Sünnetsiz(!) Sünnetli’yi Hatırlamak
Hüseyin ALAN
"Rabbimizin bizlere
gönderdiği ve örnek almamız gereken elçi Muhammed (as)’den hem sözlü
rivayetlerle hem de uygulamalı olarak gelen ve bugünkü bilgilerimizle ulaşıp
sağlamasını yaptığımız, - ki daha doğrusuna ulaşır isek değiştiririz - namaz
kılma şeklinin aynısını eda ediyoruz. Kur’ani bilgilerden ve diğer haberlerden,
Rabbimizin bize dini uygulamada güzel bir örnek gösterip uymamızı istediği
elçinin farklı kıldığına dair sağlam bilgi çıkartmak mümkün gözükmüyor. O
nedenle yarın Rabbimizin huzurunda, izah edemeyeceğimiz bir şekilde kılınan
namazın eda şeklinin bilgisini nereden aldığımız sorusuna geçerli ve doğru cevap
veremeyiz. En azından mevcut şeklin izahını yapmak ve: "bize gönderdiğin elçinin
öğrettiği şekilde kılıyorduk" demek sureti ile geçerli cevabımız olur, bu daha
akıllıca ve doğrusudur diye düşünüyorum." Kur’an İslamı diyerek yola koyulan,
öğrenilen her bilginin hazmını yapmadan, elçinin sahih uygulamalarına erişmeden,
doğrusu- eğrisi kıyaslanmadan yapılagelen yoğun tartışmaların ve teknik
hataların bolca yapıldığı yıllarda, namaz kılma biçimi ile ilgili bir tartışma
neticesi yukarıdaki güzel, veciz ifadeleri kullanıyordu Ercümend Özkan.
Geleneğin fütursuzca eleştirildiği, her şeyin farklı yapılmak adına şirin
geldiği ve bolca hataların yapıldığı yıllardı o zamanlar.
Kur’an’daki İslam
anlayışını ve pratik uygulamasını, sahih hale getirmenin ancak ve ancak sünnet
ve peygamber anlayışını düzelterek, peygamberi ve çevresini, yaşadığı çağı çok
iyi kavrayarak buna ulaşmanın mümkün olacağını erken dönemlerde keşfedip bu
uğurda sohbet ve yazıları ile mücadeleye başlayan Özkan, bazı mahfillerin
bilerek saptırması ile de, ne gariptir ki sünnetsizlikle itham ediliyor,
peygamberi inkar ettiği yayılıyordu. Ülkenin medrese tedrisatı geleneği öğretisi
ile şekillenen, orijinaliteden kopmuş bilgilenme ile halkımızda yaygın itibar
görmüş hurafe dolu, aslında olmadığı halde yanlış eklemeler ve çıkarmalarla içi
doldurulmuş, pratik hayattan kopuk bir din anlayışı, günlük işlere karışmayan,
göklere taht kurmuş, yeryüzü işlerini kullarının hevasına emanet etmiş bir Allah
inancı ve ona bağlı olarak da önemsiz konularda önemli, önemli konularda önemsiz
bir sünnet anlayışının hakim olduğunu hatırlıyoruz. Giyim kuşamı ile örneklenen,
yemek yeme biçiminden tuvalete giriş çıkışına kadar önemsenen, sakalı saçı ile
belirlenen, misvakın şöyle mi yoksa böyle mi kullanılacağının dikkate alındığı
benzeri konuların sünnet diye itibar görüp sıkı sıkı uygulandığını da. Ancak
günlük hayata da İslam’ın hemen hiç bulaştırılmadığı, yaşanıp duran
sosyo-ekonomik ve hukuki pratiğe ilişkin reel hayatın içindeki uygulamalar ve
bütün bunları düzenleyen gayri-islami sistemlere ve onun uygulama alanlarına
ilişkin ne Kur’an, ne de onun uygulaması olan Sünnet’teki yerine ise hiç
bakılmıyordu. Küfrün değerleri ile yaşayıp onlara can verenler, hayatını öyle
yaşayıp sürdürenler bu alanlara ait sünneti hiç karıştırmıyorlardı.
Arabın örfünü veya
peygamberin yaşadığı çevrenin geleneklerini sünnet diye öne çıkaranlara karşı
sahih sünneti gündeme getiren Özkan’ı bugünden geriye bakıldığında hoş bir seda
olarak hatırlıyorum. Özkan, insanlara hayatlarını anlamlandıran bilgileri
anlattıkça, sürekli olarak Kur’an okumalarını tavsiye ettikçe, peygamber
hayatını kendi hayatlarından daha iyi bilmeleri gerektiği yolunda önerilerde
bulundukça, hayatı ve çağlarını daha iyi anlamalarının ve Müslüman kalmanın
başka türlü yolun olmayacağını sundukça, onun karşısında olanlar, işin aslını
öğrenmek yerine ona karşı savaş açıyorlardı. Gerçek sünnetin Kur’ani öğretilerin
asıl ve doğru uygulaması olduğunu, Allah tarafından dini uygulamalarda tek örnek
ve rehber gösterildiği Resule bakarak, onun uygulamasını doğru öğrenerek dinin
yaşanabileceğini, başka türlüsünün mümkün olamayacağını anlatmaya ve yazmaya
devam ettikçe, onun karşısındaki cephenin taarruzları had safhaya varıyordu.
İslam’ı evvela bir
din, bir hayat tarzı, bir yaşama biçimi olarak ve bir bütünsellik içinde anlamak
gerektiğini söylüyor ve tamamen dinin asıllarından hareketle ortaya sahih bir
anlayış koyuyordu. Akabinde, dinin dışındaki bütün ideoloji ve dünya
görüşlerinden arındırılması gerektiğini, bu halin bir arıza olduğunu, zaten
dinin tamamlandığını ve başka öğretilere ihtiyaç olmadığını ısrarla
vurgulayarak, dinin kendisinin de, kendi bağlılarından hayatın bütününde
parçalanmadan işlerlik istediği, Kur’ani kaide ve kuralların peygamberi
örneklikte yaşanması gerektiği anlayışını ısrarla vurgulayarak bir ömür yürüdü.
Bir Müslüman hayatının her alanında, her şart ve ahvalde ancak Allah’ın rızasını
aramak ve onun rızasına uygun davranmak zorunda idi. Ancak bu taktirde kabule
şayan bir Müslüman olunacağına inanıyordu. Nebevi metod olarak anlamlandırdığı
sünnet anlayışı onun için bir ahlaktı. Peygamber dinini Kur’andan öğrenmiş,
kitabı da ahlak olarak yaşamıştı. Allah’ın buyruklarına uymak kitaba uymakla,
kitaba uymak ise peygamberi taklit etmekle mümkündü. Peygamberi tanımak, Sünneti
doğru anlamak ile eşdeğerdi. Diğer dünya görüşlerinin akideleri ve buyrukları
terk edilmeli, dosdoğru anlayışa yönelmeli idi. Başka türlü Müslüman
kalınamazdı... Nice zamandır teferruat kabilinden uygulanagelen, işin aslı esası
ile irtibatı koparılmış, yaşanan hayattan soyutlanmış, kalabalıklarca işlenerek
meşru anlayış olarak yerleşmiş bir sünnet anlayışına karşı çıkılması ve bu
durumun izah edilip değiştirilmesi gerekiyordu. Kalabalıklar tarafından itibar
görüp sahih sanılan sünnet anlayışının yanlışlığına ilişkin delilleri ile
veregeldiği mücadelesi, onca yığınların sürü psikolojisi ile güdüldüğü ve
rejime entegre edilip yamandığı süreçler de; "durun kalabalıklar, gittiğiniz yol
yanlış, bu gidişle varacağınız yer cehennem olur, yol yakın iken dönüp doğrulara
sahip çıkın" demenin zorluğunu hep yaşadı. Özkan bu zorluğu yaşadı ve gitti.
Öncüleri nice salih kullar gibi. Yanlış olan her şeye, her kişiye, her cemaat ve
topluluğa ve de inanmadığı devlet anlayışına karşı olarak, karşı durarak. Bu
anlayışını din anlayışının bir gereği olarak yapıyor, Allah’ın bu halinden razı
gelmesini umuyordu, o razı olsun yeterdi, başkaca bir şey düşünmüyordu...
Sünnet anlayışı onun
en bariz farkı idi. Kur’ani bilgilerin uygulamasını, muhakkak biçimde peygamberi
uygulamanın bağlayıcı olduğuna inanarak yürüdü. Mezhebi tanımlamaların, klasik
öğretilerin üzerine gidiyor, kitabi bilgileri yeniden gün ışığına çıkarıyor,
anlaşılır hale getiriyor, her çağda yaşanılır olarak görüyordu. Allah’ın dini
kıyamete kadar baki ise, ki öyledir, her kuralı geçerli, her buyruğu yaşanabilir
idi, insanların hevesine bırakılmayacak kadar da önemli...
İnsanların ve özelde
Müslümanların düşünmelerine sık sık vurgu yapıyordu. Kur’an’ı okumayı, hep
okumayı, dönüp dönüp okumayı öğütlüyordu. Peygamberi tanıyıp bilmeden Kur’an’ın
anlaşılamayacağını söylüyordu. Başkalarına verdiği bu öğütleri öncelikle kendi
nefsine uygulamaya çalışıyor, bu uğurda yapılacak olanlara önce kendisi ahlak
olarak yapışıyordu. Onun ahlakını, önceliklerini, yaşantısına yakın şahit
olanlar elbette biliyorlardı. Ancak kimi hesaplar, yarınlarda elleri boşa
çıkaracak boş hayaller, geleneğin güçlü baskısı ve başkaca beklentilerden ötürü
kendi yakın çevresinde bile hazmı zor bilgileri paylaşmada güçlüklerle
karşılaşıyordu. Ama her şeye rağmen doğru bildiğinden sapmayan kişiliği baskın
çıkınca. çoğu zaman da yalnız kalıyordu. Yalnızlığı, öne sürdüklerinin
yanlışlığında değil, doğru bildiğinden sapmayan güçlü kişiliğinden
kaynaklanıyordu. Her yanlışa direnmek, rejim olmuş, çevresi olmuş, fark
etmiyordu onun için. Doğruların karşısında nasıl da eğildiğini, gurur, kibir
meselesi yapmadığını bilenler iyi hatırlarlar...
Kur’an okumaya
yaptığı sürekli vurgu, bu dini öğrenmenin başkaca yolu olmadığına olan
inancındandı. İşin aslını, esasını başka türlü kavramak mümkün olamazdı. Bundan
sonradır ki, eskilerin ve zamane bilenlerinin ne dediklerine bakılarak
faydalanılabilir, diğer bilgilerden istifade yoluna gidilebilirdi. Dünyayı
algılamak, doğru değerlendirmek bundan sonra vazgeçilemeyecek bir uğraş olmalı
idi... Nihayet peygamber de bu kitaptan okuyor, öğreniyor ve uygulamaya
geçiyordu. Şayet onun hatası olursa, elçi olmaklığından ötürü düzeltilirdi. O
nedenle örnek alınması gereken o idi. Peygamberi tanıyıp bilmenin yolu, toplum
ilişkilerini, siyasetini doğru kavramak da bu kitabı okumaktan ve onu iyi
tanımaktan geçiyordu. Sahih anlayışa ulaşmanın, doğru telakkiyi yakalamanın
başkaca bir yolu yoktu. Velhasıl dini, peygamberden öğrenmek şart idi. Allah
elçi göndermiş, elçiyi de bizlere benzeyen, bizlerden birisi olarak seçmiş idi
ki, ona bakıp onun gibi olabilelim.
Edindiğimiz diğer
bilgileri de, yine kitaptan sağlamasını yaparak sağlamlaştıralım..
İslam’ın, kıyamet
gününü bekleyen Türkiyeli müntesipleri, yatıp kalkıp hikayemsi, efsane olmuş,
geri gelmesi mümkün olmayan bir dini anlayışı yad ediyorlarken, Afganistan’ın
Rusya tarafından işgali, İran devrimi ve Filistin direnişi ile siyasi gündem
tartışmaları, öteden beri süregelen tercüme kitaplardan edinilen bilgilerle
oluşan yeni bir nesli heyecanlandırıyor, kıvama sokuyordu. O nesil onun için çok
önemli idi. Her çalışmasını onlara yönelik yapar hale gelmişti. Geleceğimizin
onlar ile kaim olacağını söyleyerek, zaaflara bulaşmalarından kaygılanıyor,
onlara ahlaklı olmaları yönünde sürekli tavsiyelerde bulunuyordu. Onların
ayağına taş değsin istemiyor, baba titizliği ile üzerlerine titriyordu. Her şeye
rağmen o nesli etkileyen yerli, oturmuş merkezler, klasik anlayışların
sorgulanmasına, gençlerin ellerinin altından kaymasına izin vermek
istemiyorlardı. Oysa, o nesli etkileyen, doğru anlayışa kapı aralayan kıymetli
insanlar, Mevdudi , Seyyid Kutup, Ali Şeriati, Muhammed Hamidullah gibi önde
gelen ve itibar gören nice kıymetli kimseler, malum merkezlerden aşağılanma ve
itibar kaybetmeleri yolundaki çalışmaları hayıflandırıyordu. O günlerde çok az
insan bu etkinin dışında kalabiliyor, yürekli çıkışı sürdürebiliyorlardı
Tasavvufu eleştirmek, Sünneti sorgulamak, Nurculuğa yan gözle bakabilmek, o
günkü partinin siyasetini, programını, Kuran ile, Sünnet ile değerlendirebilmek,
devlete ait görüşler söyleyebilmek, hem çok yeni bir durum, hem de yerleşik
anlayışlara devrim gibi geliyordu. Devlet ile, siyaset ile haşir neşir olmak,
İslami olanını gün yüzüne çıkarmak, asırlardır unutulmuş olan nice değerleri
gündeme getirmek, modası geçmiş, çağın gerisinde kalmış gözü ile bakılan ve
ancak kültürel bir miras olarak yaşatılan din anlayışının karşısında ısrarla ve
güçlü olarak savunabilmek ancak kesin inanmış yiğitlerin işlerindendi. Hele hiç
alışık olmayan biçimde, her söylenenin Kur’an ile doğrulanması, her yapılanın
sünnete uygun olup olmadığının sağlamasının yapılması çağrısı, yüzyılların
kireçlenmiş kafalarında balyoz gibi patlıyordu. Zorlu yıllardı... Zor olan işler
de zorlu adamlara bakardı...
Dün bütün bunları
reddederek sisteme entegre olanlar, bugün de aynı mantalite ile, yeni yoldaşlar
ve donanımlar edinerek, hem de Kur’an’dan konuşarak fakat kesinlikle sahih
sünneti atlayarak aynı entegrasyonu sürdürmektedirler. Ne gariptir ki, bugün de
yukarıda ismi zikredilen alim ve bilge kişilikler, ki onlar çağımızın yüz
akıdırlar, Amerikan propagandası ile ve bir başka gerekçe ile fakat aynı amaçla
karalanmaktadırlar. Kimlerin neye hizmet ettiklerinin ne güzel bir göstergesi,
düşünebilene. Allah’ın dinini çok ucuza değişiyorlar. Meydanları onlar
dolduruyor, kalabalıkları onlar oluşturuyorlar. Kalabalık olmaları, kimi
zavallıları aldatabilmekte ise de, doğruların onların yanında olmadığına Kur’an
ve tarih zaten şahitlik etmektedir. İslam’ı, hayatının bir amacı, temel ve
değişmez tek değeri olarak gören, varlık anlayışını İslam ile şereflendirenler
ise hala, Kuran ve Sünnet diye yola devam etmekteler. Hem de azınlık olarak. Hep
olduğu gibi... Hayatını Peygambere benzeterek anlamlandıranlar kutlu yürüyüşünü
sürdüreceklerdir. Bu hep böyle olagelmiş, bundan böyle de sürecektir. Bu iki
farklı yol yürüyüşü ve tercihler kıyamete kadar sürüp gidecektir. Özkan’ın
dediği gibi: " bu yol bir ömür sürecek bir maratondur, yol azığını da ona göre
hazırlamalı, dağarcığı iyice doldurmalı, iki atımlık barut ile yola
çıkmamalıdır. Yoksa erken biten azık/ enerji bizleri de bitirir. Acele etmemeli,
olmaya, olgunlaşmaya bakmalı, çok çamlar devirmemeli, uzun mesafe için nefesleri
iyi kullanmalıdır."
"Onlar Allah’ın
dinini bilmiyorlar. Fıkıh biliyorlar, hadis biliyorlar, tefsir biliyorlar, hatta
yıllarca eğitimini de görmüşler fakat, İslam’ı bilmiyorlar" diyordu. Gerçekten
doğru söylediğini yıllar geçtikçe daha rahat anlayabiliyoruz. Kuru bilgi
yığınına sahip olmak, bir çok şey hakkında bilgili olmak ile Müslüman
olunamayacağını, teslim olmanın ve İslam’ı ahlak olarak benimsemenin bambaşka
şeyler olduğunu ve aradaki farkı da; bu işin bir bilgi işi olmadığını, Şeytan’ın
da çok şey bildiğini, bilenlerin bildiklerini hayat tarzına dönüştürmedikçe, tam
olarak teslim olmadıkça, Şeytan’dan bir farklarının kalmayacağını da biliyoruz
artık. Kur’an mantalitesini yakalamadan, bütünsel anlayışa ulaşmadan Müslüman
olunamayacağını, modern zihin mantalitesi ile Müslüman kalınamayacağını da.
Farkı anlayabilmek için iyi bir gözlem yapmak gerektiğini, Kur’an ile yatıp
Kur’an ile kalkarak, peygamberi çizgiyi doğru tutturmanın birbirleri ile
bağlantılı olduğunu, bu işlerin bir meslek olmaktan öte, yaşam tarzı olduğunu,
teslim olunan kuralların her zaman ve zeminde geçerlilik kazanması gerektiğini
de...
"Bir tarihte,
Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş kıymetli bir Müslüman anlatmıştı; esnaf olan
arkadaşın iş yerine telefon almak için müracaat ettiğini, o yıllarda ise
telefon alabilmek için aylarca beklemek gerektiğini ve bu nedenle mağdur
olduğunu, bazı Müslümanlara durumu danıştığında (ki onlardan birisinin mesleği
avukatlık idi) telefon alabilmek için tek yolun icra kanalı ile satılan
yerlerden temin edilebileceğini ve bu yolla bir sürü eşyanın satıldığını,
üstelikte piyasa rayiçlerinden aşağı fiyatlarla alınabileceğini söylemişlerdi.
Bu yolla alışverişin olup olamayacağını tartışırken, buraların ayrıca bir Pazar
yeri oluşturduğunu, biz almasak da başkalarının alışveriş yaptığını söyleyerek
mahzuru olmadığına karar vermiş idik. Lakin, küçüklükten ve çevreden alışkanlık
ettiğim icradan mal almama inancı dolayısı ile içim burkuluyor, fakat doğru
cevabı da bulamıyordum. Günlerden bir gün yolum düştü, Ercümend Abi’ye konuyu
sorduğumda; iyi ....k yediğimizi söylemiş idi. O davranışların herkes
tarafından yapıldığını ama asla Müslümanca olamayacağını, bizlerin herkes gibi
davranamayacağımızı söylediğinde, nasıl olması gerektiğini sordum. Mademki,
başkaca yolu yoktu, o zaman satın aldığın telefonun sahibini bulup, - ki
bellidir – icra fiyatı ile normal fiyat arasındaki farkı kendisine iade etmeli,
onun da icra yolu ile haraç mezat giden malını normal fiyattan almış olur,
adamcağızın canını yakan haline de iki kelime laf ile; bunu Müslüman olduğun
için böyle yaptığını söylese idin, adamın kalbini fethetmiş ve de Allah’ı razı
etmiş olur idin... Oturduğum yerde ağladım, gerçekten İslami olan bu diye
düşünerek neden böyle ince düşünemediğimi sorguladım..." Farkı burada idi. Üç
kuruşa tamah etmek değil, her konuda olduğu gibi bu konuda da, Allah’ın
rızasının nerede olduğunu aramak idi. Bu anıyı, deveyi hamudu ile yutanlar,
fıkıhtan kendisine fetva bularak haram-helal karıştıranlar için iyi bir örnek
diye düşünüyorum. Vicdan sahibi olanlar, duygularını yitirmeyenler, Ahireti
düşünenler ve dini oyuncak zannetmeyenler için...
Tarihe not düşmek
gerekir ise; Ercümend Özkan çağımızın, yakın tarihimizin, İslami kişiliği öne
çıkarmış, hayatının her alanını İslam ile yoğurmuş, dinini ciddiye almış, diğer
bütün ideolojik kirliliklerden arınmış, fert ve toplum hayatından devlete giden
yolda her aşamanın İslam ile belirginleşmesine ön ayak olmuş, uzlaşmaya,
entegrasyona prim vermemiş, sahih anlayış ve salih amelin canlı-kanlı
şahitliğini yapmış, Kur’ani ilkelerin yaşayabileceğini örneklemiş, duruşu ve
fikirleri ile örneklik etmiş yiğit bir mücahididir. Çağrısı ile, yaşantısı ile,
İslami olmayan hiçbir şey onda vücut bulamamıştır. Sahih din anlayışı, çağdaş
yaşama biçiminin örnekliği ile, yiğitçe yaşayıp yiğitçe gitmiştir. Onu tanımak
ve yakinen öğrenmek isteyenler için, yayınevimiz hemen tüm söylemlerini
kitaplaştırmış durumdadır. Benzerleri ile farkı ayırmak, daha iyi tanımak için
okunmasını, bilmeyenlere tavsiye edilmesini salık vererek, bu yola adanmışlara,
aynı yolu yürümek ve onurlu biçimde hayatını anlamlandırmak isteyenlere selam
ile, onu bir kez daha hayırla yad ediyoruz.