
İ.KAHRAMAN/ ALMANYA
İlkeli
duyarlılığınızdan ve toplumsal yaklaşımlarınızdan dolayı sizleri tebrik ediyor,
düşüncenizin ve gayretlerinizin devamını diliyoruz. O güzel temennilerinize
aynıyla mukabele ederek, sorularınıza geçiyoruz:
Soru 1- Kur’an’da yer alan infak ve israf kavramlarının hudutları ve özellikleri
nelerdir? Açıklarsanız memnun oluruz.
Cevap: İnfak:
Allah’ın insana bahşettiği rızkı (insanın istifadesine sunulan akıl ve ilim de
dahil her şeyi) Allah için harcamak ve bunlardan başkalarını da istifade
ettirmektir. Bir başka ifadeyle bu imkanları, karşılığını Allah’tan bekleyerek
sarf etmektir.( 2/3)
Müslüman, mülkün
sahibinin Allah olduğunun bilincinde olarak, elindeki imkanların kendisine
imtihan için verildiğine inanır.
"Hanginizin daha
güzel amel edeceğini imtihan etmek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O,
mutlak güçlüdür; çok bağışlayıcıdır" (67/02) hükmünün bilincindedir.
Ancak bunu yaparken
elinde olanı ölçüsüz harcamak anlamına da gelmemektedir. Kazanmak nasıl bir
ölçüye göre ise harcamak da bir ölçüye göre yapılacaktır.
"Elini boynuna
bağlama, (cimri olma) ama büsbütün de salı verme, (saçıp savurma/elinde olanı
verip de muhtaç hale gelme) yoksa kınanır, zayi ettiklerinin hasretini çekersin"
"Doğrusu Rabbin
dilediğinin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. O, kullarını görür ve
onlardan haberdardır." (17/29-30)
"Yakınlara,
düşkünlere ve yolcuya hakkını ver; elindekileri gereksiz yere saçıp- savurma.
Çünkü böylesine saçıp-savuranlar şeytanın kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine
karşı pek nankördür." (17/26-27)
Rızkın tanımını
yaparken "insana verilen bütün imkanlar" olarak ifade etmiştik. Bu imkanların
kullanımında bunları bize bahşeden Allah’ın rızasına uygun davranmak bütünüyle
infaktır. Hiç farkında olmadan alıp verdiğimiz nefes, sınırsızca tükettiğimiz
ömür, kıymetini bilmediğimiz sıhhat, yeterince düşünmediğimiz akıl, her biri
dünyaya bedel beş duyumuz bize verilen en büyük rızıktır.
Bunların şükrünü
eda etmek için her birini Allah yolunda kullanmaya yönelmemiz gerekmektedir. Göz
Allah için görecek, kulak Allah için duyacak, gönül Allah için sevecek veya
nefret edecek, akıl Allah için düşünecek, dil Allah için konuşacak, ömrümüz
Allah yolunda geçecek ve vücudumuz Allah’a kullukta yıpranacak, bize verilen mal
Allah için harcanacak, her türlü imkan Allah için seferber olacak ki, bize
verilen nimetin şükrünü eda etmiş olalım. Rızkı bu minval üzere kullanmayanlar
ise, bütün değerlerini heder etmiş, müsriflerden olmuştur.
İsraf: aşırı
gitmek, yanılmak, gafil ve cahil olmak anlamlarına gelmektedir.
İsrafı anlamak için
tanımda geçen anlamlar üzerinde durmamız lazımdır: .
Aşırı gitmek: Genel
olarak ölçüsü belli, sınırları tespit edilmiş bir konuda insan bu sınırlarda
durmaz, belirlenen kalıplara sığmaz, verilen ölçüleri tanımaz, konulan ilkeleri
kabullenmez ise, bu insan aşırılık yapmakla suçlanır. Bu nedenle israfın
doğasında sınır tanımamak vardır.
Yanılmak: Herhangi
bir hedefe ulaşmak için yola çıkan yol işaretlerini doğru okumaz, yanına yol
haritasını almaz, bilmediği şeyleri bilenlerden sormaz ise, gittiği istikamette,
tespit ettiği hedefte, verdiği kararda ve sonuçları değerlendirmede yanılır.
Çünkü israf insanın yaptığı hayati bir yanılgıdır..
Gafil ve cahil
olmak: İnsan bilmesi gerekeni bilmediği için gaflette olur veya cahil olur.
İçinde yaşadığı hayatı, kainatı, niçin ve nedenlerini, değer yargılarını,
öncesini ve sonrasını velhasıl kendini, görev ve sorumluluklarını bilmediği için
gafil ve cahil olur. Böylece israf, görev ve sorumluluklardan gaflet, hakka
karşı da cehalettir. Bunlar üzerinde düşündüğümüzde israf ve müsrif kavramının,
Allah’ın hudutlarını tanımayan, hevasını ilah edinen, hayatı kendine göre
düzenleyen, gerçeklere kulak asmayan, hakkın ve doğruların cahili olan bir
anlayışı da ifade ettiğini görüyoruz. Allah, infak edenlere yaptıkları her güzel
işin ve salih amelin karşılığını kat kat artırılmış olarak Allah’ın katında
bulacaklarını (64/17); İnananların sevdikleri şeyleri Allah için infak
etmelerinden dolayı "birr’e" (iyiliğe) ulaşacaklarını (03/92); neyi infak
edeceklerini soranlara da "ihtiyaçtan fazlasını" (02/219) buyurmuş, her
davranışın hükmünü belirlemiş, dininde belirsizliğe yer bırakmamıştır:
"Biz bu kitapta her
türlü misali verdik. Fakat insanoğlu tartışmayı seviyor’’ ayetiyle insandaki
sınır tanımazlığa da işaret etmiştir.
İsraf : Haddi
aşmak, sınır tanımamak, helal haram farkı gözetmemek, hevasını ilah edinmek ve
ilahi iradeye teslim olmamaktır. Bu nedenle Allah’a itaati ilke edinmenin adı
infak; sınır tanımamanın, hakka ittiba etmemenin, gafletin ve cehaletin yolunu
tutmanın adı da israftır. İnfakla israf, doğru ile yanlış gibi iki farklı
kavramdır. Farkı itaat ile isyan kadar açıktır.
"Ey adem oğulları!
Her mescide gidişinizde güzel elbiselerinizi giyin, yiyin için fakat israf
etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri asla sevmez." (07/31)
Soru 2-:
Müslümanlar dünyanın çeşitli yerlerinde zulme maruz kalıyorlar. Bu
kardeşlerimize nasıl yardım edebiliriz?
Cevap: Bu konuyu
Allah, önceliklerine göre şöyle beyan etmektedir:
"Ey iman edenler!
Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun. Sakın müslüman olmaktan
başka bir sıfatla can vermeyin.
Hepiniz birden
Allah’ın ipine (Kur'an’a) sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini
hatırlayın; Hani birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi uzlaştırdı,
onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz; ve siz bir ateş çukurunun kenarında
idiniz, Allah sizi oradan kurtardı. Doğru yola erişesiniz diye Allah ayetlerini
böyle açıklıyor.
Sizden hayra
çağıran, iyiliği emreden kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte
kurtuluşa erenler bunlardır (işte kurtuluşa böyle ulaşacaksınız.)
Kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra ayrılığa ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. Onlar için
büyük bir azap vardır (dünyadaki azabınız birbirinizin eliyle, Ahirette de
Cehennem ateşiyle olacak)" (03/102-105)
Müslümanın her
şeyden önce kendisine bir güzel yardım etmesi gerekir. Kendisine yardım etmek
için "Allah’ın size şerefinizi verdik" buyurduğu Kur'an’ı okuyup anlamaya,
yaşayıp ahlak edinmeye çalışmalıdır. Allah’ı razı etmek için yapılacak her işte,
Rasul’ünü örnek almanın şart olduğunu bilmelidir. Ayetleri geliş sırasına göre
okuyarak, hükümlerin uygulamadaki yer, zaman ve şartlarını öğrenip, doğru
anlamalıdır. Peygamberin hayatını önce Kur’an’dan, sonra da güvenilir siyer
kaynaklarından okuyup üzerinde düşünmelidir. Bundan sonra da düşünce ve
davranışlarını bunlarla değerlendirmelidir.
Ali İmran yüz
ikiden yüz beşe kadar, inananların nasıl davranması gerektiği anlatılmaktadır.
Bu ayetlerde, imanımızın niteliği, insanlarla ilişkimizin boyutları ve
birbirimize karşı ilişkilerimizin sağlam bir zemine oturması dile getiriliyor.
Bireysel tavırlardan çok toplumsal olgulara vurgu yapılıyor. Birleşmeden,
kaynaşmadan ve bir olmaktan bahsediyor. Birlikten güç doğacağına, ancak
kurtuluşun böyle mümkün olacağına, aksi halde bugün olduğu gibi güç ve
kuvvetimizin olmayacağına dikkat çekiliyor.
Taşların bir yapıyı
oluşturması için belli bir biçime konması, sonra da bir plan dahilinde yan yana
ve üst üste dizilmesi gerekir. Sonra bunlara bu işlemi yapacak özelliklere sahip
bir ustanın bu işi yapması ve istenilen yapıyı meydana getirmesi gerekir
(03/104). Böyle bir yapıyı oluşturduğunuzda doğanın olumsuz şartlarından
korunmak için ona sığınacak ve barınacaksınız. Böyle bir yapı olmaz ise
zemherinin soğuğunda donmaktan kurtulamazsınız. Yaşadığımız dünyanın şartlarını
bilmek zorundayız.Her mevsimin kendine göre olumsuz yanlarının olduğunu
biliyoruz. Bu şartları karşılamak için gelmeden geleceğe hazır olmamız lazımdır.
Her mevsim bahar değildir. Mevsimlerin karı, dolusu, fırtınası, yağmuru, yakıcı
sıcağı, dondurucu soğuğu var. Bunların hesabı yapılarak mevsimlerin olumsuz
şartlarına dayanıklı bir yapı olması gerekir. El birliği, gönül birliği ve inanç
birliği ile ayağa dikilmiş olmalı. İnsanlar sıcakta gölgesine, soğukta duldasına
sığınacak, tabiatın tüm olumsuzlukları ile mücadele edecek güçte olmalıdır.
Yakın tarihli
küresel mücadelede yer almak için (Bosna, Çeçenistan, Afganistan,vb.) bireysel
teşebbüslerin sonuçlarını insanlık hep birlikte gözlemledi. Bir delikten iki
defa ısırılmak akıllılık değildir. O halde gençliğin heyecanıyla değil,
olgunluğun tecrübesiyle ve vahyin rehberliği ile hareket etmek daha doğru
olacaktır.
Zulme muhatap olan,
sadece istilacıların girdiği ülke insanı değildir; insanlar dünyanın her yerinde
müstekbirlerin dayatmalarıyla bu acıları yaşamaktadırlar. Zulüm, sadece fiziksel
olumsuzluklara maruz kalmak değildir; doğru olduğuna inandığınız şeyleri
yapamamak da başlı başına bir zulümdür. Bu anlamda her işin bir yöntemi vardır:
Fena kokulardan kurtulmak için insanın önce kendi vücudundaki ter ve kir
kokularından kurtulması, sonra çevreyi temizlemesi gerekir. Yeryüzünden zulmü
kaldırmak için de, vahyin rehberine bakmamız, onu anlamaya çalışmamız, neyi
nasıl yaptığını bilmemiz gerekir diyoruz doğru yapabilmek için.
Nebevi olgu,
öncelikle fertlere yönelerek onların gönüllerini imanla dolduruyor; sonra
inananların gönüllerini birbirlerine karşı güven ve sevgiyle doldurarak,
sağlıklı bir toplum elde ediyor. O toplumun eliyle de önce çevresini, sonra
dünyayı zalimlerin elinden kurtarmaya çalışıyor. Allah’ın toplumsal değişime
koyduğu sünnet işte budur. Sünnetullah’a uymayan hareketlerin meşruiyeti yoktur.
Müslümanın işi ise hedefine meşru yoldan ulaşmaktır.
Hareketlerinde
meşruiyeti ilke edinmeyenler, hevalarının anaforuna kapılarak küresel zalimlere
maşalık ve payandalık yapmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bu da küresel zulmün
yerli temsilciliğine soyunmak olur.
Her coğrafyada bu
role soyunmuş insanların varlığını bilmek zorundayız. İngilizlerin dünya
siyasetinde bilinmesi gereken bir sözü vardır: "Bir yerde İngiliz karşıtı
oluşumlar varsa, orada İngilizlere küfreden bir lider çıkartırız. Böylece
İngiliz karşıtlarını da biz kontrol ederiz." Bunu düşünmek gerekiyor. Ferasetli
insanlar asla dolduruşa gelip dolmuşa binmezler, müslümanların da dolduruşa
gelmemeleri gerekir diyoruz.
Soru 3- "Zulme rıza
göstermek de zalimliktir" deniliyor. Bizler zulme uğrayanlara her hangi bir
yardımda bulunamamakla zulme rıza mı gösteriyoruz? Bu konuda neler
düşünüyorsunuz?
Cevap : İnsanların
sorumlulukları onların vüs’atlarıyla (güç ve imkanlarıyla) doğru orantılıdır.
Allah kimseye vüsatinin üzerinde bir yük (sorumluluk) yüklemiyor (02/286).
Ayrıca bu konuda bir şey yapamamak küfre razı olmak anlamına da gelmez. Çünkü
rıza olayı derunîdir. Her insanın bir şeye razı olup olmaması, kendi içinde
taşıdığı ve Allah’ın bildiği bir olaydır. Bu konuya şu hadis ışık tutmaktadır.
"Bir kötülük
gördüğünüzde onu elinizle düzeltin; buna gücünüz yetmezse, diliniz ile düzeltin;
buna da gücünüz yetmezse kalbinizden buğz edin, o kötülerle ve kötülükle beraber
olmayın" buyuruluyor. Bunu biraz açmaya çalışan Ebu Leys Es-Semerkandi ise şöyle
ifade ediyor:
"Eliyle değiştirme,
düzeltme devletin işi, diliyle düzeltme alimlerin, toplumun söz ustalarının,
medyanın işi, kalbinden buğz etme de halkın işidir ki, halkın gönül vermediği
bir iş asla başarıya ulaşamaz."
Burada "bir şey
yapamamak" fazla abartılı bir ifade olarak gözüküyor. Her halükarda insanın
yapacağı bir şeyler vardır. En asgarisinden içinizde bu burukluğu hissetmeniz,
onların insanlara yaptıklarından rahatsız olmanız, mazlumlara dua da bulunmanız
da bir şeydir. Ancak kimse bununla tatmin olmak istemez. Gönül ister ki zalimin
zulmünü tümüyle yeryüzünden kaldıralım. Keşke bunu yapabilseydik. Allah
gücümüzün yettiğinden bize soracaktır. Buna olan inancımız güzel şeyleri temenni
etmemize mani değildir. Bu insanın doğasıdır. Sevginiz ve nefretiniz yüzünüze
mutlaka yansıyacaktır. Buna insanın kendisi de mani olamaz.
İnsan kendini daha
iyi tanır. Yapılan zulümden razı olup olmadığını kendisi bilecektir. Gönlü
kimlerle beraber ise o, onlardandır. Bilirsiniz ki her suskunluk yapılanları
onaylama anlamına gelmez. İnsanlar susarak da konuşurlar. Veya suskunluk fırtına
öncesinin sessizliği anlamına da gelir. Siz kendinizi daha iyi tanırsınız.
Yüreğiniz mazlumlarla birlikte çarpıyorsa, müsterih olun; siz zalimlerden
değilsiniz...