Yıl 22  Sayı 289 Ocak 2003
Bu Sayıda
 

Türkiye’de Değişim İvme Kazanıyor/Kökleşiyor

Dünyadaki gelişmeler az veya çok her ülkeyi etkilemektedir. Ancak Türkiye diğerlerine göre çok daha fazla etkilenmekte, önemli dış gelişmelerle birlikte ciddi sorunlar yaşamaktadır. Aynı zamanda, Türkiye’de, taşlar yerine oturmadığı, çok ciddi anlamda kavram kargaşası yaşanageldiği için gündemde yeralan konular normal çerçevesinin dışına çıkarılarak bir rejim sorunu haline de dönüştürülebilmektedir. Dolayısıyla bu ayın öne çıkan gündem maddelerini (AB süreci ve buna bağlı Kıbrıs sorunu, Irak savaşı,...) yorumlarken sadece bu olayların arka planını ve muhtemel gelişmeleri ortaya koymak, analiz etmek yeterli olmamakta, bazı sorular havada kalabilmektedir. O nedenle gündemi yorumlarken Türkiye’deki temel tartışmaları tekrar tekrar dikkatinize sunmak bizim için bir zorunluluk haline gelmektedir.

Bilindiği gibi global sistemin yeni dengelere oturtulması sürecinin başlamasıyla birlikte Türkiye’deki değişim ivme kazanmaya başladı. İki yüz yılı aşkın bir süredir Batılılaşma mücadelesi veren güçlerin geçmişteki tüm çabalarına karşın aldıkları yol ile son yirmi-yirmibeş yıldır gerçekleştirilenler kıyaslandığında karşımıza kaygı verici bir manzara çıkmaktadır. Konjonktürün sağladığı imkanlarla ortaya çıkan bu değişimler, özellikle kendilerini İslam ile tavsif edenlerin ve/veya İslami retoriği kullananların başrolünü oynadıkları senaryolarda açıkça gözlemlenebilmektedir. Yani global sistem ve aktörlerinin Türkiye’ye önemli bir misyon yüklemeleriyle birlikte içeride değişime karşı direnen statükocu çevrelerin pabucu dama atılmaya başlanmıştır. Statükoyu, daha doğru bir ifadeyle, statükodan neşet eden çıkarlarını ve konumlarını korumaya çalışan bu güçler, konjonktürün aleyhlerine değişmesine rağmen "devlet" maskeli operasyonlarını her fırsatta devam ettirmektedirler. Bunun en yeni ve en çarpıcı örneği de YÖK Başkanı ve bazı rektörlerin hükümete diklenmeleri, adeta meydan okumalarıyla ortaya çıkmıştır... Ancak "devlet" maskesiyle derinliklere inen bu güç odaklarının tek bir blok oluşturamamaları/homojen bir yapı arz etmemeleri ve dış dinamiklerin etkisine açık olmaları, bu güçleri zayıflatıcı, değişim yanlılarını güçlendirici bir fonksiyon icra etmektedir.

Hayati önemi dolayısıyla tekrar tekrar gündeminize getiriyor ve özellikle altını kalın çizgilerle çiziyoruz ki söz konusu bu değişim sürecinde kilit kavram "İslam", daha çok kullanılan ve kültürel bağlamda öne çıkarılan "Müslüman" kavramıdır. Zira bu projenin arkasında yeralan dış ve iç odaklar bilmektedirler ki Türkiye ve benzeri ülkelerde devlet ile toplum arasında bir konsensüsün sağlanması "din" konusundaki mutabakat ile doğrudan alakalıdır. Bu vazgeçilmez bağlantı dolayısıyla geçmişte uygulanan başarısız yöntemlerden vazgeçilerek toplumun kendinden kabul ettiği entellektüeller, teologlar, kanaat önderleri ve liderler kanalıyla planlı bir değişim projesi uygulamaya sokulmakta ve farklı bir retorik ile yıllardır itiraz edilen Batılı kavramları ve değerler sistemini zorlanmadan kabul ettirebilmektedirler... Üstelik bu şeytanî kabulleniş, "ikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif" ilkesizliğini seçen bahtsızlarca "az bir paha" karşılığında cansiperane gayretlerle yaygınlaşmakta, kök salmaya başlamaktadır. Artık şu hususun altı çizilmelidir ki, bundan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin tercihleri, değişmezleri, dini ilkeleri bu değişmezlerle telif çabaları; Türkiye’nin global sistem içerisindeki yeri, ABD ve AB’nin Türkiye’nin dış ve iç sorunlarına etkisi göz önüne alınmadan, "bağımsızlık", "müslüman kardeşliği", "savaş karşıtlığı" vb. müphemleştirilmiş kavramlara dayalı söylemlerle gündemi yorumlamak, abesle iştigalden başka bir anlam ifade etmemektedir.

Bu bağlamda, AB’nin Kopenhag’da gerçekleştirdiği zirve sonrası yapılan yorumlar ve değerlendirmeler bir zemine oturtulabilecek, sistem içi odaklarla "sistem dışı" çevrelerin tavırları anlamlandırılabilecektir...

Aslında dikkatle bakıldığında Türkiye’de iki temel eksenin varlığından söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi, sistem ile ilgili ne kadar ciddi eleştirisi olursa olsun temel felsefe itibarıyla sisteme radikal karşıtlığı bulunmayan çevrelerdir. İkincisi ise, sistem içi tartışmalarda ve mücadelelerde taraf olmayan, ancak yaşadığı coğrafyada geleceğini kurmak adına alternatif dünya görüşünü, değerler sistemini ilkeli ve bütüncül bir şekilde ortaya koymaya çalışanlardır. Bu iki temel ayrımın, özellikle birincisi içerisindeki farklılıklar esastan çok detaya yönelik tartışmalarla ortaya çıkmakta, toplum bu kavgaların arka planından habersiz kalmaktadır. Örneğin AB süreci, "kıblesini" Batı’ya çeviren Türkiye Cumhuriyeti’nin düşünsel/ideolojik, siyasal, ekonomik ve kültürel çerçevede aks değişimini kökleştirme, geri dönülemez bir sisteme oturtma çabasından başka bir şey değildir. Burada kendini İslam ile tavsif edenlerin önünde iki alternatif bulunmaktadır. Ya sistemin temel değerleriyle, değişmezleriyle bir "uzlaşma" yolu bulacaklar, ya da sistem dışına itilerek marjinalleştirileceklerdir... Uzlaşmayı reddeden ve kendi yollarının sistemin tavrıyla birebir bağlantılı olmadığının bilincinde olanların tavrı insanlık tarihinden bu yana net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ve bu netliği bazı fetret dönemleri gölgeleyemez. Gelelim "sistem içi" mücadeleyle bir yerlere varmak istediklerini ifade ederek yola çıkıp sistemin bir parçası haline dönüşenlere... Bunlar sadece içerisinde yaşadıkları sistemi kontrol eden güçler tarafından değil, aynı zamanda bölgeyi ve dünyayı kontrol eden global sistemin aktörleri tarafından da önemsenmektedirler. Herkes kendi bakış açısıyla ne söylerse söylesin, nasıl bir tevil yaparsa yapsın bu projenin sahipleri ne yapmak istediklerini çok iyi bilmekte ve bu projelerini gerçekleştirirken ilkelerinden taviz vermenin hayati öneme sahip olduğunun bilincinde adımlarını atmaktadırlar. Oysa AB konusuna sistem-içi mücadelesine avantaj sağlamak açısından yaklaşanlar, bilerek veya bilmeyerek mücadele ettikleri zihniyetin toplumda kök salmasına katkıda bulunmaktadırlar.

Nitekim AB ülkelerinin Türkiye’ye bakış açısının yukarıda özetlendiği gibi olduğu alınan kararla da ortaya çıkmıştır. Ne var ki AB’ne üye ülkeler arasındaki güç ve çıkar mücadelesi ve bu ülkelerin kendi iç dengeleri nedenleriyle olumsuz bazı yaklaşımlar sergilenmesini de yadırgamamak gerekmektedir. Zira talep eden, her zaman, muhatabının isteklerini karşılamak zorundadır. Hele talep eden, Türkiye gibi, elinde bulundurduğu avantajları dahi kullanabilecek yapıya sahip olmayan ve derin bir kriz sonrası tam bir zaafiyet içerisinde bulunan bir ülkeyse! Tüm bu olumsuzluklara karşın Türkiye’nin AB’nden aldığı "tarih için tarih" nitelemesini aşan "söz", dünyadaki gelişmelerin dayattığı bir zorunluluğu ifade etmektedir. AB içerisinde önemli bir ağırlığa sahip olan ve AB’nin liderliğine oynayan Almanya ve Fransa’nın iç kamuoylarını tatmin amaçlı tepkilerine rağmen ABD’nin konuyla ilgili baskıları da sonuçta etkili olmuştur. Keza yıllardır Türkiye’nin müzmin düşmanı (?!) olarak sunulan NATO’daki müttefiki Yunanistan’ın AB içerisindeki yaklaşımı da bizce şaşırtıcı değildir. Çünkü Türkiye’nin AB’ne girişi Yunanistan’ın Türkiye ile çözemediği sorunlarının hallinde önemli bir açılım sağlayacaktır. Aynı zamanda AB üyesi olması nedeniyle söz konusu sorunların çözümünde Yunanistan avantajlı bir konumda bulunmaktadır. Bu çerçevede, her ne kadar bazı çevreler AB süreciyle ilişkilendirilmemesi konusunda hassas davransalar da fiilen Türkiye’nin AB’ne giriş süreciyle paralel yürütülen Kıbrıs görüşmeleri de büyük önem arzetmektedir. Özellikle sıkışık bir "termin" ile taraflara sunulan Annan Planı’nın 12 Aralık 2002 – Kopenhag Zirvesi öncesinde taraflara kabul ettirilmeye çalışılması ve bu girişimden sonuç alınamaması, Yunanistan’dan çok Türkiye’yi zor bir pozisyona sokmuş bulunmaktadır. Ayrıca Güney Kıbrıs’ın AB’ne üyeliğinin netleşmesi de Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’ı avantajlı hale sokmuştur. Bu durumda, Türk tarafı, Annan Planı’nı 28 Şubat tarihine kadar müzakere edip sonuçlandırmaz ise Türkiye’nin AB’ne üyelik sürecinde ciddi sıkıntılar ortaya çıkması kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Yani Kıbrıs sorununun bir an önce çözümü yönünde hem AB’den, hem de ABD’den Türkiye’ye yoğun baskılar uygulanacağı açıktır. Keza Türkiye’deki AB’ne üyeliği en kısa zamanda isteyen çevrelerle, Kuzey Kıbrıs’ta "kırk katır mı, kırk satır mı?" durumuna düşürülen Kıbrıslı Türkler’in baskıları da Türkiye’yi köşeye sıkıştıracağa benzemektedir. Nitekim AK Parti hükümeti de Kıbrıs konusunda artık finale yaklaşıldığını, statükonun sürdürülmesinin mümkün olmadığını görmüş olmalı ki resmi söylemle ters düşen mesajlar vermekten imtina etmemektedir. En önemlisi de sorunun çözümlenmemesi halinde nelerle karşılaşılacağı konusunda çok açık beyanlarda bulunulması ciddi bir politika değişikliğinin işaretlerini vermektedir. Ancak yeni hükümetin bu farklılığı pratikte yeni bir politikaya dönüşmesi için bir takım mutabakatlara ihtiyaç bulunmaktadır. Öyle ki, bu konu, AB’ne karşı farklı yaklaşımlar içerisinde bulunan iç odakların politik manivelası haline dönüşmeden hükümetin bir uzlaşma yolu bulması bir zorunluluk haline gelmiştir. Üstelik, Kıbrıs’ta 1974 müdahalesine zımni olarak vize veren ABD’nin, kendi çıkarlarına uygun bir çözümü dikte etmekten geri durmayacağının tüm iç ve dış odaklar farkında bulunmaktadır. Ancak, bu yöndeki baskılar uzun bir süredir devam etmesine rağmen bugün gelinen nokta kestirilememiştir.

"YURTTA SULH CİHANDA SULH" MU ?!...

ABD, kendi gücünü dengeleyecek bir devletin veya blokun olmaması nedeniyle kendi çıkarları gereğince, kendi damgasını taşıyan uluslararası hukuku (?!) hiçe sayıp isteklerini her konuda dayatmaktadır. Bu, yoğunlaşarak gündemdeki yerini alması kuvvetle muhtemel Irak’a müdahale konusunda da böyle... BM silah denetçileri, sözde görevlerini yürütmekte, ABD, BM’de Irak’a müdahaleyi meşrulaştırıcı karar çıkarmaya çalışmakta, Türkiye’de bazı devlet organları da kamuoyuna açıklanan resmi/diplomatik söylemlerinde ve muhalefetin konuyla ilgili yaklaşımlarında hep BM kararları doğrultusunda hareket edilmesine atıfta bulunmaktadırlar. Oysa söz konusu BM kararının uluslararası ilişkilerde bazı dengelerin korunması ötesinde, güçlü ülkeler için, belirleyici bir özelliği bulunmamaktadır. ABD için aslolan bölgesel hakimiyetini güçlendirmek, petrol vb. zenginlikleri kontrol altına almak ve artık işlevselliğini yitirmiş bulunan bölgedeki krallıklar, şeyhlikler ve diğer diktatörlüklerin yerine konjonktüre uygun yeniden yapılanmayı gerçekleştirmektir. ABD, bölgede, "tepeden inmeci" yöntemlerle de olsa "demokratik" yapılanmaların boy göstermesini arzulamakta ve bunlar içinde laik – demokratik "Müslüman" Türkiye’yi (Türk Müslümanlığı) model olarak sunmak istemektedir. Ve bunları gerçekleştirirken ABD, stratejik müttefikleri olan İsrail ve Türkiye’yi de yanında görmek istemekte, gerektiğince bu ülkeleri de gelişmelere müdahil kılmak durumundadır. Bu bağlamda bölgede kendine has bir konumu ve misyonu bulunan İsrail, ABD ile koordineli olarak hazırlıklarını sürdürmekte, daha çok bir savunma savaşının hazırlıklarını ikmal etmiş gözükmektedir. Türkiye ise sadece Irak konusunda değil tüm sorunlarda ciddi bir kararsızlık/belirsizlik yaşamakta, değişim sürecine paralel olarak bir yerlere doğru hızla sürüklenmektedir. Buna rağmen Türkiye, Irak sorunuyla ciddi düzeyde ilgilenmek durumuyla karşı karşıya bulunmaktadır. Zira, gerek PKK sorunu ve bölgede müzmin sorun haline bilerek dönüştürülen "Kürt Sorunu" nedeniyle Kuzey Irak’a bigane kalamaz Türkiye. Uzun yıllardır Türkiye’yi manipüle edici bir enstrüman olarak kullanılan Kürt sorununun çözümünde belirleyici olmaktan vazgeçemez. Aksi takdirde bölgede Kürt Devleti kurulacağı yönündeki açıklamalar ve girişimlere başta stratejik müttefiki ABD’nin geçmişte olduğu gibi göz yumması söz konusu olabilecektir. Keza, ta Lozan’dan bu yana hak iddia ettiği Kerkük ve Musul konusuna da bigane kalamayacaktır. Ve Türkiye Irak’ta yaşayan Türkmenlerin savaş sonrası Irak’taki haklarını gözardı edemeyecektir... Türkiye’nin Irak konusundaki bu bağlantılarının yanı sıra söz konusu savaşa direkt katılmasının doğuracağı mahsurların da bulunduğu hesap dışı tutulmayacaktır. Dolayısıyla bu şartlar Türkiye’yi köşeye sıkıştırmış bulunmaktadır. Öyle ki 1990’lı yıllarda Turgut Özal’ın politikalarına "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesini gerekçe göstererek yol vermeyen TSK’nin bir kesimi, ABD’nin gerektiğinde Türkiye’yi bölgeye müdahil kılmak için "Kürt Devleti" kurulması tehlikesini canlı tutmasıyla Irak’a askeri müdahaleyi ciddi olarak gündemine almış durumdadır. Buna karşın, hala Türkiye’nin klasik dış politikasından sapmasını istemeyen değişik odaklar bulunmaktadır. Dolayısıyla her konuda olduğu gibi Irak konusunda da farklı sesler yükselmekte ve farklılıkların dayandığı temel bir mutabakatta henüz ortada gözükmemektedir. Bu ahval içerisinde bile bir kısım çevreler, iktidarın tavrını merak etmekte ve bu tavrı AK Parti’nin hangi ufuklara yöneleceğinin bir mihengi olarak algılamaktadır. Öyle ki, bu çevreler, AK Parti hükümetinin "neo – Erbakancı" bir politika mı, yoksa "neo – Özalcı" bir politika mı izleyeceğini sorgulayarak Turgut Özal’ın bölgeyle ilgili yaklaşımlarını salık vermektedirler. Diğer bir kesim ise, Türkiye’nin savaşın dışında kalması ve dolayısıyla "bağımsız" bir politika izlemesini, eğer mecbur kalınırsa BM kararları çerçevesinde üs kolaylığı ve limanların ABD kuvvetlerine açılmasıyla iktifa edilmesini savunmaktadırlar. Statükocu ve "bağımsızlık" yanlısı iki değişik yaklaşımın ortak paydasını oluşturan bu politikanın uygulanabilir olup-olmadığını tartışmak ise kimsenin işine gelmemektedir. Zira, ABD ile bu kadar içli-dışlı olan, ABD’nin istekleri doğrultusunda İsrail ile ilişkilerini stratejik ortak düzeyine çıkarmak için ciddi ve talihsiz adımlar atan Türkiye’nin opsiyonlarının neler olduğu ve bunların sonuçları dikkate alınmadan böyle bir tavır sergilenmektedir. Daha somut ifadeyle, statükocu bir yaklaşıma sahip olan bu sözde ulusal bağımsızlık yanlılarının bağımsızlıktan anladıklarıyla bugünün dünyasında yaşanan gerçekler birbirine uymamaktadır.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz iki yaklaşımın ötesinde, gerçekten Türkiye’nin emperyalist Batı’nın karşısında bir pozisyona sahip olmasını arzulayanların yaklaşımı ise takdire şayan bir politikadır. Ancak Türkiye’nin tarihi köklerine dayalı, ilkeli bir politika izlemesinin, bugüne kadar sürdürdüğü politikalardan vazgeçmesi, referanslarını Batılı değerlerden alan zihniyetini değiştirmesi ve yeniden yapılanmasıyla mümkün olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Oysa gerek geçmişteki yöneticilerin ve gerekse günümüzdekilerin bu meyanda bir niyet beyanı söz konusu bile edilmemekte, bu yönde bir yaklaşımı ifade ederek amacını aşan niyet beyanlarının sahipleri, durumdan vazife çıkaran sivil ve askeri unsurlarca vatan haini ilan edilegelmektedir. Bu gerçekler karşısında bazı refiklerimizin ABD’nin Türkiye’ye "üçüncü sınıf" sömürge ülkesi muamelesi yapmasına karşı çıkması ise bir duyarlılıktan öteye bir anlam ifade etmemektedir. Ayrıca, bu savaşın hedefinin İran, Suriye ve hele hele Türkiye olduğunu söylemeleri ise Türkiye’nin global sistem içerisindeki yerini, ABD ile göbek bağını görmezlikten gelme anlamına gelmektedir...

Müslümanca bir yaklaşımın, muvahhidçe bir duruşun özlemini çeken tüm müslümanlar olarak, bunun gereklerini bir kez daha ciddi düzeyde düşünmek, bu vesileyle bir kez daha elzem gözükmektedir. Hele Tevhid’den Şirke doğru bir kayışın cari olduğu bu "fetret" döneminde bu muhasebe daha da hayati bir önem arz etmektedir.

 

 

 
 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'