Sohbetlerimiz: Yaşatılması Gerekli Bir Gelenek
Hüseyin ALAN
Her birimizin şu ya
da bu şekilde dahil olup katıldığımız, içerisinde ekmek gibi, su gibi temel
gıdalar/fikirler ile beslendiğimiz, uzun veya kısa süreli dostluklar
edindiğimiz sohbetler, oturumlar hep oldu, olmaya da devam edecek/etmeli.
Kadri kıymetini ancak yokluğunda, uzaklaştığımızda fark ettiğimiz, tadını,
lezzetini başka yerlerde bulamadığımız, kaybedince aradığımız o güzelim sohbet
halkaları. Gün oldu heyecanla beklenildi, gün oldu tadı buruk meyveler gibi
buruşturdu. Her şeye rağmen o sohbet halkaları her birimizin yetişmesinde,
gelişmesinde, olgunlaşmasında inkarı kabil olmayan katkılar sağladı.
Yaşımızın her hangi
bir evresinde, bir dostun, bir arkadaşın tavsiyesi ile sürmekte olan bir
sohbet toplantısına çoğu kez öylesine katıldık. Farklı bir mekanı, farklı bir
sohbeti tanıyalım isteği, değişik kişiler ile tanışalım merakı ile
sarmallandı. Giderek bu merak, farklı oluşu yüzünden çekti bizleri. Gerçekten
de farklı şeyler konuşuluyor, farklı bakış açıları tartışılıyordu.
Alışageldiğimiz klasik toplantılardan konuları ile de, konuşanları ile de
farklı idi. Üstelik, öteden beri sür-git devam eden başka sohbetlerden, bir
kişinin konuşup diğerlerinin dinleyici olduğu, çoğu zaman da sıkılıp uyutma
terapisine dönen, zaman öldürücü, katılanlarına manevi tatminden öte bir
katkısı da olmayan, kişiliklerini etkilemeden geçiveren türlerden çok farklı
idi. Hemen herkesin katılımcı olmaya zorlandığı, her fikrin tartışılıp
doğrusunun bulunmaya çalışıldığı, çoğu zaman temel fikirlerin edinildiği güzel
bir yarışma idi sanki. Başlangıçta, fazla katkımız olmasa da, giderek
katılımcı olduğumuz, zenginleşmesinde tuz biber ilave edebildiğimiz verimli,
kişilik oluşturmaya yönelik hayırlı kazanımlardı o sohbetler. İtiraf
edebileceğimiz bir gerçek de, yalnızca fikir edindiğimiz, gönül zenginliği
kazandığımız bir işlev olmaktan öte, edep ve terbiye bellediğimiz, oturup
kalkmasını öğrendiğimiz, konuşma egzersizini kavradığımız, yakın çevreden uzak
çevreye nitelikli ilişki kurmayı sağlayan, insanlarla diyalog geliştirmeyi
öğreten bir nevi sosyal enstitülerdi sohbetlerimiz. Gerçekten de çok şeyler
aldık, çok şeyler öğrendik o sohbetlerden. Hayatın anlamını kavradık,
yaşamımız bir anlam kazandı. Zira insan sürüleri olmaktan, iz bırakacak,
sorumlu, ileriye dönük amaçlar uğrunda çizgi tutturmaya yönelik sıradışı,
özel, seçkin insanlar oluverdik. Başka hiçbir yerde edinilemeyecek özellikler,
güzellikler kazandık. Çoğumuzun iş ilişkileri, aile ilişkileri gelişti o
tanışıklıklardan. Bir anlamda birer grup asabiyeti oluşturduk, bir binanın
tuğlaları gibi oluverdik. İnanç akrabalığından öte gereği gibi kardeşliklerin
oluşmasına büyük katkıları oldu toplantılarımızın.
İslam’ı gereği gibi
tanıma, kutsal kitabından bizzat okuyarak öğrenme, Resul (as)’un hayatını
bilme, mevcut düşüncelerimizi kitabi doğrular ile kıyaslayarak değiştirme,
pratik yaşantımızı Nebevi sünnete uygun uyarlama süreci idi bu hayat yolculuğu
ve yürüyüşü. Daha bir önemlisi, Allah’ın ayetlerinin yalnızca kitapta
toplanmışlar kadar olmadığını, enfüste, afakta, kozmozda, evrende de ayetler
olduğunu keşfettik. Rabbimizin bu ayetlerinin birbirini tamamladığını da.
Tarih bilincini, geçmiş kavimlerin örnekliğinde toplumsal sünnetleri
yakaladık, siyaset öğretisinin temellerini kavradık. Dünyada olup-bitenleri
anlamlandırmaya çabaladık. Öğrendikçe çevremizden farklılaştığımızı, nitelikli
insanlara dönüştüğümüzü, öğrendiklerimizi etrafa yayma konusunda bazen acemice
de olsa misyoner heyecanı ile sürdürdüğümüzü, insanlarımızın doğrular ile
tanışmalarında girdiğimiz yarışı, hepsini o sohbet heyecanı ile canlı
tuttuğumuzu, dünyaları kurtarmaya çıktığımızı, hayırla yad edebiliyoruz. Bu
yolda nice çamlar devirsek, nice stratejik hatalar yapsak da... Böylesine
hayırlı, böylesine verimli sohbet halkaları, kimi zaman birer akademi gibi
fonksiyon icra ediyordu. Bu verimli, hayırlı sohbetlere başlangıçta herhangi
bir dünyevi amaç gütmeden devam edegeldik. Sonu nereye varacak, bizlerin
yaşları ilerledikçe neler olabileceğimiz hiç de umurumuz olmadı. Bazen
ailemizi de göz ardı ederek... Nasılsa herkes bu toplumun üyesi bir fert idi
ve herkes zaten şahsi bir şeylerle meşgul oluyordu, istikbal denen nesnel
şartlar çok da önemli olamazdı. Sonra, yapa geldiğimiz işlerimizi daha doğru
yapanlar olmaya başlardık. Meşgul olduğumuz işlerimizde kaliteyi, kişiliği
yakalamak öncelikle önem arz etmeli idi. Ve öyle de olageldi. Ufak tefek yol
kazaları olsa da, yöresel farklılıklar arz etse de, bu kutlu, ileriye yönelik
çalışmalar, bazen yıllarca sürdü/sürecek, sürmeli de...
Çağımız da elde
ettiğimiz en önemli kazanım, en önemli mevzilerimizdir sohbetlerimiz. Kimi
yerlerde, uzunca sürmesi, bazılarımıza bıkkınlık vermesi doğaldı, oldu da.
Sohbetlerden beklentiler farklılık kazanmaya başladı, başlayacaktı da. Gelecek
umudu, farklı açılımlar elde edilmesi gibi, giderek heyecanla karışık duygular
kapladı çoğumuzu. Beklentilerin farklılık arz etmesi, katılımcıların hayata
bakışlarında oluşan ayrı niyetlerden beslendi çoğu kere. Verimlilik düşer gibi
oldu bazen. Fikir dünyamızın gelişmesi ile paralel gitmeyen hayatı kuşatma,
kendimize uygun ortak alanlar inşa edememe de besledi ayrılık gayrılıkları.
Acımasız eleştirilere kapıldık bazen. Heyecanlarımızı boğduk kimi zaman.
Kurumlaşmanın getirdiği modern hayat, kentlere göçün etkilediği sosyal
problemler, toplumu doğru tahlil edememenin verdiği kimliksizlik zafiyeti,
kurumlaşamayan halkaların bir ileriki hayatı kuramama kaygısı ile hızını
yitirdi çoğu kez. Belli yaşlara gelince, belli şeylerin ilave edilmesini
beceremeyince, kopmalar olacaktı, oldu da. Her konuda olduğu gibi bu konuda
da, öncelikle kalabalıklar oluştu. Beğeniler, sempatiler giderek katılım
yüzdesinin fazlalığına neden oldu ama fazlalığın kaliteye dönüşmesi zor oldu,
sıkıntılar yaşandı. Ama, giderek kalitenin o kalabalıklardan çıkacağı günler
yakındı. Çıktı da. Bugün Türkiye gibi koca bir ülkenin sağlıklı, sahih İslam
düşüncesini temsil edenler, doğruyu yaymaya çalışanlar, fikri, sosyal
etkinlikler ve yayın çalışması yürütenler bu işleri kotarmaya gayret edenlerin
hemen hepsi bu sıcak ilişkilerin ürünleridir. Zaten bir topluma şekil veren,
karakter oluşturan, ufuk çizip sürükleyen insanların sayısı, hiçbir zaman
çoğunluk olmazlar, olamazlar. Onlar her yerde her zaman azınlık olmuşlardır,
olacaklardır. O kişiler, sütü yoğurda çeviren mayadırlar. Önemli olan da bu
maya olmak, maya olarak kalmaktır. Kilolarca süt birazcık maya ile yoğurda
dönmektedir. Toplumlarda da kitleler, kalabalıklar süt misali mayasını
bekleyenlerdir. Her fikir için, her ideoloji için geçerlidir bu kural. Bu
sohbetlerden mayalar üretilmekte, çıkmaktadır. O nedenle de oldukça önemlidir.
(Öylesine önemli şeyler tedris ettik ki, öylesine değerli edinimler kazandık
ki, sohbet kaçaklarımızın, bozuk mayalarımızın bile bakanlar, başbakanlar
olduklarını, büyük büyük iş adamları olduklarını, toplumun bunlara bile itibar
edip teveccüh ettiklerini, kendilerini mayalamalarını istediklerini
gözlemledik, zaman içinde. Kerametin kendilerinde olduğunu varsayanlar,
taşıdıkları düşünceleri hafife alanlar ya da dünyevi amaca çevirenler, giderek
eleştirdiğimiz diğerlerinin benzerleri olacaktı, oldu da. Öğrendiklerini hak
yolda değil de batıl yollarda kullananların, egemenlerin hizmetinde kaldıkları
sürece, halk adına onların önüne sürülen kurtarıcı görevi göreceklerini, bunun
da ancak egemenlerin düzenini güçlendireceklerini göreceklerdir. Bu işlevi
gördükleri sürece itibar görecekler, lazım oldukları zaman öne
çıkarılacaklardır. Bunların karşılığı da, dünyevi arzularına kavuşmaları
olacaktır elbette. Son otuz yıllık tecrübe, bu hali göstermiştir, görebilenler
için daha da gösterecektir...)
Heyecanların
oturmuşluğa, beklentilerin ayrışmaya, tercihlerin zorlu yollardan geçmeyi göze
almaya götüreceği zamanlar elbette gelecekti, geldi de. Yaşlar ilerledikçe,
sünnetullah gereği, kimilerimiz evlad-ü iyal adına, kimilerimiz gelecek
kaygusu adına, kimilerimiz de kısa sürede sonuç alamamak adına vs. ayrışmalar
yaşamaya başladık. Bu yol uzundu, bu yol meşakkatli idi, bu yol hemencecik
varılacak menziller değildi. Sabır ve istikrar istiyordu. Azim ve kararlılık
istiyordu. Amacı üzüm yemek olanların hedefi, var olan pozisyonu ilerletmek,
aksayan yanları düzeltmek olmalı iken, zaman içinde ayrışmalar ortaya çıktı.
Giderek yaşlar olgunluk dönemine giriyorken, fikirler olgunlaşmıyordu. Hep
eski heyecanları arıyorken, beklentilerin değiştiğini fark etmiyor, olgun
yaşların verdiği beklentilere olgun fikirler ve mekanlar üretmekte
zorlanıyorduk. Dış dünya olağanüstü hızla ilerliyor, peşinden yetişemiyorduk
sanki. Ama o bizden sürekli yeni kanlar, canlar istiyor ve alıyordu. Fikrin
tazeliği ve gençliği, bizimle yaşlanıyor, bizlerde olgunlaşmıyordu. Zaman
oluyor, bize şekil veren fikirler bizlere hitap etmez oluyordu. Fıtraten
doyumsuzluk kendini gösteriyordu. Aslında fikirlerin mi, yoksa bizlerin mi
değiştiğini sorgulamak, buradan hayırlara ulaşmak amacı gütmek var iken,
değişip dönüşen bizlerin mi kabahati olduğunu konuşamıyor, kırılganlıklar
geçiriyorduk. Olumlu eleştirilere olumlu cevaplar üretebilmek var iken,
bizleri de değişime zorlayan, kendisine benzetmeyi dayatan modernizmi hafife
alıyor, bazen de sinelerde gizli niyetlerle oyalanıyorduk. Zaman ve şartlara
karşı dayanıklılık testleri gibi idi bu tür yaklaşımlar. Ve bizler belki de
hazırlıklı değildik çoğu yeni şeylere... Sohbetlere katılan yeni-kuşak
gençlerin eleştirilerine muhatap olunca, durum değerlendirmesi yapmak, nerede
hata yapıldı ise, çözümler aramak var iken, fikrin kendisinden geçenlerimizin
olduğunu gördük. Başlangıçta niyetleri bu olmasa da, şikayetçi olmak, hep aynı
nakaratlar söyleniyor diyebilmek, daha ilerisini oluşturabilmek isteyenlerin
görev ve sorumluluk alanı olmalı iken öyle gerçekleşmedi maalesef. O
sohbetler, birer temel atımı idi oysa. Atılan temellerin üzerine bina yapmak
ise, sonrakilerin işi olabilirdi. Birileri ki, her biri çok önemli görevler
yapmış soylu kişiler idi, temel atmaya çalışıyor ise, birileri de temel
üstlerini projelendirip imalata başlamalı idi. Üretmek çok zor bir iştir,
katılım sağlamak daha da zor olmalıdır. Yarım insan ömrü kadar öncesinden bu
kutlu sorumlulukları başlatanlar, devam ettirenler, elleri öpülüp saygı
duyulması gerekenlerdir. Onlardır ki, değişimin ve doğrunun bulunması yönünde
çaba sarf etmiş, gecelerini gündüze katmış insanlar olarak görev yapmışlardır.
Ne başlangıçta ne de sonradan ortaya çıkan sürecin önlerine sunduğu imkanlara
kendilerini satmamışlar, hiçbir beklentiye kapılmadan, hiçbir ufuk görmediği
günlerde bile çıkar hesabı yapmadan bildiklerini ulaştırma gayretini
sürdürmüşlerdir. O yaşına, dede olmasına rağmen torunu yaşındakilere çay kahve
hizmeti veren o hep genç kalanlara şükran duymalıyız. Rabbim onları
eksiltmesin, onlar var olduğu sürece canlılık hep olacaktır. Birileri başka
yollara saparak dünyevi emeller peşinde koşarken, o eski, gayretli
müslümanları gördükçe, hala bu yolda ömür tüketenlere selam durulmalı. Onlar
ki, hala bir damarı sürdürüyorlar, o damarın kökleşmesi için uğraş veriyorlar.
Asıl olan o damarın sürmesi idi. Küçük göremeyeceğimiz, hafife alamayacağımız
o kutlu çabalara omuz vermek, katkı sağlamak, öğrendiklerimize göre şerefli
kulluk vazifesi olmalı, “hala mı bu işlerle uğraşıyorsunuz?” diye burun
kıvıran dünyevileşmiş döneklere gereken cevaplar verilmelidir. Bu gelenek,
daha kaliteli, daha seviyeli biçimde, eklenmesi gereken açılımlar da eklenerek
sürdürülmelidir. Becerilebilir ise, bir mektep, bir okul olarak herkese kucak
açacak, şaşkınlaşmış beyinlere taptaze ve yeniden canlılık aşılanabilecektir.
Unutmamalıyız ki, bu gelenek, küresel kuşatma ve kendi hayat tarzını
dayatmaların karşısında, kazanılmış çok önemli bir alandır, mevzidir.
Sürdürülmesi
gerekli sohbet halkalarının, daha iyiye gitmesi, daha kaliteli sonuçlar
üretmesi, temel ve kesin hedeflerini ortaya koyması, geleceğe yönelik ufuklar
çizmesi ancak ve esasen bu uğraşların sürdürülmesi ile mümkündür. Bu zemini
kaybetmeden bu zeminler üzerinden başka fonksiyonlara ulaşılacaktır,
ulaşılması gereklidir. Yapılan çalışmaları küçümsemeden, eleştirilere boğup
yok saymadan, doğrularını yanlışlarından ayırarak değişime uğratmak, savrulma
yaşamadan sıkı basmak daha doğrusu olmalıdır. Meğerki, bir çay içmek için olsa
bile, görüşmelerin, periyodik toplanmaların devamı sağlanmalı, sürüden
ayrılmaya niyetlenenlere merhamet ile yaklaşmalı, kurtlara yem olabilecekleri
hatırlatılmalıdır. Korunacak sığınaklar, şerden muhafaza olunacak hayırlı
dostluk ortamları olarak görülmeli, gösterilmeli. Ayrılanların nerelerde
olduğuna bakıldığında, ne işler ile meşgul oldukları gözlendiğinde söylenmek
istenenlerin amacı anlaşılmış olmalıdır. Şeytan’ın yaptıklarını güzel gösteren
yanlış pozisyonlara düşmekten yine buraların koruduğunu görmek için ahireti
beklemeye lüzum yoktur. Birileri bu işleri yapabiliyor ise, diğerlerinin de,
buralardan kopmadan, tamamlayıcı başka işlere bakmaları gereklidir. Çağdaş
Batı Medeniyetinin dayattığı hayat tarzı elbette ki bizleri zorlayacaktır.
Kuşatmayı küreselleştirerek nerede ise dağ başlarını bile etkileyen şirk
üretim merkezlerine direnebilmek, kuşatmadan elde edilen kazanılmış mevzileri
müstahkem hale getirmek, yükümlülükleri ve direniş bilincini geliştirmek
için, kulluğumuzun vazgeçilmez yükümlülüğü olarak görülmelidir. Şikayetçi
olmak yerine kendi işimize bakmalıdır.
Seküler medeniyetin
hükümran olduğu, laik-protestan değerlerin her yeri kuşattığı, insanlararası
ve eşya ile olan ilişkilerini kendi değer yargıları ile tanımlayıp işler hale
getirdiği, zalim, kafir ve müşrik insanların her yeri doldurduğu ve dahi
etkilediği dünyamızda, Müslüman ve onurlu insan olarak kalmak, insanlar
arasından seçilmiş, hayra çağıran küçük birer ümmet olmak, bu şerefi elde
etmek, elde ettiği şerefin kıymetini müdrik olanların durup düşünmesi, bir
daha, bir daha muhakeme yapması gerekli zamanlar gelip çatmıştır. Sahip olduğu
sahih anlayışın maliyetini üstlenmeli, imtihan için geldiği dünyada örneklik
ve şahitlik yapmayı hiçbir değer ile değişmemeyi, kısa bir süre sonra
kavuşacağı Rabbinin vereceği karşılığı hatırlamalı ve geçici nimetlere
aldanmamalıdır. Özüne dönmelidir. Hayırlı her gayretin yanında yer alabilmeli,
yanlışa karşı duramıyorsa bile doğrular üzerinde olanları teşvik etmelidir.
Hatırlanması ve unutulmaması gereken bir şey de, aramızda var olan ünsiyet
duygularının tohumları buralarda ekilmiş, Rabbim kalpleri tevil ederek bizleri
buralarda kaynaştırmıştır. Bu Allah’ın üzerimizdeki bir nimetidir, şükrünü de
onun yolunda olarak verebiliriz. Hiçbir toplantıdan süpermen çıkmayacak, işler
kendiliğinden hal olmayacaktır. Herkes üzerine düşeni yapmaya bakmalıdır.
Bizler bir şeyler yapıyor isek, bizler ayakta isek, kaybolmamış isek, evet bu
din böyleleri ile ayakta kalacaktır. Tarih değişecek, yeni Firavunlar bu kez
kurumlaşmış olarak yeniden geleceklerdir, Ama Musa’lar da her zaman ve şartlar
da çıkacaktır. Aslolan Musa olmak, kalmaktır. Miras bırakacağımız, yeni nesle
aktaracağımız çalışmalarımız olmak zorundadır. Diğer kullar gibi her şeyimiz
dünya amaçlı olamaz. Dünyayı değiştirmek işimiz ise, büyük hedefler koyup,
büyük düşünerek küçük görülen işleri halletmektir. Her şey öyle başlıyor
çünkü. Bugün onların ise, yarın bizlerindir. Dün olduğu gibi. Yeter ki, bizler
biz olalım, biz kalalım. Çok aza tamah edip, ahirettekilere değişmeyelim.
Unutmayalım ki, dünya geçici, az bir sürelik konak yeridir, Ahiret ise ebedi
olan yerdir. Bir rüzgara kapılıp, savrulmayalım. Dünün sosyalist rüzgarı nasıl
geçmiş ise, bugünün demokratik rüzgarı da geçecektir. Yarın başka rüzgarlar da
esecektir. Bu rüzgarlar geçip gidiyorken, değerleri ile, hayat tarzları ile de
gidecektir. Müslüman olanlar, her esintide üşütüp hasta olacak kadar, her
esintiye kapılacak kadar zayıf olamazlar. Onların kökleri, Hz. Adem’den bu
yana süregelen öğretide yerleşiktir. İnsanlığın en sağlam, en gürbüz yapıları
onlardadır. Her zaman baki olan Allah’ın rüzgarı ise hep esmeye devam
edecektir. Ne mutlu Allah’ın şaşmaz, kopmaz ipine sarılanlara ve aralarında
tefrika çıkartmayanlara...