
Türkiye’de
Değişim İvme Kazanıyor/Kökleşiyor
Dünyadaki
gelişmeler az veya çok her ülkeyi etkilemektedir. Ancak Türkiye diğerlerine göre
çok daha fazla etkilenmekte, önemli dış gelişmelerle birlikte ciddi sorunlar
yaşamaktadır. Aynı zamanda, Türkiye’de, taşlar yerine oturmadığı, çok ciddi
anlamda kavram kargaşası yaşanageldiği için gündemde yeralan konular normal
çerçevesinin dışına çıkarılarak bir rejim sorunu haline de
dönüştürülebilmektedir. Dolayısıyla bu ayın öne çıkan gündem maddelerini (AB
süreci ve buna bağlı Kıbrıs sorunu, Irak savaşı,...) yorumlarken sadece bu
olayların arka planını ve muhtemel gelişmeleri ortaya koymak, analiz etmek
yeterli olmamakta, bazı sorular havada kalabilmektedir. O nedenle gündemi
yorumlarken Türkiye’deki temel tartışmaları tekrar tekrar dikkatinize sunmak
bizim için bir zorunluluk haline gelmektedir.
Bilindiği gibi
global sistemin yeni dengelere oturtulması sürecinin başlamasıyla birlikte
Türkiye’deki değişim ivme kazanmaya başladı. İki yüz yılı aşkın bir süredir
Batılılaşma mücadelesi veren güçlerin geçmişteki tüm çabalarına karşın aldıkları
yol ile son yirmi-yirmibeş yıldır gerçekleştirilenler kıyaslandığında karşımıza
kaygı verici bir manzara çıkmaktadır. Konjonktürün sağladığı imkanlarla ortaya
çıkan bu değişimler, özellikle kendilerini İslam ile tavsif edenlerin ve/veya
İslami retoriği kullananların başrolünü oynadıkları senaryolarda açıkça
gözlemlenebilmektedir. Yani global sistem ve aktörlerinin Türkiye’ye önemli bir
misyon yüklemeleriyle birlikte içeride değişime karşı direnen statükocu
çevrelerin pabucu dama atılmaya başlanmıştır. Statükoyu, daha doğru bir
ifadeyle, statükodan neşet eden çıkarlarını ve konumlarını korumaya çalışan bu
güçler, konjonktürün aleyhlerine değişmesine rağmen "devlet" maskeli
operasyonlarını her fırsatta devam ettirmektedirler. Bunun en yeni ve en çarpıcı
örneği de YÖK Başkanı ve bazı rektörlerin hükümete diklenmeleri, adeta meydan
okumalarıyla ortaya çıkmıştır... Ancak "devlet" maskesiyle derinliklere inen bu
güç odaklarının tek bir blok oluşturamamaları/homojen bir yapı arz etmemeleri ve
dış dinamiklerin etkisine açık olmaları, bu güçleri zayıflatıcı, değişim
yanlılarını güçlendirici bir fonksiyon icra etmektedir.
Hayati önemi
dolayısıyla tekrar tekrar gündeminize getiriyor ve özellikle altını kalın
çizgilerle çiziyoruz ki söz konusu bu değişim sürecinde kilit kavram "İslam",
daha çok kullanılan ve kültürel bağlamda öne çıkarılan "Müslüman" kavramıdır.
Zira bu projenin arkasında yeralan dış ve iç odaklar bilmektedirler ki Türkiye
ve benzeri ülkelerde devlet ile toplum arasında bir konsensüsün sağlanması "din"
konusundaki mutabakat ile doğrudan alakalıdır. Bu vazgeçilmez bağlantı
dolayısıyla geçmişte uygulanan başarısız yöntemlerden vazgeçilerek toplumun
kendinden kabul ettiği entellektüeller, teologlar, kanaat önderleri ve liderler
kanalıyla planlı bir değişim projesi uygulamaya sokulmakta ve farklı bir retorik
ile yıllardır itiraz edilen Batılı kavramları ve değerler sistemini zorlanmadan
kabul ettirebilmektedirler... Üstelik bu şeytanî kabulleniş, "ikbal
beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif" ilkesizliğini seçen bahtsızlarca
"az bir paha" karşılığında cansiperane gayretlerle yaygınlaşmakta, kök salmaya
başlamaktadır. Artık şu hususun altı çizilmelidir ki, bundan sonra, Türkiye
Cumhuriyeti’nin tercihleri, değişmezleri, dini ilkeleri bu değişmezlerle telif
çabaları; Türkiye’nin global sistem içerisindeki yeri, ABD ve AB’nin Türkiye’nin
dış ve iç sorunlarına etkisi göz önüne alınmadan, "bağımsızlık", "müslüman
kardeşliği", "savaş karşıtlığı" vb. müphemleştirilmiş kavramlara dayalı
söylemlerle gündemi yorumlamak, abesle iştigalden başka bir anlam ifade
etmemektedir.
Bu bağlamda, AB’nin
Kopenhag’da gerçekleştirdiği zirve sonrası yapılan yorumlar ve değerlendirmeler
bir zemine oturtulabilecek, sistem içi odaklarla "sistem dışı" çevrelerin
tavırları anlamlandırılabilecektir...
Aslında dikkatle
bakıldığında Türkiye’de iki temel eksenin varlığından söz etmek mümkündür.
Bunlardan birincisi, sistem ile ilgili ne kadar ciddi eleştirisi olursa olsun
temel felsefe itibarıyla sisteme radikal karşıtlığı bulunmayan çevrelerdir.
İkincisi ise, sistem içi tartışmalarda ve mücadelelerde taraf olmayan, ancak
yaşadığı coğrafyada geleceğini kurmak adına alternatif dünya görüşünü, değerler
sistemini ilkeli ve bütüncül bir şekilde ortaya koymaya çalışanlardır. Bu iki
temel ayrımın, özellikle birincisi içerisindeki farklılıklar esastan çok detaya
yönelik tartışmalarla ortaya çıkmakta, toplum bu kavgaların arka planından
habersiz kalmaktadır. Örneğin AB süreci, "kıblesini" Batı’ya çeviren Türkiye
Cumhuriyeti’nin düşünsel/ideolojik, siyasal, ekonomik ve kültürel çerçevede aks
değişimini kökleştirme, geri dönülemez bir sisteme oturtma çabasından başka bir
şey değildir. Burada kendini İslam ile tavsif edenlerin önünde iki alternatif
bulunmaktadır. Ya sistemin temel değerleriyle, değişmezleriyle bir "uzlaşma"
yolu bulacaklar, ya da sistem dışına itilerek marjinalleştirileceklerdir...
Uzlaşmayı reddeden ve kendi yollarının sistemin tavrıyla birebir bağlantılı
olmadığının bilincinde olanların tavrı insanlık tarihinden bu yana net bir
şekilde ortaya çıkmıştır. Ve bu netliği bazı fetret dönemleri gölgeleyemez.
Gelelim "sistem içi" mücadeleyle bir yerlere varmak istediklerini ifade ederek
yola çıkıp sistemin bir parçası haline dönüşenlere... Bunlar sadece içerisinde
yaşadıkları sistemi kontrol eden güçler tarafından değil, aynı zamanda bölgeyi
ve dünyayı kontrol eden global sistemin aktörleri tarafından da
önemsenmektedirler. Herkes kendi bakış açısıyla ne söylerse söylesin, nasıl bir
tevil yaparsa yapsın bu projenin sahipleri ne yapmak istediklerini çok iyi
bilmekte ve bu projelerini gerçekleştirirken ilkelerinden taviz vermenin hayati
öneme sahip olduğunun bilincinde adımlarını atmaktadırlar. Oysa AB konusuna
sistem-içi mücadelesine avantaj sağlamak açısından yaklaşanlar, bilerek veya
bilmeyerek mücadele ettikleri zihniyetin toplumda kök salmasına katkıda
bulunmaktadırlar.
Nitekim AB
ülkelerinin Türkiye’ye bakış açısının yukarıda özetlendiği gibi olduğu alınan
kararla da ortaya çıkmıştır. Ne var ki AB’ne üye ülkeler arasındaki güç ve çıkar
mücadelesi ve bu ülkelerin kendi iç dengeleri nedenleriyle olumsuz bazı
yaklaşımlar sergilenmesini de yadırgamamak gerekmektedir. Zira talep eden, her
zaman, muhatabının isteklerini karşılamak zorundadır. Hele talep eden, Türkiye
gibi, elinde bulundurduğu avantajları dahi kullanabilecek yapıya sahip olmayan
ve derin bir kriz sonrası tam bir zaafiyet içerisinde bulunan bir ülkeyse! Tüm
bu olumsuzluklara karşın Türkiye’nin AB’nden aldığı "tarih için tarih"
nitelemesini aşan "söz", dünyadaki gelişmelerin dayattığı bir zorunluluğu ifade
etmektedir. AB içerisinde önemli bir ağırlığa sahip olan ve AB’nin liderliğine
oynayan Almanya ve Fransa’nın iç kamuoylarını tatmin amaçlı tepkilerine rağmen
ABD’nin konuyla ilgili baskıları da sonuçta etkili olmuştur. Keza yıllardır
Türkiye’nin müzmin düşmanı (?!) olarak sunulan NATO’daki müttefiki Yunanistan’ın
AB içerisindeki yaklaşımı da bizce şaşırtıcı değildir. Çünkü Türkiye’nin AB’ne
girişi Yunanistan’ın Türkiye ile çözemediği sorunlarının hallinde önemli bir
açılım sağlayacaktır. Aynı zamanda AB üyesi olması nedeniyle söz konusu
sorunların çözümünde Yunanistan avantajlı bir konumda bulunmaktadır. Bu
çerçevede, her ne kadar bazı çevreler AB süreciyle ilişkilendirilmemesi
konusunda hassas davransalar da fiilen Türkiye’nin AB’ne giriş süreciyle paralel
yürütülen Kıbrıs görüşmeleri de büyük önem arzetmektedir. Özellikle sıkışık bir
"termin" ile taraflara sunulan Annan Planı’nın 12 Aralık 2002 – Kopenhag Zirvesi
öncesinde taraflara kabul ettirilmeye çalışılması ve bu girişimden sonuç
alınamaması, Yunanistan’dan çok Türkiye’yi zor bir pozisyona sokmuş
bulunmaktadır. Ayrıca Güney Kıbrıs’ın AB’ne üyeliğinin netleşmesi de Kıbrıs
Rumları ve Yunanistan’ı avantajlı hale sokmuştur. Bu durumda, Türk tarafı, Annan
Planı’nı 28 Şubat tarihine kadar müzakere edip sonuçlandırmaz ise Türkiye’nin
AB’ne üyelik sürecinde ciddi sıkıntılar ortaya çıkması kuvvetle muhtemel
gözükmektedir. Yani Kıbrıs sorununun bir an önce çözümü yönünde hem AB’den, hem
de ABD’den Türkiye’ye yoğun baskılar uygulanacağı açıktır. Keza Türkiye’deki
AB’ne üyeliği en kısa zamanda isteyen çevrelerle, Kuzey Kıbrıs’ta "kırk katır
mı, kırk satır mı?" durumuna düşürülen Kıbrıslı Türkler’in baskıları da
Türkiye’yi köşeye sıkıştıracağa benzemektedir. Nitekim AK Parti hükümeti de
Kıbrıs konusunda artık finale yaklaşıldığını, statükonun sürdürülmesinin mümkün
olmadığını görmüş olmalı ki resmi söylemle ters düşen mesajlar vermekten imtina
etmemektedir. En önemlisi de sorunun çözümlenmemesi halinde nelerle
karşılaşılacağı konusunda çok açık beyanlarda bulunulması ciddi bir politika
değişikliğinin işaretlerini vermektedir. Ancak yeni hükümetin bu farklılığı
pratikte yeni bir politikaya dönüşmesi için bir takım mutabakatlara ihtiyaç
bulunmaktadır. Öyle ki, bu konu, AB’ne karşı farklı yaklaşımlar içerisinde
bulunan iç odakların politik manivelası haline dönüşmeden hükümetin bir uzlaşma
yolu bulması bir zorunluluk haline gelmiştir. Üstelik, Kıbrıs’ta 1974
müdahalesine zımni olarak vize veren ABD’nin, kendi çıkarlarına uygun bir çözümü
dikte etmekten geri durmayacağının tüm iç ve dış odaklar farkında bulunmaktadır.
Ancak, bu yöndeki baskılar uzun bir süredir devam etmesine rağmen bugün gelinen
nokta kestirilememiştir.
"YURTTA SULH
CİHANDA SULH" MU ?!...
ABD, kendi gücünü
dengeleyecek bir devletin veya blokun olmaması nedeniyle kendi çıkarları
gereğince, kendi damgasını taşıyan uluslararası hukuku (?!) hiçe sayıp
isteklerini her konuda dayatmaktadır. Bu, yoğunlaşarak gündemdeki yerini alması
kuvvetle muhtemel Irak’a müdahale konusunda da böyle... BM silah denetçileri,
sözde görevlerini yürütmekte, ABD, BM’de Irak’a müdahaleyi meşrulaştırıcı karar
çıkarmaya çalışmakta, Türkiye’de bazı devlet organları da kamuoyuna açıklanan
resmi/diplomatik söylemlerinde ve muhalefetin konuyla ilgili yaklaşımlarında hep
BM kararları doğrultusunda hareket edilmesine atıfta bulunmaktadırlar. Oysa söz
konusu BM kararının uluslararası ilişkilerde bazı dengelerin korunması ötesinde,
güçlü ülkeler için, belirleyici bir özelliği bulunmamaktadır. ABD için aslolan
bölgesel hakimiyetini güçlendirmek, petrol vb. zenginlikleri kontrol altına
almak ve artık işlevselliğini yitirmiş bulunan bölgedeki krallıklar, şeyhlikler
ve diğer diktatörlüklerin yerine konjonktüre uygun yeniden yapılanmayı
gerçekleştirmektir. ABD, bölgede, "tepeden inmeci" yöntemlerle de olsa
"demokratik" yapılanmaların boy göstermesini arzulamakta ve bunlar içinde laik –
demokratik "Müslüman" Türkiye’yi (Türk Müslümanlığı) model olarak sunmak
istemektedir. Ve bunları gerçekleştirirken ABD, stratejik müttefikleri olan
İsrail ve Türkiye’yi de yanında görmek istemekte, gerektiğince bu ülkeleri de
gelişmelere müdahil kılmak durumundadır. Bu bağlamda bölgede kendine has bir
konumu ve misyonu bulunan İsrail, ABD ile koordineli olarak hazırlıklarını
sürdürmekte, daha çok bir savunma savaşının hazırlıklarını ikmal etmiş
gözükmektedir. Türkiye ise sadece Irak konusunda değil tüm sorunlarda ciddi bir
kararsızlık/belirsizlik yaşamakta, değişim sürecine paralel olarak bir yerlere
doğru hızla sürüklenmektedir. Buna rağmen Türkiye, Irak sorunuyla ciddi düzeyde
ilgilenmek durumuyla karşı karşıya bulunmaktadır. Zira, gerek PKK sorunu ve
bölgede müzmin sorun haline bilerek dönüştürülen "Kürt Sorunu" nedeniyle Kuzey
Irak’a bigane kalamaz Türkiye. Uzun yıllardır Türkiye’yi manipüle edici bir
enstrüman olarak kullanılan Kürt sorununun çözümünde belirleyici olmaktan
vazgeçemez. Aksi takdirde bölgede Kürt Devleti kurulacağı yönündeki açıklamalar
ve girişimlere başta stratejik müttefiki ABD’nin geçmişte olduğu gibi göz
yumması söz konusu olabilecektir. Keza, ta Lozan’dan bu yana hak iddia ettiği
Kerkük ve Musul konusuna da bigane kalamayacaktır. Ve Türkiye Irak’ta yaşayan
Türkmenlerin savaş sonrası Irak’taki haklarını gözardı edemeyecektir...
Türkiye’nin Irak konusundaki bu bağlantılarının yanı sıra söz konusu savaşa
direkt katılmasının doğuracağı mahsurların da bulunduğu hesap dışı
tutulmayacaktır. Dolayısıyla bu şartlar Türkiye’yi köşeye sıkıştırmış
bulunmaktadır. Öyle ki 1990’lı yıllarda Turgut Özal’ın politikalarına "Yurtta
Sulh Cihanda Sulh" ilkesini gerekçe göstererek yol vermeyen TSK’nin bir kesimi,
ABD’nin gerektiğinde Türkiye’yi bölgeye müdahil kılmak için "Kürt Devleti"
kurulması tehlikesini canlı tutmasıyla Irak’a askeri müdahaleyi ciddi olarak
gündemine almış durumdadır. Buna karşın, hala Türkiye’nin klasik dış
politikasından sapmasını istemeyen değişik odaklar bulunmaktadır. Dolayısıyla
her konuda olduğu gibi Irak konusunda da farklı sesler yükselmekte ve
farklılıkların dayandığı temel bir mutabakatta henüz ortada gözükmemektedir. Bu
ahval içerisinde bile bir kısım çevreler, iktidarın tavrını merak etmekte ve bu
tavrı AK Parti’nin hangi ufuklara yöneleceğinin bir mihengi olarak
algılamaktadır. Öyle ki, bu çevreler, AK Parti hükümetinin "neo – Erbakancı" bir
politika mı, yoksa "neo – Özalcı" bir politika mı izleyeceğini sorgulayarak
Turgut Özal’ın bölgeyle ilgili yaklaşımlarını salık vermektedirler. Diğer bir
kesim ise, Türkiye’nin savaşın dışında kalması ve dolayısıyla "bağımsız" bir
politika izlemesini, eğer mecbur kalınırsa BM kararları çerçevesinde üs
kolaylığı ve limanların ABD kuvvetlerine açılmasıyla iktifa edilmesini
savunmaktadırlar. Statükocu ve "bağımsızlık" yanlısı iki değişik yaklaşımın
ortak paydasını oluşturan bu politikanın uygulanabilir olup-olmadığını tartışmak
ise kimsenin işine gelmemektedir. Zira, ABD ile bu kadar içli-dışlı olan,
ABD’nin istekleri doğrultusunda İsrail ile ilişkilerini stratejik ortak düzeyine
çıkarmak için ciddi ve talihsiz adımlar atan Türkiye’nin opsiyonlarının neler
olduğu ve bunların sonuçları dikkate alınmadan böyle bir tavır sergilenmektedir.
Daha somut ifadeyle, statükocu bir yaklaşıma sahip olan bu sözde ulusal
bağımsızlık yanlılarının bağımsızlıktan anladıklarıyla bugünün dünyasında
yaşanan gerçekler birbirine uymamaktadır.
Yukarıda söz konusu
ettiğimiz iki yaklaşımın ötesinde, gerçekten Türkiye’nin emperyalist Batı’nın
karşısında bir pozisyona sahip olmasını arzulayanların yaklaşımı ise takdire
şayan bir politikadır. Ancak Türkiye’nin tarihi köklerine dayalı, ilkeli bir
politika izlemesinin, bugüne kadar sürdürdüğü politikalardan vazgeçmesi,
referanslarını Batılı değerlerden alan zihniyetini değiştirmesi ve yeniden
yapılanmasıyla mümkün olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Oysa
gerek geçmişteki yöneticilerin ve gerekse günümüzdekilerin bu meyanda bir niyet
beyanı söz konusu bile edilmemekte, bu yönde bir yaklaşımı ifade ederek amacını
aşan niyet beyanlarının sahipleri, durumdan vazife çıkaran sivil ve askeri
unsurlarca vatan haini ilan edilegelmektedir. Bu gerçekler karşısında bazı
refiklerimizin ABD’nin Türkiye’ye "üçüncü sınıf" sömürge ülkesi muamelesi
yapmasına karşı çıkması ise bir duyarlılıktan öteye bir anlam ifade
etmemektedir. Ayrıca, bu savaşın hedefinin İran, Suriye ve hele hele Türkiye
olduğunu söylemeleri ise Türkiye’nin global sistem içerisindeki yerini, ABD ile
göbek bağını görmezlikten gelme anlamına gelmektedir...
Müslümanca bir
yaklaşımın, muvahhidçe bir duruşun özlemini çeken tüm müslümanlar olarak, bunun
gereklerini bir kez daha ciddi düzeyde düşünmek, bu vesileyle bir kez daha elzem
gözükmektedir. Hele Tevhid’den Şirke doğru bir kayışın cari olduğu bu "fetret"
döneminde bu muhasebe daha da hayati bir önem arz etmektedir.