Yıl 22  Sayı 290 Şubat 2003
Bu Sayıda
 

 

Savaş’a Hayır!”cılara Küçük Öğütler...

 

 

M. Kürşad ATALAR

 

 

Amerika’nın Irak’a yönelik muhtemel operasyonu üzerine, çok farklı kesimlerin "Savaşa Hayır!" kampanyası başlattığı ve bu arada muhafakazar ve hatta kimi İslamcı kesimlerin de aynı koroya katıldıklarını gözlemlemek mümkün. Laik-demokratik unsurların, kimi iş ve ticaret çevrelerinin, insan hakları savunucularının ve hatta eşcinsel kesimlerin bu slogan çerçevesinde savaşın karşısında olmalarının bir mantığı olduğu kabul edilebilir ancak özellikle adı ‘İslamcı’ya çıkmış bazı grup ve zevatın aynı slogan etrafında öbekleşmeyi mümkün ve hatta gerekli görmeleri gerçekten ibret alınması gerekli bir fenomen olarak görülmelidir. Bu son kampanya, açıktır ki, bu kesimlerin özellikle düşünsel olgunluk ve yöntemsel istikrar noktasındaki zaaflarını bir kez daha ve inkar edilemez bir şekilde ortaya sermiştir.

Evet, "insan hakları" kavramını kutsallaştıran kesimlerin, Vietnam savaşı vesilesiyle icad edilen "savaşma seviş!" sloganı etrafında muhtemel Irak Operasyonu’na karşı çıkmaları doğaldır. Çünkü, gerçekten iki büyük dünya savaşı görmüş Batı insanının ‘akla güvensizliği’ni anlamak mümkündür. Modernizmin ötesini (postmodernizm) görmüş Batılı insan, "hiçbir şey için ölmeye değmez" düşüncesindedir! Buna ülkelerin ‘yüce menfaatleri’ de dahildir. Bu nedenledir ki pek çok Amerikalı Vietnam’da ‘pisi pisine’ ölmeyi reddetmiş, bu savaş için ölmeyi ‘niyazi olmak’ olarak değerlendirmiş ve bu yüzden "Vietnam’daki Kirli Savaşa Hayır!" demişlerdir. Bu zihniyetin bağlıları için ‘insan’ (human) hayatından daha kutsal bir şey yoktur. Bu coğrafyada aynı zihniyetin sahiplerinin de bugün "Savaşa Hayır!" sloganı etrafında kümelenmeleri işte bu yüzden doğaldır, mantıklıdır, tutarlıdır. Fakat aynı sloganı, Allah’tan daha yüce bir değer olmadığına inandığını söyleyen kesimlerin belki daha yüksek bir sesle dile getirmeleri, sadece tutarsızlık olarak görülemez. Bu aslında köklü bir zihniyet inkılabının bu kesimlerce yeterince yaşanmadığının kanıtıdır. Bu kesimler, kendilerine bir meşruiyet temeli bulmak için "biz ‘Emperyalist/Kirli Savaşa Hayır!’diyoruz" demektedirler. Fakat burada dayandıkları hiçbir ciddi/İslami temel yoktur. Kimisi için bu sloganı onaylamanın gerekçesi, Amerika’nın saldırısı sonrasında oluşacak sosyal yıkım ve erozyonu önlemek iken, kimisi için "kardeş Irak halkının yanında yer almak" Müslümanların boyun borcudur; kimisi içinse, "direniş merhalesinde ortaya çıkmış bir fırsatı iyi değerlendirilmek" gerekmektedir. Bu kesimler için Amerika, kimin karşısında ise, o bir nevi ‘doğal müttefik’ oluvermektedir. Sanki Amerikan-karşıtlığı bu kesimlerin hikmet-i vücududur! Amerika’nın düşmanı, onların sanki dostudur! Hatta heyecan-yoğun bazıları işi öylesine ileri boyutlara vardırmaktadır ki, bıraksalar gidip, Saddam’ın safında savaşabileceklerdir! Bir zamanların ‘zalim’, ‘kafir’, ‘adud’ Saddam’ı, şimdi sırf Amerika’nın tedibine muhatap oluyor diye, onların gözünde neredeyse "İslam kahramanı" olmuştur! Kendilerini Tevhid’den önce Amerikan-karşıtlığı ile tanımlayanların akibeti de elbette bu olacaktır. Başkasını beklemek beyhudedir. Neden geçmişin hızlı İrancıları, bugün Saddamcı olabilmektedirler? Bu sorunun cevabı, Tevhid’i yeterince içselleştirememiş olmaları şeklinde verilmelidir. Halbuki Tevhid onlara, kim olursa olsun, hiçbir zalimin yanında yer almamayı öğütlemektedir. Halbuki Tevhid onları, bir kez sokulduğu delikten ikinci kez sokulmama uyanıklığına davet etmektedir. Halbuki Tevhid onlara, Cihad’ın bir savunma savaşı olmadığını bilakis ‘yeryüzünden zulmü kaldırma’ amacıyla yapıldığı şuurunu vermek istemektedir. Ama onlar, bu gerçekleri özümseyememişler ve heyecanlarının tutsağı olarak, rüzgar önünde savrulup-durmaktadırlar. Bu kesimler, her ne olursa olsun, Amerika’ya karşı çıkmayı adeta bir ‘ibadet’ olarak telakki etmekte, bu son operasyonu da, Amerikan-karşıtlıklarını ele-güne göstermek için bir ‘fırsat’ olarak görmektedirler. Saddam’ın zulmünün Arş-ı Ala’ya çıkmış olduğu gerçeğini balçıkla sıvayamayacakları için de "Hem Amerika’ya hem Saddam’a karşıyız; biz Irak halkının yanındayız" gerekçesine sığınmaktadırlar. Yıllar boyunca Saddam zulmüne karşı çıkmayan ya da çıkmayı beceremeyen Iraklılar, bir anda bu kesimlerin ‘kardeş’i oluvermiştir. Basit bir popülizmden başka bir şey olmayan bu söylem, bir anda bu ‘İslamcıların’ (!) adeta resmi söylemi oluvermiştir. Yıllar boyunca unutulan ‘kardeşlik’, Amerika’nın bir zalimi tepeleme ihtimalinin ortaya çıkmasıyla derhal hatırlanıvermiştir!

Halbuki İslami bir duruşun pratiği bu şekilde mi olmalıdır? Elbette ki hayır. Öncelikle "Savaşa Hayır!" sloganı, İslami ve ahlaki değildir ve hangi gerekçeyle olursa olsun olumlanamaz. İslami değildir; çünkü İslam’ın cihad, tebliğ ve dava boyutlarını bilen bir Müslüman, "savaşa hayır!" şeklinde formüle edilen sloganı onaylayamaz. Fitne varoldukça, Müslümanın cihad görevi devam eder. Müslüman için hayattaki en kutsal şey "insan hayatı" değildir. Müslümanın amacı "İla’yı Kelimetullah" ve Allah’ı razı etmektir. Bu görev, gerektiğinde zalim sultana hakkı haykırarak, gerektiğinde de kıtal yapılarak yerine getirilir. Her ne olursa olsun "yaşamak", hevasını ilah edinen Postmodernin amacıdır. Allah için yaşamak Müslümanın amacıdır. Bu amaç, bazan kişinin canı ve malına mal olabilir. Bu yüzdendir ki Cennet’in bedeli pahalıdır. Bu yüzdendir ki, Müslüman "savaşın neden olabileceği sosyal yıkım ve erozyon"dan önce, Allah için yaşamayı, bu yolda "sararıp-solmayı", bu yolda can vermeyi birincil amaç edinir. Bu sözden vazgeçmesi karşılığında, tüm mazlumların felaha ereceği garantisi verilse dahi, o, yine, sözünden dönmez. Çünkü bilir ki, zulmün kökünü kazıyacak olan Kelime-i Tevhid’dir. Bu sözden verilecek en küçük taviz, bizatihi zulümdür. Zulme bulaşan adaleti nasıl getirebilir ki?  O nedenle, Müslüman, ilkesel düzeyde, "Savaşa Hayır!" sloganı yerine "Savaşa Evet!" sloganını haykırmalıdır. Bugün savaşın neden olabileceği sosyal yıkım ve erozyondan bahsedenler, geçmişte bir ünlü şairin "Sabır, Savaş, Zafer! Adım Müslüman!" dizelerini en çok dillerine pelesenk edenler değil miydi? Elbette ki bu dizeler, bu kesimler için, boğazdan aşağıya inmeyen sözler cümlesindendi de o yüzden şimdi tam tersini yine aynı rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Yani aslında ne dediklerini, ne yaptıklarını kendileri de bilmiyorlar. Kendilerine hakkı hatırlatanlara ise "insan sevgisinden yoksun", "kara vicdanlı" diyebiliyorlar... "Savaşa Hayır!" sloganı ayrıca, bu kesimler açısından ‘ahlaki’ de değildir. Çünkü bugün meydanlarda savaş karşıtlığı noktasında elbirliği yaptıkları laik-sosyalist-demokrat kesimler yarın, eğer yine tebliğ, cihad vs. lafları etmeye başladıkları zaman, kendilerine: "hani siz savaşa karşıydınız?" diye soracaklardır. Sormaya da hakları vardır. Bugün bu sözleri ketmedenler, yarın ağızlarını gönül rahatlığıyla açmakta zorlanacaklardır. Bugün İslam’ın değerlerini ketmederek bir yerlere varmayı düşünenlerin durumunun, 1999 Ağustos Depremi’ni "ilahi ceza" olarak görüp, yarın aynı olay kendi başlarına geldikleri gün karşı karşıya kalacakları zor durumdan bir farkı yoktur. Bunların "görüş menzili" kısadır. Bunlar sözün önünü-ardını düşünmeyenlerdir. Bunlar iki atımlık barutu olanlardır. Kısacası bunlar ne dediğini bilmeyenlerdir... 

Bu kesimler ayrıca "ucuz kahramanlık"tan da hoşlanmaktadırlar. Dünyanın farklı bölgelerinden, özellikle de Batılı ülkelerden "canlı kalkan" olmak için Irak’a gitmeyi düşünenleri gördüklerinde, bunlar da sıraya dizilirler. Nasıl olsa, bu işi önce Batılılar başlatmıştır ya! O halde onlar da gönül rahatlığıyla, canlı kalkan namzeti olabilirler. Elbette ki, bunlar İran-Irak savaşında haksızlığa maruz kalan ve Amerikan damgası taşıyan Irak füzeleri altında inim inim inleyen İran’a canlı kalkan olmak için gidecek değillerdi ya! Herhalde önce etrafı bir kolaçan edecekler, önde Batılı bir konvoy görürlerse, ancak o zaman cengaverliklerini ortaya dökeceklerdir! Evet bu ucuz kahramanlardan bu ülkede de vardır ve şimdilerde Irak’a gitmek için hazırlık yapmaktadırlar! Bizim ise bunlara tavsiyemiz daha başka bir şey olacaktır: Madem masum insanların kanları akmasın istiyorsunuz, madem kanı akacak olanlar kardeş Irak halkıdır diyorsunuz, madem bu haksızlık karşısında içi cızz edenlerden olduğunuzu iddia ediyorsunuz, ey Canlı kalkan namzetleri! Şimdiye kadar neden Filistin’e gitmediniz? Oradakiler masum değil miydi, orada kanı akanlar sizin kardeşiniz değil miydi, orada zulmün envai çeşidi işlenirken içiniz cızz etmiyor muydu? Müslümanlar arasında bu işi bir de ‘cihad’ olarak görenlere ise, derhal hiç vakit kaybetmeden Irak’a değil, Filistin’e gitmeleri çağrısında bulunuyoruz. Çünkü gerçekten eğer Filistin’de İsrail bombalarına karşı ‘canlı kalkan’ olmayı göze alabiliyorlar ise, şehid olma ihtimalleri daha fazladır! Ama bir şartımız var: Gidip Arafat’ın karargahının değil, İslamcı liderlerin evinin önünde bombalara karşı durmalılar! Çünkü amel, Allah yolunda olursa şehadet gerçekleşir. Arafat için canını verenler ancak niyazi olurlar. Ne o, yoksa bu teklif biraz zor geldi de, gözlerinizi ölüm sarhoşluğu mu sardı?!!

Sözün büyüğü ise elbette, "Savaşa Hayır!" sloganından bir stratejik fayda temin etmek isteyenleredir. Bunlar güya, mesajı ütopik olmaktan çıkarmaya ve gündem haline getirmeye çalışmaktadır ve bu tür popüler hadiselerden bir fayda temin edilebileceğini düşünmektedirler. Bu pragmatik yaklaşım, sonuçsuz olmasının ötesinde ciddi bir stratejik yanlışı da içinde barındırmaktadır. Bu kesimler yıllardır Seyyid Kutub okumalarına rağmen, rahmetli Kutub’un yöntem üzerine söylediklerini anlayamamış olanlardır. Kutub’un: "Müslüman önce Kelime-i Tevhidi söylemelidir. Bundan önce sosyal adaletçi, eşitlikçi, milliyetçi bir dava güdemez..." sözlerinin özümseyememişlerdir. Daha başka bir ifadeyle, kişinin kendini ifade ederken takip edeceği doğru yöntemi anlayamamışlardır. Bir Müslüman, tebliğin her döneminde daima üst kimliğin belirleyiciliğine dikkat etmelidir. Özellikle de başlangıç aşamalarında en hassas olunması gereken husus budur. Zira insanlara davet götürenler, kendilerini doğru tanımlamalı ve doğru tanıtmalıdırlar. Bir "insan hakları derneği" çatısı altında Tevhidi mücadele yürütülemez. Bu, Kutub’un terminolojisinde o kadar açıktır ki, onu takip ettiğini söyleyenlerin, onun sözleri hilafına hareket etmeleri neyin ifadesi olabilir? Evet, biz Kutub’un bu konuda isabet kaydettiğini düşünüyoruz ve cahili sistemin ‘içerden’ fethini mümkün görmüyoruz. Çünkü özellikle modern dönemin ulus-devlet mekanizmaları, iç-denetimi sağlamak için çok sofistike teknikler kullanmaktadırlar ve bunların içerden kırılması mümkün değildir. Yıllardır bunu "Rabbani Metod" olarak benimsediğini söyleyenlerin, son yıllarda tam da bunun hilafına hareket etmeleri, Müminlerin dikkatinden kaçmamalıdır. Toplumsallaşmak bizatihi bir değer değildir. Asıl ilkelerin toplumsallaşması değer ifade eder. İlkeler toplumsallaşmadan kitleleşmek, yozlaşmanın bir diğer adıdır. Dahasını mı istiyorsunuz, söyleyelim: strateji değişmez, taktik değişebilir. Stratejideki değişiklik, ilkelerin değişmesi demektir. Fakat taktik değişiklik, içtihadidir, yararlıdır ve yapılmalıdır. "Savaşa Hayır!" sloganının hemen her kesim tarafından kolaylıkla dillendirilebildiği ortamları ajite ederek, buradan bir pragma elde etmeye çalışmak ise taktik bir kararla olacak iş değildir. Bu, stratejik bir tercihin yansımasıdır ve esaslı bir zihinsel ve yöntemsel hataya işaret etmektedir. Kalabalıkların arasına katılıp buradan emperyalizme karşı bir ‘küresel intifada’ çıkartmaya çalışmak, hele "cürmün ne ki?" sorusuna muhatap olunuyorsa, aslında bir acziyetin ifadesidir. Yöntem olarak gayri İslami oluşu ise cabası...             

Bütün bu sözlerin hülasası olarak, Müslümanların bu savaşın bir tarafı olmadığı hatırlatmasını bir kez daha yapmak istiyoruz. Taraf olunmayan hadiselerde ise, aktif destek verilmez. Hadisenin Müslümanları etkileyecek boyutları ise elbette olacaktır. Fakat bunlar, asli sorun yanında tali derecede kalırlar. Bunlara  ancak o ölçüde değer vermek gerekir. Dinsizin hakkında imansız gelecekse varsın gelsin. Biz işimize bakalım...

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'