Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

                                    Kaybolan Belleğimiz yahut Beyin Empotansı

 

“Kudüs, Kudüs, Ey Kudüs!

Seni unutursam iki elim kurusun

Dilim dağamağıma yapışsın”

5000 yıllık İsrail çocuklarına öğretilen şarkı

 

 

Halil S. BEKİROĞLU

 

 

Giriş

2002 yılı, sanat-edebiyat açısından pek olumlu bir yıl olmadı. Bu yılın tüm olumsuzlukları “11 Eylül” sendromu üzerine kurulmuştu. ABD’nin kendi güç odakları “ikiz kulelere” uçaklarla intihar dalışları yaptırdığında dünyada şok etkisi yaptı. Kimse böyle bir olayın ABD gibi bir süper devletin sınırları içerisinde meydana gelmesine ihtimal vermiyordu. Bunun dışarıdan yapılmış olması çok zordu. Senaryo hazırdı; bunu olsa olsa araplar, müslüman olan insanlar yapmışlardı! Nitekim G. W. Bush, bir el çabukluğu yöntemiyle müslümanlara karşı “Haçlı Seferleri” ilan ediverdi.

İki yöntem vardı; a) Daha önce 1991 yılından beri işgal, bombalama eylemi yaptığı Irak’a doğrudan müdahale etmekti. b) Afganistan. Burada el-Kaide örgütü, Taliban yönetimde olması ABD için hedefin ikinci şıkkı olsa da müdahale için birinci hedefti.

Nitekim suçlu Usame Bin Ladin, örgütü ise el-Kaide, bunlar kesin yapmışlardı(!). Nitekim düzmece senaryolar, kasetler, video bantlar hazırlanıp dost ülkelere dağıtıldı(!). Dünya kamuoyu manipüle edilecekti. Aslında ABD dışında buna kimse inanmadı.

ABD Afganistan’ı işgal etti. Büyük çapta müslümanlar katledildi. Toplu kıyımlar, akıllı(!) bombalar dağların altından girip Usame Bin Ladin’i aradılar. Dağ taş demeden günlerce bombalar yağdı. Afganlılar, müslümanlar toplu katliamlarla hunharca öldürüldü, yok edildi. Sonra işgal edildi ülke. Afganistan bugün işgal günlerini yaşıyor. ABD ise dünyayı kontrol edecek mevzileri teker teker kuşatmaya başladı. Kuzeyde böyle, güneyimizde Irak’ta ise durum aynı. Bir bahaneyle belki de 2003 yılının ilk aylarında işgal edilecek. Bunları yazmakla, edebiyatla-sanatla ne ilgisi var diyebilirsiniz.

Sorun burada.

Bu insanlar bizim insanlarımız, kardeşlerimiz, hane halkımız. Gönül bağlarımız, tarihi geçmişimiz, aynı kaynaktan beslendiğimiz bizim insanımız.

Ne çabuk unutuyoruz Cezayir’de ki işgalleri, katliamları. Çeçenistan kanayan yaramız bizim, her gün binlerce kez kahroluyoruz. Akan gözyaşlarımız, boğazımızdan geçmeyen lokmalar... Her gün bunlarla dolup taşan dayanılmaz görüntülerin vahşi ölüm sahnelerinin altında susmaktan başka ne yapıyoruz. Ya Filistin, İsrail işgali, yok etme yöntemi. Her gün onlarca şehit kardeşlerimizin dramı, bunlar bizim hayatımızın bir başka yanı değil mi?

Sanatçı, bunlara kayıtsız kalmamalı, bu sorumluluğu kendi halkıyla, insanıyla paylaşmalıdır. Paylaşmalıyız bunları, geçmişte olan hadiselerle, bunların aynı olduğunun altını çizmeliyiz. Kendi ülkemizin başına gelen olaylar böyle başlamıştı. I. Dünya Savaşı yıllarında... Aynı yöntemlerle işgal devletlerince Anadolu paylaşıldı... Bunların konumuz itibariyle daha çok tarihçileri ilgilendirdiğini biliyorum. Sanatçıyı da ilgilendirdiği inancındayım. Kendini bunlardan bu konulardan soyutlamamalıdır. Şairi, yazarı, romancısı, ressamı temel konunun bu olduğu kanatindeyim.

Ülke işgal edilince, önce gitmek istemediler. Batılı devletler, daha sonraları yerlerini dolduracak ehil eller aradılar. Bu etkin sadık(!) kimselere teslim ettikden sonra ancak Anadolu’yu terk ettiler. Osmanlı devletinin son dönemi böyle başladı, sonu çok acı oldu.

Osmanlıyı kendi ülkesinden kovanlar, özel kanunla yurt dışına çıkartıldılar. Osmanlıya ait ne varsa hepsi bir anda silindi. Medeniyetin, hukukun yok artık. Kesilen kolun bacağın değil, şah damarını koparttılar.

Batılı Devlet - Söylemleri:

“Kanla, irfanla kurduk bu Cumhuriyeti” ifadesi şimdi daha çok belirginleşiyordu. Yeni bir döneme giriliyordu. Kimilerince bu Anadolu ihtilaliydi. Kimi devrim dedi, inkılaplar daha çağdaş olur diyenler de vardı. Çağdaş olunca batıya açıldık, kanunları batı normlarına uygun hale getirdik(!) Çünkü hepsini oradan ithal ettik, bünyemize katmaya çalıştık(!).

Devlet kuruldu, cumhuriyet ilan edildi. Ordusu, kurumları her şey varda insan nerede. Ya halk, bunları benimsedi mi?

Halk bütün bu olanlara hiç de sıcak bakmadı. Benimsemedi. Kendini hala halifeye bağlı sayıyordu. Y. K. Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanında bu tavır açıkça görülür.

Devlet, bir yöntem denemeliydikurumlar eliyle. Kendi söylemini halka nasıl ulaştıracaktı? Bunların kurumsal aşamalarının ilkini “Türk Ocakları” üstlendi (Gerçi Türk Ocaklarının kuruluşu eskilere dayanıyordu 1912). Çağdaş bir ulus inşa etmek açısından hiç şüphesiz Türk Ocaklarının fonksiyonları önemliydi. İslam değil, Türklüğü Anadolu insanı için kollektif bağ olarak almaktaydı. Türk Ocakları, ulusal kimliği inşa ederek, kültürel birliği sağlamakla sınırlı kalmayacaktı.

Aynı zamanda geleneksel anlayıştan uzak batılı, modern bir toplum oluşturmak gibi bir misyonda üstlenmişti. Hamdullah Subhi’ye göre, Türk Ocakları batının doğudaki temsilcisiydi. Türk Yurdu dergisi, yine bu ocakların bir yayın organıydı. Bir yandan modern türk toplumu yetişecek, diğer yandan da irtica ile mücadele eden bir dergi olacaktı. Elbette irtica derken, okurlar neyi kastettiğini anlayacaklardır. Söz konusu İslam’ın karşısına dayatılan batılı normlardı.

Genel yapısı itibariyle CHP’nin kontrolu altında olan Türk Ocakları 1931 yılında yine bu partiye katılımıyla kapatılmış oldu.

Tek partili rejim iktidarda yoluna devam etmekteydi. Yapılan inkılaplar, modrenleşme çabaları pek de benimsenmemişti. Halk bir türlü kabullenememişti. Rejimin önderleri inkılaplara karşı halkın umarsızlığından rahatsız oldular. Onların günlük yaşamlarından, pratikte nasıl bir paralellik kurulur, bunun çözümünü aramakta gecikmediler. Bu dönemde Halkevleri, CHP tarafından 1931 yılında halka inkılapların benimsetilmesi açısından kuruluyordu.

Halkevlerinin genel amacı inkılapları bütün alanlara taşımaktı. Cumhuriyet rejimi ile aydınlar halka inkılapları anlatacaktı. Nitekim tüzükte de en önemli faaliyet alanı olarak; dil, edebiyat, tarih, güzel sanatlar, tiyatro vb. gibi önemli alanlar (belirtilmektedir) seçilmişti.

Rejimin önderleri bir işin farkına vardılar. Uygulanan projelere halk gizli bir direnç gösteriyordu. Halkın hala bir inancı vardı. Oluşturulmaya çalışılan ulusal kimliğe karşı İslam hala ayaktaydı. Asıl problem buydu. Bunu köyden başlatmak daha uygun olacağı kanısına vardılar. Halkevlerini köylere yaymaya, Halkodaları adı altında kurulmasına karar verdiler. Halkevleri, halkodaları ulusal birliği sağlamak adına çalışmalar yaptılar. Bunların olumlu oldukları söylenemez. Nitekim bunlarda tek parti dönemi kurumlarıydılar. Daha doğru bir tanım yaparsak CHP’nin siyaset ajanları oldukları açıkça belliydi. Halkevleri yöneticisi olabilmenin tek şartı parti üyesi olmaktı. CHP ile organik bağ çok net olarak görülmekteydi.

Kurumsal olarak halkevleri bir söylemi doğrudan halka aktarmaktaydı: Rejimin temel ilkelerini yaygınlaştırmak! İnkılapları, batılı değer yargılarını despot bir tavırla insanlara dikte ettirdiler. Nitekim Kadro dergisi “... inkılabın irade ve menfaati ... azlık fakat ileri bir kadronun iradesinde temsil olunur... İnkılabın derinleşmesi demek... inkılap ahlak ve disiplininin ileri bir kadronun dimağından genç neslin, şehir halkının ve köylünün dimağına inmesi ve yerleşmesi demektir.”

Ona teknik aşısı yapacağız... İleri tekniğin olgun yemişlerini elleriyle toplayan, gözleriyle gören köylü artık yobazların ve softaların safsatalarına kulak asar mı? İnkılapçı aklın an’ane ve görenek karşısında üstünlüğünü gören köylü artık ileri münevvere (yaban) diyebilir mi? “(Kadro, nisan, sayı 16, 1933)

Açıkça görülmektedir o devrin temel anlayışı, fikriyatı, düşüncesi. “Otoriter bir yönetimle devrimler sürdürülecek, derinleştirilecek ve yeni bir ulus meydana getirilecektir”.(1)

Devamı Gelecek Sayıda

 

 

 
 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'