Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

İ.KAHRAMAN/ ALMANYA

İlkeli duyarlılığınızdan ve toplumsal yaklaşımlarınızdan dolayı sizleri tebrik ediyor, düşüncenizin ve gayretlerinizin devamını diliyoruz. O güzel temennilerinize aynıyla mukabele ederek, sorularınıza geçiyoruz:

Soru 1- Kur’an’da yer alan infak ve israf kavramlarının hudutları ve özellikleri nelerdir? Açıklarsanız memnun oluruz.

Cevap: İnfak: Allah’ın insana bahşettiği rızkı (insanın istifadesine sunulan akıl ve ilim  de dahil her şeyi) Allah için harcamak ve bunlardan başkalarını da istifade ettirmektir. Bir başka ifadeyle bu imkanları, karşılığını Allah’tan bekleyerek sarf etmektir.( 2/3)

Müslüman, mülkün sahibinin Allah olduğunun bilincinde olarak, elindeki imkanların kendisine imtihan için verildiğine inanır.

"Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, mutlak güçlüdür; çok bağışlayıcıdır" (67/02) hükmünün bilincindedir.

Ancak bunu yaparken elinde olanı ölçüsüz harcamak anlamına da gelmemektedir. Kazanmak nasıl bir ölçüye göre ise harcamak da bir ölçüye göre yapılacaktır.

"Elini boynuna bağlama, (cimri olma) ama büsbütün de salı verme, (saçıp savurma/elinde olanı verip de muhtaç hale gelme) yoksa kınanır, zayi ettiklerinin hasretini çekersin"

"Doğrusu Rabbin dilediğinin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. O, kullarını görür ve onlardan haberdardır." (17/29-30)

"Yakınlara, düşkünlere ve yolcuya hakkını ver; elindekileri gereksiz yere saçıp- savurma. Çünkü böylesine saçıp-savuranlar şeytanın kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür." (17/26-27)

Rızkın tanımını yaparken "insana verilen bütün imkanlar" olarak ifade etmiştik.  Bu imkanların kullanımında bunları bize bahşeden Allah’ın rızasına uygun davranmak bütünüyle infaktır. Hiç farkında olmadan alıp verdiğimiz nefes, sınırsızca tükettiğimiz ömür, kıymetini bilmediğimiz sıhhat, yeterince düşünmediğimiz akıl, her biri dünyaya bedel beş duyumuz bize verilen en büyük rızıktır.

Bunların şükrünü eda etmek için her birini Allah yolunda kullanmaya yönelmemiz gerekmektedir. Göz Allah için görecek, kulak Allah için duyacak, gönül Allah için sevecek veya nefret edecek, akıl Allah için düşünecek, dil Allah için konuşacak, ömrümüz Allah yolunda geçecek ve vücudumuz Allah’a kullukta yıpranacak, bize verilen mal Allah için harcanacak, her türlü imkan Allah için seferber olacak  ki, bize verilen nimetin şükrünü eda etmiş olalım. Rızkı bu minval üzere kullanmayanlar ise, bütün değerlerini heder etmiş, müsriflerden olmuştur.

İsraf: aşırı gitmek, yanılmak, gafil ve cahil olmak anlamlarına gelmektedir.

İsrafı anlamak için tanımda geçen anlamlar üzerinde durmamız lazımdır:  .

Aşırı gitmek: Genel olarak ölçüsü belli, sınırları tespit edilmiş bir konuda insan bu sınırlarda durmaz, belirlenen kalıplara sığmaz, verilen ölçüleri tanımaz, konulan ilkeleri kabullenmez ise, bu insan aşırılık yapmakla suçlanır. Bu nedenle israfın doğasında sınır tanımamak vardır.

Yanılmak: Herhangi bir hedefe ulaşmak için yola çıkan yol işaretlerini doğru okumaz, yanına yol haritasını almaz, bilmediği şeyleri bilenlerden sormaz ise, gittiği istikamette, tespit ettiği hedefte, verdiği kararda ve sonuçları değerlendirmede yanılır. Çünkü israf insanın yaptığı hayati bir yanılgıdır..

Gafil ve cahil olmak: İnsan bilmesi gerekeni bilmediği için gaflette olur veya cahil olur. İçinde yaşadığı hayatı, kainatı, niçin ve nedenlerini, değer yargılarını, öncesini ve sonrasını velhasıl kendini, görev ve sorumluluklarını bilmediği için gafil ve cahil olur. Böylece israf, görev ve sorumluluklardan gaflet, hakka karşı da cehalettir. Bunlar üzerinde düşündüğümüzde israf ve müsrif kavramının, Allah’ın hudutlarını tanımayan, hevasını ilah edinen, hayatı kendine göre düzenleyen, gerçeklere kulak asmayan, hakkın ve doğruların cahili olan bir anlayışı da ifade ettiğini görüyoruz. Allah, infak edenlere yaptıkları her güzel işin ve salih amelin karşılığını kat kat artırılmış olarak Allah’ın katında bulacaklarını (64/17); İnananların sevdikleri şeyleri Allah için infak etmelerinden dolayı "birr’e" (iyiliğe) ulaşacaklarını (03/92); neyi infak edeceklerini soranlara da "ihtiyaçtan fazlasını" (02/219) buyurmuş, her davranışın hükmünü belirlemiş, dininde belirsizliğe yer bırakmamıştır:

"Biz bu kitapta her türlü misali verdik. Fakat insanoğlu tartışmayı seviyor’’ ayetiyle insandaki sınır tanımazlığa da işaret etmiştir.

İsraf : Haddi aşmak, sınır tanımamak, helal haram farkı gözetmemek, hevasını ilah edinmek ve ilahi iradeye teslim olmamaktır.  Bu nedenle Allah’a itaati ilke edinmenin adı infak; sınır tanımamanın, hakka ittiba etmemenin, gafletin ve cehaletin yolunu tutmanın adı da israftır. İnfakla israf, doğru ile yanlış gibi iki farklı kavramdır. Farkı itaat ile isyan kadar açıktır.

"Ey adem oğulları! Her mescide gidişinizde güzel elbiselerinizi giyin, yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri asla sevmez." (07/31)

Soru 2-: Müslümanlar dünyanın çeşitli yerlerinde zulme maruz kalıyorlar. Bu kardeşlerimize nasıl yardım edebiliriz?

Cevap: Bu konuyu Allah, önceliklerine göre şöyle beyan etmektedir:

"Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun. Sakın müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.

Hepiniz birden Allah’ın ipine (Kur'an’a) sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; Hani birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi uzlaştırdı, onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz; ve siz bir ateş çukurunun kenarında idiniz, Allah sizi oradan kurtardı. Doğru yola erişesiniz diye Allah ayetlerini böyle açıklıyor.

Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler bunlardır (işte kurtuluşa böyle ulaşacaksınız.)

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır (dünyadaki azabınız birbirinizin eliyle, Ahirette de Cehennem ateşiyle olacak)" (03/102-105)

Müslümanın her şeyden önce  kendisine bir güzel yardım etmesi gerekir. Kendisine yardım etmek için "Allah’ın size şerefinizi verdik" buyurduğu Kur'an’ı okuyup anlamaya, yaşayıp ahlak edinmeye çalışmalıdır. Allah’ı razı etmek için yapılacak her işte, Rasul’ünü örnek almanın şart olduğunu bilmelidir. Ayetleri geliş sırasına göre okuyarak, hükümlerin uygulamadaki yer, zaman ve şartlarını öğrenip, doğru anlamalıdır. Peygamberin  hayatını önce Kur’an’dan, sonra da güvenilir siyer kaynaklarından okuyup üzerinde düşünmelidir. Bundan sonra da düşünce ve davranışlarını bunlarla değerlendirmelidir.

Ali İmran yüz ikiden yüz beşe kadar, inananların nasıl davranması gerektiği  anlatılmaktadır. Bu ayetlerde, imanımızın niteliği, insanlarla ilişkimizin boyutları ve birbirimize karşı ilişkilerimizin sağlam bir zemine oturması dile getiriliyor. Bireysel tavırlardan çok toplumsal olgulara vurgu yapılıyor. Birleşmeden, kaynaşmadan ve bir olmaktan bahsediyor. Birlikten güç doğacağına, ancak kurtuluşun böyle mümkün olacağına, aksi halde bugün olduğu gibi güç ve kuvvetimizin olmayacağına dikkat çekiliyor.

Taşların bir yapıyı oluşturması için belli bir biçime konması, sonra da bir plan dahilinde yan yana ve üst üste dizilmesi gerekir. Sonra bunlara bu işlemi yapacak özelliklere sahip bir ustanın bu işi yapması ve istenilen yapıyı meydana getirmesi gerekir (03/104). Böyle bir yapıyı oluşturduğunuzda doğanın olumsuz şartlarından korunmak için ona sığınacak ve barınacaksınız. Böyle bir yapı olmaz ise zemherinin soğuğunda donmaktan kurtulamazsınız. Yaşadığımız dünyanın şartlarını bilmek zorundayız.Her mevsimin kendine göre olumsuz yanlarının olduğunu biliyoruz. Bu şartları karşılamak için gelmeden geleceğe hazır olmamız lazımdır. Her mevsim bahar değildir. Mevsimlerin karı, dolusu, fırtınası, yağmuru, yakıcı sıcağı, dondurucu soğuğu var. Bunların hesabı yapılarak mevsimlerin olumsuz şartlarına dayanıklı bir yapı olması gerekir. El birliği, gönül birliği ve inanç birliği ile ayağa dikilmiş olmalı. İnsanlar sıcakta gölgesine, soğukta duldasına sığınacak, tabiatın tüm olumsuzlukları ile mücadele edecek güçte olmalıdır.

Yakın tarihli küresel mücadelede yer almak için (Bosna, Çeçenistan, Afganistan,vb.)  bireysel teşebbüslerin sonuçlarını insanlık hep birlikte gözlemledi. Bir delikten iki defa ısırılmak akıllılık değildir. O halde gençliğin heyecanıyla değil, olgunluğun tecrübesiyle ve vahyin rehberliği ile hareket etmek daha doğru olacaktır.

Zulme muhatap olan, sadece istilacıların girdiği ülke insanı değildir; insanlar dünyanın her yerinde müstekbirlerin dayatmalarıyla bu acıları yaşamaktadırlar. Zulüm, sadece fiziksel olumsuzluklara maruz kalmak değildir; doğru olduğuna inandığınız şeyleri yapamamak da başlı başına bir zulümdür. Bu anlamda her işin bir yöntemi vardır: Fena kokulardan kurtulmak için insanın önce kendi vücudundaki ter ve kir kokularından kurtulması, sonra çevreyi temizlemesi gerekir. Yeryüzünden zulmü kaldırmak için de, vahyin rehberine bakmamız, onu anlamaya çalışmamız, neyi nasıl yaptığını bilmemiz gerekir diyoruz doğru yapabilmek için.

Nebevi olgu, öncelikle fertlere yönelerek onların gönüllerini imanla dolduruyor; sonra inananların gönüllerini birbirlerine karşı güven ve sevgiyle doldurarak, sağlıklı bir toplum elde ediyor. O toplumun eliyle de önce çevresini, sonra dünyayı zalimlerin elinden kurtarmaya çalışıyor. Allah’ın toplumsal değişime koyduğu sünnet işte budur. Sünnetullah’a uymayan hareketlerin meşruiyeti yoktur. Müslümanın işi ise hedefine meşru yoldan ulaşmaktır.

Hareketlerinde meşruiyeti ilke edinmeyenler, hevalarının anaforuna kapılarak küresel zalimlere maşalık ve payandalık yapmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bu da küresel zulmün yerli temsilciliğine soyunmak olur.

Her coğrafyada bu role soyunmuş insanların varlığını bilmek zorundayız. İngilizlerin dünya siyasetinde bilinmesi gereken bir sözü vardır: "Bir yerde İngiliz karşıtı oluşumlar varsa, orada İngilizlere küfreden bir lider çıkartırız. Böylece  İngiliz karşıtlarını da biz kontrol ederiz." Bunu düşünmek gerekiyor. Ferasetli insanlar asla dolduruşa gelip dolmuşa binmezler, müslümanların da dolduruşa gelmemeleri gerekir diyoruz.

Soru 3- "Zulme rıza göstermek de zalimliktir" deniliyor. Bizler zulme uğrayanlara her hangi bir yardımda bulunamamakla zulme rıza mı gösteriyoruz? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Cevap : İnsanların sorumlulukları onların vüs’atlarıyla (güç ve imkanlarıyla) doğru orantılıdır. Allah kimseye vüsatinin üzerinde bir yük (sorumluluk) yüklemiyor (02/286). Ayrıca  bu konuda bir şey yapamamak küfre  razı olmak anlamına da gelmez. Çünkü rıza olayı derunîdir. Her insanın bir şeye razı olup olmaması, kendi içinde taşıdığı ve Allah’ın bildiği bir olaydır. Bu konuya şu hadis ışık tutmaktadır.

"Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin; buna gücünüz yetmezse, diliniz ile düzeltin; buna da gücünüz yetmezse kalbinizden buğz edin, o kötülerle ve kötülükle beraber olmayın" buyuruluyor. Bunu biraz açmaya çalışan Ebu Leys Es-Semerkandi ise şöyle ifade ediyor:

"Eliyle değiştirme, düzeltme devletin işi, diliyle düzeltme alimlerin, toplumun söz ustalarının, medyanın işi, kalbinden buğz etme de halkın işidir ki, halkın gönül vermediği bir iş asla başarıya ulaşamaz."

Burada "bir şey yapamamak"  fazla abartılı bir ifade olarak gözüküyor. Her halükarda insanın yapacağı bir şeyler vardır. En asgarisinden içinizde bu burukluğu hissetmeniz, onların insanlara yaptıklarından rahatsız olmanız, mazlumlara dua da bulunmanız da bir şeydir. Ancak kimse bununla tatmin olmak istemez. Gönül ister ki zalimin zulmünü tümüyle yeryüzünden kaldıralım. Keşke bunu yapabilseydik. Allah gücümüzün yettiğinden bize soracaktır. Buna olan inancımız güzel şeyleri temenni etmemize mani değildir. Bu insanın doğasıdır. Sevginiz ve nefretiniz yüzünüze mutlaka yansıyacaktır. Buna insanın kendisi de mani olamaz.

İnsan kendini daha iyi tanır. Yapılan zulümden razı olup olmadığını kendisi bilecektir. Gönlü kimlerle beraber ise o, onlardandır.  Bilirsiniz ki her suskunluk yapılanları onaylama anlamına gelmez. İnsanlar susarak da konuşurlar. Veya suskunluk fırtına öncesinin sessizliği anlamına da gelir. Siz kendinizi daha iyi tanırsınız. Yüreğiniz mazlumlarla birlikte çarpıyorsa, müsterih olun; siz zalimlerden değilsiniz...

 

 

 
 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'