
Kaybolan Belleğimiz yahut Beyin Empotansı
“Kudüs, Kudüs, Ey
Kudüs!
Seni unutursam iki
elim kurusun
Dilim dağamağıma
yapışsın”
5000 yıllık İsrail
çocuklarına öğretilen şarkı
Halil S. BEKİROĞLU
Giriş
2002 yılı,
sanat-edebiyat açısından pek olumlu bir yıl olmadı. Bu yılın tüm olumsuzlukları
“11 Eylül” sendromu üzerine kurulmuştu. ABD’nin kendi güç odakları “ikiz
kulelere” uçaklarla intihar dalışları yaptırdığında dünyada şok etkisi yaptı.
Kimse böyle bir olayın ABD gibi bir süper devletin sınırları içerisinde meydana
gelmesine ihtimal vermiyordu. Bunun dışarıdan yapılmış olması çok zordu. Senaryo
hazırdı; bunu olsa olsa araplar, müslüman olan insanlar yapmışlardı! Nitekim G.
W. Bush, bir el çabukluğu yöntemiyle müslümanlara karşı “Haçlı Seferleri” ilan
ediverdi.
İki yöntem vardı;
a) Daha önce 1991 yılından beri işgal, bombalama eylemi yaptığı Irak’a doğrudan
müdahale etmekti. b) Afganistan. Burada el-Kaide örgütü, Taliban yönetimde
olması ABD için hedefin ikinci şıkkı olsa da müdahale için birinci hedefti.
Nitekim suçlu Usame
Bin Ladin, örgütü ise el-Kaide, bunlar kesin yapmışlardı(!). Nitekim düzmece
senaryolar, kasetler, video bantlar hazırlanıp dost ülkelere dağıtıldı(!). Dünya
kamuoyu manipüle edilecekti. Aslında ABD dışında buna kimse inanmadı.
ABD Afganistan’ı
işgal etti. Büyük çapta müslümanlar katledildi. Toplu kıyımlar, akıllı(!)
bombalar dağların altından girip Usame Bin Ladin’i aradılar. Dağ taş demeden
günlerce bombalar yağdı. Afganlılar, müslümanlar toplu katliamlarla hunharca
öldürüldü, yok edildi. Sonra işgal edildi ülke. Afganistan bugün işgal günlerini
yaşıyor. ABD ise dünyayı kontrol edecek mevzileri teker teker kuşatmaya başladı.
Kuzeyde böyle, güneyimizde Irak’ta ise durum aynı. Bir bahaneyle belki de 2003
yılının ilk aylarında işgal edilecek. Bunları yazmakla, edebiyatla-sanatla ne
ilgisi var diyebilirsiniz.
Sorun burada.
Bu insanlar bizim
insanlarımız, kardeşlerimiz, hane halkımız. Gönül bağlarımız, tarihi geçmişimiz,
aynı kaynaktan beslendiğimiz bizim insanımız.
Ne çabuk unutuyoruz
Cezayir’de ki işgalleri, katliamları. Çeçenistan kanayan yaramız bizim, her gün
binlerce kez kahroluyoruz. Akan gözyaşlarımız, boğazımızdan geçmeyen lokmalar...
Her gün bunlarla dolup taşan dayanılmaz görüntülerin vahşi ölüm sahnelerinin
altında susmaktan başka ne yapıyoruz. Ya Filistin, İsrail işgali, yok etme
yöntemi. Her gün onlarca şehit kardeşlerimizin dramı, bunlar bizim hayatımızın
bir başka yanı değil mi?
Sanatçı, bunlara
kayıtsız kalmamalı, bu sorumluluğu kendi halkıyla, insanıyla paylaşmalıdır.
Paylaşmalıyız bunları, geçmişte olan hadiselerle, bunların aynı olduğunun altını
çizmeliyiz. Kendi ülkemizin başına gelen olaylar böyle başlamıştı. I. Dünya
Savaşı yıllarında... Aynı yöntemlerle işgal devletlerince Anadolu paylaşıldı...
Bunların konumuz itibariyle daha çok tarihçileri ilgilendirdiğini biliyorum.
Sanatçıyı da ilgilendirdiği inancındayım. Kendini bunlardan bu konulardan
soyutlamamalıdır. Şairi, yazarı, romancısı, ressamı temel konunun bu olduğu
kanatindeyim.
Ülke işgal
edilince, önce gitmek istemediler. Batılı devletler, daha sonraları yerlerini
dolduracak ehil eller aradılar. Bu etkin sadık(!) kimselere teslim ettikden
sonra ancak Anadolu’yu terk ettiler. Osmanlı devletinin son dönemi böyle
başladı, sonu çok acı oldu.
Osmanlıyı kendi
ülkesinden kovanlar, özel kanunla yurt dışına çıkartıldılar. Osmanlıya ait ne
varsa hepsi bir anda silindi. Medeniyetin, hukukun yok artık. Kesilen kolun
bacağın değil, şah damarını koparttılar.
Batılı Devlet -
Söylemleri:
“Kanla, irfanla
kurduk bu Cumhuriyeti” ifadesi şimdi daha çok belirginleşiyordu. Yeni bir döneme
giriliyordu. Kimilerince bu Anadolu ihtilaliydi. Kimi devrim dedi, inkılaplar
daha çağdaş olur diyenler de vardı. Çağdaş olunca batıya açıldık, kanunları batı
normlarına uygun hale getirdik(!) Çünkü hepsini oradan ithal ettik, bünyemize
katmaya çalıştık(!).
Devlet kuruldu,
cumhuriyet ilan edildi. Ordusu, kurumları her şey varda insan nerede. Ya halk,
bunları benimsedi mi?
Halk bütün bu
olanlara hiç de sıcak bakmadı. Benimsemedi. Kendini hala halifeye bağlı
sayıyordu. Y. K. Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanında bu tavır açıkça görülür.
Devlet, bir yöntem
denemeliydikurumlar eliyle. Kendi söylemini halka nasıl ulaştıracaktı? Bunların
kurumsal aşamalarının ilkini “Türk Ocakları” üstlendi (Gerçi Türk Ocaklarının
kuruluşu eskilere dayanıyordu 1912). Çağdaş bir ulus inşa etmek açısından hiç
şüphesiz Türk Ocaklarının fonksiyonları önemliydi. İslam değil, Türklüğü Anadolu
insanı için kollektif bağ olarak almaktaydı. Türk Ocakları, ulusal kimliği inşa
ederek, kültürel birliği sağlamakla sınırlı kalmayacaktı.
Aynı zamanda
geleneksel anlayıştan uzak batılı, modern bir toplum oluşturmak gibi bir
misyonda üstlenmişti. Hamdullah Subhi’ye göre, Türk Ocakları batının doğudaki
temsilcisiydi. Türk Yurdu dergisi, yine bu ocakların bir yayın organıydı. Bir
yandan modern türk toplumu yetişecek, diğer yandan da irtica ile mücadele eden
bir dergi olacaktı. Elbette irtica derken, okurlar neyi kastettiğini
anlayacaklardır. Söz konusu İslam’ın karşısına dayatılan batılı normlardı.
Genel yapısı
itibariyle CHP’nin kontrolu altında olan Türk Ocakları 1931 yılında yine bu
partiye katılımıyla kapatılmış oldu.
Tek partili rejim
iktidarda yoluna devam etmekteydi. Yapılan inkılaplar, modrenleşme çabaları pek
de benimsenmemişti. Halk bir türlü kabullenememişti. Rejimin önderleri
inkılaplara karşı halkın umarsızlığından rahatsız oldular. Onların günlük
yaşamlarından, pratikte nasıl bir paralellik kurulur, bunun çözümünü aramakta
gecikmediler. Bu dönemde Halkevleri, CHP tarafından 1931 yılında halka
inkılapların benimsetilmesi açısından kuruluyordu.
Halkevlerinin genel
amacı inkılapları bütün alanlara taşımaktı. Cumhuriyet rejimi ile aydınlar halka
inkılapları anlatacaktı. Nitekim tüzükte de en önemli faaliyet alanı olarak;
dil, edebiyat, tarih, güzel sanatlar, tiyatro vb. gibi önemli alanlar
(belirtilmektedir) seçilmişti.
Rejimin önderleri
bir işin farkına vardılar. Uygulanan projelere halk gizli bir direnç
gösteriyordu. Halkın hala bir inancı vardı. Oluşturulmaya çalışılan ulusal
kimliğe karşı İslam hala ayaktaydı. Asıl problem buydu. Bunu köyden başlatmak
daha uygun olacağı kanısına vardılar. Halkevlerini köylere yaymaya, Halkodaları
adı altında kurulmasına karar verdiler. Halkevleri, halkodaları ulusal birliği
sağlamak adına çalışmalar yaptılar. Bunların olumlu oldukları söylenemez.
Nitekim bunlarda tek parti dönemi kurumlarıydılar. Daha doğru bir tanım yaparsak
CHP’nin siyaset ajanları oldukları açıkça belliydi. Halkevleri yöneticisi
olabilmenin tek şartı parti üyesi olmaktı. CHP ile organik bağ çok net olarak
görülmekteydi.
Kurumsal olarak
halkevleri bir söylemi doğrudan halka aktarmaktaydı: Rejimin temel ilkelerini
yaygınlaştırmak! İnkılapları, batılı değer yargılarını despot bir tavırla
insanlara dikte ettirdiler. Nitekim Kadro dergisi “... inkılabın irade ve
menfaati ... azlık fakat ileri bir kadronun iradesinde temsil olunur...
İnkılabın derinleşmesi demek... inkılap ahlak ve disiplininin ileri bir kadronun
dimağından genç neslin, şehir halkının ve köylünün dimağına inmesi ve yerleşmesi
demektir.”
Ona teknik aşısı
yapacağız... İleri tekniğin olgun yemişlerini elleriyle toplayan, gözleriyle
gören köylü artık yobazların ve softaların safsatalarına kulak asar mı?
İnkılapçı aklın an’ane ve görenek karşısında üstünlüğünü gören köylü artık ileri
münevvere (yaban) diyebilir mi? “(Kadro, nisan, sayı 16, 1933)
Açıkça
görülmektedir o devrin temel anlayışı, fikriyatı, düşüncesi. “Otoriter bir
yönetimle devrimler sürdürülecek, derinleştirilecek ve yeni bir ulus meydana
getirilecektir”.(1)
Devamı Gelecek
Sayıda