17 Elbette Erdoğan bu bedeli iyi bilmektedir. Tayyip Erdoğan da Bush’a mealen 'dost ve müttefik Amerika'ya gelmekten mutlu olduğunu, Sayın Başkan Bush'un değerli vakitlerini ayırmasından daha da mutluluk duyduğunu, AB'nin Türkiye'nin Cumhuriyet'le birlikteki modernleşme projesinin en büyük hedefi olduğunu, [Kopenhag’dan] müzakere tarihi alınmasının bu doğrultuda büyük bir atılımı ifade edeceğini ve Türkiye'nin demokratikleşmesini konsolide edeceğini, kendisinin (Bush) Türkiye'ye gösterdiği bu gayretlerden ötürü müteşekkir olduklarını ve bu gayretlerin devamını dilediklerini' söyledi. Kısacası, "Tarafların arasındaki 'elektrik' iyiydi; 'vücut kimyaları' uyuşuyordu"18

Bush Erdoğan’dan Ne İstedi?

İşin özeti şudur: Washington, ABD politikaları ve Amerikan pragmatizmi açısından, doğru zamanda doğru bir adam seçmiştir.19  Amerika zaten bu tür seçimlerini iyi yapmaktadır. Bu konuda galiba hiç yanılmamaktadır. Tayyip Erdoğan, tırnak içinde ‘İslamcı’ bir siyasi gelenekten gelmektedir. Tabanı her ne kadar ‘bölünük’ bir görüntü arzetmekte ise de, önemli bir bölümünün milli Görüş çizgisi olduğu unutulmamalıdır. Yani bu kesim, hiçbir şey değilse, en azından ‘dindar’dır. Şu halde AKP ‘Türkiye gerçeği’ diyebileceğimiz bir kesime dayanmaktadır. Üstelik toplumun hiçbir katmanında sağ ve DSP gibi sol partilere güven kalmamıştır. Bu güveni ancak ve ancak AKP gibi lider kadrosuyla, vekilleriyle ve söylemleriyle ‘yeni’, ‘çalmaz-çırpmaz’ bir parti sağlayabilirdi. Öte yandan, Ortadoğu’da Amerikan siyaseti her zaman din unsurunu, yani İslam’ı nazar-ı itibara almak, hesaba katmak zorundadır. Fakat unutulmamalıdır ki, İslam, Amerika’nın ‘terör’ tanımı kapsamına girmektedir. İran İslam Devrimi’nin başına gelmedik iş kalmamıştır bu nedenle. Fakat Amerika’nın, oyunun taraflarından biri olarak masada karşısına muhatap olarak kabul ettiği İslam, Amerikancı İslam’dır, siyasi taleplerinden arındırılmış, laik-İslam’dır, ‘Müslüman demokrat İslamı’dır, ‘küresel barış’çı bir İslam’dır. Bu İslam, Nasreddin Hoca’nın kuşu misali, akidesinden, siyasetinden, hukukundan, tesettüründen vb.. kırpıla kırpıla sadece adı kalan bir ‘İslam’dır. Daha doğrusu İslam değildir. Kuzu postuna bürünmüş kurt misali, İslam’ın gerçeği değil, taklididir. Münafıkça bir görüntüdür. Çünkü İslam kesinlikle Amerikan emperyalizmine onay vermez. Hak gelince batıl zail olacağına göre, İslam varsa Amerikan emperyalizmi yoktur; Amerika varsa İslam yoktur.

İşte AKP ve lideri Tayyip Erdoğan bu çizgiye geldikleri için ABD’nin bugün için ‘aziz misafiri’ olabilmektedir. Kurnaz bir ağa, bazı misafirlerini şöyle kamil bir sofrada bir takım iltifatlarla ağırladıktan sonra, artık o ırgata, ‘sen şu işi yap, hem de iyi yap’ demesine gerek yoktur. Mükellef sofranın ağırlığıyla ezilen ırgat, ağaya, onun istediğinden çok fazlasıyla hizmet edecektir. İşte Bush’un AKP kadrosuna gösterdiği taltifi bu şekilde anlamak gerekmektedir. Yoksa, 11 Eylül’den sonra Üsame Bin Ladin’i bahane ederek Afganistan’a savaş başlattıktan sonra, köpeği Barni’nin Afgan halkından ve Üsame’den daha değerli olduğunu, ayak üstü bir açıklamadan sonra, "hadi Barni gidelim!" sözleriyle anlatan G. Bush, Kasımpaşa’lı Tayyip Erdoğan’a neden daha fazla değer versin ki?

Tayyip Erdoğan’a dışarıda ve içeride siyaset kredisi veren önemli nedenlerden biri, Erdoğan’ın ve partisinin laiklikle ve demokrasiyle bir sorununun kalmamış olmasıdır. Üstelik de bu yeni parti, laik-demokratik değerlerle İslam’ın uzlaşacağını bütün dünyaya gösterecek olan, dünyada ilk defa gerçekleşen bir ‘müslüman demokrat’ harekettir. Açıkçası AKP kullanılmaktadır, İslam akidesi açısından tehlikeli bir misyon yüklenmiştir. Laik-Kemalist partiler eliyle gerçekleştiremedikleri projeleri böyle bir ‘müslüman-demokrat’ parti ile icra edecekleri için harici ve dahili etkin güçler oldukça sevinçlidirler. Türkiye’de jakoben bir kanadın Tayyip Erdoğan’a ve partisine zaman zaman bazı zorluklar çıkartması, gerçekte istenildiklerini asla unutturmamalıdır. Öte yandan AKP kolay kolay inisiyatifi ele geçiremeyecektir. Kendisine verilen bütün ödevleri bihakkın yapmasına rağmen, karşı taraf her zaman bir eksik ve bahane bulacaktır. Dolayısıyla AKP her an derin güçlerin soluğunu ensesinde hissedecektir. Bürokratik kadrolarda hiçbir değişikliğe gitmeyecekleri doğrultusundaki demeçleri de bu korkularının bir eseridir. Böyle bir partinin, istenilen amaçlara hizmet ettirilmesi çok daha kolaydır.

Bir yoruma göre, ABD Turgut Özal’dan beri Ankara’da "tam istediği gibi bir lider" bulamadı. "Özal’ı, Washington’ın gözünde değerli kılan, dünyaya ve bölgeye, Amerikan çizgisiyle çoğu zaman örtüşen bir bakışa sahip olması ve bu bakışı aktif ve yaratıcı politikalara uyarlamasıydı. 1990 Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı boyunca, Özal’ın, dönemin başkanı ‘Baba’ Bush ile sürdürdüğü yakın diyalog ve işbirliği, ABD başkentinin belleğine kazındı. Özal, Amerikan pragmatizmini içselleştirmiş bir liderdi, Washington ile aynı dili konuşuyordu."20

İşte bütün mesele budur: Tayyip Erdoğan da Washington ile aynı dili konuştuğu için orada hüsn-ü kabul gördü ve başbakanlık kendisine, ‘günün anlam ve önemine’ binaen bir hediye olarak takdim edildi... Yakın gelecekte bu hediyesi paketinden çıkartılacaktır...

Erdoğan Irak konusunda ABD’nin beklentilerine ılımlı bakıyor, siyasi ve iktisadi reformları hızlandırma, demokrasiyi derinleştirme ve Kıbrıs’ta çözüme yardımcı olma vaatlerinde bulunuyor. Bu yüzden Washington diplomatları Erdoğan’ın kendisini, şimdiden, "Özal’dan bu yana, en reformcu Türk lideri" olarak konumladığını söylemeye başlıyorlar. Kısacası, AKP liderine peşinen ve eşine az rastlanan bir kredi açılmış durumda.21

Erdoğan’ın ABD’ne gitmeden önce Paul Wolfowitz ve ABD Dışişleri’nin üç numaralı adamı Mark Grossman Ankara’ya uğramışlar ve Erdoğan’la buluşmuşlardı. Birlikte yedikleri akşam yemeğinden ‘çok, ama çok olumlu’ izlenimlerle ayrıldıkları söylenmişti. Wolfowitz’in bu ziyaretinde Amerika’nın talepleri uygun bir lisanla hükümete iletilmişti. İşte Bush-Erdoğan görüşmesinde bu taleplerin yerine getirilmesi hatırlatıldı.

Peki Amerikan talepleri neydi? Rivayete göre 100 bin dolayında Amerikan askeri personelinin Türkiye topraklarında konuşlandırılması istenmişti. Bu amaçla, üsler, limanlar, havaalanları vs. devreye sokulacaktı. Cengiz Çandar bizzat Paul Wolfowitz’in kendisine, "Bu çapta bir kuvvetin Türkiye topraklarında konuşlandırılması halinde, Saddam'a diz çöktürülmesi; dolayısıyla etkili bir caydırıcılığın sağlanması mümkündür" dediğini yazdı.22  Nitekim 23 Aralık 2002 gününden itibaren Amerikan uçakları hava üslerinde ‘keşif uçuşları’ adı altında resmi uçuşlarına başladılar. Tek başına Akdeniz’e, Ortadoğu’ya rahatlıkla müdahale edilebilecek kapasitede olduğu söylenen İncirlik Üssü’nde yoğun faaliyetler sürmektedir. Bu konuda olaylar çok hızlı gelişmektedir. Bu yazı okunduğu sıralarda olayların tamamen başka bir seyir izlemekte olması mümkündür.

‘Türkiye Yol gösteriyor’muş!

"Amerika ‘Türkiye Modeli’ni oldukça önemsiyor. İslam dünyasına ilişkin politikalarında bu bakış açısının önemli rol oynayacağı açık. Bu modelde İslam ve çağdaşlık iki vazgeçilmez unsur. Çizgisi gereği AK Parti bazı sıkıntıları giderdiğinde bu modelin oluşumuna gerçekten katkı yapabilir... Açıkça itiraf etmek gerekirse Türkiye ile Amerika arasında müttefikliğin ötesinde işbirliği söz konusu. ABD’nin, AK Parti’nin siyasi yaklaşımlarının ‘müttefikliğin’ neresine oturduğunu merak etmemesi düşünülemez. Abdullah Gül, AK Parti’nin yönetimindeki Türkiye’nin Amerika için daha sağlıklı partner olacağını belirtiyor."23

Görüldüğü gibi AK Parti, ABD ile işbirliği yapmanın gereğine ve önemine inanmış. Bu işbirliğini, ‘müttefikliğin’ ötesinde tutmaktadırlar. Yani ABD ile ilişkiler konjonktürel bir ittifak değil, daimi, kalıcı ideolojik birlikteliğe doğru adım atılmaktadır. Bunu Abdülvehhap el-Efendi de görmektedir:

"Şimdiye dek İslamcılar demokrasinin önünde çifte bir engel oluşturdular: Önce demokratik normlara karşı düşmanlıklarını dile getirdiler, ikincisi savunmacı rejimlerin, demokratik değişim karşısındaki muhalefetlerini meşrulaştırmak için İslamcı tehdide başvurmalarına sebep oldular. Ama eğer Türkiye, İran, Endonezya, Fas ve diğer ülkelerde gördüğümüz bu eğilim devam ederse, bu engellerin her ikisi de tek bir seferde ortadan kalkabilir. Demokrasiye bağlı ve aynı zamanda da popüler İslami rejimler ortaya çıktıkça, demokrasiye muhalif olanların üzerinde durdukları zemin de ortadan kaybolacak, çünkü demokratikleşme için önü alınamaz bir baskı doğmuş olacak. Bugün belki de Müslüman dünyanın tek ihtiyacı budur. Türkiye bir kez daha yol gösteriyor."24

2002 Şubat’ında görücüye çıktığı Dünya ekonomik Forumu günlerinde Tayyip Erdoğan, "İslam'la demokrasinin bağdaşıp bağdaşmadığı" sorusu sorulduğunda, ancak 'radikal dinciler' ile 'radikal laiklerin' bu konuda olumsuz düşündüğünü, kendisinin ve partisinin ise bu kanaati paylaşmadığını ifade etti. Hatta, kendi yönetimlerinin bütün dünya için İslam'la demokrasinin bağdaştığını gösterecek bir model olacağını iddia etmişti. Referanslarının kesinlikle İslam değil, anayasa olduğunu da sözlerine ilave etmişti.25

"Gelişmiş demokrasiler ile İslam dünyası arasındaki mevcut uçurumun üstesinden gelinmesinde çıkarı olan herkes, bu iki ihtimalden ilkini ümit etmelidir. Bush yönetiminin Türkiye'nin üyeliği için Avrupa Birliği'ne böylesine güçlü biçimde bastırmasının nedenini bu –sadece Ankara ile askeri işbirliği isteği değil- açıklıyor... Sonuç, sadece, stratejik yeri olan bir ülkede modern demokrasinin sağlamlaşması değil, aynı zamanda Ortadoğu ve Orta Asya'nın komşu ülkeleri için bir örneğin yaratılmasıdır."26

Evet, Türkiye, Amerikan jandarmalığının bir model ülkesi olacaktır...

"Geçmiş tecrübelerden ders alan AK Parti yöneticileri, siyaset sahnesinde başarı ve istikrarın şartlarını kavramış bulunuyorlar. Din, laiklik ve demokrasi arasındaki dengeyi sağladıkları için her kesimden oy almayı ve her kesime güven vermeyi başardılar. Çünkü Türkiye gerçeği bunu gerektiriyordu. Kendilerine muhafazakar demokratlar demekle, başta din olmak üzere Türk toplumundaki temel değerlere saygılı olduklarını ortaya koydular, böylece Türk siyasi hüviyetinde kayıp olan bir halkayı geri getirmiş oldular. O da dindir ki; siyasi alandan sosyal alana almış oldular, musalahayı ideolojiye tercih ettiler. Bu nedenle başörtüsü meselesini toplumsal uzlaşmaya havale ederek, ekonomik krizden kurtulma, Avrupa Birliği’ne giriş ve demokrasi gibi konuları, partinin halledilmesi gereken öncelikleri saydılar."27

Görüldüğü gibi AK Parti, ABD ile işbirliği yapmanın gereğine ve önemine inanmış. Bu işbirliğini, ‘müttefikliğin’ ötesinde tutmaktadırlar. Yani ABD ile ilişkiler konjonktürel bir ittifak değil, daimi, kalıcı ideolojik birlikteliğe doğru adım atılmaktadır. Bunu Abdülvehhap el-Efendi de görmektedir:

"Şimdiye dek İslamcılar demokrasinin önünde çifte bir engel oluşturdular: Önce demokratik normlara karşı düşmanlıklarını dile getirdiler, ikincisi savunmacı rejimlerin, demokratik değişim karşısındaki muhalefetlerini meşrulaştırmak için İslamcı tehdide başvurmalarına sebep oldular. Ama eğer Türkiye, İran, Endonezya, Fas ve diğer ülkelerde gördüğümüz bu eğilim devam ederse, bu engellerin her ikisi de tek bir seferde ortadan kalkabilir. Demokrasiye bağlı ve aynı zamanda da popüler İslami rejimler ortaya çıktıkça, demokrasiye muhalif olanların üzerinde durdukları zemin de ortadan kaybolacak, çünkü demokratikleşme için önü alınamaz bir baskı doğmuş olacak. Bugün belki de Müslüman dünyanın tek ihtiyacı budur. Türkiye bir kez daha yol gösteriyor."24

2002 Şubat’ında görücüye çıktığı Dünya ekonomik Forumu günlerinde Tayyip Erdoğan, "İslam'la demokrasinin bağdaşıp bağdaşmadığı" sorusu sorulduğunda, ancak 'radikal dinciler' ile 'radikal laiklerin' bu konuda olumsuz düşündüğünü, kendisinin ve partisinin ise bu kanaati paylaşmadığını ifade etti. Hatta, kendi yönetimlerinin bütün dünya için İslam'la demokrasinin bağdaştığını gösterecek bir model olacağını iddia etmişti. Referanslarının kesinlikle İslam değil, anayasa olduğunu da sözlerine ilave etmişti.25

"Gelişmiş demokrasiler ile İslam dünyası arasındaki mevcut uçurumun üstesinden gelinmesinde çıkarı olan herkes, bu iki ihtimalden ilkini ümit etmelidir. Bush yönetiminin Türkiye'nin üyeliği için Avrupa Birliği'ne böylesine güçlü biçimde bastırmasının nedenini bu –sadece Ankara ile askeri işbirliği isteği değil- açıklıyor... Sonuç, sadece, stratejik yeri olan bir ülkede modern demokrasinin sağlamlaşması değil, aynı zamanda Ortadoğu ve Orta Asya'nın komşu ülkeleri için bir örneğin yaratılmasıdır."26

Evet, Türkiye, Amerikan jandarmalığının bir model ülkesi olacaktır...

"Geçmiş tecrübelerden ders alan AK Parti yöneticileri, siyaset sahnesinde başarı ve istikrarın şartlarını kavramış bulunuyorlar. Din, laiklik ve demokrasi arasındaki dengeyi sağladıkları için her kesimden oy almayı ve her kesime güven vermeyi başardılar. Çünkü Türkiye gerçeği bunu gerektiriyordu. Kendilerine muhafazakar demokratlar demekle, başta din olmak üzere Türk toplumundaki temel değerlere saygılı olduklarını ortaya koydular, böylece Türk siyasi hüviyetinde kayıp olan bir halkayı geri getirmiş oldular. O da dindir ki; siyasi alandan sosyal alana almış oldular, musalahayı ideolojiye tercih ettiler. Bu nedenle başörtüsü meselesini toplumsal uzlaşmaya havale ederek, ekonomik krizden kurtulma, Avrupa Birliği’ne giriş ve demokrasi gibi konuları, partinin halledilmesi gereken öncelikleri saydılar."27

Görüldüğü gibi, bu cümleler AK Parti fenomenini  o kadar net tanıtmaktadır ki, ilave bir yoruma gerek kalmamaktadır.

Irak operasyonuna ikna edildi

Tayyip Erdoğan Bush’la görüşmesinde, Abdullah Gül de, ABD büyükelçisi Pearson ile görüşmesinde verdikleri sözü tam olarak açıklamasalar da, ABD’nin Irak saldırısını zora sokacak hiçbir tavır göstermedikleri anlaşılmaktadır. AKP’nin zaafları asıl, savaş başladığı zaman ortaya çıkacaktır. Bush yönetimi, Irak’a yapacağı harekatta hem Türkiye’deki üslerin kullanımı, hem de Türk topraklarının Amerikan kara birliklerine açılması konusunda sürekli ikna çabası peşindedir.28  Her ne kadar T. Erdoğan Bush’la "Irak’ta barışı konuştuk" dese de, bunun halk diline tercümesi "saldırıyı konuştuk" demektir. Çünkü ABD Irak’da barış istememektedir. Irak’a saldırıda Türkiye’nin fonksiyonunu herkes bilmektedir.

Nuray Mert AKP’nin (T. Erdoğan’ın) ABD ile Irak pazarlığını "Kirli bir pazarlık" olarak adlandırmaktadır ki, sonuna kadar haklıdır: "Siz söyleyin, bu kirli bir pazarlık değil de ne? Neredeyse, önceki yüzyılların klasik emperyalizmini mumla aratacak kadar fütursuz hale gelen Amerikan sultası ve zorbalığından başka bir şekilde meşrulaştırılamayacak bir savaşa destek vermenin, komşu (veya isterse komşu olmasın) bir halkı savaş ve istilaya maruz bırakanlarla birlikte hareket etmenin ne mazereti olabilir?"29

"Irak savaşına destek olmanın siyasi mazereti ne olabilir? Amerika, bu destek karşılığı Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyecekmiş, velev ki, değil desteklemek bizi AB'ye sokmayı garanti etsin, savaş destekçiliğiyle mi, ‘demokratikleşme’yle özdeşleştirilen AB'ye girilecek?.. AKP, temsil etmesi beklenen kesime: 'Politik açılım yapmam için, yani örneğin başörtüsü meselesini çözmem için dünya sistemi ile birlikte hareket etmem gerekiyor' demeye getirebilir. Bu durumda, Türkiye'de kızlar üniversiteye başörtülü gidebilsinler diye, savaşa destek çıkmak gerekiyor. Peki bu kirli pazarlık değil mi? Ya da her şeye, gelmesi beklenen paralar, daha fazla kredi, daha fazla yardım, vs. uğruna mı katlanılacak, bu çok acıklı bir pazarlık değil mi?"30

Her ne olursa olsun, AKP’nin ABD ile girdiği flört, onun, iktidara gelmesinin bedeli olduğu kadar, siyasi hayatını bitiren en önemli faktör de olacaktır. Zira gerek Arap ülkeleri, gerekse bir kısım AKP seçmeni bunu mutlaka bir yere not edecektir. Muhalefet de önemli bir koz olarak kullanacaktır. Ama hepsinden önemlisi, hiçbir aklı selimin nezdinde meşru kabul edilmeyecektir. Amerika’nın jandarmalığını yapmak, isminin yarısı "Adalet" olan bir partiye düşmemeliydi.

Tayyip Erdoğan Saddam Hüseyin’in dünya barışını tehdit ettiği söylemini / propagandasını kabul etmiş görünmektedir. Angaje olduğu misyon bunu gerektirmektedir. 2000 Yılı Şubat ayında Dünya Ekonomik Forumu toplantısı nedeniyle gittiği Amerika’da, Washington'daki basın toplantısında Üsame Bin Laden'le ilgili görüşü sorulduğunda, "Terörün dini, milleti olmaz... Bir insanın ölümü, insanlığın ölümü olur"31  gibi Amerikancılık kokan sloganlarla, anında Amerika’nın yanında, Amerika’nın düşmanlarının karşısında konuşlandığı mesajını vermişti. Hamas’ın terörist örgüt olup olmadığının sorulması üzerine ise, Hamas’ın terörist olduğu cevabını vermekten çekinmiyordu.32  Acaba bunları söylerken Amerika’nın dünyanın dört bir yanında yaptığı terörün bir panoraması Erdoğan’ın gözünün önüne geliyor mudur? 1991 Körfez savaşı sırasında bir koyup üç alma hevesine kapılan Turgut Özal’ı eleştirenler, acaba bugün Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül hükümetinin, yani ‘İslamcı’ bir tabanın hükümetinin Irak savaşına katılmasını nasıl savunacaklar? Kaldı ki, 1991’de yine Saddam’ın Kuveyt’i işgali gibi, Amerika’nın iyi-kötü bir gerekçesi vardı. Şimdi öyle bir gerekçe hiç yok. Saddam ülkesini Birleşmiş Milletler Silah Denetçileri’nin incelemesine tamamen açtığı halde, CIA gelsin, nerede hangi (Kitle İmha Silahımız) varsa ortaya çıkartsın dediği halde, henüz cümlenin tamamını bile dinlemeden reddetti Bush yönetimi.

SONUÇ

Selefiyle birlikte AK Parti hareketi Türkiye’li, müslüman kimlikli bir topluma ne yazık ki İslami kimliğe sahip olmayı, İslami duruşu, İslam’dan başka hiçbir din edinmeme ve İslam’dan başka hiçbir dinden razı almama gibi tevhidi ilkeler kazandırmadı. Tam tersine, belirli bir amaca ulaşmak için her türlü aracın mübah olduğu temel yaklaşımına dayanan bir pragmatizmi, fırsatçılığı, kolaycılığı hediye ettiler. Tavandaki ‘müslüman demokrat’ evrilmesine paralel olarak, tabanın da aynı zihniyeti nasıl benimsediğini her geçen gün daha açık görmekteyiz. Sözlerin en güzeline yani İslam’a kulak verip de ona uymak müslüman olmanın şartı iken, sözlerin en güzeli olarak demokrasi kabul edilmiştir. Demokrasi ise, salt bir fikir ve din tartışması bağlamında zaten İslam’dan tamamen farklı olmakla birlikte, fiiliyatta tamamen güçlü olan Amerika ve Batı devletlerinin güçsüz olanları sömürmesi, fikrî ve bedenî köleleştirmesi anlamına gelmektedir. Amerika, bütün saldırılarını ve devlet terörünü demokrasi adına yapmaktadır. Bütün saldırıları "Bismi demokrasi" diye başlamaktadır. Müslüman kimliğini hala taşıyan kimileri, "Bismillahirrahmanirrahiim" yerine "Bismi demokrasi"yi keşfetmişler ve "bugüne kadar nasıl da geç kalmışız?" diye üzülmektedirler...

 

Dipnotlar

1- Abdülvehhap el-Efendi, Türkiye’nin Yol Göstericiliği, The Daily Star’dan Radikal, 11.12.2002.

2 - Abdülvehhap el-Efendi, aynı yer.

3 - Abdülvehhap el-Efendi, Modern Müslüman Bağlamda Rasyonalite, Sivil Toplum ve Demokrasi, Uluslar arası İslam Düşüncesi Konferansı’ içinde, İst-1997, s.305.

4 - Abdülvehhap el-Efendi, aynı yer.

5 - Selahaddin el-Cevreşî, ‘İslam Devleti’ne Karşın İmanlı Laiklik, el-Hayat’dan Zaman, 19.12.2002.

6 - Farac el-İşşa, Türkiye’de Siyasal İslam’ın Bittiğinin İlanıdır, eş-Şarkul Evsat’dan Zaman, 10.12.2002.

7 - Farac el-İşşa, aynı yer.

8 - Hasan Ünal, AK Parti ABD Gezisinden Memnun, Zaman, 08.02.2002.

9 - Ali Halit Aslan, Türk Liderlerinin ‘Ağlama Duvarı’, Zaman, 14.05.2001.

10 - Fehmi Koru, Avrupalı Aklı, Yeni Şafak, 12.12.2002.

11- Beyaz Saray’da Sıcak Buluşma, Yeni Şafak, 11.12.2002.

12- İsmet Berkan, Semboller ve Gerçekler, Radikal, 11.12.2002.

13- İsmet Berkan, aynı yer.

14- Beyaz Saray’da Sıcak Buluşma, Yeni Şafak, 11.12.2002; Milliyet, 11.12.2002.

15- Bush’dan Erdoğan’a: İkimiz de Allah’a İnanıyoruz, Milliyet, 11.12.2002.

16- Yasemin Çongar, Washington’dan Tam Not, Milliyet, 12.12.2002.

17- Cengiz Çandar, ABD Seferinin Ardından Kopenhag’da Son 24 Saat, Yeni Şafak, 12.12.2002.

18- Cengiz Çandar, aynı yer.

19- Yasemin Çongar, ABD Aradığı Lideri Buldu mu?, Milliyet, 09.12.2002.

20- Yasemin Çongar, aynı yer.

21- Yasemin Çongar, aynı yer.

22- Cengiz Çandar, ABD Seferinin Ardından Kopenhag’da Son 24 Saat, Yeni Şafak, 12.12.2002.

23- Hasan Ünal, aynı yer.

24- Abdülvehhap el-Efendi, Türkiye’nin Yol Göstericiliği, The Daily Star’dan Radikal, 11.12.2002.

25- Baran Tuncer, ‘Başbakan Adayı Erdoğan Amerika’da, Radikal, 03.02.2002.

26- Cengiz Çandar, (Washington Post’un Başyazısından) ABD'de Kritik Saatler; Türkiye'nin Önünde İki İhtimal,Yeni Şafak, 11.12.2002.

27 - Fehmi Huveydi, Türkiye’yi Yeniden Okumak, al-Ahram’dan  Zaman, 14.12.2002.

28 - Yasemin Çongar, Washington’dan Tam Not. Milliyet, 12.12.2002.

29- Nuray Mert, Kirli Pazarlık, Radikal, 05.12.2002.

30- Nuray Mert, aynı yer.

31- Derya Sazak, Erdoğan’ın İkiz Kuleler Değişimi, Milliyet, 02.02.2002.

32- Derya Sazak, Karzai ve Erdoğan’ın Rol Modeli, Milliyet, 31.01.2002.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'