Semud
Cemal ÇAĞLAK
Putlaştırma
duygusu, kuvvetin sadece kendisini yaratan Allah ile olacağını unutan insanın
icadıdır. Bu anlayış genellikle korkunun, güç karşısındaki ezginliğin, mala ve
insana tahakküm hırsı gibi durumların neticesiyle gerçekleşmekle beraber, bir
çok farklı etkinin tesiriyle de doğar. Yani putlar insanlara hükmedemezler,
insanlar hükmetme hakkı verdikleri putların gölgesine sığınırlar.
Kainatı yaratan
Allah, düzene soktuğu dünyada insana uyum içinde yaşayabilmesi için
ayetleriyle yol göstermiştir. Ancak insan bir müddet sonra bu uyarıları
terketmiş, kendi duygu ve düşüncelerinin inşası için Allah'ın düzene koyduğu
hayat tarzını arzusuna göre şekillendirmiştir. Oysa yüce Allah, daha insanın
yaratılış aşamasında bu sapkınlığın başrolünü oynayan Şeytan’ı ibret olarak
insanlığa sunmuş, onun nasıl alçaltıldığını göstermişti. Kendisini yaratan
Rabbi'nin -ki Şeytan’ın da bu yaratıcılığı kabullenmesine rağmen- verdiği emri
tutmayarak karşı fikir oluşturması, isteklerini Allah'ın emirlerinin önüne
geçirmesinden başka bir şey değildi. İşte bu örnek de dahil olmak üzere Allah,
yaratıcılığının ve birçok sıfatının kabul edilmesine rağmen indirdiği
hükümleri hayatının dışına atarak başka başka hüküm koyucular bulan ya da
hükmü kendinden sadır kılanlara şirk içinde olduklarını haber vermektedir.
İnsanın düşünce
açısından ilkel olduğu söylendiği -ki doğru değildir- zamanlarla ve içinde
bulunduğumuz şu zaman itibariyle putlaştırdığı değerlere izafe ettiği bakış
açısının evvelkilerle arasında hiçbir fark yoktur. Dün taştan ya da tahtadan
yardım bekleyen zavallılar ile bugün o ilkelliği bir kenara koyarak
uygarlaşmış(!) fetişistlerin sadece talepleri ve bu taleplerdeki
beklentilerinin çapı değişmiştir. Dün vahşi hayvanlardan korunmak için o
saldırganın timsali olan bir heykel veya resim, psikolojik endişeyi gidermek
için o topluluğu idare ediyordu. Şimdi bu putperest duygunun abidevi bir
görünümle insanları bir özgürlük sembolü olarak elindeki meş'aleyle Newyork
sahillerinden özgürlüğün aydınlık yoluna çağırışına ne dersiniz? Üstelik bu
özgürleştirici gücün karşısında secde eden uzak kıtaların ve ülkelerin
liderleri ve onlara itaat eden halkların cemaat halinde yaptıkları tapınmalara
ne buyrulur?
Hayatını vahyin
yönlendirmediği insanın putlaştıramayacağı hiçbir şey yoktur. Bu sapma, dini,
milli, siyasi, iktisadi vesair alanlarda olabilir. Kur'an, Hristiyan ve
Yahudilerin hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa'yı putlaştırdıklarını
anlatırken dinin nasıl bir aldatma aracı haline getirilişini göstermektedir.
Ancak geçmişe dönük bu ifsad yoklamasında bize yapılan uyarı nedir. Yoksa
bizler de hocaları, şeyhleri, alimleri ve peygamberi rab mı ediniyoruz?
Firavun'un ve Kıptileri'nin milli duygular adı altında yaptıklarını bizler de
yaşatıyor muyuz? Karun'un, Bahçe sahiplerinin, Samiriler'in bıraktığı noktadan
çoğaltma yarışı nöbetini devralarak kabirleri ziyaret edene dek bu acımasız
koşuda kaybolup gidiyor muyuz? İşte bu durum Allah'ın hiçbir şekilde vekalet
vermediği varlıklara insanın vekalet vermesi ve onların belirleyeceği esaslara
boyun eğmesidir. Felaket burada başlamaktadır. Bu yüzdendir ki insanın varlık
sahnesinde asırlardır ortaya koyduğu görüntü bir grubun diğer grubu ya
ayakları altına alması ya da sürmesi veya yok etmesidir. Övünülen tarihin
sayfaları başka ne yazıyor ki...
Peygamberlerin
karşısına çıkarak inadına direnenlerin ilk etapta şehrin ileri gelenleri
olduğunu Kur'an bize söylemektedir. Onların kışkırtmasıyla birlikte gerideki
halk, hakikati boğma eylemine iştirak etmektedir. Aslında önde olan din
adamlarının, idarecilerin, asker ve tacirlerin asıl amacı bu kışkırtmayı
ilahlarını korumak hesabına değil, sahip oldukları konumları pekiştirmektir.
Onlar da gerçekten en azından vahyin belirttiği gibi bir sineği kovamayacak
putların acizliğini biliyorlardı. Onların hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini
bilen müstekbirler aslında putlarına güç yetiriyor ve onlara istediklerini
yaptırıyorlardı. Çıkarları hesabına yaptıkları her hareket "İlahlar böyle
istiyor" sloganıyla yürütülür ve kutsallaştırılırken kendi isteklerini yerine
getiriyorlardı. Çıkarcılık ve saldırganlık buna muhtaçtır. Kendi keyiflerini
öne koyarak bu doğrultuda insanlardan çıkarları uğruna bir yardım bekleselerdi
yolda kalırlardı. Onun için şirk her zaman putunu halkla kendi arasına sokmuş,
halkın bağlandığı bu uyduruk varlığın eli, dili, gözü, kulağı olarak
isteklerini kudsiyet namına yaptırmıştır. Samiri de böyle değil midir? Maddeye
tapmış Yahudi'nin elinden paslı tenekeyi almak yünden pıtrak çıkarmak kadar
zordur. Ancak o herkesin altınını toplamayı başardı. Diktiği buzağı heykeli
bireyin malı olmaktan çıkarak toplum adına Samiri'nin kontrolüne girdi ve onun
hesabına böğürdü. Bu ataların hileli yoludur. Kimsenin çiğnemesine müsaade
edilmez. Öyleyse şirkin karşısına çıkan sağlam yürekler nasıl geri
çevrilmelidir? Sadece dinden istifade ederek bu ifsad gerçekleşebilir.
Çevirdiği binbir dolapla bugüne kadar yoksul yetim hakkı demeyip sahip olduğu
güçle birlikte birçok garibana iş veren "kerem sahibi!" kapitalist patron,
ulema heyetinin duaları eşliğinde cennet yolcusudur. Allah'ın ayetlerine
tahammül edemeyenler musalla taşlarında ölünün arkasından kötü
konuşulamayacağı için iyi bilinerek kaldırılırlar. Yoldan geçen ahali de bu ne
idüğü belirsiz müslümanın cenazesine katılma sevabını kaybetmemek için bir an
önce saf tutarak kendilerini ayaklar altına alanları eller üzerinde tekbirler
eşliğinde taşıyıverirler. Belirli gün ve kutsal haftaların icrası esnasında
içkinin, kumarın, fuhuşun ve zulmün doruğa çıktığı topraklara "İndi melekler
gökten saf saf" nameleriyle mevlid okutulur. Daha neler olmaz ki; köşe bucak
kadın satılan bir memlekette ilahiyatçılar Meryem'in bekaretini tartışır.
Zulmü doruğa çıksa bile devlete karşı çıkışın cehennemlik bir günah olduğu
bellettirilir ve ulü'l-emr'e itaatsizliğin cehennemlik işlerden bir iş olduğu
va'zedilir. İşte halk bu kutsiyet anaforunda kendisini zulüm altında inleten
ilahları, onları diken zalimlerden daha iyi korur. Onlara karşı doğacak bir
tehlikeye karşı kendisinde olmuş/oluşturulmuş samimi duygularla mücadele
verir. Halbuki o ilahlar kendisinin içine düştüğü sefaleti görmemekte, attığı
çığlıkları duymamakta ve insanın iyiliği hesabına ağzından iki laf
çıkarmamaktadır. Bu ilahlar yememekte, içmemekte ama onları dikenler hem
yemekte hem içmekte, sınırsız israf ve sömürü yarışını yeryüzünü ateşe vererek
sürdürmektedirler. Evet, ilahlar sadece kendilerini ortaya çıkaranların
yanındadırlar. Hangi döneme bakarsanız bakın bu ilahlar, tahakküm altına
alınmış toplumların yanında yer almazlar ve bu ilahların en büyük düşmanları
ise çoğulculuğu iptal ederek sadece Allah'ın uluhiyetini onaylayanlardır. Bu
ilahlar daima aristokratların sermaye sahiplerinin ve ruhbanların çıkarlarını
korumuşlardır ve korumaya da devam etmektedirler. Hintli zenginler, askerler,
din adamları ve yöneticiler ilahlar oluşturdular. Onlar da kastları... İşte
kutsallık budur. Bu kastları sorgulayamazsınız ve sadece itaat etmelisiniz.
Yeryüzü bu ve buna benzer anlayışlarla sürünen ve süründürenlerden teşekkül
etmekte olan bir hayat tarzının seyrini yaşamaktadır. Dün Hint ve Yunan
kaynaklı bu tazyik bugün kendisinden hiçbir şey kaybetmeden Amerika ve Avrupa
anlayışıyla biçtiği gömleği insanların üzerine giydirmektedir. Şimdi onlar bu
dünyanın askerleri, asilleri, din adamları ve ekonomistleridir. İnsanlık yine
o askerlerin doğrulttuğu namlularda ecelini beklemekte, ekonomistlerinin eline
bakmakta, siyasilerinin kibirleri karşısında ezilmekte, rahip ve rahibeler
tarafından Afrika'da aç bıraktırılan çocukları doyuruşunu(!) seyretmektedir.
Dün bir Firavun için piramit yapmak hesabına yüz binler can veriyorlardı. Bu
ölüm yolculuğuna isteseler de istemeseler de itiliyorlardı. Bu gün ise
firavunlaşmış güçler yine bütün bir insanlığı kendi hesaplarına ve arzularına
göre aynı yolda yürütmektedirler.
İlahları dikenler
insanı yozlaştırma alanında asırlardan beri bir çok tecrübe kazandılar.
Şimdikiler atalarının sınırlı yetkilerle donattıkları ilahları
küreselleştirdiler. Bir zamanlar var olan "ilahlarımız inkar edilecek" korkusu
da eskisi gibi kalmadı. Yeniler bugün inkar edilenin yerine bir sonraki gün
daha alımlı ve otoriter olanını bulmaktadırlar. Şeytan'ın ustalaştırdığı
mantık, insanlığın karşısına "Ben istiyorum" ifadesiyle değil de "İlahlarınız,
evrensel değer ve ilkeleriniz bunu gerektiriyor" mantığıyla çıkınca, küresel
sömürünün kod numaraları olan G-8,G-9 gibi yapılanmalar ıslah edici bir
kimlikle kıtaları gezmeye başladılar. Bu programlarını uygulamak adına
kendilerince fedakarlık yaparak gittikleri yerde zulüm haline gelen
iktidarlarına karşı koyan her şeyi yakıp yıktılar. Dün ülkesinde meydana gelen
-ya da getirdiği ki buna şüphe yok- bir iki patlamanın arkasından "İnsanlığa
özgürlük" sloganıyla bombardıman altına aldığı topraklarda yaptığı soykırımın
felah adına olduğunu süzme bir geri zekalı bile kabul edemez. Aslında
hürriyetin bu abidelerinden insanlık ne özgürlük gördü ne de bunların yüzünden
rahat bir nefes aldı. Bizler ve etrafımız işte bu şekilde özgürleştiriliyoruz!
Büyük efendinin ve onun diğer ulusal kahyaları tarafından... Evet özgürlük
tehlikede değildir. Tehlike de olan şey onu yorumlayanların kaçıracakları
fırsatlardır. Önceden de olduğu gibi; Lat ve Uzza zarar görmüyordu. Ancak Ebu
Cehil ve yandaşları zarar görecekleri için toplumun kutsalı olan bu ilahları
öne çıkarıyorlardı. Firavun'un Ra'sı da, insanlardan bir şey istemiyordu.
Doğrusu böyle bir ilah da zaten yoktu. Ancak Firavun çok şey istiyordu ve Ra
onun sözünden çıkmıyordu. Kadınlar cariye yapılıyor Ra onaylıyordu. Çocuklar
öldürülüyor Ra yine sessiz kalıyordu. Erkekler köleleştiriliyordu ama Ra'nın
yine umurunda değildi. Çünkü duyarsız ve insafsız Firavun'un Ra'sı tıpkı onun
ahlakını taşıyordu. İşte şimdi Ra'nın koltuğuna oturan özgürlüktür ve bu
özgürlüğü kendi hesabına kullanan da çağın kudretli Firavun'u Amerika'dır. Bu
özgürleştiren ilahın mağdurları tıpkı Firavun'un eli altında zulme maruz kalan
İsrailoğulları gibidir. Firavun'un insanlara yaşattığı esaretle Amerika'nın
özgürlük mücadelesi, noktası ve virgülüne kadar aynıdır. O, Ra'dan aldığı
güçle insanlarını bölüyor, köleleştiriyordu. Şimdiki Firavun ise sırtını
dayadığı özgürlükten aldığı cesaretle aynı zulmü uygulamaktadır. Onun içindir
ki ne zaman peygamberler uyarıya başlamışsa, suyun başını tutan ileri
gelenlerin koro halinde koparttığı yaygara "İlahlarınızı koruyun" çığlığıdır.
İlahları bilmese de onlar biliyordu ki korunmaya muhtaç olanlar, ilahlar
değildi. Asıl korunmaya muhtaç olanlar onların gölgelerine sığınanlardı. Çünkü
bu ilahların yıkılışı zulmün, tasallutun, sömürünün, insan hayatı ile ilgili
tüm hesapların yine ileri gelenlerin iki dudağı arasından alınması anlamına
gelmekteydi. Bu ilahların iflası, Allah'ı bırakarak kendi kanunlarıyla
insanlığı ifsada sürükleyenlerin ortadan kaldırılışı demektir. Onun için bu
ilahlar korunmalı ki görmedikleri, duymadıkları ve konuşmadıkları halde,
efendilerin hesabına görsünler, duysunlar ve konuşmaya devam etsinler. Bu
yüzdendir ki ilahların ihyası bahanesiyle ortalığı cehenneme çevirenlerin
tavrı, ıslah amacıyla gelen peygamberlerin ve onların varislerinin ağzını
kapamak şeklinde oldu. Allah'ın nurunu söndürmek için üfürdüler de üfürdüler.
Atalarının örnek yolunu ortaya sürerek sahip oldukları çıkarları koruma adına
ilahlarını ve onlardan sadır olduğu söylenen kanunlarını korumak adına
yapmadık zulüm bırakmadılar. Yanlarına askerlerini, siyasilerini,
ekonomistlerini ve ruhbanlarını alarak Taif misali inananların üzerine taş
yağdırdılar. Onları yurtlarından sürgün ettiler. Bu uğurda canlarını dişlerine
taktılar. Aksi taktirde oturdukları tahtlar ayakları altından kayıp gidecekti.
Kazançları için her yolu mübah kılamayacaklardı. Yani Ebu Leheb'in elleri
kuruyacak, parası ve iktidarı kaybolacaktı. Aslında Ebu Leheb'in, peygamberi
taşlamasındaki amacı malı, kazandıkları ve kazanacakları uğruna değil miydi?
Mekke ilahlarına kendisi için verdirttiği bu hakkı sonuna kadar kullanmalıydı.
Çünkü o eller yetimin, yoksulun, sahipsizlerin malına, kölelerin ve acizlerin
haklarına uzanmış, sermayeyi tekelleştirme gayretine düşmüş bir avuç azınlığın
hesabına çalışmakta ve bu uğurda peygamberi taşlamaktadır. Karısı ise hurma
lifi gibi sağlam bir bağ ile onun davasına gönülden bağlanmış, elçinin
yollarına dikenler atmış ve halkı provoke etmek için üfürmüş de üfürmüştür.
Bugünkü yarış bu iki zebani müsveddesinin ortalığı cehenneme çeviren
yarışından farksızdır.
İnsanlığın
varoluşuyla birlikte başlayan bu sınır tanımaz çoğaltma ve hükmetme yarışı dün
atını arabasını mazlumların üzerine sürerken, bugün onların varisleri de
gemilerini, uçaklarını, tanklarını aynı şekilde sürmektedirler. Kuruyasıca
ellerini uzatarak her yeri sefalete uğrattılar. Kendilerine karşı koyanları
Ebu Lehebler gibi susturmakta taş yerine bombalar atmaktadırlar. Gerçekten Ebu
Leheb ölmedi, kıtalar gezmekte ve her gittiği yerde bir sürü iz bırakmaktadır.
Malı ve kazanacakları uğruna iki eli yerine daha kuvvetlenmiş bir şekilde
ahtapot gibi kollarını uzatmakta ve kulların hakkını gaspetmektedir. Kendisine
yardımcı olan başka güçler ve ülkelerle taaddüd-ü zevcat yapmış, nikahına
aldığı bu hanımlarıyla arasında hurma lifi misali sağlam bir bağ oluşturan
anlaşmalar, paktlar yaparak sınır tanımaz saldırılarına devam etmektedir.
Eline özgürlük meşalesini alan bu koca ve onun peşinden giden karıları
yeşerecek her toprağı tekrar kana boyamaktadır. Ebu Leheb budur. Onun
özgürlük sloganları ise sadece köleliğin üstünü boyamaktır. Adım attığı her
coğrafyayı oraların yerli mallarını elinden tutarak kopmaz bir bağ ile
kendisine bağlamıştır. Halklar ise seçtikleri bu kuklalarla birlikte
kendilerine kader tayin eden bu müstekbirlerin eline teslim olmuşlardır.
Cehalet sonuç itibariyle seçen ve seçilen zümreyi birlikte bu fare kapanının
içine koymuştur. Burada insanlığın günahı ortaya çıkmaktadır. Şimdi aklıma
içkinin melaneti üzerine söylenen hadis gelmektedir. Bu hadisi bütün
maddelerine kadar bilenler içkinin haramlığı konusunda epeyce bir silsilenin
sorumluluğundan bahsederler. Alandan, satandan, taşıyandan, içenden,
içirenden, içmeye davet edenden, üzümünü şarapçıya satandan... Buradaki
dallanan ve budaklanan sorumluluğu inşaallah Irak'ta olacak cinayetler için de
düşünürler umarım. Televizyon haberleri bugüne kadar beş yüz bin çocuğun
açlıktan ve ilaçsızlıktan can verdiğini söylüyor. Bundan sonra da bu
cinayetler devam edecektir. Şimdi bu zulme sebep olarak Ebu Leheb'in
torunlarıyla ekonomik çıkarları hesaba katarak yapılan pazarlıkta, sömürü
borsasında Iraklı çocukların kanına ne değer biçilecek acaba? Pekiyi içkinin
oluşturduğu günah silsilesi gibi burada da sorumluluğu sadece Amerika'nın
sırtına koymadan üsleri kullananlar, kullandıranlar, onların hesabına haklılık
propagandası yapanlar, onlarla anlaşan iktidarlar, onları seçenler... olmak
üzere yapılacak sıralama da mazlumların kanı bizim elimize bulaşmayacak mı?
"Ve soruverildiğinde o mazluma hangi günahı yüzünden öldürüldü diye?" sebep
olanlar hangi cevabı verebileceklerdir? Ne yazık ki bu mazlum insanların tek
günahı altı petrol yataklarıyla dolu bir ülkede dünyaya gelmiş olmalarıdır.
Ancak oraya ayak basmaya niyetli zalimlere soracak olursanız işgalci
olmadıklarını söyleyeceklerdir. Dertleri sadece Saddam Hüseyin'in esareti
altında inleyen topluma özgürlük(!) getirmektir. İşte budur dertleri: Köle
pazarında efendi değişimi...
Atalarından
devraldıkları bu ahlaksız yarışı en iyi ifade edenlerden birisi de sömürgeler
imparatorluğunun başbakanlarından W. Churchill'dir. Aşağıya alacağım masum(!)
istekleri dünyayı nasıl tasnif ettiklerini ve mazlum topluluklara nasıl
baktıklarını sergilemektedir:
“...Dünyanın
yönetimi, sahip olduklarından gayrısını istemeyen tatmin olmuş milletlerin
eline emanet edilmelidir.” Dünyanın yönetiminin aç ulusların elinde olması
durumunda daima tehlikeler olacaktır. Oysa biz zenginlerin, kendimiz için
isteyeceği bir şey yoktur. Barış, kendi yolunda ve ihtiraslardan arınmış
olarak yürümekte olan insanlar tarafından korunacaktır. Bizim gücümüz bizi
diğerlerinin tepesinde yen almaya zorlamaktadır. Bizler, beraberindekileri ile
barış içerisinde yaşayıp giden zengin insanlar gibiyiz.
İşte özgürlük ancak
bunların tanımında ve vesayetinde olmalıdır. Özgürlük, ama benim malım olan
bir özgürlük... Benim tanımladığım ve karşı koyanları "İyi sabahlar sahip,
bugün iyi görünmüyorsun efendi" dedirterek peşimde gezdireceğim özgürlük...
Bunların ayak takımına biçtiği özgürlük, Fas, Tunus ve Cezayir'i işgal eden
Fransa'nın atadığı generalin sözlerinde saklıdır. Mektupla sağlığını soran
karısına "Ben iyiyim, oğlum iyidir, köpeğim ve Arabım iyidir" diyerek
özgürleştirdiği insanlara biçtiği değeri gösteriyordu.
Putperestliğin
sebebi yukarıdaki sözleri söyleyenlerin amaçlarında belirginleşmektedir.
Amaçları ise sadece suyun başına oturarak kenarda kalanlara hükmetmektir.
Sahip olduğunuz kaynaklara uzanan ellerini kırmaya kalktığınız an siz artık
bir özgürlük düşmanı, onlarsa bir özgürlük havarisidirler. Evet suyun başı
önemlidir. Eğer bu kuyudan herkes nasiplenecekse bu ilahları kızdırmaktadır.
Çünkü bu işin akidesi Churchill tarafından ilkeleştirilmiş olarak ortadadır.
Azgınlaşmış Semud kavminin mazlumlara bakış açısı sadece bundan ibaret değil
miydi? O kavmin ileri gelenleri de suyun ve ekinin önüne geçmiş, kaynaklar
kendilerince parsellemişlerdi. Salih'in Allah'tan aldığı emirlerle bu kavmin
ileri gelenlerini uyarması bu mal hırsından vazgeçmeleri içindir. Yeryüzüne
yayılan bu rızıklarda başka varlıkların ve insanların da hakkının olduğunu
söylemekte, Allah'tan korkanların bu zorbalıktan vazgeçmesini istemektedir.
Ancak Salih'in bu çoğaltma hırsına kapılmış toplumda yaptığı uyarı büyük
günahlardan bir günahtır ve bugüne kadar süregelen atalar yolunun inkarı
anlamındadır. Hele hele kurulu düzeni, bir devenin içeceği su hesabına bozmak
müstekbirleri büsbütün çileden çıkarmıştır. Oysa sudan men etmek istedikleri
deve, bugüne kadar onları ve yüklerini taşımış, etinden, yününden, sütünden
istifade ettirmiştir. Bununla beraber yavaş gittikçe sopa yemiş, koşturdukça
da dizginlenmiştir. Bu ağzı olan ama konuşamayan hayvanın haklarından men
edilişi bir zulümdür. İşte Salih, hakkını arayamayan, konuşamayan ve yük
altında kalmış bu varlığın hukukunu müdafaa etmektedir. Ancak hiçbir ekonomik
sorunu olmayan kapitalist Semud müstekbirleri dün ümit besledikleri Salih'in
şimdiki sözlerine şiddetle karşı koymaktadırlar. Yoksul, çaresiz değillerdir.
Kayalardan ev oymakta, bağlar ve bahçeler içinde şenlik dolu bir ömür
sürmektedirler. Buna rağmen haklarını ellerinden alacak bir çığırın
başlamaması için suya yaklaşan deveyi zalimce boğazlamışlardır. Arkasından da
şehrin ileri gelen "Dokuzlu çetesi" bu işlerin asıl sebebi olan Salih'i "Allah
adına öldürmenin" derdine düşmüştür.
Bu müşrikleri bir
deveye karşı kızdıran asıl sebep nedir acaba? Deve neyi temsil etmektedir?
Müfessirler yarılan kayadan deve çıkaradursun... Bu deve hakları elinden
alınmış insanlardır. Üçüncü dünyanın köleleştirilmiş, susturulmuş ağzı var
dili yok mazlumlarıdır. Konuştukça susturulmuş, isyan ettikçe sopalanmış,
sırtından yük eksiltilmemiş insanlarıdır. Asırlardır efendilerinin hesabına
et, yün, süt misali dişi tırnağı, canı, kanı pahasına çalıştırılmış, buna
rağmen sefaletten kurtulamamıştır. Peygamberler ise bu insanların da yerin
ekininden ve suyundan istifade etmesi için mücadele etmişlerdir. Çünkü Allah
böyle emretmektedir. Rahman sıfatıyla yaydığı rızkın birilerince tapulanmasına
müsaade etmemektedir. Allah'ın arzını parsellemeye kalkan bugünün azgınları,
sahip oldukları düşünce ve eylemlerle Allah'a ve elçisine harp ilan
etmektedirler. Bu güçler ve yandaşları oturdukları petrol kuyuları, maden
ocakları, tarım alanları ve her türlü diğer zengin kaynaklarının üzerinden
kalkmamakta, yaklaşanları da deveye yapılan misali askerleri ve silahlarıyla
boğazlamaktadırlar. Bugün Ortadoğu, Kuzey ve Güney Afrika, Çeçenistan, Bosna
ve bir sürü sömürge haline gelmiş toprak Semud'un boğazladığı deveden
farksızdır. Bu mazlum yığınlar ne zaman Allah'ın ekininden ve suyundan
nasiplenmek istese eli kanlı zorbalarca susturulmakta, cinayetlere kurban
edilmektedir. Salih'e tuzak kuran dokuz zalim ise yine işbaşındadır. Ancak
şimdi isimleri B.M., N.A.T.O., G-7, G-8, v.s. olarak değişmiş, katillikleri
küreselleşmiştir. Gayeleri, bu zulme baş kaldıran peygamberlerin yolunu ve
onun yolundan gidenleri ortadan kaldırmak, yeryüzü nimetleri üzerinde yegane
söz sahibi olacak engelleri ortadan kaldırmaktır. Bunu yaparlarken tıpkı
Salih'i Allah adına öldürmeye giden azgın ataları gibi "Allah adına Haçlı
seferleri" düzenlemektedirler. Onlar bu kuyulardan çıkan petrolün bütün
insanlığın istifadesine akışına katlanamazlar. Her zaman diğer milletlerin
kendilerine muhtaç bırakılması temel felsefeleri ve dinlerinin gereğidir.
İnsanlığı kana boyayan gerekçe de ne yazık ki budur. Dün kayalardan saraylar
oyan bu kavmin şimdiki varisleri aynı zulümlerini Beyaz Saraylardan ya da
Kremlin’den icra etmektedirler. Saraylarda Salih'e ve onun yandaşlarına
kurulacak tuzaklar hazırlanmakta, Pentagon’daki katillere bu emri icra görevi
verilmektedir. Sloganları ise bütün dünya için özgürlüktür. Ne yazık ki
insanlık hiçbir dönemde bu son asrın vaadettiği özgürlük tarafından
köleleştirildiği kadar başka hiçbir dönemde köleleştirilmemiştir.
Bu mal çoğaltma
yarışının arkasına saklandığı ilah, adına özgürlük denen bir puttur. Kimin
özgürlüğü bizim sınırlarımızı belirleyecektir? Doymak bilmez insanın sınırları
sadece ve sadece gasp mantığından başka hiçbir şeyi mübah kılmaz. Bu mantık
Peygamberlerin tamamına karşı çıkmıştır. İsyankar zalimlerin bu karşı
koyuştaki gerekçeleri ise "Atalar dini" altına sakladıkları mal, makam,
hükmetme hırsıdır. Bu gücün ellerinden alınması onların Allah'a isyan
edişlerine sebeptir. Eğer kanunları Allah tarafından yapılırsa bu
tekelleştirme ve hükmetme yarışının ortadan kalkacağını bilmektedirler. Dün
kölesi olan siyah deriliyle aynı statüde bulunmak onlar için kabul edilemez
bir durumdur. Semud ve Medyen böyleydi. Mekke de böyleydi. Şimdi isimler
değişik olmakla beraber günümüz dünyası ve yaşadığımız yerler böyledir. Bu
azgınlık, istediği gibi davranma hakkını eline alanların "Ancak istediğimiz
gibi davranabilirsiniz" hükmünü icra etme sevdasıdır. Ancak hangi çağ ve şart
olursa olsun Allah'a göre bu tarz bir gidiş ziyana uğrayan bir hayatı ortaya
koymaktadır. Ziyandan kurtulacak olanlar ise üzerlerine Allah'tan başka hüküm
indirici kabul etmeyerek yüzlerini şefkatle yeryüzünün yetimlerine,
öksüzlerine çevirenlerdir.