Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

Kavramların

İslamîleştirilmesinde

Yöntem

 

 

M. Kürşad ATALAR

 

Bu yazıda, Müslüman bir zihnin inşası sürecinde hayati önemi haiz olan "kavramların İslamileştirilmesi" hususunda bir ‘öneri’de bulunulmaktadır. Öneri, kavramların doğasına ilişkin bir temel değerlendirmenin üzerine bina olunmakta ve buradan hareketle, içselleştirme ya da olumsuzlama yaklaşımlarında kullanışlı olabilecek bir ‘kriter’e ulaşılmaya çalışılmaktadır. Yazıda, kavramların etimolojik tahlili neticesinde şu tez savunulmaktadır: "bir kavramın olumlanabilmesinin ölçütü, o kavramın kök-anlamında içkindir." Bu yazıda, bu tezin savunusu bağlamında, "demokrasi", "özgürlük" ve "İslami hareket" kavramları örnek olarak değerlendirilmiştir.

Öncelikle bilinmelidir ki, sahih akide ise, sahih ‘anlam’larla oluşur. O halde müslüman bir zihnin inşası, İslami kavramların gereğince özümsenmesiyle doğrudan alakalıdır. Bugün sahih pratiklerin ortaya konulamamasının temel nedenlerinden biri, kendilerini İslam’a nispet eden kesimlerin gerçek anlamda bir zihniyet inkılabı yaşamamış olmalarıdır. Bugünün dünyasında Müslümanlar, İslam’ın ‘dil’ini kullanamamaktadırlar. Bu boşluğu da elbette, popüler modern/postmodern dil doldurmaktadır. Geniş kesimler için büyük ölçüde geçerli olduğunu düşündüğümüz bu tespitimiz, Tevhidi şuur’a sahip olduğuna inanılan kimi kesimler için dahi doğrudur. Dolayısıyla, bu Müslümanlar, bugün "insanlığa İslam’ı anlatıyorum" derken, istememiş olsalar bile, Batılı değerlerin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Bahsini ettiğimiz husus, örneğin Müslümanlar tarafından kurulmuş bir ‘insan hakları’ derneği ya da bir demokratik siyasal partinin söylemlerine bakıldığında net bir şekilde görülebilir.

Peki bu sorunun çözümü nerede aranmalıdır? Bir Müslüman, özellikle de İslam-dışı anlam dünyalarına ait kavramların içselleştirilmesi ya da dışlanması noktasında hangi kritere müracaat etmelidir? Bu sorunun cevabını, o kavramın kök-anlamından hareketle bulmak mümkündür. Kök-anlamın doğru tespit edilebilmesi noktasında belki kimi zaman zorluklarla karşılaşılabilir; ancak en nihayetinde bu anlamı yakalamak mümkündür. Çünkü kavramların orijininde kelimeler, kelimelerin orijininde ise, o kelimeye o anlamı veren eşya veya bir somut eylem vardır. Bir başka deyişle. kelimelerin eşyada somut karşılıkları vardır. Yani kelimeler, bağlamlarından bağımsız olarak da ‘anlam’ yüklüdürler. Bu anlama ulaşıldığında, bu tartışmaya dair bir neticeye varmak da mümkündür.

Bu noktada kelimelerin doğasına ilişkin olarak şu tespitlerin yapılması gerekir. Kavramların ‘doğası’na ilişkin tartışmada hermenötik yaklaşımın önerdiği tez isabetli değildir. Kavramların "boş kaplara" benzediği, yahut her farklı düşün dünyasında prizmatik bir kırılmadan geçtikten sonra "anlam kazandığı" yönündeki tezler hatalıdır. Zira örnekteki kaplar da, prizma da sonuç itibarıyla "kelimelerden oluşmaktadır." Yani prizmatik kırılmayı sağlayan ‘anlam dünyası’ da eşyada somut karşılıkları kelimeler/kavramlardan müteşekkildir. O halde burada bir çelişkinin olduğu kabul edilmelidir. Bunun yerine, ‘anlam’ın, bizatihi kelimenin içinde olduğu kabul edildiğinde sorun çözümlenmiş olacaktır. Bu noktada şu sonuca ulaşmak mümkündür: bir kavramın İslamlaştırılıp-İslamlaştırılamayacağını, kelimenin kök-anlamı belirler. Bu netice, özellikle, başka anlam dünyalarına ait kavramların İslamileştirilmesi sorunsalının çözümünde işe yaramaktadır. Bugün bilhassa modernitenin damgasını üzerinde taşıyan kimi kavramların İslamileştirilip-İslamileştirilemeyeceği tartışması pratik bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Kendilerini İslam’a nispet eden kimi kesimlerin moderniteyi ve onun temel kavramlarını iyiden iyiye içselleştirdiği bu vasatta, bu sorunsalın çözümü hayati önem arz etmektedir. Bu bağlamda, kelimelerin doğasına ilişkin önerdiğimiz tezi, yazımızın başında zikrettiğimiz 3 kavram örnekliğinde test etmemiz mümkündür:

1) Demokrasi: Bu kavram, ‘halkın idaresi’ kök-anlamı temelinde tanımlanmaktadır. Burada yapılması gereken şey, ‘halk idaresi’ ile kastedilen anlamı doğru yakalamaktır. Doğru anlam, "seçim yoluyla halkın kendi kendini idare etmesi" değildir; çünkü bu eksik bir tanımlamadır. "Halk idaresi" kavramı, aynı zamanda, "Tanrı iradesi" kavramıyla birlikte düşünülmelidir ve bu iki kavramın anlam içeriği birbiriyle zıttır. Yani her demokraside, halk iradesinin, Tanrı iradesi de dahil olmak üzere diğer bütün iradelerin üstünde olduğu düşüncesi vardır. Dolayısıyla halkın tercihi, bir anlamda "kutsal"dır. İster Antik Yunan’da olduğu gibi "doğrudan demokrasi" olarak, isterse modern dönemde olduğu gibi "temsili demokrasi" olarak ortaya çıkmış olsun, bütün demokrasi modellerinde "çoğunluk idaresi" esastır. Yani kavramın kök-anlamında "çoğunluk idaresi" yatmaktadır. Bu ise, İslam’a aykırıdır. Çünkü İslam’da Allah’ın iradesinin üzerinde hiçbir irade olamaz. Kulların çoğunluğunun değil, tamamının iradesi dahi, Allah’ın iradesinin önüne geçemez. Bu yüzden, modern dönemde, rasyonel bireylerin siyasal çıkarlarını temsil etme işlevini üstlenen "yasama meclisleri", özü itibarıyla, İslami değildir. Zira bu meclisler, milletin iradesinin tecelli ettiği yegane mekanlar olarak tanımlanırlar ve bu yetkiyi –Tanrı dahil- hiçbir güce devredemezler. İşte bu, "demokrasi" kavramının niçin İslamlaştırılamayacağının da temel gerekçesidir. Demokrasi teorisi içinde, bu kavrama ilişkin olarak yapılan "din ve vicdan özgürlüğüne saygılı", "serbest piyasa ekonomisinin işlediği", "sivil hakların tanındığı rejim" türü tanımlamalar ise, bu kavramın ‘öz/kök-anlamı’nı değil, ‘tali’ anlamlarını karşılar. Bu şu demektir: bir rejim, bu özelliklere sahip olmayıp sadece "çoğunluk idaresi" özelliğine sahip olsa bile, o rejimi "demokrasi" olarak adlandırmak mümkündür. Öte yandan, "çoğunluk idaresi" özelliğine sahip olmadığı halde, yukarıda sıraladığımız diğer –ve benzeri- özellikleri haiz olan bir rejimi "demokrasi" olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu nedenle, "çoğunluk idaresi"ne dayalı bir yönetim modeli olan demokrasinin İslam ile bağdaştırılması mümkün değildir. Dolayısıyla "demokrasi" kavramı, İslamlaştırılamaz.

2) Özgürlük: Bu kavramın kök-anlamına baktığımızda ise, "öz"ün "gürleştirilmesi" eylemine karşılık düştüğünü görürüz. Burada "öz" terimi bilhassa önemlidir. Ancak "gürleştirilmesi" amaçlanan "öz", "cisimlerin yabancı unsurlardan arındırılması sonucunda geriye kalan saf materyal" değildir. Bu "öz", beşer nev’inin özelliklerine karşılık düşer. Yani burada "gürleştirilmesi" hedeflenen şey, beşerin bizatihi "kendisi"dir. Ancak bunun içine beşerin "fücuru"nun yanında "takvası" da girer mi? İşte bu sorunun cevabı olumsuzdur. Çünkü burada gürleştirilecek olan öz, aslında Kur’an’ın  ‘heva’ olarak tanımladığı şeydir. Bu sonuca, kelimenin "hürriyet" olarak bilinen "eski Türkçe" karşılığının semantik tahlilini yaptığımızda kolayca ulaşabiliriz. Hürriyet sözcüğü, İslam dünyasına, bu formuyla, ilk kez Napolyon’nun Mısır’ı işgalinden sonra imzalanan antlaşmalar yoluyla girmiştir. Aslında Kur’an, "hurr" (azad olmuş) ve aynı kökten türeyen "tahrir" (azad olma, serbest kalma) sözcüklerini kullanmaktadır. "Hurr", "abd" (köle)’in karşılığı olarak, tahrir ise, "tahrir-u rakabeh" ifadesinde, "kölenin boyunduruğunun çözülmesi" anlamında kullanılmıştır. Yani "hurr" kelimesinin, Kur’an’da "kölelik hukuku" bağlamında kullanıldığı, bunun dışında bir anlam içeriğine sahip olmadığı görülmektedir. "Hürriyet" ise, Osmanlı’nın son dönemindeki Jön Türkler’in "icad ettiği" ve "özel" anlam yüklü bir kavramdır. Nitekim sonundaki "-yet" eki, bizatihi bu "anlamı" vermesi için bilinçli bir şekilde kelimeye eklenmiştir. Jön Türkler, "hürriyet" kavramını, Fransız Devrimi’nin o meşhur 3’lü formülasyonundan ilham alarak ve "siyasal/felsefi" içeriğiyle kullanmışlardır. Bu nedenle, "hürriyet" sözcüğü temelinde yürütülen Jön Türk mücadelesi, Osmanlı saltanat modelinin aşınması ve nihayet Cumhuriyet’le birlikte "demokrasi" rejiminin benimsenmesi neticesini vermiştir. Cumhuriyet döneminin ilerleyen safhalarında ise, Öztürkçecilik akımı, terimin özellikle "felsefi" boyutlarını öne çıkaracak şekilde yeniden tercümesini gerçekleştirmiş ve "özgürlük" sözcüğünü, bu kavramın anlam içeriğini en iyi yansıtacak ifade olarak benimsemiştir. Bu tercüme, gerçekten de Jön Türkler’ce Batı’dan devşirilen "hürriyet"in taşıdığı felsefi anlamları karşılayacak bir tercümedir. Burada, Aydınlanma düşüncesinin "insan" (human) terimine yüklediği özel anlamın belirleyici olduğu göz önünde tutulmalıdır. Buna göre, insan, bütün değerler hiyerarşisinin fevkinde yer alır. "Doğal hukuk" kanunlarına tabi olarak, "rasyonalitesi" ile ulaştığı çözümler, olabilecek olanın en iyisi olarak kabul edilmelidir. Aydınlanma’nın ürettiği bu yeni "insan modeli", dinlerin ve özel olarak da İslam’ın "kul" kavramına dayalı insan modeliyle taban tabana zıttır. Bu yeni "insan tanımı"ndan,  daha sonra, "vatandaş", "birey" ve "işçi" kavramları da türeyecektir. Bütün bu kavramlar, Kur’an’ın "kul" kavramı temelinde tanımladığı "mü’min" ile zıtlaşır. Bu nedenle, "insan hakları" kavramının anlam dünyasında belirleyici yeri bulunan "özgürlükler", Kur’an’ın ifadesiyle, "hevaya tabi olma"nın bir başka şeklidir. Bunlar arasında, "din ve vicdan özgürlüğü", "düşünce özgürlüğü" gibi popüler kavramlar da vardır. Bu bağlamda, "özgürlükler" olarak tanımlanan ve 1948 İnsan Hakları Beyannamesi’nde somut ifadesini bulan hususlar, esasında, Kur’an’ın "hududullah" olarak tanımladığı sınırları aşmak anlamına da gelir. Daha açık bir ifade ile, Kur’an’ın haram saydığı kimi hususlar –içki içmek, uyuşturucu kullanmak, toplum içinde açık-saçık gezmek, zina etmek vs.- bu "özgürlükler"in içine girer. İşte bütün bu anlam içerikleri nedeniyle, "özgürlük" kelimesinin İslamlaştırılması mümkün değildir. Ayrıca, Kur’an, "baskıdan ve sömürüden kurtulmak" anlamında bir "özgürlüğü" de savunmamaktadır. Bunun aksine Kur’an, bu alana ilişkin insan eylemlerini tanımlarken, daima "ibadet" kavramını kullanmaktadır. Bu yüzden İslam’ı bir "özgürlük manifestosu" olarak değil, bir "ibadet manifestosu" olarak tanımlamak mümkündür. Çünkü insanlar "en ‘özgür’ (serbest) olduklarını sandıkları anda, tutsaklaşmış da olabilirler. Foucault, Batılı toplumları böyle görmektedir ve "özgür" olmakla, "açık toplum" olmakla övünen Batı toplumlarındaki "iktidar ilişkileri"nin, bu toplumların tutsaklıktan kurtulmalarını da engellediğini söylemektedir. Bu tespit, Kur’an’ın "çölde serap gören kişi" tasviriyle örtüşmektedir. "Özgürlük", bizatihi değer sahibi bir kavram değildir. Ona ulaştığınızı sandığınızda, ya hevanıza, ya bir başka iktidar ilişkisine kul olduğunuzu fark edersiniz. Fakat "ibadet", perestij içeren insan eylemlerini karşılayan doğru kavramdır. Mabudu olmayan, ibadet etmeyen insan yoktur. Her insanın bir ‘ilahı’ vardır. Müslümanın ilahı her şeye gücü yeten Allah iken, modern insanın ilahı "aklı", "özgür kız"ın ilahı da hevasıdır. Şu halde, "özgürlük" kavramı, hem kök-anlamı itibarıyla, hem de "felsefi" uzanımları itibarıyla İslamlaştırılamaz.

3) "İslami hareket":  İki farklı kelimenin terkibinden oluşan bu kavramın ise, klasik İslami söylemde yer almadığı, ancak modern dönemde kullanıldığı söylenebilir. Bu nedenle, bazı Müslümanlar, bu kavramın, kaçınılmaz olarak üzerinde ‘modern’ izler taşıdığını ileri sürerek, içselleştirilemeyeceğini savunmuşlardır. Gerçekten de, klasik İslami söylemde, kavramın ‘tam’ karşılığının olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Buna göre, Müslümanların, toplumsal ve siyasal kimliklerini layıkıyla karşılayan terim olarak ancak "Ümmet" vardır ve bunun dışındaki her tanımlama isabetsizdir. (Aynı tartışmayı, "müslüman" ve "İslamcı" kavramları için de yürütmek mümkündür). Bu yaklaşımın haklı olduğu bazı yönler olmakla birlikte, özellikle Ümmet teriminin, kavramsal anlamıyla günlük kullanımdan –şu ya da bu şekilde- uzaklaştığı durumlarda ne yapılabileceği sorusu cevapsız kalmaktadır. Buna göre, ya her durumda "Ümmet" teriminin kullanılması tavsiye edilecek, ya da bu terimin kavramsal anlamını karşılayabilecek bir başka ifade aranmaya çalışılacaktır. Nitekim "Müslüman" kavramının pratik yaşamdaki ayırdedici özelliğinin ciddi anlamda törpülendiği bugünün dünyasında, aynı kavramın anlam içeriğinde bulunan "İslam’ı bir bütün olarak algılayan ve ‘hayat tarzı’ olarak seçen kişi" ifadesinin karşılığı olarak "İslamcı" tabiri (veya bir başkası) kullanılmak durumunda kalınacaktır. Çünkü, örneğin sadece modernist için değil, beş vakit namazını kılan gelenekçi için de, muvahhid bir mü’min için de, "müslüman" teriminin ifade ettiği anlamlar farklılaşmaktadır. Her üç insan tipi de, "ben müslümanım" demekte, fakat farklı pratikler ortaya koymaktadırlar. Bu durumda, modern dönemde "İslam’ı bir hayat tarzı olarak seçen kişiler" için kullanılan "Islamist" ("İslamcı") tabirinin içselleştirilmesinde bir mahzur olmadığı söylenebilir. Zira İslamcı teriminin, kök-anlamında yatan "İslam’ı bir hayat tarzı olarak algılayan kişi" hususiyeti, İslamidir. Bu zaviyeden bakıldığında, bu terimin İslam-dışılığı savunulamaz. Buradan hareketle, modern dönemde yaygın kullanım alanı bulan "İslami Hareket" kavramını da incelemek mümkündür. Bu terkipte, öncelikli terim, ‘hareket’ (movement)tir. İdeolojik mücadelelerin çağı olan modern dönemde, özellikle sağcı ve solcu ideolojik akımları tasvir etmek için kullanılan bu terim, bir dönem Müslümanlar tarafından da yaygın olarak kullanılmıştır. Terimin kök-anlamında yer alan ‘hareket etme’ fiili, nötr bir mahiyete sahiptir. Dolayısıyla bu fiilden isim olarak türetilen ‘hareket’ (movement) sözcüğü de, nötr bir anlam içeriğine sahiptir. Çünkü ‘hareket’, "bir cismin, başka bir cisme göre ya da bir referans sistemine göre yer değiştirmesi" olarak tanımlanmaktadır. Bu terime ‘değer-yükleyen’ şey ise, onun sıfatıdır. Yani terim, "sol" "sağ", "İslami" vs. sıfatlarla bir ideolojik/dini anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla "hareket" sözcüğü, "İslami" vasfını kazanınca, terimsel anlamda "İslam adına yapılan hareket" manasına gelir ki, bunun İslami olduğuna kuşku yoktur. Sözcük, kavramsal anlamda ise, İslamcıların "ideolojik amaçlı hareketi"ni karşılar. Bu anlamın da İslam’a aykırılığı yoktur. Dolayısıyla, "İslami hareket" kavramının, kök-anlam tahlili neticesinde içselleştirilmesi noktasında bir sorun bulunmamaktadır.

Bütün bu tartışmadan çıkan sonucu ise şu şekilde özetlemek mümkündür: kavramların içselleştirilebilmesinin ölçütü, bizatihi o kavramların kök-anlamlarında içkindir. Kök-anlam temelinde yapılacak bir tahlil, özgün bir İslami ‘dil’ üretmenin başat koşullarından biridir.

 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'