Yıl 22  Sayı 290 Şubat 2003
Bu Sayıda
 

ABD’deki İsrail Lobisi

 

Micheal Lind

 

Çeviren : Refik TUNÇ

Kaynak: "Prospect" dergisi, Nisan 2002

 

Kısa bir zaman öncesine kadar ABD’nin ortadoğu politikası, Sovyetler Birliği’ni Batı Avrupa ve Doğu Asya’daki ABD müttefiklerine göz dağı vermekten alıkoyma amacına hizmet etmiş olan küresel stratejinin ikincil unsurları arasında yer alıyordu. 1960’lı yıllara gelinceye dek Ortadoğu bölgesinde hakimiyet İngiltere’ye aitti. Bu arada bölgenin büyük bir bölümü üzerindeki ABD etkinliği soğuk savaş döneminin sonlarına kadar Sovyetler Birliği’nce akamete uğratılıyordu. Güvenlik politikalarından sorumlu elitler ve genel kamuoyu bu bölgeye, kriz zamanları hariç, ilgisizlikle bakıyordu. Bu durum, biri etnik diğeri de ekonomik eksenli olmak üzere iki ülke-içi çıkar grubunun ABD’nin Ortadoğu politikasına hakim olmasına yol açtı: İsrail lobisi ile petrol sektörü (ki bunların ikisi zaman zaman Suudi Arabistan’a ABD silahlarının satımı gibi konular yüzünden birbirine düşüyorlardı).

Devir değişti. Sovyetler Birliği’nin çöküşü  ile birlikte bir  iktidar boşluğu ortaya çıktı. Bu boşluk, ABD tarafından önce Körfez Savaşı akabinde Basra Körfezi’nde ve şimdi de Afganistan savaşının sonucu olarak Orta Asya’da dolduruldu. Bugün Ortadoğu, Amerikan dış politikasının merkezi unsuru haline geldi. El-Kaide’nin New York’ta ve Washington’da gerçekleştirdikleri saldırılar bu gerçeği oldukça çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyordu. ABD’nin Ortadoğu politikasının hedef ve metodlarına ilişkin ülke içi bir tartışmanın zamanı çoktan geldi geçti bile. Ne yazık ki İsrail lobisinin ileri derecede fazla etkinliğe sahip olması nedeniyle serbest ve engelsiz bir tartışma yapılamıyor.

Şu günlerde bu lobi ABD dış politikasına bir çok açıdan zarar vermektedir. Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin İsrail tarafından işgali, ki bu işgal ABD’nin yaptığı silah ve para yardımı sayesinde olmuştur, Arap ve İslam ülkelerinde Amerikan karşıtlığını tırmandırmakta. İsrail yerleşim birimlerinin Filistin topraklarını da içine alacak şekilde genişletilmesi Amerika’nın Kosova, Doğu Timor ve Tibet gibi ülkelerin özerkliğini sağlama konusundaki angajmanını gülünç hale düşürmektedir.. Washington’un Irak’a ve İran’a karşı uyguladığı çifte kuşatma stratejisi, kendisini özellikle bu iki ülkenin tehdidi altında gören İsrail’in beğenisini kazanıyor. Ancak söz konusu strateji reel politikanın kurallarına ters düştüğü gibi Amerika’yı kendi müttefiklerinden çoğuna da yabancılaştırıyor. Ayrıca Amerika’nın, Hindistan ve Pakistan’ın nükleer silah projelerini lanetlerken İsrail’inkini görmezlikten gelerek sergilediği çifte standart da, Ortadoğu sınırlarının ötesinde ABD’nin nükleer silahların yaygınlaştırılmamasına dönük siyasetinin temellerini baltalamaktadır.

İlerde ABD’de yapılacak tartışma İsrail’in yaşamasını isteyen Amerikalılarla yıkılmasını isteyenler arasındaki bir kavga şeklinde olmayacak. (İkinciler marjinal bir azınlığı oluşturuyorlar.) ABD, İsrail’in, uluslararası düzeyde tanınmış sınırlar çerçevesinde varlığını sürdürme ve kendisini tehditlere karşı savunma hakkını korumalıdır.  Bizim ihtiyacımız olan şey, Amerika’nın kendi stratejik hedefleri ve ahlaki idealleri ışığında, İsrail’e yapılan ABD desteği ile bu ülkenin yaptıkları arasında bir bağlantı görenlerle böylesi bir bağıntıyı istemeyenler arasında bir tartışmanın olmasıdır. ABD’deki İsrail lobisi için "İsrail’in ‘arkadaşı olmak’ ya da ‘taraftarı olmak’ demek, İsrail’in, Arap komşularıyla arasındaki ilişki biçimini tek başına belirleme hakkının tanınması ve ABD’nin de İsrail’in bu konudaki tutumunu, her ne şekilde olursa olsun, desteklemesi demektir." Tony Smith etnik azınlıkların ABD dış politikası üzerindeki etkisine dair yaptığı araştırmasında bu tespitleri yapmaktadır. ("Foreign Attachments: The Power of Ethnic Groups in the Making of American Foreign Policy", Harvard 2000)

Yapı ve Hedefler

İsrail lobisi diğer lobilerden (Baskı Grupları) biridir. Bunlardan her birinin amacı, kendi çıkarlarının gerçekleşmesi için baskı uygulamaktır. Burada söz konusu olan, özel ve tüzel kişilerden (organizasyon) oluşan serbest bir örgüdür. Bunlardan özellikle iki tanesi temayüz etmektedir: "Detroit Jewish News"un  "kongre üyeleri için gerçek bir antrenman kampı" olarak tanımladığı American Israil Public Affairs Committee (AIPAC) ile Conference of Presidents of Major American Jewish Organisations. İsrail lobisini çeşitli Yahudi-Amerikan topluluklarıyla aynı kefeye koymamak gerekir. Amerikalı yahudilerden bir çoğu İsrail’in izlediği politika dolayısıyla endişe duymakta, bir kısmı da açıkça bu politikaya karşı muhalefet etmektedir. Öte yandan Yahudi olmayan ve çoğunlukla Protestan sağ kesime mensup bazı Amerikanlar da lobide önemli bir rol oynamaktadırlar. İsrail-yanlısı gruplar bile İsrail politikasına yaklaşımları itibariyle birbirlerinden ayrılmaktadır. Matthew Dorf Jewish Telegraphic Agency’de şunları yazmaktadır: "Amerika Siyonist Örgütü, barış sürecini akamete uğratmak için kongreye baskı yapıyorlar. Bunlar özellikle Cumhuriyetçiler arasında destek buluyorlar. İsrail Policy Forum ve Americans for Peace Now da barış sürecinin devamı için uğraşıyorlar. Bunlar ise çoğunlukla Demokratların desteğini kazanıyorlar."

İsrail lobisini birleştiren, İsrail’in izlediği siyaset konusundaki mutabakat değil, İsrail karşısındaki ABD politikasına ilişkin mutabakattır. İsrail taraftarı ittifakın çeşitli unsurları nezdinde özellikle iki şey destek görmektedir. Öncelikle İsrail’in Amerika tarafından geniş bir parasal yardım görmesi söz konusudur. Stephen M. Walt “International Security" (Winter 2001/02) dergisinde bu bağlamda şu tespitleri yapmaktadır: "1967 yılında İsrail’in savunma harcamaları, Mısır, Irak, Ürdün ve Suriye’nin yaptığı toplam harcamaların yarısından daha az iken; bugün İsrail’in savunma için yaptığı harcamalar söz konusu dört Arap devletinin toplam harcamalarından % 30 oranında daha fazla."  ABD dış yardım bütçesinden İsrail’e ayrılan pay diğer ülkelere ayrılandan çok daha fazla, senelik tam üç milyar dolar. Bu miktarın üçte ikilik kısmı askeri yardım amaçlı. 1979 yılından beri yapılan yardımların toplam tutarı 70 milyar dolar.)

Bu yardımların yanısıra İsrail lobisi Amerikan diplomasisinden, BM’de ve başka zeminlerde İsrail’i kayıtsız şartsız himayesine almasını da talep ediyor. Belirli bir dereceye kadar bu haklı bir talep: ABD, değişik kleptokrasilerin ve polis devletlerinin "Siyonizm Faşizmdir" şeklindeki iddialarına karşı koymuştur. Ancak ABD’nin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki en önemli demokratik müttefiklerinin, İsrail’in işgal altındaki bölgelerde yaptığı baskıcı ve sömürgeci uygulamaları yargılama yolundaki çabalarını tekrar tekrar bloke etmesi bir hata idi.

Bir lobinin güç ve nüfuzu ile Amerika’nın dış siyasal  tavrı arasında doğrudan bir sebep- sonuç ilişkisinin varlığını ispat etmek zordur. Ancak Ortadoğu politikası söz konusu olduğunda, İsrail lobisini mercek altına almadan ABD’nin –bilhassa 1993 yılındaki Oslo pazarlıklarından sonra- İsrail’i niçin "Barış için toprak" prensibine göre kesin bir düzenlemeye zorlayamadığını açıklamak imkansızdır. Belki İsrail lobisinin etkisini, Amerika’nın, Filistin sorunuyla ilgili daha özel bazı duyarlılık konuları karşısında takındığı tavırdaki değişikliğin niteliğine bakarak görmemiz daha kolay olur. Bu bağlamda sözgelimi Carter hükümeti, işgal altındaki bölgelerde inşa edilen İsrail yerleşim birimlerine illegal gözüyle bakıyordu. Reagan döneminde aynı yerleşim birimleri barışın önünde birer "engel"e dönüştüler. Bugün ise bunlar "küçük bir mesele" olarak görülüyorlar. Aynı durum doğu Kudüs için de söz konusudur. ABD daha önce burasını işgal altındaki bölgelerin bir parçası olarak görürken, son zamanlarda bu konuda netlikten uzak bir tutum takınıyor. ABD vatandaşlarının, kendi etnik grup ya da dinlerinin başka ülkelerdeki müntesiplerinin kaderiyle yakından ilgilenmeleri yeni bir şey değil. Amerika’daki İrlanda, Küba ya da Yunan lobilerinin hepsi ABD dış politikasını hissedilir biçimde etkilemiştir. 1996 seçimlerinde Doğu Avrupa’da akrabaları yaşayan Katolik seçmenlerin desteğini kazanma hedefi, başkan Clinton’un NATO’yu doğuya doğru genişletme yönündeki kararında belirleyici faktörlerden birisi olarak kabul edilmektedir. Ne var ki İsrail lobisi, Amerikan tarihi boyunca ortaya çıkmış diğer etnik ‘Baskı Grupları’ndan hem stratejisi hem de etkisi itibariyle farklıdır.

Etnik lobilerden çoğunun güç ve nüfuzu paraya değil, seçmen oylarına dayanmaktadır. (Göçmen gruplarından çoğu başlangıçta yoksul halde idi. Daha sonra refah düzeyleri artıkça etnik kimliklerini yitirdiler.)  Bu lobilerin etki alanı genelde ilgili etnik grupların yoğun olarak yurtlandıkları şehir ve vilayetlerle sınırlı idi. Örneğin Boston’da İrlandalılar, Milwaukee’de  Almanlar, Miami’de ise Kübalılar etkili idi. Latin-Amerika lobisinin yükselişi de benzer bir şekilde coğrafi sınırlar içerisinde gerçekleşiyor. Küçük sayıdaki Amerikalı Yahudiler (toplam nüfusun yaklaşık %2’sini oluşturuyorlar) New York, Los Angeles, Miami ve diğer birkaç bölgede yoğun olarak yaşıyorlar.

Diğer etnik lobilerden farklı olarak İsrail lobisi, esas olarak geleneksel bir etnik seçmen makinası (aygıt) değil, daha çok bir bağış aygıtıdır. Diğer bütün etnik-siyasi aygıtlar içinde sadece İsrail lobisi, National Rifle Association ya da kürtaj yanlısı ve karşıtı insiyatifler gibi ekonomik çıkarları (hem şirket hem de sendika çıkarlarını) koruyan ve toplumsal açıdan önem arzeden sorunları gündemleştirip kamuoyu oluşturmaya çalışan iç siyasi lobilerin tekniklerini kopyalamıştır. İsrail lobisi ülke çapında, yahudi seçmenlerinin az olduğu bölgelerdeki kongre üyelerini etkilemek amacıyla, Tennesseans  for Better Government ya da Walters Construction Management Political Committee of Colorado isimli yerel "Astroturf"-organizasyonları (sahte sivil teşebbüsler) tarafından kanalize edilen seçim propagandası bağışlarını kullanmaktadır.

Stephen Steinlight, Centre for Immigration Studies için kaleme aldığı makalesinde İsrail lobisinin seçilmiş politikacılar üzerinde etki oluşturmak amacıyla nasıl bağışları kullandığını anlatmaktadır: "Seçim propagandası finansmanı konusunda başarılı bir reforma gidilmediği sürece, sahip olduğu büyük servet yahudi cemiyetine önemli avantajlar sağlamaya devam edecektir. Kongredeki anahtar kişileri etkilemeye ve onlarla etkileşime girmeye devam edeceğiz. Bu  güç ve nüfuz, siyasal sistem içerisinde yerel düzeyden ulusal düzeye kadar kolay para aracılığıyla, özellikle de parasal bağış ve yardımların temerküzü yoluyla, İsrail’e sempati duyan adaylar üzerinde kullanılmaktadır." Steinlight şöyle devam ediyor: "Söz konusu durum sayesinde yahudi cemiyeti bir kuşak boyunca daha ajandamızı kayırmak-desteklemek için seçilmiş koalisyonları kurmaya, parçalamaya ve bu koalisyonlar üzerinde hakimiyet oluşturmaya muktedir olacaktır." (Steinlight kısa bir zaman öncesine kadar American Jewish Committee (AJC)’nin ulusal daire başkanı idi.)

İki Parti Üzerindeki Etkisi

İsrail lobisi seçim propagandasına sağladığı finansman katkı yoluyla olduğu gibi idari makamların doldurulması sürecini etkilemek suretiyle de gücünü icra etmektedir. Kısa bir zaman öncesine kadar Demokratlar ile Cumhuriyetçiler lobi karşısındaki tutumları itibariyle birbirlerinden ayrılıyorlardı. Şimdi ise lobi her iki parti üzerinde, değişik biçimlerde de olsa çok büyük bir etkiye sahip.

Yahudi olan Amerikalılar tarihte her zaman Demokratik Koalisyonun bir unsurunu oluşturmuşlardı. Bunlar hala ezici çoğunluğu her seferinde Demokratları seçmekte olan tek beyaz etnik gruptur. Buna karşın Eisenhower’den Baba Bush’a kadar bir çok Cumhuriyetçi, İsrail lobisine karşı, eski bir Cumhuriyetçi dışişleri bakanına -belki yanlış yere- nisbet edilen bir vaziyet aldılar: " Yahudileri tepele! Bunlar bizi zaten seçmez." Cumhuriyetçiler, Big Business’in ve özellikle petrol şirketlerinin tesiriyle çoğu zaman Araplara eğilim gösteriyorlardı (Arap dünyasının suskun kalabalıklarına değil, Arap rejimlerine.) Gerçi kişisel duruşu itibariyle bir antisemit (yahudi karşıtı) olan Nixon 1973 Jom-Kippur Savaşı’nda İsrail’e yardım etmişti, ne ki Eisenhower 1956 yılında, İsrail, İngiltere ve Fransa’nin Süveyş kanalını alma konusundaki ortak girişimlerini akamete uğratarak yahudi-amerikan topluluğunu çileden çıkartmıştı. Baba Bush da körfez savaşı sırasında Irak’ın roketli saldırılarına misilleme yapmama konusunda İsrail’e baskı yaptığı, Bağdat’ı işgal etmediği ve Amerika’nın Arap müttefiklerine, Filistin sorunuyla ilgili olarak İsrail’e baskı yapacağını vaaddettiği için İsrail lobisinin şimşeklerini üzerine çekmişti. Baba Goerge Bush, İsrail lobisini açıktan açığa eleştiren en son başkan idi. Bush 1991’in Eylül ayında şikayetini şöyle açıklıyordu: "Bugün Capitol Hill’de, İsrail lehine kredi taahhüdü koparabilmek için kongreye baskı yapan 1000 tane lobici var. Ben de, kredi taahhütlerini gündemine almayı 120 gün ertelemesi için kongreye yalvaran aşağıdaki tek küçük adamım."

Demokratlar İsrail lobisi ile birinci  Bush hükümeti arasındaki bu gerginlikten istifade ettiler. 2000’in Mayıs ayında bir AIPAC töreni münasebetiyle Al Gore şu açıklamayı yapmıştı: "Ben vaktiyle, Bush’un, rencide edici bir bağlantı-tasarısını savunan ve kredi taahhütlerini İsrail’e gözdağı vermek için sopa olarak kullanan dış politika danışmanlarına nasıl karşı koyduğumu hatırlıyorum. Ben sizin yanınızda yer aldım ve birlikte onları altetmeyi başardık." 1997’de AIPAC’nin ikinci direktörü Fran Katz, Demokratik Parti Ulusal Komitesi’nin maliye şefi oldu; bir yıl önce de AIPAC’nın eski şefi Steve Grossmann, Demokratik Parti’nin başkanı seçildi. Grossmann medyaya karşı: "Amerika-İsrail ilişkilerini güçlendirme konusundaki angajmanım sarsılmaz biçimde sürüyor" diye teminat veriyordu.

Clinton, AIPAC’a bağlı İsrail taraftarı bir think-tank’ın kıdemli bir çalışanı olan Martin Indyk’i İsrail’deki ABD Büyükelçiliği’ne atadı. Avusturalya vatandaşı olan Indyk’in Amerika için ikamet belgelerini alalı henüz bir kaç yıl olmuştu. Clinton’un (ve Indyk’ın) Filistin sorununu önemsediği ve hükümetinin, Wye River Anlaşması’ndan önce ve başarısızlıkla sonuçlanan Barak-Arafat pazarlıkları sırasında İsrail’in kimi konularda, istediğinden daha fazla adım atmasını sağladığı doğrudur. Ne var ki söz konusu pazarlıklara katılmış olan üst düzey ABD temsilcilerinden bir çoğunun İsrail lobisiyle sıkı bağı olduğu gerçeği Amerika’nın ciddi ve güvenilir bir arabulucuk rolünü oynayabileceği konusunda kuşkulara yol açmıştı.

Öte yandan İsrail lobisinin üyeleri başkana mahsus af yetkisinin Amerikan tarihindeki en kötü suistimalini kınıyorlardı. Clinton, FBI tarafından aranan ve Amerikan vatandaşlığından çıkmayı vergi borcunu ödemeğe tercih eden kaçak milyarder Mark Rich’i affetmişti. İsrail ve yahudi-amerikan cemiyeti temsilcileri Rich’i affetmesi konusunda Clinton’a baskı yapmışlardı. Bunlardan birisi de Mossad’ın eski şefi ve Amerika’daki Anti-Defamation League’in başkanı olan  Ehud Barak idi. (Ayrıca bu kişilerden birçoğu  İsrail hesabına ajanlık yaptığı gerekçesiyle tutuklu bulunan amerikalı Jonathan Pollard’ın affını istiyordu.) 2001’in Şubat ayında Clinton "New York Times"da, bunu (Rich’in affı) İsrail için yaptığını iddia ediyordu: "Amerika ve Avrupa’daki Yahudi cemiyetlerinin yönetici şahsiyetleri gibi İsrail devletinin üst düzey temsilcileri de sayın Rich’in affını istediler. Çünkü Rich, İsrail’deki hayır işlerine, Mossad’ın, yahudileri düşman ülkelerden kurtarma etkinliklerine ve Gazze Şeridi  ve Batı Şeria’da eğitim ve sağlık programlarının sponsorluğunu yaparak barış sürecine önemli katkılar sağlamıştır." 

Amerikalı yahudilerin çoğu Goerge W. Bush’u siyasi açıdan reddediyorlar. Çünkü Bush’un hıristiyan sağ kesimle olan ittifakı kendilerini endişelendiriyor. Ama pratikte İsrail lobisinin Oğul Bush üzerindeki etkisi petrol lobisinin etkisinden daha güçlüdür. Kendisini "Rockefeller-Cumhuriyetçisi" olarak karakterize eden ve Filistin Devletinin kuruluşunu destekleyen dışişleri bakanı Colin Powell da, bünyesinde İsrail yanlısı şahinlerden oluşan bir kadronun söz sahibi olduğu savunma bakanlığı üzerindeki etkisini hızla kaybetti.

Şu anda Bush’un sözde resmi savunma şurasının başkanı olan Richard Perle 1996  yılında Douglas J. Feith ile birlikte dönemin İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu için bir araştırma yazısı kaleme almıştı. "A clean Break: A new Strategy for Securing the Realm" başlığını taşıyan çalışmada Netanyahu’ya "barış sürecini temiz bir şekilde akamete uğratması" tavsiye ediliyordu. Deputy Under-secretary of Defence for Policy olarak Feith şu anda Pentagon’un en önemli makamlarından birini işgal ediyor. Aynı kişi "National Interest" dergisinde (1993 Sonbahar sayısı) Milletler Cemiyeti Mandası’nın Yahudilere Batı Şeria’ya yerleşme konusunda kesin haklar tanıdığı görüşünü savunuyordu. 1997’de Feith  ("A Strategy for Israel"de) İsrail’den, "çok yüksek bir kan bedeli ödeme pahasına da olsa Filistin yönetimi kontrolündeki bölgeleri yeniden fethetmesini" talep ediyordu. 13 Ekim 1997 tarihinde Feith ve babası, sağcı Zionist Organisation of America tarafından ödüle layık görülerek "meşhur yahudi filantropları ve İsrail taraftarı aktivistler" olarak tanımlandılar.

Her ne kadar Perle ve Feith’in mensup oldukları radikal siyonist sağ kesimin üye sayısı fazla olmasa da, bu kesim Cumhuriyetçi Parti’nin siyasete yön veren çevrelerinde belirleyici bir güç haline geldi. Bu fenomenin mazisi oldukça yenidir. Demokratik yönelime sahip yahudi aydınların geniş Reagan koalisyonuna katıldıkları 70’li yılların sonlarıyla 80’li yıllara dayanır. Bu şahinlerin çoğu kamuoyunda, demokrasi için yürütülen dünya çapındaki haçlıseferlerine ateş püskürtürken, bu "yeni-muhafazakar"lardan bir çoğunun amaç ve kaygısı her şeyden önce İsrail’in güç ve itibarını garanti altına almaktır. Sağ görüşlü "Weekly Standard" dergisinin editörü William Kristol, "Jerusalem Post"a (27 Temmuz 2000) küresel demokratik söylemin sebeplerini şöyle açıklıyor: "Ben öteden beri ABD’nin çok genel olarak kuvvet ve angajman göstermesinin İsrail’e en fazla yarar sağlayacağı kanaatindeyim. Bu durumda İsrail için angajman genel dış politikadan doğar."

Amerikalı yahudilerin çoğunun liberal oluşları ve Demokratik Parti’yi seçmeleri siyonist sağı, taraftarlarından çoğunu yahudi topluluğunda değil, Pat Robertson ve diğerlerinin temsil ettiği protestan sağ kesimde aramağa zorluyor. Bu sağ düşünceli protestanların çoğu İsrail’in kuruluşunu hazırlayan İngilizlerin benimsedikleri hıristiyan siyonizmini paylaşıyorlar. 1995 yılında "New York Review of Books" için yazdığım bir makalede, Pat Robertson’un, yahudi ve masonların 200 küsur yıldan beri süregelen komplolarına dair yaydığı teorilerin dayandırıldığı yahudi karşıtı kaynakları açıklamıştım. Bunun üzerine ‘Commentary’ dergisinin (yahudi ve neo-muhafazakarların dergisi) editörü Norman Podhoretz,  Robertson’a saldıracağı yerde bana saldırdı. Podhoretz’a göre, Robertson’un yahudi komplolarına dair açıklamaları yahudi karşıtı açıklamalar idi, ama o, Robertson’a eski haham kuralı ‘batel b’shishim’ uyarınca, İsrail’i desteklediği için müsamaha  gösterilmesi gerektiğini düşünüyordu. Güç ve etkisi seçim propagandası bağışlarıyla önemli idari makamların dağıtımına dayanan diğer lobiler gibi, İsrail lobisi de etkisini ağırlıklı olarak seçilmiş idareciler ve bunların emri altında çalışanlar üzerinde icra etmektedir. Buna karşın lobinin memurlar üzerindeki etkisi, örneğin askeriye ve istihbarat ya da dışişleri alanındaki etkisi çok sınırlıdır. Yapabileceği tek şey, beğenmediği kimi idarecilerin itibarını lekelemeye çalışmak olabilir. Mesela bir dış işleri temsilcisini "Arap-yanlısı" olarak karalayabilir. 

İsrail yanlısı gazetelerde sık sık Amerikan ordusunu hedef alan saldırılara rastlanır. Bu saldırıları yapanlar (çoğunlukla orduda görev yapmamış masa generalleri) Amerikan askerlerine güya yüreksiz oldukları için, İsrail’in kendisi için büyük tehdit olarak gördüğü Bağdat’ı ve Tahran’ı "tasfiye" etmeğe cesaret edemedikleri için ateş püskürtüyorlar. Gizli servisler bile İsrail ajanı Jonathan Pollard’ın affını temelden reddettikleri için yahudi karşıtı olmakla suçlandılar. Amiral Bobby Ray Inman’ın mahvedilen kariyeri, bu dinamiğin işleyişine dair kaygılandırıcı bir örnek sunmaktadır. Clinton, National Security Agency’nin eski şefi amiral Inman’ı savunma bakanı olarak tayin ettiğinde, muhafazar bir cumhuriyetçi, daha önce eski başkan Richard Nixon’un konuşma metinlerinin yazarı ve Baba George Bush’u yeterince İsrail dostu olmamakla suçlayan William Safire’nin saldırısına uğradı. Safire, New York Times’daki köşesinde amiralı, "Jonathan Pollard aleyhinde verilen olağanüstü sert hükümde pay sahibi olmak"la suçladı. Buna karşılık Inman Safire’yi, kendisine ait (yani Inman’a ait) bir kararın iptali için CIA direktörü William Casey’e gizliden gizliye baskı yapmakla suçladı. Inman bu kararı 1981 yılında, CIA başkan yardımcısı iken almıştı. Söz konusu karar İsrail’in, Amerikan gizli servisine ait bilgilere ulaşımını sınırlayıcı nitelikte idi. Safire ise yine New York Times’da Inman’ın ‘İsrail karşıtı önyargılar’ın etkisi altında olduğu iddiasını ortaya attı. Bilahare Inman kendi tabiriyle "yeni McCarthysizm"den dolayı istifa etmeyi tercih etti.

İsrail lobisinin, seçim propaganlarına katkıları ve yüksek idari makamların doldurulması sürecine etkisinden sonra üçüncü sırada gelen diğer nüfüz aracı medyadır. Sorun yahudilerin medyada günlük haberleri sansürlemeleri değil, yayımcılar arasında Mort Zuckerman ve Martin Peretz gibi hırslı siyonistler bulunmakta; ama bu hırs ve tutku onların inandırıcılığına gölge düşürüyor. "New York Times", "Washington Post", "Wall Street Journal" gibi gazetelerde ve televizyon kuruluşlarında çalışan muhabirler Ortadoğu hakkında oldukça tarafsız ve adil haber veriyorlar. Sorun daha çok Arap-İsrail kavgasının medyaya tarihsel ve siyasal bağlamından kopuk bir biçimde yansıtılmasındadır. Sözgelimi Amerikalıların çoğu Barak’ın önerdiği Filistin Devleti’nin İsrail sokakları ve kontrol noktalarıyla dolu bir dizi bantustandan oluştuğunu bilmiyor. Amerikanların çoğuna göre İsrailliler Filistinlilere, Arafat’ın açıklanamaz bir şekilde reddettiği, çok cömert bir teklif sundular. Arap-Yahudi anlaşmazlığı konusunda hazırlanan haberlerin belli konvansiyonlara tabi olması sorunu daha da derinleştiriyor. Mainstream basını Filistinlileri genelde hep saldırganlar olarak gösterir: "Filistinlilerin şiddet eylemlerine tepki olarak İsrail Gazze’ye roketle saldırdı." Hiç bir muhabir "Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin İsrail tarafından otuz seneden beri işgal altında tutulmasına tepki olarak bir grup silahlı Filistinli silahlı İsraillilere saldırdı" demiyor.  

Yine de Ortadoğu hakkında haber veren bir çok muhabir, yahudi olsun ya da olmasın, objektif kalmaya azami çaba harcıyorlar. Haber ve röportajlardan çok, aslında eksik olan tarihsel ve siyasal bağlamın oluşturulması yolunda kullanılması  gereken yorum yazılarında ve fikir gazetelerinde İsrail lehine yoğun propaganda yapılmaktadır. İsrail’deki sağ kanadı destekleyen bir çok gazete yazarı ve Safire, Cal Thomas, Goerge Will ve Charles Krauthammer gibi televizyon otoriteleri var. Anthony Lewis, Flora Lewis ve Thomas Friedmann gibileri ise İsrail’in sağ hükümetlerini eleştirmektedirler, ancak en yumuşak İsrail eleştirisinin ötesine geçen her şey büyük medya gruplarında tabu olarak kalmaktadır.

Yahudi-Amerikan Nüfusunda Yaşanan Değişimler

Amerikalı yahudiler arasında Arap karşıtlığı konusundaki bağnazlık sınır tanımıyor. İsrail sömürgeciliğinin doğurduğu en üzücü sonuçlardan birisi yahudi-amerikan cemiyetinin bir bölümünün ahlaki açıdan katılaşmasıdır. Gençliğimde yahudi sivil hak eylemcilerinin Amerika’daki ırk ayrımına karşı verilen mücadelede kimi zaman oynadıkları kahramanca rollerine hayran oluyordum. Bugün ise yahudi olan tanıdıklarımdan genelde Araplar özelde de Filistinliler hakkında sık sık ırkçı sözler işitiyorum. Vaktiyle güney eyaletlerindeki beyazların siyahlar hakkında konuşurken kullandıkları dilin aynısını kullanıyorlar. Daha geçenlerde bir yahudi redaktörü bana şöyle demişti: "İsrail 1967’de bütün Filistinlileri Ürdün’e bırakmalıydı." Bu söz ile bir zamanlar yaşlı bir beyaz güneylinin siyahlar hakkında bana söylediği "topunu Afrika’da bırakmalıydık" sözü arasında ses tonu açısından tam bir pararellik vardı. Bu paralellikleri çoğaltmak mümkün. 1830’dan sonra köleciliği ve ırk ayrımını savunmaları beyaz güneylileri, ABD’nin kuruluş yıllarındaki liberal idealizmden çiğ bir ırkçılık uğruna vazgeçip kendilerini bir kuşatma mentalitesine kaptırmalarına sebep oldu. 1967 yılından beri, İsrail’in fethedilmiş esir halk üzerindeki hakimiyetini gerekçelendirme ihtiyacı, yahudileri benzer bir değişime itti. Onlar da insancıl bir idealizmden açık bir kabileciliğe doğru değişim yaşadılar. Bu değişimi hem İsrail’de hem de İsrail dışındaki diasporada gözlemlemek mümkün. İsrail’in ABD’deki yahudi olmayan en önemli destekçilerinin güney eyaletlerinden, ırkçı  güneyli bürokratların halefleri arasından çıkması bir tesadüf olmasa gerek.

Siyonizmin yahudi-amerikan topluluğunun bir kısmı üzerindeki etkisi sanki  giderek artıyor. Geleneksel olarak ortodoks olmayan yahudiler şu üç ana akım doğrultusundaki yönelimleri itibariyle biribirinden ayrılırlar: evrensel liberalizm, marksist radikalizm ve etnik siyonizm. Birinci geleneksel çizgi (evrensel liberalizm) ABD tarihinde  çok büyük kazanımlar sağlamıştır. Yahudi aktivist ve filantroplarının vatandaşlık haklarının ırk, din ya da cinsiyet farkı gözetilmeksizin bütün amerikalıları kapsamına alacak biçimde yaygınlaştırılması konusundaki desteği çok muazzam derecede önemli bir rol oynamıştır. Ne varki yahudi liberalizmi kendi başarılarının kurbanı olma tehdidi ile karşı karşıya.

Amerikan Yahudilerinin yarısından fazlası Yahudi topluluğunun dışında evlilik gerçekleştiriyor ve çocukları git gide daha az yahudi olarak büyüyorlar. ABD’deki Yahudi kimlikli insanların sayısının asimilasyon ve karışık evlilikler dolayısıyla azalması Yahudi kimliğinin korunmasına değer veren ve bunu gerek muhafazakar-dini hayat tarzı yoluyla, gerek ideolojik siyonizm yoluyla gerekse her iki yolla gösteren Amerikan Yahudilerini alarma geçiriyor. Birçoğu son yıllarda dünyevi tutumlarını pratiğe geçirilmiş bir dindarlık uğruna feda ettiler (Al Gore’un Cumhurbaşkanı yardımcılığına aday gösterdiği Joseph Lieberman bu konuda en meşhur örnektir.) İronik bir şekilde şimdi birçok neo-muahafazakar Yahudi normalde yahudi karşıtlarının bağımsız Yahudilere isnad ettikleri seküler ve çoğulcu tutumlara karşı acı bir husumet besliyorlar. ‘Amerika’lı Yahudilerin iki dini vardır. Yahudilik ve Amerikanizm, ancak gerçekte iki kalp ve iki kafaya sahip olunamayacağı gibi iki dine de sahip olunamaz.’ Bunu ‘National İnterest’in editörü Adam Garfinkle, ‘Conservative Judaism’ dergisinde söylüyor. Hakikaten yahudi fundamentalizminin ABD ve İsrail’de yükselişi ile Kur’an’ın dünyasındaki İslami fundamentalizmin yükselişi arasında paralellikler söz konusudur. Orada ve burada reaksiyonerler geleneklerinin, feminizm, dini tolerans ve fen bilimleri gibi Batılı seküler değerlere kurban gittiğine inanıyorlar. Hem yahudilerde hem de müslümanlarda ‘Batı’nın yıkıcı değerlerine’ karşı çözüm, modern dönem öncesi inanç esaslarına -Yahudi hukuku ya da Şeriata- dönüşte görülüyor.

Yahudi kimliğinin temeli olan etnik merkezli siyasi siyonizmi kabul etmek birçok eski solcu ve liberal Yahudi için sıkı ortodoks bir yahudi yaşam biçiminden daha cazip görünüyor. Ancak siyasi siyonizmi yahudiliğinin temeli yapmak kişiyi, Stephen Steinlight’ın yukarıda alıntılanan makalesinde açıkladığı gibi, bir çifte sadakatın güçlü zorlayıcılıkları ile karşı karşıya getirir. ‘Ben, benim gibi binlerce Yahudi çocuğu ile birlikte, ki bu durum bizim kuşak için tipiktir, bir yahudi milliyetçisi, hatta Neredeyse-Ayrılıkçı olarak yetiştirildiğimi itiraf ediyorum. Çocukluğumun ve gençliğimin şekillendirici on yılı boyunca her yaz olmak üzere iki ay bir yahudi tatil kampına katılıyordum. Orada her sabah yabancı bir bayrağın karşısında saygı duruşunda bulunuyor, yabancı ulusal renklere sahip bir üniforma giyiyor, yabancı bir istiklal marşı söylüyordum, başka bir ülkenin dilini, yabancı halk türkülerini ve dansları öğreniyordum ve İsrail’in gerçek vatan olduğunu belliyordum. İsrail’e hicret en yüksek erdem olarak kabulleniliyordu. [...] Elbette Amerika ve Kanada’nın bayrakları karşısında da selama duruyorduk ve bu ülkelerin istiklal marşlarını genelde duygusal bir şekilde de söylüyorduk, fakat bizim sadakatimizin öncelikli olarak nereye yönelik olması gerektiği açıktı. [...] Amerika’nın böyle bir çifte sadakati tolere etmesi hakikati değiştirmiyor. Tahminimce bu konuda bize bilhassa Yahudi soykırımı dolayısıyla Hıristiyanların suçluluk duygularından dolayı bir serbestlik tanınıyor.’

Tenkitçilerin zaafları

Siyasi merkezin güçlü bir İsrail-tartışması yapma konusundaki çekingenliği İsrail politikasının ve İsrail-lobisinin en sesli tenkitçilerinin uç sol ve sağ kesimden oldukları anlamına geliyor. Edward Said ya da Noam Chomsky gibi eleştiriciler sol ağırlıklı akademik çevrelerin dışında kiimse tarafından ciddiye alınmıyorlar, çünkü Orta Doğu’daki Amerikan ve İsrail politikalarının lanetlenmesi onlarda her türlü Amerikan dış politikasının merasimvari bir şekilde mahkum edilmesi bağlamında yer alıyor.

Sağın çok uçlarında, Patrick Buchanan tarafından temsil edilen namı diğer Eski Sağcılar, uzun zamandan beri İsrail ve İsrail lobisine karşı şikayetlerini dini olmayan hümanistlere, homoseksüellere, feministlere, Üçüncü-Dünya-Ordularına ve diğer beyaz ve hırıstiyan Amerikan’nın bilinen düşmanlarına karşı edebiyatla karıştırarak ifade ediyorlar. Ve Timothy Mc Veigh’i ortaya çıkaran milis hareketi gibi nevrotik marjinal guruplar Washington’daki Federal Hükümeti ZOG -Siyonistlerin İşgali Altındaki Hükümet- olarak isimlendiriyorlar. Bu tip şeytani temrinler İslam Ulusu’ndan Louis Farrakhan gibi siyahi milliyetçiler arasında da bulunmaktadır.

Aşırı sağın İsrail’e, Yahudilerin kendisine kin beslediklerinden dolayı kin beslediğini, buna karşın aşırı solun İsrail’e husumet beslemesinin arkasında Amerika’ya kin beslemesinin yattığını söylemek abartı sayılmamalı. Chomsky, Buchanan ve Farrakhan gibi tenkitçiler İsrail lobisinin Amerika’lıların çoğunluğunu İsrail-tenkitçilerinin akıllarının başlarında olmadığı konusunda ikna etme çabalarını kolaylaştırıyorlar. İsrail de Filistin’li düşmanları ile şanslı sayılır. Yasir Arafat bir Gandi ya da Mandela değil; Filistin’li intihar saldırıcıları sadece uğruna kavga ettikleri davalarında el-Kaide-fanatikçilerinden ayrılıyorlar, fakat kullandıkları taktik itibariyle örtüşüyorlar; ve 11 Eylül saldırıları sonrasında sokaklarda dans eden Filistinlilerle ilgili görüntüler normalde Filistinlilerin bağımsızlık idealine sempati duyan Amerika’lıları şoke etmişti.

Herşeye rağmen İsrail lobisinin Amerikan politikası ve kamuoyu üzerindeki etkisine karşı koyan guruplar çoğalıyor. Bu bağlamda sesi gittikçe güçlenen Arap-Amerikan lobisi ve (daha ziyade Filistinlilere meyleden) siyahi Demokratların yanısıra askeriyeden ve diplomatlardan insanlar, aynı zamanda İran Körfezine Batı Şeria’dan daha fazla önem veren Cumhuriyetçiler tarafında bulunan etkili ekonomik çevreler de mevcut. Uzun vadede Yahudi-Amerikan nüfus oranının karışık evlilikler ve göçmenlerden kaynaklanan genel nüfus artışından dolayı görece azalması Lobi’nin gücünü zayıflatacaktır.

Şu anda ise nereden gelirlerse gelsinler Kongre üyeleri halen kendi rakiplerini finans bakımından destekleyebilme gücüne sahip ve de destekleyecek olan bir Single-İssue-Lobisini kızdarmaktan çekiniyorlar; birçok muhabir ve siyaset uzmanları özel sohbetlerde ateşli İsrail destekçileri tarafından redaksiyonlarda ve yayın evlerinde kara listeye geçirilmekten korktuklarını itiraf ediyorlar; Amerika’nın emniyet politikasındaki üst düzey mesleklere rutin bir şekilde İsrail’e ve onun Amerikan lobisine sıkı bir mesleki ve özel bağı olan kişiler getiriliyor; Askerler ve diplomatlar İsrail hükümetlerinin politikalarına bir engel teşkil etmeleri durumunda zaman zaman fısıltı kampanyalarının kurbanları oluyorlar. Amerikan politikasının böylesi şartlar altında İsrail’in lehine sarhoş olmaması mümkün mü?

İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde karşılaştığımız gibi İsrail’in emniyet altında bir varlık gösterme hakkını ve kendini savunma hakkını kabul eden, buna karşın onun Filistin topraklarını vahşice istilasını ve İsrail’li Araplara karşı ayrımcılığını eleştiren vukufiyetli ve dengeli bir İsrail eleştirisi ABD’de giderek çok daha nadir yapılmaktadır. Ancak bu tarihi anda – hem Amerikan hem de dünya tarihi açısından- ABD’deki İsrail lobisinin sorumluluk bilinciyle eleştirilmesine ihtiyaç vardır, bu öyle bir eleştiri olmalı ki, solcuların eleştirilerinin aksine Amerikanın dış politika stratejisinin meşruiyetini temelde kabul etmeli ve kendisini aşırı sağın eleştirilerinde olduğu gibi Amerikan yahudilerine ve dahi İsrail devletine karşı düşmanlık duyguları ile yönlendirmemeli.

Geçmişte İsrail lobisinin diğerlerinden, mesela İrlanda lobisinden bir konuda farklılığı vardı: Desteklediği ülkenin komşuları tarafından yok edilme tehlikesi mevcuttu. Bu durum artık sözkonusu değil. Bunun haricinde Amerika’lıların çoğu İsrail’in varlık ve kendini savunma hakkını hiç bir İsrail lobisi olmasa dahi desteklerler. Ancak bu lobiler hakikaten olmasa idiler Amerika’nın seçilmiş milletvekilleri kesin bir şekilde İsrail’e karşı yardımlarını onların işgal altındaki topraklardan geri çekilmesine bağlı kılarlardı. ABD’nin Ortadoğu politikasını lekeleyen şey ise, işte İsrail’i adeta şartsız bir şekilde destekleyen bu tarzdır.

Gelecek senelerde biz Amerika’lılar kendi siyasi sistemimizi reforme etmeliyiz ki, onu sadece büyük şirketlerin ve sendikaların değil, fakat etnik lobilerin de –hepsi dahil Arap-Amerikan lobisi olduğu gibi İsrail lobisinin de- rüşvetçi ve ifsat edici etkilerinden kurtaralım. Kısa zaman önce göç edenlerin Amerikan nüfusundaki oranı arttıkça, dış politikanın şu ya da bu etnik diasporaya tevdi edilmesi tehlikesi de artıyor, çünkü İsral lobisinin başarısı insanları yabancı bir ülkeye karşı derin bir sadakatin Amerikan sivil haklarının çok normal, kabul edilebilir bir parçasıdır inancına götürebilir.

Devlet tedbirleri etnik seçmen guruplarının kendi geldikleri ülkelerin lehine olan tarafgirliklerini ve ön kabullerini, asimilasyon politikaları bu tür tutumları ne kadar zayıflatsa da  ortadan kaldıramaz. Buna karşın ‘etnik bağış makinaları’nı bağış sisteminin yeniden düzenlenmesi sayesinde kontrol etme, hatta elimine etme imkanı bulunmaktadır. ABD’deki seçim kampanyalarının finanse edilişine ilişkin düzenlemelerin reformuna yönelik ilgili federal devletin ya da seçim bölgesinin dışından gelen paraları yasaklayan tedbirler ya da özel finansmanlığın yerine kamu finansmanlığını yerleştiren tedbirler arzu edilir, şayet etkili olurlarsa. Başka müsbet etkilerinin yanısıra bu tip reformlar kamusal tartışmalardan daha ziyade bağışlara bel bağlayan ülkedeki bütün baskı guruplarına set çeker. Ve bu İsrail-lobisi gibi sadece belli bir çıkar gurubunu haksız bir şekilde hedef almaksızın gerçekleşir. Seçim kampanyalarının finans sisteminin reform edilmesinin yanısıra ABD’nin, devletin emniyet aygıtlarında siyaseten doldurulan işyerlerinin büyük oranda azaltılmasına ihtiyacı vardır. Ülkenin güvenlikten sorumlu elitindeki in-and-outers’ların sayısı azaltılırsa, etnik lobilere ya da ekonomik çıkarlara, mesela petrol branşına bağlılıklarından dolayı hükümetin içinden ABD’nin dış politikasını etkilemeye çalışan kişilerin imkanları azalır. Biz Amerika’lılar demokratik karar süreçlerinin daraltılmasını aşmadığımız sürece, Avrupa, Asya ve o bölgedeki müttefiklerimiz dahi  bizim Ortadoğu politikamıza korku ve kaygıyla bakacaklar.

Hakikati görelim artık: Amerika’daki İsrail lobisi asla herşeye muktedir bir lobi değil, ancak ABD’ye ve ittifaklarına Ortadoğu ve diğer yerlerde yaradığından çok daha fazla nüfuz sahibi.

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'