Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

Yine Bir Ocak’ta Aramızdan Ayrılmıştı Ercümend Özkan

 

Ahya ARAS

 

Ercümend Özkan; yine böyle soğuk bir Ocak ayıydı, aramızdan ayrıldığında... Tam sekiz yıl oldu bu ayrılığa. Türkiye Ercümend Özkan adını İKTİBAS sözcüğünün müteradifi gibi bildi. Bu isim ve bu sözcük kimileri için sevginin, kimileri için nefretin sembolü oldu. Ama bir şey hiç değişmedi: İKTİBAS, Ercümend Özkan’lı ve Ercümend Özkan’sız günlerinde hep doğrunun sesi olmaya çalıştı.

Ercümend Özkan yeteri kadar anlaşıldı mı? Hak ettiği ilgiyi ve alakayı gördü mü? Hayır, görmedi. Yeterince anlaşılmadı da. Çünkü o, ilklerden biriydi, bir öncüydü. Zemheride açan bir çiçek gibiydi. İlk olmanın, öncü olmanın getirdiği dezavantajları o da yaşadı elbette. Zaten kolayca ve hemencecik kitleselleşen fikirlerden kuşkulanmak için önemli sebepler vardır. Kitlelerin ideali ile, Ercümend Özkanlar’ın ideali elbette çakışmaz.

Ercümend Özkan kendisini anlatmak için çok çaba sarfetti. Tabi ki anlatmak istediği kendisi değildi, fikri idi, akidesi idi, din anlayışı idi. Kısacası, uğruna bir ömrünü feda ettiği İslam davası idi. Fakat, anlaşılmaması için pek çok neden vardı. Daha doğrusu, ‘anlaşılmaması’ gerekiyordu. Onun teklif ettiği din anlayışı, anlaşılması istenmeyen bir şeydi. Anlaşıldığı taktirde insanlar, kendilerini İslam’dan uzak tutan bütün cahilî bağlarını kesmek gereği duyacaklardı. Bunun için anlaşılmasın istiyorlar, ipe un seriyorlardı. Tıpkı Benî İsrail’in, Allah’ın emrettiği kurbanı kesmemek için, lafı anlamıyormuş numarası yapmaları, soru üstüne soru sormaları gibi. Öyle ki, ‘müslüman’ okuyucular, sırf dini aklı ile anladığı için, sahabeye dil uzattığı(!) için Ercümend Bey’e en ağır hakaretleri yapıyorlardı. Belki hayatlarında hiçbir kafire bile yakıştırmadıkları küfürleri ona savurmaktan imtina etmiyorlardı. Dedik ya, ‘ilk’ olmanın olumsuzluklarıdır bunlar. Allah’ın vereceği ecrin yanısıra, "Rabbim Allah’dır" diyen müslümanların beyninde bıraktığı güzel örneklik de, meyveleridir.

Türkiye’de Nurculuğun, Nakşibendiğilin, Işıkçılığın, Milli Görüş’ün vb.. en faal oldukları, arkasından, İran İslam devriminin ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Ercümend Özkan’ın İslam anlayışını açıktan duyurmak gerçekten yürek isteyen bir işti. Elbette onda o yürek vardı ve bu fikri açıkladı. Onun sık sık tekrarladığı gibi, "levm edenlerin levminden korkmadı." Fakat, "her sözü kendi aleyhlerine sanan" zümre/ler yapacaklarını yaptılar ve onun mesajını etkisiz hale getirmek için ellerinden geleni ardlarına koymadılar. Koymadılar da ne oldu? Hiçbir şey! Ercümend Özkan, son nefesini tüketinceye kadar, dinini tebliğ etti. Öyle ki, ölüm bizzat bu iş üzerinde geldi ona. Sırf onlar karşı çıktı diye, Ercümend Özkan’ın bıraktığı miras yok mu olacaktı? Allah, kendi çizdiği ‘sırat-ı mustaqim’ üzerinde bulunan kullarına hiç mi yardım etmeyecekti? Elbette edecekti. Çünkü mesaj O’nun mesajıdır. O’nun kelimesi en yüce olsun için mücadele eden mü’min kullarına Allah elbette yollarını açacaktır, onlara bereketler ihsan edecektir. Hak geldikten sonra batılın yok olacağını, zaten batılın yokluğa mahkum olduğunu O, Rabbimiz bildirmekte değil midir?

Şurası bilinmelidir ki, bu yazı kesinlikle, Ercümend Özkan’a karşı takınılan olumsuz tavırlara karşı bir intikam yazısı değildir. Bundan kaçınmayı da müslümanca bir görev addetmekteyiz. Bu, Ercümend Bey’in kişilik haklarını savunmayı amaçlayan bir yazı da değildir. Zaten o, hayattayken kendisine hakaretler savuranlara hakkını helal etmişti. Bu yazı şunu amaçlamaktadır: Ercümend Özkan’ın şahsı önemli değildir. Onun şahsında, olan, bir davaya olmaktadır. Biz şunu da çok iyi bilmekteyiz ki, eğer Ercümend Özkan, mesela başında sarığı ile camilerde vaaz eden bir ‘din adamı’ olsaydı; veya, daima ‘kırmızı kaplı kitaplar’dan konuşan bir ‘ağabey’ olsaydı; veya herhangi bir tarikatın, el-ayak öptüren bir post-nîşini olsaydı; veya, Milli Görüş liderine bir kez bile ‘hocam’ deseydi, veya sistemin ‘kırmızıları’ olan Kemalizm, laiklik, demokrasi gibi kavramları Allah’ın dini ile değişerek, bunların aslında ‘Türkiye’nin gerçekleri’ olduğunu vs.. söyleseydi, elbette bıraktığı ün nicel açıdan çok daha büyük olurdu. Şimdi onun da, kerametlerle lebalep dolu ‘menkabevî hayatı’ yığınlar tarafından ezberlenirdi... Ama o bütün bunların tamamından başka bir dine mensuptu... Üstelik niceliğe hiçbir zaman değer de vermiyordu.

Şu halde, biliyoruz ki, önemli olan fikirlerdir, akidedir, ameldir, ahlaktır. Kısaca dindir. İnsanları birbirlerinden farklı kılan din farkıdır. Dost bu yüzden size dost olmakta, düşman da bu yüzden düşman olmaktadır. İşte, Ercümend Özkan’ın din farkıdır bizim, anlaşılmadığına hayıflandığımız, hak ettiği ilgiyi görmediği için üzüldüğümüz. Fakat şimdi geriye dönüp şöyle bir baktığımızda, acaba haklı olan kimdir, yanılan kimdir; kim isabet etmekte, kim şaşmaktadır? Kimin ‘okuyuşu’ doğru, kiminki yanlıştır?

Ercümend Bey, Türk müslümanları için yepyeni bir din anlayışı getirmişti. İslam, onun sözlerinde, yazılarında ve gayretlerinde ‘büyük dua mecmuası’, ‘mızraklı ilmihal’, ‘Kara Davut’ olmanın ötesine çıkıyor, adeta asr-ı sadetteki anlamına kavuşuyordu. Onun Ankara’daki mütevazi bürosu sanki Darul Erkam işlevi görüyordu. Pek çok zihni allak-bullak eden bu yeni din anlayışı, tarihte bir ilki temsil ediyordu. Çünkü uzun asırlardır ilk defa İslam, bütüncül ve tutarlı bir yoruma kavuşmuştu. E. Özkan düşüncesinde Kur’an, aslına en yakın bir şekilde yorumlanıyordu. Akide şirkten arındırılıyor, tasavvuf ve hurafe İslam’la kökten ayrıştırılıyor, en önemlisi de, İslam’ın bir devlet nizamı olduğu yeniden hatırlatılıyordu. Kuşkusuz Ercümend Özkan’dan önce de bir çok yenilikçi düşünce adamı gelip geçmişti. Fakat bunların bir çoğunda modernizmin etkileri göze çarpmaktaydı. O ise İslam’ı, çağın en belalı ideolojisi modernizmden tenzih etti, dolayısıyla çağdaş siyasi kavramlar olan demokrasi, laiklik, humanizm, insan hakları, bireycilik gibi kavram ve görüşlerle İslam’ın arasını tamamen tefrik etti.

İslam madem ki teslim olmaktır, o halde, Allah’a teslim oluşun önündeki bütün engeller kaldırılmalıydı. Ama özellikle müslüman kitleler yine Allah adına uydurulmuş bir alternatif din kavramlarıyla, yani hurafe diniyle aldatılıyor, Allah’la aralarına engel kılınıyordu. Bunun için Ercümend Özkan, akidenin mutlaka Kur’an’a dayanması gerektiğini iyi anlamış, ‘hadis’ denen rivayetler kolleksiyonunun akideyi bozmada en önemli amil olduğunu kavramıştı. Fakat, hadisle sünneti, hadisle Peygamber’i birbirinden ayıramayanlar, fikrî seviyelerine bakmadan, Allah’dan da korkmadan onu sünnet düşmanı, Peygamber düşmanı gibi lanse ettiler. Ercümend Özkan bundan şahsı adına değil, duyurmaya çalıştığı mesajın engellenmesi nedeniyle rahatsız oluyordu.

Ercümend Özkan "İtikadın Kur’an’ın koyduğu esaslardan sapması, Kur’an’dakilerden başkalaşması kaçınılmaz olarak bu sapmaları birer başka din haline getirir." diyordu. Kur’an’a aykırı söz, düşünce ve davranışın İslamîlik sıfatını kesinlikle yitireceğini ısrarla vurguluyordu. Fakat, itikadını mistik din kültürüne, mezhebinin ve meşrebinin dogmalarına dayandıranlar, açıkçası, dinini hadislere dayandıranlar, elbette onun bu fikirlerinden rahatsızlık duymaktaydılar. Onlar açısından yapılacak en kolay iş, kendi akidelerini gözden geçirmek yerine, bu yeni sesi, iftira ile, karalama ile, dedi-kodu ile gözden düşürmek ve okunmamasını, dinlenmemesini sağlamak idi.   

Ercümend Bey "Allah’ın, Rasulü vasıtasıyla kullarına gönderdiği vahiy" demek olan Kur’an’la sünnetin arasını ayıranlardan değildi. Çünkü onun inancına göre Kur’an zaten sünnet edinilsin için gönderilmiş bir Kitap’tı. O, sünnet deyince, "yapsan da olur, yapmasan da olur" manasındaki nafileyi anlayanlardan değildi. Çünkü o, dinini, aklını kullanarak edinenlerdendi. Mukallit değildi, aklını birilerine ipotek etmiş değildi. Okuyarak, düşünerek, tefekkür ederek, araştırarak, tartışarak ve yazarak iman ettiği dini, bunu ona böyle öğretiyordu. Ve o diyordu ki, Rasulullah’ın sünneti, Rasulullah’ın, Allah’ın Kitabı Kur’an’dan anlayıp uyguladıklarıdır. İşte bu sünnet, farz olan, insanların yapıp yapmamakta muhayyer bırakılmadıkları bir sünnettir. Şimdi bu tanıma göre, Ercümend Özkan’ın sünnet anlayışı, sıradan nafilecilik anlamındaki sünnet görüşünden daha çetin, daha ciddi ve Müslümanlık bakımından daha ilzam edici iken, onu sünnet düşmanı olarak yaftalayanlar, kendi dar yorumlarının nasıl dostluk olduğunu bir türlü açıklamadılar.

Ercümend Bey’in hadise getirdiği tanım da oldukça yerindeydi. O, hadisin Peygamber’in sözü değil, "Onun sözleri olduğu sanılan sözler" olduğunu söylüyordu. Fakat onun bu fikirleri, taşları yerinden oynatmış, asırların birikimi olan hurafe mensuplarını telaşlandırmıştı.

Bildiğim kadarıyla Ercümend Özkan’a gelinceye kadar, tasavvufun İslam’dan ayrı bir din olduğunu kimse söylememiştir. O, Gavslar ve şeyhleri yeni Latlar, Yeni Uzzalar olarak adlandırıyordu. Bu adlandırış onu aslında, İbrahim Peygamber’in bir balta ile putları kırmasına benzetiyordu. Şu var ki, Ercümend Bey, balta yerine kalem kullanıyordu. Fakat, İbrahim (a.s)a, "Putlarımıza bunu kim yaptı?" diye hücum edenler, Ercümend Bey’e de "tasavvufu inkar ediyor..." diye saldırıyorlardı. O, İKTİBAS’ta 104. sayıdan başlayıp en az on yedi sayı, Tasavvufun önemli temel kaynaklarından bizzat tasavvuf felsefesini tanıtacak alıntılar yaparak, Tasavvufu masaya yatırmıştı. Onu hedef tahtası haline getiren en önemli  bir husus buydu. Muhyiddin İbnül Arabilerin, Hallac-ı Mansur’ların vahdet-i vücud felsefesini İslam’ın manevi boyutu zanneden kimi ‘bilmezler’ bu sefer de ‘tasavvuf elden gidiyor’ diye feveran ediyorlardı. Evet, tasavvuf elden gidiyordu, ama Kur’an ve Sünnet yerinde kalıyordu. İslam, safiyetine kavuşuyordu. İslam, asırların biriktirdiği bu curufattan kurtarılıyordu.

Ercümend Özkan’ı yakından tanıyanlar, gerek tasavvuf gibi fikrî konularda, gerekse siyasi konularda, Türkiye’de adı duyulan pek çok yazar ve ilim ehlinin, aslında pek çok konuda Ercümend Bey gibi düşündüklerini, en azından itiraz etmediklerini, ama birtakım maslahatlar, kaygılar ve korkular nedeniyle bunu açıkça söyleyemediklerini itiraf ettiklerini defalarca dinlemişlerdir. Bu bir gerçektir.

Tasavvufu onun gibi ‘bir ayrı din’, şirk dini olarak anlamayanlar, genelde tasavvufun bir gönül işi olduğunu, kendisine has kavram ve uygulamaları olduğunu ileri sürerek işin içinden çıkmaya çalışmışlardır. Ercümend Bey işte bu kavramların doğru anlaşılmasını sağlamıştır. Bunların yanlış anlaşılması için bir neden bulunmadığını, vahdet-i vücutcu şeyhlerin sözlerinin düpedüz "Ben Allahım!" demek manasına geldiğini, görme yetisini yitirmeyen bütün gözlere sunmuştur.

Ercümend Özkan’ın müslümanlara bıraktığı en önemli miras, İslam’ı, namazıyla, orucuyla, zekatıyla, ahlakıyla, siyasetiyle, ekonomisiyle ayrılmaz bir bütün olarak algılamak olmuştur. Ne yazık ki müslümanlar dinlerini parçalara ayırmışlardır. Namazın siyasetsiz, siyasetin namazsız olabileceğini zannetmişlerdir. Bu doğrultuda yıllardır yapılan laik telkinlere kapılmışlardır.

Ercümend Özkan düşüncesinde İslam, pısırık, sakal-misvak-şalvar sembolleriyle anılan, bir yüzüne tokat vurana diğer yüzünü de dönmekten yana, bir lokma – bir hırka yeter bana diyen, biraz da şöyle ‘kaba softa, ham yobaz’ tipolojisiyle temsil edilmekten kurtulmuştur. İslam salt bir ibadet/dua dini değildir. O aynı zamanda bir devlet nizamıdır. İslam bizatihi siyasettir. Siyaset, dinin en önemli farzıdır, en önemli rükünlerindendir. Siyasetsiz İslam bir ruhbanlıktır, sadece bir posadır. Fakat İslam, kendi siyaset ilkelerini kendisi vaz etmiştir. Kafir sistemlerle uzlaşmacı değildir. Popülist değildir. Küfrün hiçbir ideolojisiyle koalisyon kurmaz. İşte E. Özkan, İslam’ın bu hüviyetini tecdid etmiştir...

Ercümend Özkan, dinin bizatihi kendisi olarak gördüğü ‘siyaset’ teorisini, metodolojiye dayandırdı. İslam’ın siyaset metodunun bizzat Kur’an’dan, Kur’an’ın pratiği olan Peygamber’in sünnetinden çıkartılması gerektiğini, neredeyse hayatının yegane uğraşısı yaptı. Ercümend Bey, uzlaşmayla, takiyye ile, düşmanın silahıyla silahlanmak suretiyle İslamî bir hareketin olamayacağına kesinkes inanmıştı.

Onun düşüncesinde, İslam’ı, hiçbir İslam dışı kavramla karıştırmak söz konusu değildi. Bir şey yüzde 99 oranında İslam olsa, yüzde bir oranında İslam dışılık ihtiva ediyorsa, o şey İslami değildi. Bu bağlamda, onun mirasının en önemli ikinci ayağı da elbette, demokrasi ve laikliği İslam’dan kesin bir surette ayıran müslümanca bakıştı. Ercümend Özkan demokrasi ve laikliği hiçbir surette İslam’la ilintilendirmemiştir. Teşri hakkını Allah’dan alıp beşere tahsis eden demokratik yaklaşım ve dinle hayatı kopartan, yani Allah’ı beşer/toplum hayatına karıştırmayan laiklik ve benzeri düşüncelerin elbette İslam’la alakası olamaz. Bu tespit önemli, ama bundan da önemli olan, bunu hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, özellikle de siyasi iktidarın şerrinden korkmadan, ikbal beklentisi ve siyasi rant hesabı yapmadan dosdoğru söyleyebilmektir. Söyleyemiyorsa, hiç değilse susmak suretiyle günahı en aza indirmek olmalıdır. Ama o, susma hakkını kullanmıyordu. Konuşma görevini kullanıyordu. "Doğruları söylemenin zamanı ne zaman?" diyordu. Doğruları söylemenin sadece kendisinin değil, bilen herkesin görevi olduğunu her fırsatta hatırlatıyordu.

O şöyle diyordu: "Mesela bugün demokrasinin ve hatta laikliğin islamlaştırılması, İslam’ın tümüyle reddedilmediğindendir. Madem ki bu başarılamamaktadır o taktirde demokratik İslam’dan ya da laik İslam’dan bahsetmek gündeme getirilmekte, demokratik ve  laik kavramalar İslam’da yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki ne demokrasi, ne de laiklik uzaktan yakından İslam’la ilgilidir. Hiçbir surette birbirine yakınlığı bulunmayan bu kavramlar tamamıyla reddedilmeyen, insanların akıl ve kalblerinden çıkarılamayan İslam’a sokulmaya, orada yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kadir olsa idiler mutlaka İslam’ı tümüyle, ismi dahil ortadan kaldırmayı ve yerine kendi dinlerini ikame etmeyi isterlerdi. İstemişlerdir de." Ercümend Bey, bugünkü "Müslüman demokrat" hareketin ortaya çıkışını 1990 yılında yazdığı bu satırlarla görmüş gibidir. Elbette bu bir kehanet değildir. Müslümanca düşünüşün sonucudur.

Ercümend Özkan en çok, Necmeddin Erbakan adıyla özdeşleşen siyasi partiyi ve zihniyetini eleştiriyordu. Bu partinin kimilerince bir cihad hareketi, liderinin de halife olarak algılanmasına karşın o, bu partinin İslami hareket önündeki en büyük engel olduğunu söylüyor, bunda da hiçbir geri adım atmıyor, eleştirilerinde en küçük bir tolerans göstermiyordu. İşte Ercümend Bey’in "istenmeyen adam" ilan edilmesinin en önemli bir nedeni buydu.

Halbuki zaman onun bu metodik düşüncesinde ve eleştirilerinde ne kadar haklı olduğunu göstermiştir. Zamanında kapalı kapılar ardında şeriat devleti kuranlar, artık şimdi "şeriat devleti isteyen radikal unsurları" temizleme göreviyle tavzif edilmiş durumdadırlar. Artık demokrasi "en faziletli rejim"dir! Artık günah çıkartma zamanıdır! Türkiye’de iflas etmiş demokratik/laik bir rejimin tamir edilmesi, sağaltılması, gürbüzleştirilip ömrünün uzatılması, Ercümend Bey’in "İslami hareketin önündeki en büyük engel" gördüğü, ama bir türlü kimseyi inandıramadığı o kadroya düşmüştür.

Ercümend Bey o gün de haklıydı, şimdi de haklıdır. Onun basireti, sosyal ve siyasi olayları iyi okuyuşu, aklını ve bilincini yerli yerinde kullanmasıyla ilgilidir. Bu haklılık, Ercümend Özkan’ın varlığı ile kaim değildir. Haklılık, hakkın bizzat kendisinden gelmektedir. Hak elbette haktır, ama önemli olan her zaman ve mekanda haktan yana olmaktır. "Ercümend Özkan haklıydı" sözünü bize söyleten, cahilî bir tefâhur değildir. Çünkü Ercümend Özkan da bir fani idi ve dar-ı bekaya intikal etti. Fakat İslam-küfür davası bakidir. Tevhidle şirk hep var olacaktır. Müslümanlar olarak, geçmişten ders almadıkça bu mücadelede daha çok yanlışlar yapacağız.

Ercümend Özkan’ın ekip gittiği taneler Allah’ın izniyle çürümeyecek, gürbüz başaklar haline gelecektir. Kur’an, karz-ı hasen örneğinde bir tanenin yediyüz tane vereceğini haber vermektedir. Evet, bire yediyüz... Tıpkı Fetih suresinde ‘başak’ temsili ile müjdelenen Kur’an nesli gibi, müslüman nesil gelmektedir. Kur’an’a dönüş yapmayanlar ise değişik vadilerde şaşkın şaşkın dolaşmaya devam edeceklerdir.

Selam hidayete tabi olanlaradır.

 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'