Yine Bir Ocak’ta Aramızdan Ayrılmıştı Ercümend Özkan
Ahya ARAS
Ercümend Özkan;
yine böyle soğuk bir Ocak ayıydı, aramızdan ayrıldığında... Tam sekiz yıl oldu
bu ayrılığa. Türkiye Ercümend Özkan adını İKTİBAS sözcüğünün müteradifi gibi
bildi. Bu isim ve bu sözcük kimileri için sevginin, kimileri için nefretin
sembolü oldu. Ama bir şey hiç değişmedi: İKTİBAS, Ercümend Özkan’lı ve
Ercümend Özkan’sız günlerinde hep doğrunun sesi olmaya çalıştı.
Ercümend Özkan
yeteri kadar anlaşıldı mı? Hak ettiği ilgiyi ve alakayı gördü mü? Hayır,
görmedi. Yeterince anlaşılmadı da. Çünkü o, ilklerden biriydi, bir öncüydü.
Zemheride açan bir çiçek gibiydi. İlk olmanın, öncü olmanın getirdiği
dezavantajları o da yaşadı elbette. Zaten kolayca ve hemencecik kitleselleşen
fikirlerden kuşkulanmak için önemli sebepler vardır. Kitlelerin ideali ile,
Ercümend Özkanlar’ın ideali elbette çakışmaz.
Ercümend Özkan
kendisini anlatmak için çok çaba sarfetti. Tabi ki anlatmak istediği kendisi
değildi, fikri idi, akidesi idi, din anlayışı idi. Kısacası, uğruna bir ömrünü
feda ettiği İslam davası idi. Fakat, anlaşılmaması için pek çok neden vardı.
Daha doğrusu, ‘anlaşılmaması’ gerekiyordu. Onun teklif ettiği din anlayışı,
anlaşılması istenmeyen bir şeydi. Anlaşıldığı taktirde insanlar, kendilerini
İslam’dan uzak tutan bütün cahilî bağlarını kesmek gereği duyacaklardı. Bunun
için anlaşılmasın istiyorlar, ipe un seriyorlardı. Tıpkı Benî İsrail’in,
Allah’ın emrettiği kurbanı kesmemek için, lafı anlamıyormuş numarası
yapmaları, soru üstüne soru sormaları gibi. Öyle ki, ‘müslüman’ okuyucular,
sırf dini aklı ile anladığı için, sahabeye dil uzattığı(!) için Ercümend Bey’e
en ağır hakaretleri yapıyorlardı. Belki hayatlarında hiçbir kafire bile
yakıştırmadıkları küfürleri ona savurmaktan imtina etmiyorlardı. Dedik ya,
‘ilk’ olmanın olumsuzluklarıdır bunlar. Allah’ın vereceği ecrin yanısıra,
"Rabbim Allah’dır" diyen müslümanların beyninde bıraktığı güzel örneklik de,
meyveleridir.
Türkiye’de
Nurculuğun, Nakşibendiğilin, Işıkçılığın, Milli Görüş’ün vb.. en faal
oldukları, arkasından, İran İslam devriminin ortalığı kasıp kavurduğu bir
dönemde Ercümend Özkan’ın İslam anlayışını açıktan duyurmak gerçekten yürek
isteyen bir işti. Elbette onda o yürek vardı ve bu fikri açıkladı. Onun sık
sık tekrarladığı gibi, "levm edenlerin levminden korkmadı." Fakat, "her sözü
kendi aleyhlerine sanan" zümre/ler yapacaklarını yaptılar ve onun mesajını
etkisiz hale getirmek için ellerinden geleni ardlarına koymadılar. Koymadılar
da ne oldu? Hiçbir şey! Ercümend Özkan, son nefesini tüketinceye kadar, dinini
tebliğ etti. Öyle ki, ölüm bizzat bu iş üzerinde geldi ona. Sırf onlar karşı
çıktı diye, Ercümend Özkan’ın bıraktığı miras yok mu olacaktı? Allah, kendi
çizdiği ‘sırat-ı mustaqim’ üzerinde bulunan kullarına hiç mi yardım
etmeyecekti? Elbette edecekti. Çünkü mesaj O’nun mesajıdır. O’nun kelimesi en
yüce olsun için mücadele eden mü’min kullarına Allah elbette yollarını
açacaktır, onlara bereketler ihsan edecektir. Hak geldikten sonra batılın yok
olacağını, zaten batılın yokluğa mahkum olduğunu O, Rabbimiz bildirmekte değil
midir?
Şurası bilinmelidir
ki, bu yazı kesinlikle, Ercümend Özkan’a karşı takınılan olumsuz tavırlara
karşı bir intikam yazısı değildir. Bundan kaçınmayı da müslümanca bir görev
addetmekteyiz. Bu, Ercümend Bey’in kişilik haklarını savunmayı amaçlayan bir
yazı da değildir. Zaten o, hayattayken kendisine hakaretler savuranlara
hakkını helal etmişti. Bu yazı şunu amaçlamaktadır: Ercümend Özkan’ın şahsı
önemli değildir. Onun şahsında, olan, bir davaya olmaktadır. Biz şunu da çok
iyi bilmekteyiz ki, eğer Ercümend Özkan, mesela başında sarığı ile camilerde
vaaz eden bir ‘din adamı’ olsaydı; veya, daima ‘kırmızı kaplı kitaplar’dan
konuşan bir ‘ağabey’ olsaydı; veya herhangi bir tarikatın, el-ayak öptüren bir
post-nîşini olsaydı; veya, Milli Görüş liderine bir kez bile ‘hocam’ deseydi,
veya sistemin ‘kırmızıları’ olan Kemalizm, laiklik, demokrasi gibi kavramları
Allah’ın dini ile değişerek, bunların aslında ‘Türkiye’nin gerçekleri’
olduğunu vs.. söyleseydi, elbette bıraktığı ün nicel açıdan çok daha büyük
olurdu. Şimdi onun da, kerametlerle lebalep dolu ‘menkabevî hayatı’ yığınlar
tarafından ezberlenirdi... Ama o bütün bunların tamamından başka bir dine
mensuptu... Üstelik niceliğe hiçbir zaman değer de vermiyordu.
Şu halde, biliyoruz
ki, önemli olan fikirlerdir, akidedir, ameldir, ahlaktır. Kısaca dindir.
İnsanları birbirlerinden farklı kılan din farkıdır. Dost bu yüzden size dost
olmakta, düşman da bu yüzden düşman olmaktadır. İşte, Ercümend Özkan’ın din
farkıdır bizim, anlaşılmadığına hayıflandığımız, hak ettiği ilgiyi görmediği
için üzüldüğümüz. Fakat şimdi geriye dönüp şöyle bir baktığımızda, acaba haklı
olan kimdir, yanılan kimdir; kim isabet etmekte, kim şaşmaktadır? Kimin
‘okuyuşu’ doğru, kiminki yanlıştır?
Ercümend Bey, Türk
müslümanları için yepyeni bir din anlayışı getirmişti. İslam, onun sözlerinde,
yazılarında ve gayretlerinde ‘büyük dua mecmuası’, ‘mızraklı ilmihal’, ‘Kara
Davut’ olmanın ötesine çıkıyor, adeta asr-ı sadetteki anlamına kavuşuyordu.
Onun Ankara’daki mütevazi bürosu sanki Darul Erkam işlevi görüyordu. Pek çok
zihni allak-bullak eden bu yeni din anlayışı, tarihte bir ilki temsil
ediyordu. Çünkü uzun asırlardır ilk defa İslam, bütüncül ve tutarlı bir yoruma
kavuşmuştu. E. Özkan düşüncesinde Kur’an, aslına en yakın bir şekilde
yorumlanıyordu. Akide şirkten arındırılıyor, tasavvuf ve hurafe İslam’la
kökten ayrıştırılıyor, en önemlisi de, İslam’ın bir devlet nizamı olduğu
yeniden hatırlatılıyordu. Kuşkusuz Ercümend Özkan’dan önce de bir çok
yenilikçi düşünce adamı gelip geçmişti. Fakat bunların bir çoğunda modernizmin
etkileri göze çarpmaktaydı. O ise İslam’ı, çağın en belalı ideolojisi
modernizmden tenzih etti, dolayısıyla çağdaş siyasi kavramlar olan demokrasi,
laiklik, humanizm, insan hakları, bireycilik gibi kavram ve görüşlerle
İslam’ın arasını tamamen tefrik etti.
İslam madem ki
teslim olmaktır, o halde, Allah’a teslim oluşun önündeki bütün engeller
kaldırılmalıydı. Ama özellikle müslüman kitleler yine Allah adına uydurulmuş
bir alternatif din kavramlarıyla, yani hurafe diniyle aldatılıyor, Allah’la
aralarına engel kılınıyordu. Bunun için Ercümend Özkan, akidenin mutlaka
Kur’an’a dayanması gerektiğini iyi anlamış, ‘hadis’ denen rivayetler
kolleksiyonunun akideyi bozmada en önemli amil olduğunu kavramıştı. Fakat,
hadisle sünneti, hadisle Peygamber’i birbirinden ayıramayanlar, fikrî
seviyelerine bakmadan, Allah’dan da korkmadan onu sünnet düşmanı, Peygamber
düşmanı gibi lanse ettiler. Ercümend Özkan bundan şahsı adına değil, duyurmaya
çalıştığı mesajın engellenmesi nedeniyle rahatsız oluyordu.
Ercümend Özkan
"İtikadın Kur’an’ın koyduğu esaslardan sapması, Kur’an’dakilerden başkalaşması
kaçınılmaz olarak bu sapmaları birer başka din haline getirir." diyordu.
Kur’an’a aykırı söz, düşünce ve davranışın İslamîlik sıfatını kesinlikle
yitireceğini ısrarla vurguluyordu. Fakat, itikadını mistik din kültürüne,
mezhebinin ve meşrebinin dogmalarına dayandıranlar, açıkçası, dinini hadislere
dayandıranlar, elbette onun bu fikirlerinden rahatsızlık duymaktaydılar. Onlar
açısından yapılacak en kolay iş, kendi akidelerini gözden geçirmek yerine, bu
yeni sesi, iftira ile, karalama ile, dedi-kodu ile gözden düşürmek ve
okunmamasını, dinlenmemesini sağlamak idi.
Ercümend Bey
"Allah’ın, Rasulü vasıtasıyla kullarına gönderdiği vahiy" demek olan Kur’an’la
sünnetin arasını ayıranlardan değildi. Çünkü onun inancına göre Kur’an zaten
sünnet edinilsin için gönderilmiş bir Kitap’tı. O, sünnet deyince, "yapsan da
olur, yapmasan da olur" manasındaki nafileyi anlayanlardan değildi. Çünkü o,
dinini, aklını kullanarak edinenlerdendi. Mukallit değildi, aklını birilerine
ipotek etmiş değildi. Okuyarak, düşünerek, tefekkür ederek, araştırarak,
tartışarak ve yazarak iman ettiği dini, bunu ona böyle öğretiyordu. Ve o
diyordu ki, Rasulullah’ın sünneti, Rasulullah’ın, Allah’ın Kitabı Kur’an’dan
anlayıp uyguladıklarıdır. İşte bu sünnet, farz olan, insanların yapıp
yapmamakta muhayyer bırakılmadıkları bir sünnettir. Şimdi bu tanıma göre,
Ercümend Özkan’ın sünnet anlayışı, sıradan nafilecilik anlamındaki sünnet
görüşünden daha çetin, daha ciddi ve Müslümanlık bakımından daha ilzam edici
iken, onu sünnet düşmanı olarak yaftalayanlar, kendi dar yorumlarının nasıl
dostluk olduğunu bir türlü açıklamadılar.
Ercümend Bey’in
hadise getirdiği tanım da oldukça yerindeydi. O, hadisin Peygamber’in sözü
değil, "Onun sözleri olduğu sanılan sözler" olduğunu söylüyordu. Fakat onun bu
fikirleri, taşları yerinden oynatmış, asırların birikimi olan hurafe
mensuplarını telaşlandırmıştı.
Bildiğim kadarıyla
Ercümend Özkan’a gelinceye kadar, tasavvufun İslam’dan ayrı bir din olduğunu
kimse söylememiştir. O, Gavslar ve şeyhleri yeni Latlar, Yeni Uzzalar olarak
adlandırıyordu. Bu adlandırış onu aslında, İbrahim Peygamber’in bir balta ile
putları kırmasına benzetiyordu. Şu var ki, Ercümend Bey, balta yerine kalem
kullanıyordu. Fakat, İbrahim (a.s)a, "Putlarımıza bunu kim yaptı?" diye hücum
edenler, Ercümend Bey’e de "tasavvufu inkar ediyor..." diye saldırıyorlardı.
O, İKTİBAS’ta 104. sayıdan başlayıp en az on yedi sayı, Tasavvufun önemli
temel kaynaklarından bizzat tasavvuf felsefesini tanıtacak alıntılar yaparak,
Tasavvufu masaya yatırmıştı. Onu hedef tahtası haline getiren en önemli bir
husus buydu. Muhyiddin İbnül Arabilerin, Hallac-ı Mansur’ların vahdet-i vücud
felsefesini İslam’ın manevi boyutu zanneden kimi ‘bilmezler’ bu sefer de
‘tasavvuf elden gidiyor’ diye feveran ediyorlardı. Evet, tasavvuf elden
gidiyordu, ama Kur’an ve Sünnet yerinde kalıyordu. İslam, safiyetine
kavuşuyordu. İslam, asırların biriktirdiği bu curufattan kurtarılıyordu.
Ercümend Özkan’ı
yakından tanıyanlar, gerek tasavvuf gibi fikrî konularda, gerekse siyasi
konularda, Türkiye’de adı duyulan pek çok yazar ve ilim ehlinin, aslında pek
çok konuda Ercümend Bey gibi düşündüklerini, en azından itiraz etmediklerini,
ama birtakım maslahatlar, kaygılar ve korkular nedeniyle bunu açıkça
söyleyemediklerini itiraf ettiklerini defalarca dinlemişlerdir. Bu bir
gerçektir.
Tasavvufu onun gibi
‘bir ayrı din’, şirk dini olarak anlamayanlar, genelde tasavvufun bir gönül
işi olduğunu, kendisine has kavram ve uygulamaları olduğunu ileri sürerek işin
içinden çıkmaya çalışmışlardır. Ercümend Bey işte bu kavramların doğru
anlaşılmasını sağlamıştır. Bunların yanlış anlaşılması için bir neden
bulunmadığını, vahdet-i vücutcu şeyhlerin sözlerinin düpedüz "Ben Allahım!"
demek manasına geldiğini, görme yetisini yitirmeyen bütün gözlere sunmuştur.
Ercümend Özkan’ın
müslümanlara bıraktığı en önemli miras, İslam’ı, namazıyla, orucuyla,
zekatıyla, ahlakıyla, siyasetiyle, ekonomisiyle ayrılmaz bir bütün olarak
algılamak olmuştur. Ne yazık ki müslümanlar dinlerini parçalara ayırmışlardır.
Namazın siyasetsiz, siyasetin namazsız olabileceğini zannetmişlerdir. Bu
doğrultuda yıllardır yapılan laik telkinlere kapılmışlardır.
Ercümend Özkan
düşüncesinde İslam, pısırık, sakal-misvak-şalvar sembolleriyle anılan, bir
yüzüne tokat vurana diğer yüzünü de dönmekten yana, bir lokma – bir hırka
yeter bana diyen, biraz da şöyle ‘kaba softa, ham yobaz’ tipolojisiyle temsil
edilmekten kurtulmuştur. İslam salt bir ibadet/dua dini değildir. O aynı
zamanda bir devlet nizamıdır. İslam bizatihi siyasettir. Siyaset, dinin en
önemli farzıdır, en önemli rükünlerindendir. Siyasetsiz İslam bir
ruhbanlıktır, sadece bir posadır. Fakat İslam, kendi siyaset ilkelerini
kendisi vaz etmiştir. Kafir sistemlerle uzlaşmacı değildir. Popülist değildir.
Küfrün hiçbir ideolojisiyle koalisyon kurmaz. İşte E. Özkan, İslam’ın bu
hüviyetini tecdid etmiştir...
Ercümend Özkan,
dinin bizatihi kendisi olarak gördüğü ‘siyaset’ teorisini, metodolojiye
dayandırdı. İslam’ın siyaset metodunun bizzat Kur’an’dan, Kur’an’ın pratiği
olan Peygamber’in sünnetinden çıkartılması gerektiğini, neredeyse hayatının
yegane uğraşısı yaptı. Ercümend Bey, uzlaşmayla, takiyye ile, düşmanın
silahıyla silahlanmak suretiyle İslamî bir hareketin olamayacağına kesinkes
inanmıştı.
Onun düşüncesinde,
İslam’ı, hiçbir İslam dışı kavramla karıştırmak söz konusu değildi. Bir şey
yüzde 99 oranında İslam olsa, yüzde bir oranında İslam dışılık ihtiva
ediyorsa, o şey İslami değildi. Bu bağlamda, onun mirasının en önemli ikinci
ayağı da elbette, demokrasi ve laikliği İslam’dan kesin bir surette ayıran
müslümanca bakıştı. Ercümend Özkan demokrasi ve laikliği hiçbir surette
İslam’la ilintilendirmemiştir. Teşri hakkını Allah’dan alıp beşere tahsis eden
demokratik yaklaşım ve dinle hayatı kopartan, yani Allah’ı beşer/toplum
hayatına karıştırmayan laiklik ve benzeri düşüncelerin elbette İslam’la
alakası olamaz. Bu tespit önemli, ama bundan da önemli olan, bunu hiçbir
kınayıcının kınamasından korkmadan, özellikle de siyasi iktidarın şerrinden
korkmadan, ikbal beklentisi ve siyasi rant hesabı yapmadan dosdoğru
söyleyebilmektir. Söyleyemiyorsa, hiç değilse susmak suretiyle günahı en aza
indirmek olmalıdır. Ama o, susma hakkını kullanmıyordu. Konuşma görevini
kullanıyordu. "Doğruları söylemenin zamanı ne zaman?" diyordu. Doğruları
söylemenin sadece kendisinin değil, bilen herkesin görevi olduğunu her
fırsatta hatırlatıyordu.
O şöyle diyordu:
"Mesela bugün demokrasinin ve hatta laikliğin islamlaştırılması, İslam’ın
tümüyle reddedilmediğindendir. Madem ki bu başarılamamaktadır o taktirde
demokratik İslam’dan ya da laik İslam’dan bahsetmek gündeme getirilmekte,
demokratik ve laik kavramalar İslam’da yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki
ne demokrasi, ne de laiklik uzaktan yakından İslam’la ilgilidir. Hiçbir
surette birbirine yakınlığı bulunmayan bu kavramlar tamamıyla reddedilmeyen,
insanların akıl ve kalblerinden çıkarılamayan İslam’a sokulmaya, orada
yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kadir olsa idiler mutlaka İslam’ı tümüyle, ismi
dahil ortadan kaldırmayı ve yerine kendi dinlerini ikame etmeyi isterlerdi.
İstemişlerdir de." Ercümend Bey, bugünkü "Müslüman demokrat" hareketin ortaya
çıkışını 1990 yılında yazdığı bu satırlarla görmüş gibidir. Elbette bu bir
kehanet değildir. Müslümanca düşünüşün sonucudur.
Ercümend Özkan en
çok, Necmeddin Erbakan adıyla özdeşleşen siyasi partiyi ve zihniyetini
eleştiriyordu. Bu partinin kimilerince bir cihad hareketi, liderinin de halife
olarak algılanmasına karşın o, bu partinin İslami hareket önündeki en büyük
engel olduğunu söylüyor, bunda da hiçbir geri adım atmıyor, eleştirilerinde en
küçük bir tolerans göstermiyordu. İşte Ercümend Bey’in "istenmeyen adam" ilan
edilmesinin en önemli bir nedeni buydu.
Halbuki zaman onun
bu metodik düşüncesinde ve eleştirilerinde ne kadar haklı olduğunu
göstermiştir. Zamanında kapalı kapılar ardında şeriat devleti kuranlar, artık
şimdi "şeriat devleti isteyen radikal unsurları" temizleme göreviyle tavzif
edilmiş durumdadırlar. Artık demokrasi "en faziletli rejim"dir! Artık günah
çıkartma zamanıdır! Türkiye’de iflas etmiş demokratik/laik bir rejimin tamir
edilmesi, sağaltılması, gürbüzleştirilip ömrünün uzatılması, Ercümend Bey’in
"İslami hareketin önündeki en büyük engel" gördüğü, ama bir türlü kimseyi
inandıramadığı o kadroya düşmüştür.
Ercümend Bey o gün
de haklıydı, şimdi de haklıdır. Onun basireti, sosyal ve siyasi olayları iyi
okuyuşu, aklını ve bilincini yerli yerinde kullanmasıyla ilgilidir. Bu
haklılık, Ercümend Özkan’ın varlığı ile kaim değildir. Haklılık, hakkın bizzat
kendisinden gelmektedir. Hak elbette haktır, ama önemli olan her zaman ve
mekanda haktan yana olmaktır. "Ercümend Özkan haklıydı" sözünü bize söyleten,
cahilî bir tefâhur değildir. Çünkü Ercümend Özkan da bir fani idi ve dar-ı
bekaya intikal etti. Fakat İslam-küfür davası bakidir. Tevhidle şirk hep var
olacaktır. Müslümanlar olarak, geçmişten ders almadıkça bu mücadelede daha çok
yanlışlar yapacağız.
Ercümend Özkan’ın
ekip gittiği taneler Allah’ın izniyle çürümeyecek, gürbüz başaklar haline
gelecektir. Kur’an, karz-ı hasen örneğinde bir tanenin yediyüz tane vereceğini
haber vermektedir. Evet, bire yediyüz... Tıpkı Fetih suresinde ‘başak’ temsili
ile müjdelenen Kur’an nesli gibi, müslüman nesil gelmektedir. Kur’an’a dönüş
yapmayanlar ise değişik vadilerde şaşkın şaşkın dolaşmaya devam edeceklerdir.
Selam hidayete tabi
olanlaradır.