Kavramların
İslamîleştirilmesinde
Yöntem
M. Kürşad ATALAR
Bu yazıda, Müslüman
bir zihnin inşası sürecinde hayati önemi haiz olan "kavramların
İslamileştirilmesi" hususunda bir ‘öneri’de bulunulmaktadır. Öneri,
kavramların doğasına ilişkin bir temel değerlendirmenin üzerine bina olunmakta
ve buradan hareketle, içselleştirme ya da olumsuzlama yaklaşımlarında
kullanışlı olabilecek bir ‘kriter’e ulaşılmaya çalışılmaktadır. Yazıda,
kavramların etimolojik tahlili neticesinde şu tez savunulmaktadır: "bir
kavramın olumlanabilmesinin ölçütü, o kavramın kök-anlamında içkindir." Bu
yazıda, bu tezin savunusu bağlamında, "demokrasi", "özgürlük" ve "İslami
hareket" kavramları örnek olarak değerlendirilmiştir.
Öncelikle
bilinmelidir ki, sahih akide ise, sahih ‘anlam’larla oluşur. O halde müslüman
bir zihnin inşası, İslami kavramların gereğince özümsenmesiyle doğrudan
alakalıdır. Bugün sahih pratiklerin ortaya konulamamasının temel nedenlerinden
biri, kendilerini İslam’a nispet eden kesimlerin gerçek anlamda bir zihniyet
inkılabı yaşamamış olmalarıdır. Bugünün dünyasında Müslümanlar, İslam’ın
‘dil’ini kullanamamaktadırlar. Bu boşluğu da elbette, popüler
modern/postmodern dil doldurmaktadır. Geniş kesimler için büyük ölçüde geçerli
olduğunu düşündüğümüz bu tespitimiz, Tevhidi şuur’a sahip olduğuna inanılan
kimi kesimler için dahi doğrudur. Dolayısıyla, bu Müslümanlar, bugün
"insanlığa İslam’ı anlatıyorum" derken, istememiş olsalar bile, Batılı
değerlerin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Bahsini ettiğimiz husus, örneğin
Müslümanlar tarafından kurulmuş bir ‘insan hakları’ derneği ya da bir
demokratik siyasal partinin söylemlerine bakıldığında net bir şekilde
görülebilir.
Peki bu sorunun
çözümü nerede aranmalıdır? Bir Müslüman, özellikle de İslam-dışı anlam
dünyalarına ait kavramların içselleştirilmesi ya da dışlanması noktasında
hangi kritere müracaat etmelidir? Bu sorunun cevabını, o kavramın
kök-anlamından hareketle bulmak mümkündür. Kök-anlamın doğru tespit
edilebilmesi noktasında belki kimi zaman zorluklarla karşılaşılabilir; ancak
en nihayetinde bu anlamı yakalamak mümkündür. Çünkü kavramların orijininde
kelimeler, kelimelerin orijininde ise, o kelimeye o anlamı veren eşya veya bir
somut eylem vardır. Bir başka deyişle. kelimelerin eşyada somut karşılıkları
vardır. Yani kelimeler, bağlamlarından bağımsız olarak da ‘anlam’ yüklüdürler.
Bu anlama ulaşıldığında, bu tartışmaya dair bir neticeye varmak da mümkündür.
Bu noktada
kelimelerin doğasına ilişkin olarak şu tespitlerin yapılması gerekir.
Kavramların ‘doğası’na ilişkin tartışmada hermenötik yaklaşımın önerdiği tez
isabetli değildir. Kavramların "boş kaplara" benzediği, yahut her farklı düşün
dünyasında prizmatik bir kırılmadan geçtikten sonra "anlam kazandığı"
yönündeki tezler hatalıdır. Zira örnekteki kaplar da, prizma da sonuç
itibarıyla "kelimelerden oluşmaktadır." Yani prizmatik kırılmayı sağlayan
‘anlam dünyası’ da eşyada somut karşılıkları kelimeler/kavramlardan
müteşekkildir. O halde burada bir çelişkinin olduğu kabul edilmelidir. Bunun
yerine, ‘anlam’ın, bizatihi kelimenin içinde olduğu kabul edildiğinde sorun
çözümlenmiş olacaktır. Bu noktada şu sonuca ulaşmak mümkündür: bir kavramın
İslamlaştırılıp-İslamlaştırılamayacağını, kelimenin kök-anlamı belirler. Bu
netice, özellikle, başka anlam dünyalarına ait kavramların İslamileştirilmesi
sorunsalının çözümünde işe yaramaktadır. Bugün bilhassa modernitenin damgasını
üzerinde taşıyan kimi kavramların İslamileştirilip-İslamileştirilemeyeceği
tartışması pratik bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Kendilerini İslam’a
nispet eden kimi kesimlerin moderniteyi ve onun temel kavramlarını iyiden
iyiye içselleştirdiği bu vasatta, bu sorunsalın çözümü hayati önem arz
etmektedir. Bu bağlamda, kelimelerin doğasına ilişkin önerdiğimiz tezi,
yazımızın başında zikrettiğimiz 3 kavram örnekliğinde test etmemiz mümkündür:
1) Demokrasi: Bu
kavram, ‘halkın idaresi’ kök-anlamı temelinde tanımlanmaktadır. Burada
yapılması gereken şey, ‘halk idaresi’ ile kastedilen anlamı doğru
yakalamaktır. Doğru anlam, "seçim yoluyla halkın kendi kendini idare etmesi"
değildir; çünkü bu eksik bir tanımlamadır. "Halk idaresi" kavramı, aynı
zamanda, "Tanrı iradesi" kavramıyla birlikte düşünülmelidir ve bu iki kavramın
anlam içeriği birbiriyle zıttır. Yani her demokraside, halk iradesinin, Tanrı
iradesi de dahil olmak üzere diğer bütün iradelerin üstünde olduğu düşüncesi
vardır. Dolayısıyla halkın tercihi, bir anlamda "kutsal"dır. İster Antik
Yunan’da olduğu gibi "doğrudan demokrasi" olarak, isterse modern dönemde
olduğu gibi "temsili demokrasi" olarak ortaya çıkmış olsun, bütün demokrasi
modellerinde "çoğunluk idaresi" esastır. Yani kavramın kök-anlamında "çoğunluk
idaresi" yatmaktadır. Bu ise, İslam’a aykırıdır. Çünkü İslam’da Allah’ın
iradesinin üzerinde hiçbir irade olamaz. Kulların çoğunluğunun değil,
tamamının iradesi dahi, Allah’ın iradesinin önüne geçemez. Bu yüzden, modern
dönemde, rasyonel bireylerin siyasal çıkarlarını temsil etme işlevini üstlenen
"yasama meclisleri", özü itibarıyla, İslami değildir. Zira bu meclisler,
milletin iradesinin tecelli ettiği yegane mekanlar olarak tanımlanırlar ve bu
yetkiyi –Tanrı dahil- hiçbir güce devredemezler. İşte bu, "demokrasi"
kavramının niçin İslamlaştırılamayacağının da temel gerekçesidir. Demokrasi
teorisi içinde, bu kavrama ilişkin olarak yapılan "din ve vicdan özgürlüğüne
saygılı", "serbest piyasa ekonomisinin işlediği", "sivil hakların tanındığı
rejim" türü tanımlamalar ise, bu kavramın ‘öz/kök-anlamı’nı değil, ‘tali’
anlamlarını karşılar. Bu şu demektir: bir rejim, bu özelliklere sahip olmayıp
sadece "çoğunluk idaresi" özelliğine sahip olsa bile, o rejimi "demokrasi"
olarak adlandırmak mümkündür. Öte yandan, "çoğunluk idaresi" özelliğine sahip
olmadığı halde, yukarıda sıraladığımız diğer –ve benzeri- özellikleri haiz
olan bir rejimi "demokrasi" olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu nedenle,
"çoğunluk idaresi"ne dayalı bir yönetim modeli olan demokrasinin İslam ile
bağdaştırılması mümkün değildir. Dolayısıyla "demokrasi" kavramı,
İslamlaştırılamaz.
2) Özgürlük: Bu
kavramın kök-anlamına baktığımızda ise, "öz"ün "gürleştirilmesi" eylemine
karşılık düştüğünü görürüz. Burada "öz" terimi bilhassa önemlidir. Ancak
"gürleştirilmesi" amaçlanan "öz", "cisimlerin yabancı unsurlardan
arındırılması sonucunda geriye kalan saf materyal" değildir. Bu "öz", beşer
nev’inin özelliklerine karşılık düşer. Yani burada "gürleştirilmesi"
hedeflenen şey, beşerin bizatihi "kendisi"dir. Ancak bunun içine beşerin
"fücuru"nun yanında "takvası" da girer mi? İşte bu sorunun cevabı olumsuzdur.
Çünkü burada gürleştirilecek olan öz, aslında Kur’an’ın ‘heva’ olarak
tanımladığı şeydir. Bu sonuca, kelimenin "hürriyet" olarak bilinen "eski
Türkçe" karşılığının semantik tahlilini yaptığımızda kolayca ulaşabiliriz.
Hürriyet sözcüğü, İslam dünyasına, bu formuyla, ilk kez Napolyon’nun Mısır’ı
işgalinden sonra imzalanan antlaşmalar yoluyla girmiştir. Aslında Kur’an,
"hurr" (azad olmuş) ve aynı kökten türeyen "tahrir" (azad olma, serbest kalma)
sözcüklerini kullanmaktadır. "Hurr", "abd" (köle)’in karşılığı olarak, tahrir
ise, "tahrir-u rakabeh" ifadesinde, "kölenin boyunduruğunun çözülmesi"
anlamında kullanılmıştır. Yani "hurr" kelimesinin, Kur’an’da "kölelik hukuku"
bağlamında kullanıldığı, bunun dışında bir anlam içeriğine sahip olmadığı
görülmektedir. "Hürriyet" ise, Osmanlı’nın son dönemindeki Jön Türkler’in
"icad ettiği" ve "özel" anlam yüklü bir kavramdır. Nitekim sonundaki "-yet"
eki, bizatihi bu "anlamı" vermesi için bilinçli bir şekilde kelimeye
eklenmiştir. Jön Türkler, "hürriyet" kavramını, Fransız Devrimi’nin o meşhur
3’lü formülasyonundan ilham alarak ve "siyasal/felsefi" içeriğiyle
kullanmışlardır. Bu nedenle, "hürriyet" sözcüğü temelinde yürütülen Jön Türk
mücadelesi, Osmanlı saltanat modelinin aşınması ve nihayet Cumhuriyet’le
birlikte "demokrasi" rejiminin benimsenmesi neticesini vermiştir. Cumhuriyet
döneminin ilerleyen safhalarında ise, Öztürkçecilik akımı, terimin özellikle
"felsefi" boyutlarını öne çıkaracak şekilde yeniden tercümesini
gerçekleştirmiş ve "özgürlük" sözcüğünü, bu kavramın anlam içeriğini en iyi
yansıtacak ifade olarak benimsemiştir. Bu tercüme, gerçekten de Jön Türkler’ce
Batı’dan devşirilen "hürriyet"in taşıdığı felsefi anlamları karşılayacak bir
tercümedir. Burada, Aydınlanma düşüncesinin "insan" (human) terimine yüklediği
özel anlamın belirleyici olduğu göz önünde tutulmalıdır. Buna göre, insan,
bütün değerler hiyerarşisinin fevkinde yer alır. "Doğal hukuk" kanunlarına
tabi olarak, "rasyonalitesi" ile ulaştığı çözümler, olabilecek olanın en iyisi
olarak kabul edilmelidir. Aydınlanma’nın ürettiği bu yeni "insan modeli",
dinlerin ve özel olarak da İslam’ın "kul" kavramına dayalı insan modeliyle
taban tabana zıttır. Bu yeni "insan tanımı"ndan, daha sonra, "vatandaş",
"birey" ve "işçi" kavramları da türeyecektir. Bütün bu kavramlar, Kur’an’ın
"kul" kavramı temelinde tanımladığı "mü’min" ile zıtlaşır. Bu nedenle, "insan
hakları" kavramının anlam dünyasında belirleyici yeri bulunan "özgürlükler",
Kur’an’ın ifadesiyle, "hevaya tabi olma"nın bir başka şeklidir. Bunlar
arasında, "din ve vicdan özgürlüğü", "düşünce özgürlüğü" gibi popüler
kavramlar da vardır. Bu bağlamda, "özgürlükler" olarak tanımlanan ve 1948
İnsan Hakları Beyannamesi’nde somut ifadesini bulan hususlar, esasında,
Kur’an’ın "hududullah" olarak tanımladığı sınırları aşmak anlamına da gelir.
Daha açık bir ifade ile, Kur’an’ın haram saydığı kimi hususlar –içki içmek,
uyuşturucu kullanmak, toplum içinde açık-saçık gezmek, zina etmek vs.- bu
"özgürlükler"in içine girer. İşte bütün bu anlam içerikleri nedeniyle,
"özgürlük" kelimesinin İslamlaştırılması mümkün değildir. Ayrıca, Kur’an,
"baskıdan ve sömürüden kurtulmak" anlamında bir "özgürlüğü" de
savunmamaktadır. Bunun aksine Kur’an, bu alana ilişkin insan eylemlerini
tanımlarken, daima "ibadet" kavramını kullanmaktadır. Bu yüzden İslam’ı bir
"özgürlük manifestosu" olarak değil, bir "ibadet manifestosu" olarak
tanımlamak mümkündür. Çünkü insanlar "en ‘özgür’ (serbest) olduklarını
sandıkları anda, tutsaklaşmış da olabilirler. Foucault, Batılı toplumları
böyle görmektedir ve "özgür" olmakla, "açık toplum" olmakla övünen Batı
toplumlarındaki "iktidar ilişkileri"nin, bu toplumların tutsaklıktan
kurtulmalarını da engellediğini söylemektedir. Bu tespit, Kur’an’ın "çölde
serap gören kişi" tasviriyle örtüşmektedir. "Özgürlük", bizatihi değer sahibi
bir kavram değildir. Ona ulaştığınızı sandığınızda, ya hevanıza, ya bir başka
iktidar ilişkisine kul olduğunuzu fark edersiniz. Fakat "ibadet", perestij
içeren insan eylemlerini karşılayan doğru kavramdır. Mabudu olmayan, ibadet
etmeyen insan yoktur. Her insanın bir ‘ilahı’ vardır. Müslümanın ilahı her
şeye gücü yeten Allah iken, modern insanın ilahı "aklı", "özgür kız"ın ilahı
da hevasıdır. Şu halde, "özgürlük" kavramı, hem kök-anlamı itibarıyla, hem de
"felsefi" uzanımları itibarıyla İslamlaştırılamaz.
3) "İslami
hareket": İki farklı kelimenin terkibinden oluşan bu kavramın ise, klasik
İslami söylemde yer almadığı, ancak modern dönemde kullanıldığı söylenebilir.
Bu nedenle, bazı Müslümanlar, bu kavramın, kaçınılmaz olarak üzerinde ‘modern’
izler taşıdığını ileri sürerek, içselleştirilemeyeceğini savunmuşlardır.
Gerçekten de, klasik İslami söylemde, kavramın ‘tam’ karşılığının olduğunu
söyleyebilmek mümkün değildir. Buna göre, Müslümanların, toplumsal ve siyasal
kimliklerini layıkıyla karşılayan terim olarak ancak "Ümmet" vardır ve bunun
dışındaki her tanımlama isabetsizdir. (Aynı tartışmayı, "müslüman" ve
"İslamcı" kavramları için de yürütmek mümkündür). Bu yaklaşımın haklı olduğu
bazı yönler olmakla birlikte, özellikle Ümmet teriminin, kavramsal anlamıyla
günlük kullanımdan –şu ya da bu şekilde- uzaklaştığı durumlarda ne
yapılabileceği sorusu cevapsız kalmaktadır. Buna göre, ya her durumda "Ümmet"
teriminin kullanılması tavsiye edilecek, ya da bu terimin kavramsal anlamını
karşılayabilecek bir başka ifade aranmaya çalışılacaktır. Nitekim "Müslüman"
kavramının pratik yaşamdaki ayırdedici özelliğinin ciddi anlamda törpülendiği
bugünün dünyasında, aynı kavramın anlam içeriğinde bulunan "İslam’ı bir bütün
olarak algılayan ve ‘hayat tarzı’ olarak seçen kişi" ifadesinin karşılığı
olarak "İslamcı" tabiri (veya bir başkası) kullanılmak durumunda kalınacaktır.
Çünkü, örneğin sadece modernist için değil, beş vakit namazını kılan gelenekçi
için de, muvahhid bir mü’min için de, "müslüman" teriminin ifade ettiği
anlamlar farklılaşmaktadır. Her üç insan tipi de, "ben müslümanım" demekte,
fakat farklı pratikler ortaya koymaktadırlar. Bu durumda, modern dönemde
"İslam’ı bir hayat tarzı olarak seçen kişiler" için kullanılan "Islamist"
("İslamcı") tabirinin içselleştirilmesinde bir mahzur olmadığı söylenebilir.
Zira İslamcı teriminin, kök-anlamında yatan "İslam’ı bir hayat tarzı olarak
algılayan kişi" hususiyeti, İslamidir. Bu zaviyeden bakıldığında, bu terimin
İslam-dışılığı savunulamaz. Buradan hareketle, modern dönemde yaygın kullanım
alanı bulan "İslami Hareket" kavramını da incelemek mümkündür. Bu terkipte,
öncelikli terim, ‘hareket’ (movement)tir. İdeolojik mücadelelerin çağı olan
modern dönemde, özellikle sağcı ve solcu ideolojik akımları tasvir etmek için
kullanılan bu terim, bir dönem Müslümanlar tarafından da yaygın olarak
kullanılmıştır. Terimin kök-anlamında yer alan ‘hareket etme’ fiili, nötr bir
mahiyete sahiptir. Dolayısıyla bu fiilden isim olarak türetilen ‘hareket’
(movement) sözcüğü de, nötr bir anlam içeriğine sahiptir. Çünkü ‘hareket’,
"bir cismin, başka bir cisme göre ya da bir referans sistemine göre yer
değiştirmesi" olarak tanımlanmaktadır. Bu terime ‘değer-yükleyen’ şey ise,
onun sıfatıdır. Yani terim, "sol" "sağ", "İslami" vs. sıfatlarla bir
ideolojik/dini anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla "hareket" sözcüğü, "İslami"
vasfını kazanınca, terimsel anlamda "İslam adına yapılan hareket" manasına
gelir ki, bunun İslami olduğuna kuşku yoktur. Sözcük, kavramsal anlamda ise,
İslamcıların "ideolojik amaçlı hareketi"ni karşılar. Bu anlamın da İslam’a
aykırılığı yoktur. Dolayısıyla, "İslami hareket" kavramının, kök-anlam tahlili
neticesinde içselleştirilmesi noktasında bir sorun bulunmamaktadır.
Bütün bu
tartışmadan çıkan sonucu ise şu şekilde özetlemek mümkündür: kavramların
içselleştirilebilmesinin ölçütü, bizatihi o kavramların kök-anlamlarında
içkindir. Kök-anlam temelinde yapılacak bir tahlil, özgün bir İslami ‘dil’
üretmenin başat koşullarından biridir.