Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

Sohbetlerimiz: Yaşatılması Gerekli Bir Gelenek

 

 

Hüseyin ALAN

 

Her birimizin şu ya da bu şekilde dahil olup katıldığımız, içerisinde ekmek gibi, su gibi temel gıdalar/fikirler ile beslendiğimiz, uzun veya kısa süreli dostluklar edindiğimiz sohbetler, oturumlar hep oldu, olmaya da devam edecek/etmeli. Kadri kıymetini ancak yokluğunda, uzaklaştığımızda fark ettiğimiz, tadını, lezzetini başka yerlerde bulamadığımız, kaybedince aradığımız o güzelim sohbet halkaları. Gün oldu heyecanla beklenildi, gün oldu tadı buruk meyveler gibi buruşturdu. Her şeye rağmen o sohbet halkaları her birimizin yetişmesinde, gelişmesinde, olgunlaşmasında inkarı kabil olmayan katkılar sağladı.

Yaşımızın her hangi bir evresinde, bir dostun, bir arkadaşın tavsiyesi ile sürmekte olan bir sohbet toplantısına çoğu kez öylesine katıldık. Farklı bir mekanı, farklı bir sohbeti tanıyalım isteği, değişik kişiler ile tanışalım merakı ile sarmallandı. Giderek bu merak, farklı oluşu yüzünden çekti bizleri. Gerçekten de farklı şeyler konuşuluyor, farklı bakış açıları tartışılıyordu. Alışageldiğimiz klasik toplantılardan konuları ile de, konuşanları ile de farklı idi. Üstelik, öteden beri sür-git devam eden başka sohbetlerden, bir kişinin konuşup diğerlerinin dinleyici olduğu, çoğu zaman da sıkılıp uyutma terapisine dönen, zaman öldürücü, katılanlarına manevi tatminden öte bir katkısı da olmayan, kişiliklerini etkilemeden geçiveren türlerden çok farklı idi. Hemen herkesin katılımcı olmaya zorlandığı, her fikrin tartışılıp doğrusunun bulunmaya çalışıldığı, çoğu zaman temel fikirlerin edinildiği güzel bir yarışma idi sanki. Başlangıçta, fazla katkımız olmasa da, giderek katılımcı olduğumuz, zenginleşmesinde tuz biber ilave edebildiğimiz verimli, kişilik oluşturmaya yönelik hayırlı kazanımlardı o sohbetler. İtiraf edebileceğimiz  bir gerçek de,  yalnızca fikir edindiğimiz, gönül zenginliği kazandığımız bir işlev olmaktan öte, edep ve terbiye bellediğimiz, oturup kalkmasını öğrendiğimiz, konuşma egzersizini kavradığımız, yakın çevreden uzak çevreye nitelikli ilişki kurmayı sağlayan, insanlarla diyalog geliştirmeyi öğreten bir nevi sosyal enstitülerdi sohbetlerimiz. Gerçekten de çok şeyler aldık, çok şeyler öğrendik o sohbetlerden. Hayatın anlamını kavradık, yaşamımız bir anlam kazandı. Zira insan sürüleri olmaktan, iz bırakacak, sorumlu, ileriye dönük amaçlar uğrunda çizgi tutturmaya yönelik sıradışı, özel, seçkin insanlar oluverdik. Başka hiçbir yerde edinilemeyecek özellikler, güzellikler kazandık. Çoğumuzun iş ilişkileri, aile ilişkileri gelişti o tanışıklıklardan. Bir anlamda birer grup asabiyeti oluşturduk, bir binanın tuğlaları gibi oluverdik. İnanç akrabalığından  öte gereği gibi kardeşliklerin oluşmasına büyük katkıları oldu toplantılarımızın.

İslam’ı gereği gibi tanıma, kutsal kitabından bizzat okuyarak öğrenme, Resul (as)’un hayatını bilme, mevcut düşüncelerimizi kitabi doğrular ile kıyaslayarak değiştirme, pratik yaşantımızı Nebevi sünnete uygun uyarlama süreci idi bu hayat yolculuğu ve yürüyüşü. Daha bir önemlisi, Allah’ın ayetlerinin yalnızca kitapta toplanmışlar kadar olmadığını, enfüste, afakta, kozmozda, evrende de ayetler olduğunu keşfettik. Rabbimizin bu ayetlerinin birbirini tamamladığını da. Tarih bilincini, geçmiş kavimlerin örnekliğinde toplumsal sünnetleri yakaladık, siyaset öğretisinin temellerini kavradık. Dünyada olup-bitenleri anlamlandırmaya çabaladık. Öğrendikçe çevremizden farklılaştığımızı, nitelikli insanlara dönüştüğümüzü, öğrendiklerimizi etrafa yayma konusunda bazen acemice de olsa misyoner heyecanı ile sürdürdüğümüzü, insanlarımızın doğrular ile tanışmalarında girdiğimiz yarışı, hepsini o sohbet heyecanı ile canlı tuttuğumuzu, dünyaları kurtarmaya çıktığımızı, hayırla yad edebiliyoruz. Bu yolda nice çamlar devirsek, nice stratejik hatalar yapsak da... Böylesine hayırlı, böylesine verimli sohbet halkaları, kimi zaman birer akademi gibi fonksiyon icra ediyordu. Bu  verimli, hayırlı sohbetlere başlangıçta herhangi bir dünyevi amaç gütmeden devam edegeldik. Sonu nereye varacak, bizlerin yaşları ilerledikçe neler olabileceğimiz hiç de umurumuz olmadı. Bazen ailemizi de göz ardı ederek... Nasılsa herkes bu toplumun üyesi bir fert idi ve herkes zaten şahsi bir şeylerle meşgul oluyordu, istikbal denen nesnel şartlar çok da önemli olamazdı. Sonra, yapa geldiğimiz işlerimizi daha doğru yapanlar olmaya başlardık. Meşgul olduğumuz işlerimizde kaliteyi, kişiliği yakalamak öncelikle önem arz etmeli idi. Ve öyle de olageldi. Ufak tefek yol kazaları olsa da, yöresel farklılıklar arz etse de, bu kutlu, ileriye yönelik çalışmalar, bazen yıllarca sürdü/sürecek, sürmeli de...

Çağımız da elde ettiğimiz en önemli kazanım, en önemli mevzilerimizdir sohbetlerimiz. Kimi yerlerde, uzunca sürmesi, bazılarımıza bıkkınlık vermesi doğaldı, oldu da. Sohbetlerden beklentiler farklılık kazanmaya başladı, başlayacaktı da. Gelecek umudu, farklı açılımlar elde edilmesi gibi, giderek heyecanla karışık duygular kapladı çoğumuzu. Beklentilerin farklılık arz etmesi, katılımcıların hayata bakışlarında oluşan ayrı niyetlerden beslendi çoğu kere. Verimlilik düşer gibi oldu bazen. Fikir dünyamızın gelişmesi ile paralel gitmeyen hayatı kuşatma, kendimize uygun ortak alanlar inşa edememe de besledi ayrılık gayrılıkları. Acımasız  eleştirilere kapıldık  bazen. Heyecanlarımızı boğduk kimi zaman. Kurumlaşmanın getirdiği modern hayat, kentlere göçün etkilediği sosyal problemler, toplumu doğru tahlil edememenin verdiği kimliksizlik zafiyeti, kurumlaşamayan halkaların bir ileriki hayatı kuramama kaygısı ile hızını yitirdi çoğu kez. Belli yaşlara gelince, belli şeylerin ilave edilmesini beceremeyince, kopmalar olacaktı, oldu  da. Her konuda olduğu gibi bu konuda da, öncelikle kalabalıklar oluştu. Beğeniler, sempatiler giderek katılım yüzdesinin fazlalığına neden oldu ama fazlalığın kaliteye dönüşmesi zor oldu, sıkıntılar yaşandı. Ama, giderek kalitenin o kalabalıklardan çıkacağı günler yakındı. Çıktı da. Bugün Türkiye gibi koca bir ülkenin sağlıklı, sahih İslam düşüncesini temsil edenler, doğruyu yaymaya çalışanlar, fikri, sosyal etkinlikler ve yayın çalışması yürütenler bu işleri kotarmaya gayret edenlerin hemen hepsi bu sıcak ilişkilerin ürünleridir. Zaten bir topluma şekil veren, karakter oluşturan, ufuk çizip sürükleyen insanların sayısı, hiçbir zaman çoğunluk olmazlar, olamazlar. Onlar her yerde her zaman azınlık olmuşlardır, olacaklardır. O kişiler, sütü yoğurda çeviren mayadırlar. Önemli olan da bu maya olmak, maya olarak kalmaktır. Kilolarca süt birazcık maya ile yoğurda dönmektedir. Toplumlarda da kitleler, kalabalıklar süt misali mayasını  bekleyenlerdir. Her fikir için, her ideoloji için geçerlidir bu kural. Bu sohbetlerden mayalar üretilmekte, çıkmaktadır. O nedenle de oldukça önemlidir. (Öylesine önemli  şeyler  tedris ettik ki, öylesine değerli edinimler kazandık ki, sohbet kaçaklarımızın, bozuk mayalarımızın  bile bakanlar, başbakanlar olduklarını, büyük büyük iş adamları olduklarını, toplumun bunlara bile itibar edip teveccüh ettiklerini, kendilerini mayalamalarını istediklerini gözlemledik, zaman içinde. Kerametin kendilerinde olduğunu varsayanlar, taşıdıkları düşünceleri hafife alanlar ya da dünyevi amaca çevirenler, giderek eleştirdiğimiz diğerlerinin benzerleri olacaktı, oldu da. Öğrendiklerini hak yolda değil de batıl yollarda kullananların, egemenlerin hizmetinde kaldıkları sürece, halk adına onların önüne sürülen kurtarıcı görevi göreceklerini, bunun da ancak egemenlerin düzenini güçlendireceklerini göreceklerdir. Bu işlevi  gördükleri sürece itibar görecekler, lazım oldukları zaman öne çıkarılacaklardır. Bunların karşılığı da, dünyevi arzularına kavuşmaları olacaktır elbette. Son otuz yıllık tecrübe, bu hali göstermiştir, görebilenler için daha da gösterecektir...)

Heyecanların oturmuşluğa, beklentilerin ayrışmaya, tercihlerin zorlu yollardan geçmeyi göze almaya götüreceği zamanlar elbette gelecekti, geldi de. Yaşlar ilerledikçe, sünnetullah gereği, kimilerimiz evlad-ü iyal adına, kimilerimiz gelecek kaygusu adına, kimilerimiz de kısa sürede sonuç alamamak adına vs. ayrışmalar yaşamaya başladık. Bu yol uzundu, bu yol meşakkatli idi, bu yol hemencecik varılacak menziller değildi. Sabır ve istikrar istiyordu. Azim ve  kararlılık istiyordu. Amacı üzüm yemek olanların hedefi, var olan pozisyonu ilerletmek, aksayan yanları düzeltmek olmalı iken, zaman içinde ayrışmalar ortaya çıktı. Giderek yaşlar olgunluk dönemine giriyorken, fikirler olgunlaşmıyordu. Hep eski heyecanları arıyorken, beklentilerin değiştiğini fark etmiyor, olgun yaşların verdiği beklentilere olgun fikirler ve mekanlar üretmekte zorlanıyorduk. Dış dünya olağanüstü hızla ilerliyor, peşinden yetişemiyorduk sanki. Ama o bizden sürekli yeni kanlar, canlar istiyor ve alıyordu. Fikrin tazeliği ve gençliği, bizimle yaşlanıyor, bizlerde olgunlaşmıyordu. Zaman oluyor, bize şekil veren fikirler bizlere hitap etmez oluyordu. Fıtraten doyumsuzluk kendini gösteriyordu. Aslında fikirlerin mi, yoksa bizlerin mi değiştiğini sorgulamak, buradan hayırlara ulaşmak amacı gütmek var iken, değişip dönüşen bizlerin mi kabahati olduğunu konuşamıyor, kırılganlıklar geçiriyorduk. Olumlu eleştirilere olumlu cevaplar üretebilmek var iken, bizleri de değişime zorlayan, kendisine benzetmeyi dayatan modernizmi hafife alıyor, bazen de sinelerde gizli niyetlerle oyalanıyorduk. Zaman ve şartlara karşı dayanıklılık testleri gibi idi bu tür yaklaşımlar. Ve bizler belki de hazırlıklı değildik çoğu yeni şeylere... Sohbetlere katılan yeni-kuşak gençlerin eleştirilerine muhatap olunca, durum değerlendirmesi yapmak, nerede hata yapıldı ise, çözümler aramak var iken, fikrin kendisinden geçenlerimizin olduğunu gördük. Başlangıçta niyetleri bu olmasa da, şikayetçi olmak, hep aynı nakaratlar söyleniyor diyebilmek, daha ilerisini oluşturabilmek isteyenlerin görev ve sorumluluk alanı olmalı iken öyle gerçekleşmedi maalesef. O sohbetler, birer temel atımı idi oysa. Atılan temellerin üzerine bina yapmak ise, sonrakilerin işi olabilirdi. Birileri ki, her biri çok önemli görevler yapmış soylu kişiler idi, temel atmaya çalışıyor ise, birileri de temel üstlerini projelendirip imalata başlamalı idi. Üretmek çok zor bir iştir, katılım sağlamak daha da zor olmalıdır. Yarım insan ömrü kadar öncesinden bu kutlu sorumlulukları başlatanlar, devam ettirenler, elleri öpülüp saygı duyulması gerekenlerdir. Onlardır ki, değişimin ve doğrunun bulunması yönünde çaba sarf etmiş, gecelerini gündüze katmış insanlar olarak görev yapmışlardır. Ne başlangıçta ne de sonradan ortaya çıkan sürecin önlerine sunduğu imkanlara kendilerini satmamışlar, hiçbir beklentiye kapılmadan, hiçbir ufuk görmediği günlerde bile çıkar hesabı yapmadan bildiklerini ulaştırma gayretini sürdürmüşlerdir. O yaşına, dede olmasına rağmen torunu yaşındakilere çay kahve hizmeti veren o hep genç kalanlara şükran duymalıyız. Rabbim onları eksiltmesin, onlar var olduğu sürece canlılık hep olacaktır. Birileri başka yollara saparak dünyevi emeller peşinde koşarken, o eski, gayretli müslümanları gördükçe, hala bu yolda ömür tüketenlere selam durulmalı. Onlar ki, hala bir damarı sürdürüyorlar, o damarın kökleşmesi için uğraş veriyorlar. Asıl olan o damarın sürmesi idi. Küçük göremeyeceğimiz, hafife alamayacağımız o kutlu çabalara omuz vermek, katkı sağlamak, öğrendiklerimize göre şerefli kulluk vazifesi olmalı, “hala mı bu işlerle uğraşıyorsunuz?” diye burun kıvıran dünyevileşmiş döneklere gereken cevaplar verilmelidir. Bu gelenek, daha kaliteli, daha seviyeli biçimde, eklenmesi gereken açılımlar da eklenerek sürdürülmelidir. Becerilebilir ise, bir mektep, bir okul olarak herkese kucak açacak, şaşkınlaşmış beyinlere taptaze ve yeniden canlılık aşılanabilecektir. Unutmamalıyız ki, bu gelenek, küresel kuşatma ve kendi hayat tarzını dayatmaların karşısında, kazanılmış çok önemli bir alandır, mevzidir.

Sürdürülmesi gerekli sohbet halkalarının, daha iyiye gitmesi, daha kaliteli sonuçlar üretmesi, temel ve kesin hedeflerini ortaya koyması, geleceğe yönelik ufuklar çizmesi ancak ve esasen bu uğraşların sürdürülmesi ile mümkündür. Bu zemini kaybetmeden bu zeminler üzerinden başka fonksiyonlara ulaşılacaktır, ulaşılması gereklidir. Yapılan çalışmaları küçümsemeden, eleştirilere boğup yok saymadan, doğrularını yanlışlarından ayırarak değişime uğratmak, savrulma yaşamadan sıkı basmak daha doğrusu olmalıdır. Meğerki, bir çay içmek için olsa bile, görüşmelerin, periyodik toplanmaların devamı sağlanmalı, sürüden ayrılmaya niyetlenenlere merhamet ile yaklaşmalı, kurtlara yem olabilecekleri hatırlatılmalıdır. Korunacak sığınaklar, şerden muhafaza olunacak hayırlı dostluk ortamları olarak görülmeli, gösterilmeli. Ayrılanların nerelerde olduğuna bakıldığında, ne işler ile meşgul oldukları gözlendiğinde söylenmek istenenlerin amacı anlaşılmış olmalıdır. Şeytan’ın yaptıklarını güzel gösteren yanlış pozisyonlara düşmekten yine buraların koruduğunu görmek için ahireti beklemeye lüzum yoktur. Birileri bu işleri yapabiliyor ise, diğerlerinin de, buralardan kopmadan, tamamlayıcı başka işlere bakmaları gereklidir. Çağdaş Batı Medeniyetinin dayattığı hayat tarzı elbette ki bizleri zorlayacaktır. Kuşatmayı küreselleştirerek nerede ise dağ başlarını bile etkileyen şirk üretim merkezlerine direnebilmek, kuşatmadan elde edilen kazanılmış mevzileri müstahkem hale getirmek, yükümlülükleri  ve direniş bilincini geliştirmek için, kulluğumuzun vazgeçilmez yükümlülüğü olarak görülmelidir. Şikayetçi olmak yerine kendi işimize bakmalıdır.

Seküler medeniyetin hükümran olduğu, laik-protestan değerlerin her yeri kuşattığı, insanlararası ve eşya ile olan ilişkilerini kendi değer yargıları ile tanımlayıp işler hale getirdiği, zalim, kafir ve müşrik insanların her yeri doldurduğu ve dahi etkilediği dünyamızda, Müslüman ve onurlu insan olarak kalmak, insanlar arasından seçilmiş, hayra çağıran küçük birer ümmet olmak, bu  şerefi elde etmek, elde ettiği şerefin kıymetini müdrik olanların durup düşünmesi, bir daha, bir daha muhakeme yapması gerekli zamanlar gelip çatmıştır. Sahip olduğu sahih anlayışın maliyetini üstlenmeli, imtihan için geldiği dünyada örneklik ve şahitlik yapmayı hiçbir değer ile değişmemeyi, kısa bir süre sonra kavuşacağı Rabbinin vereceği karşılığı hatırlamalı ve geçici nimetlere aldanmamalıdır. Özüne dönmelidir. Hayırlı her gayretin yanında yer alabilmeli, yanlışa karşı duramıyorsa bile doğrular üzerinde olanları teşvik etmelidir. Hatırlanması ve unutulmaması gereken bir şey de, aramızda var olan ünsiyet duygularının tohumları buralarda ekilmiş, Rabbim kalpleri tevil ederek bizleri buralarda kaynaştırmıştır. Bu Allah’ın üzerimizdeki bir nimetidir, şükrünü de onun yolunda olarak verebiliriz. Hiçbir toplantıdan süpermen çıkmayacak, işler kendiliğinden hal olmayacaktır. Herkes üzerine düşeni yapmaya bakmalıdır. Bizler bir şeyler yapıyor isek, bizler ayakta isek, kaybolmamış isek, evet bu din böyleleri ile ayakta kalacaktır. Tarih değişecek, yeni Firavunlar bu kez kurumlaşmış olarak yeniden geleceklerdir, Ama Musa’lar da her zaman ve şartlar da çıkacaktır. Aslolan Musa olmak, kalmaktır. Miras bırakacağımız, yeni nesle aktaracağımız çalışmalarımız olmak zorundadır. Diğer kullar gibi her şeyimiz dünya amaçlı olamaz. Dünyayı değiştirmek işimiz ise, büyük hedefler koyup, büyük düşünerek küçük görülen işleri halletmektir. Her şey öyle başlıyor çünkü. Bugün onların ise, yarın bizlerindir. Dün olduğu gibi. Yeter ki, bizler biz olalım, biz kalalım. Çok aza tamah edip, ahirettekilere değişmeyelim. Unutmayalım ki, dünya geçici, az bir sürelik konak yeridir, Ahiret ise ebedi olan yerdir. Bir rüzgara kapılıp, savrulmayalım. Dünün sosyalist rüzgarı nasıl geçmiş ise, bugünün demokratik rüzgarı da geçecektir. Yarın başka rüzgarlar da esecektir. Bu rüzgarlar geçip gidiyorken, değerleri ile, hayat tarzları ile de gidecektir. Müslüman olanlar, her esintide üşütüp hasta olacak kadar, her esintiye kapılacak kadar zayıf olamazlar. Onların kökleri, Hz. Adem’den bu yana süregelen öğretide yerleşiktir. İnsanlığın en sağlam, en gürbüz yapıları onlardadır. Her zaman baki olan Allah’ın rüzgarı ise hep esmeye devam edecektir. Ne mutlu Allah’ın şaşmaz, kopmaz ipine sarılanlara ve aralarında tefrika çıkartmayanlara...

 

 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'