“Savaş’a
Hayır!”cılara Küçük Öğütler...
M. Kürşad ATALAR
Amerika’nın Irak’a
yönelik muhtemel operasyonu üzerine, çok farklı kesimlerin "Savaşa Hayır!"
kampanyası başlattığı ve bu arada muhafakazar ve hatta kimi İslamcı kesimlerin
de aynı koroya katıldıklarını gözlemlemek mümkün. Laik-demokratik unsurların,
kimi iş ve ticaret çevrelerinin, insan hakları savunucularının ve hatta eşcinsel
kesimlerin bu slogan çerçevesinde savaşın karşısında olmalarının bir mantığı
olduğu kabul edilebilir ancak özellikle adı ‘İslamcı’ya çıkmış bazı grup ve
zevatın aynı slogan etrafında öbekleşmeyi mümkün ve hatta gerekli görmeleri
gerçekten ibret alınması gerekli bir fenomen olarak görülmelidir. Bu son
kampanya, açıktır ki, bu kesimlerin özellikle düşünsel olgunluk ve yöntemsel
istikrar noktasındaki zaaflarını bir kez daha ve inkar edilemez bir şekilde
ortaya sermiştir.
Evet, "insan
hakları" kavramını kutsallaştıran kesimlerin, Vietnam savaşı vesilesiyle icad
edilen "savaşma seviş!" sloganı etrafında muhtemel Irak Operasyonu’na karşı
çıkmaları doğaldır. Çünkü, gerçekten iki büyük dünya savaşı görmüş Batı
insanının ‘akla güvensizliği’ni anlamak mümkündür. Modernizmin ötesini
(postmodernizm) görmüş Batılı insan, "hiçbir şey için ölmeye değmez"
düşüncesindedir! Buna ülkelerin ‘yüce menfaatleri’ de dahildir. Bu nedenledir ki
pek çok Amerikalı Vietnam’da ‘pisi pisine’ ölmeyi reddetmiş, bu savaş için
ölmeyi ‘niyazi olmak’ olarak değerlendirmiş ve bu yüzden "Vietnam’daki Kirli
Savaşa Hayır!" demişlerdir. Bu zihniyetin bağlıları için ‘insan’ (human)
hayatından daha kutsal bir şey yoktur. Bu coğrafyada aynı zihniyetin
sahiplerinin de bugün "Savaşa Hayır!" sloganı etrafında kümelenmeleri işte bu
yüzden doğaldır, mantıklıdır, tutarlıdır. Fakat aynı sloganı, Allah’tan daha
yüce bir değer olmadığına inandığını söyleyen kesimlerin belki daha yüksek bir
sesle dile getirmeleri, sadece tutarsızlık olarak görülemez. Bu aslında köklü
bir zihniyet inkılabının bu kesimlerce yeterince yaşanmadığının kanıtıdır. Bu
kesimler, kendilerine bir meşruiyet temeli bulmak için "biz ‘Emperyalist/Kirli
Savaşa Hayır!’diyoruz" demektedirler. Fakat burada dayandıkları hiçbir
ciddi/İslami temel yoktur. Kimisi için bu sloganı onaylamanın gerekçesi,
Amerika’nın saldırısı sonrasında oluşacak sosyal yıkım ve erozyonu önlemek iken,
kimisi için "kardeş Irak halkının yanında yer almak" Müslümanların boyun
borcudur; kimisi içinse, "direniş merhalesinde ortaya çıkmış bir fırsatı iyi
değerlendirilmek" gerekmektedir. Bu kesimler için Amerika, kimin karşısında ise,
o bir nevi ‘doğal müttefik’ oluvermektedir. Sanki Amerikan-karşıtlığı bu
kesimlerin hikmet-i vücududur! Amerika’nın düşmanı, onların sanki dostudur!
Hatta heyecan-yoğun bazıları işi öylesine ileri boyutlara vardırmaktadır ki,
bıraksalar gidip, Saddam’ın safında savaşabileceklerdir! Bir zamanların ‘zalim’,
‘kafir’, ‘adud’ Saddam’ı, şimdi sırf Amerika’nın tedibine muhatap oluyor diye,
onların gözünde neredeyse "İslam kahramanı" olmuştur! Kendilerini Tevhid’den
önce Amerikan-karşıtlığı ile tanımlayanların akibeti de elbette bu olacaktır.
Başkasını beklemek beyhudedir. Neden geçmişin hızlı İrancıları, bugün Saddamcı
olabilmektedirler? Bu sorunun cevabı, Tevhid’i yeterince içselleştirememiş
olmaları şeklinde verilmelidir. Halbuki Tevhid onlara, kim olursa olsun, hiçbir
zalimin yanında yer almamayı öğütlemektedir. Halbuki Tevhid onları, bir kez
sokulduğu delikten ikinci kez sokulmama uyanıklığına davet etmektedir. Halbuki
Tevhid onlara, Cihad’ın bir savunma savaşı olmadığını bilakis ‘yeryüzünden zulmü
kaldırma’ amacıyla yapıldığı şuurunu vermek istemektedir. Ama onlar, bu
gerçekleri özümseyememişler ve heyecanlarının tutsağı olarak, rüzgar önünde
savrulup-durmaktadırlar. Bu kesimler, her ne olursa olsun, Amerika’ya karşı
çıkmayı adeta bir ‘ibadet’ olarak telakki etmekte, bu son operasyonu da,
Amerikan-karşıtlıklarını ele-güne göstermek için bir ‘fırsat’ olarak
görmektedirler. Saddam’ın zulmünün Arş-ı Ala’ya çıkmış olduğu gerçeğini balçıkla
sıvayamayacakları için de "Hem Amerika’ya hem Saddam’a karşıyız; biz Irak
halkının yanındayız" gerekçesine sığınmaktadırlar. Yıllar boyunca Saddam zulmüne
karşı çıkmayan ya da çıkmayı beceremeyen Iraklılar, bir anda bu kesimlerin
‘kardeş’i oluvermiştir. Basit bir popülizmden başka bir şey olmayan bu söylem,
bir anda bu ‘İslamcıların’ (!) adeta resmi söylemi oluvermiştir. Yıllar boyunca
unutulan ‘kardeşlik’, Amerika’nın bir zalimi tepeleme ihtimalinin ortaya
çıkmasıyla derhal hatırlanıvermiştir!
Halbuki İslami bir
duruşun pratiği bu şekilde mi olmalıdır? Elbette ki hayır. Öncelikle "Savaşa
Hayır!" sloganı, İslami ve ahlaki değildir ve hangi gerekçeyle olursa olsun
olumlanamaz. İslami değildir; çünkü İslam’ın cihad, tebliğ ve dava boyutlarını
bilen bir Müslüman, "savaşa hayır!" şeklinde formüle edilen sloganı onaylayamaz.
Fitne varoldukça, Müslümanın cihad görevi devam eder. Müslüman için hayattaki en
kutsal şey "insan hayatı" değildir. Müslümanın amacı "İla’yı Kelimetullah" ve
Allah’ı razı etmektir. Bu görev, gerektiğinde zalim sultana hakkı haykırarak,
gerektiğinde de kıtal yapılarak yerine getirilir. Her ne olursa olsun "yaşamak",
hevasını ilah edinen Postmodernin amacıdır. Allah için yaşamak Müslümanın
amacıdır. Bu amaç, bazan kişinin canı ve malına mal olabilir. Bu yüzdendir ki
Cennet’in bedeli pahalıdır. Bu yüzdendir ki, Müslüman "savaşın neden olabileceği
sosyal yıkım ve erozyon"dan önce, Allah için yaşamayı, bu yolda
"sararıp-solmayı", bu yolda can vermeyi birincil amaç edinir. Bu sözden
vazgeçmesi karşılığında, tüm mazlumların felaha ereceği garantisi verilse dahi,
o, yine, sözünden dönmez. Çünkü bilir ki, zulmün kökünü kazıyacak olan Kelime-i
Tevhid’dir. Bu sözden verilecek en küçük taviz, bizatihi zulümdür. Zulme bulaşan
adaleti nasıl getirebilir ki? O nedenle, Müslüman, ilkesel düzeyde, "Savaşa
Hayır!" sloganı yerine "Savaşa Evet!" sloganını haykırmalıdır. Bugün savaşın
neden olabileceği sosyal yıkım ve erozyondan bahsedenler, geçmişte bir ünlü
şairin "Sabır, Savaş, Zafer! Adım Müslüman!" dizelerini en çok dillerine
pelesenk edenler değil miydi? Elbette ki bu dizeler, bu kesimler için, boğazdan
aşağıya inmeyen sözler cümlesindendi de o yüzden şimdi tam tersini yine aynı
rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Yani aslında ne dediklerini, ne yaptıklarını
kendileri de bilmiyorlar. Kendilerine hakkı hatırlatanlara ise "insan
sevgisinden yoksun", "kara vicdanlı" diyebiliyorlar... "Savaşa Hayır!" sloganı
ayrıca, bu kesimler açısından ‘ahlaki’ de değildir. Çünkü bugün meydanlarda
savaş karşıtlığı noktasında elbirliği yaptıkları laik-sosyalist-demokrat
kesimler yarın, eğer yine tebliğ, cihad vs. lafları etmeye başladıkları zaman,
kendilerine: "hani siz savaşa karşıydınız?" diye soracaklardır. Sormaya da
hakları vardır. Bugün bu sözleri ketmedenler, yarın ağızlarını gönül
rahatlığıyla açmakta zorlanacaklardır. Bugün İslam’ın değerlerini ketmederek bir
yerlere varmayı düşünenlerin durumunun, 1999 Ağustos Depremi’ni "ilahi ceza"
olarak görüp, yarın aynı olay kendi başlarına geldikleri gün karşı karşıya
kalacakları zor durumdan bir farkı yoktur. Bunların "görüş menzili" kısadır.
Bunlar sözün önünü-ardını düşünmeyenlerdir. Bunlar iki atımlık barutu
olanlardır. Kısacası bunlar ne dediğini bilmeyenlerdir...
Bu kesimler ayrıca
"ucuz kahramanlık"tan da hoşlanmaktadırlar. Dünyanın farklı bölgelerinden,
özellikle de Batılı ülkelerden "canlı kalkan" olmak için Irak’a gitmeyi
düşünenleri gördüklerinde, bunlar da sıraya dizilirler. Nasıl olsa, bu işi önce
Batılılar başlatmıştır ya! O halde onlar da gönül rahatlığıyla, canlı kalkan
namzeti olabilirler. Elbette ki, bunlar İran-Irak savaşında haksızlığa maruz
kalan ve Amerikan damgası taşıyan Irak füzeleri altında inim inim inleyen İran’a
canlı kalkan olmak için gidecek değillerdi ya! Herhalde önce etrafı bir kolaçan
edecekler, önde Batılı bir konvoy görürlerse, ancak o zaman cengaverliklerini
ortaya dökeceklerdir! Evet bu ucuz kahramanlardan bu ülkede de vardır ve
şimdilerde Irak’a gitmek için hazırlık yapmaktadırlar! Bizim ise bunlara
tavsiyemiz daha başka bir şey olacaktır: Madem masum insanların kanları akmasın
istiyorsunuz, madem kanı akacak olanlar kardeş Irak halkıdır diyorsunuz, madem
bu haksızlık karşısında içi cızz edenlerden olduğunuzu iddia ediyorsunuz, ey
Canlı kalkan namzetleri! Şimdiye kadar neden Filistin’e gitmediniz? Oradakiler
masum değil miydi, orada kanı akanlar sizin kardeşiniz değil miydi, orada zulmün
envai çeşidi işlenirken içiniz cızz etmiyor muydu? Müslümanlar arasında bu işi
bir de ‘cihad’ olarak görenlere ise, derhal hiç vakit kaybetmeden Irak’a değil,
Filistin’e gitmeleri çağrısında bulunuyoruz. Çünkü gerçekten eğer Filistin’de
İsrail bombalarına karşı ‘canlı kalkan’ olmayı göze alabiliyorlar ise, şehid
olma ihtimalleri daha fazladır! Ama bir şartımız var: Gidip Arafat’ın
karargahının değil, İslamcı liderlerin evinin önünde bombalara karşı durmalılar!
Çünkü amel, Allah yolunda olursa şehadet gerçekleşir. Arafat için canını
verenler ancak niyazi olurlar. Ne o, yoksa bu teklif biraz zor geldi de,
gözlerinizi ölüm sarhoşluğu mu sardı?!!
Sözün büyüğü ise
elbette, "Savaşa Hayır!" sloganından bir stratejik fayda temin etmek
isteyenleredir. Bunlar güya, mesajı ütopik olmaktan çıkarmaya ve gündem haline
getirmeye çalışmaktadır ve bu tür popüler hadiselerden bir fayda temin
edilebileceğini düşünmektedirler. Bu pragmatik yaklaşım, sonuçsuz olmasının
ötesinde ciddi bir stratejik yanlışı da içinde barındırmaktadır. Bu kesimler
yıllardır Seyyid Kutub okumalarına rağmen, rahmetli Kutub’un yöntem üzerine
söylediklerini anlayamamış olanlardır. Kutub’un: "Müslüman önce Kelime-i Tevhidi
söylemelidir. Bundan önce sosyal adaletçi, eşitlikçi, milliyetçi bir dava
güdemez..." sözlerinin özümseyememişlerdir. Daha başka bir ifadeyle, kişinin
kendini ifade ederken takip edeceği doğru yöntemi anlayamamışlardır. Bir
Müslüman, tebliğin her döneminde daima üst kimliğin belirleyiciliğine dikkat
etmelidir. Özellikle de başlangıç aşamalarında en hassas olunması gereken husus
budur. Zira insanlara davet götürenler, kendilerini doğru tanımlamalı ve doğru
tanıtmalıdırlar. Bir "insan hakları derneği" çatısı altında Tevhidi mücadele
yürütülemez. Bu, Kutub’un terminolojisinde o kadar açıktır ki, onu takip
ettiğini söyleyenlerin, onun sözleri hilafına hareket etmeleri neyin ifadesi
olabilir? Evet, biz Kutub’un bu konuda isabet kaydettiğini düşünüyoruz ve cahili
sistemin ‘içerden’ fethini mümkün görmüyoruz. Çünkü özellikle modern dönemin
ulus-devlet mekanizmaları, iç-denetimi sağlamak için çok sofistike teknikler
kullanmaktadırlar ve bunların içerden kırılması mümkün değildir. Yıllardır bunu
"Rabbani Metod" olarak benimsediğini söyleyenlerin, son yıllarda tam da bunun
hilafına hareket etmeleri, Müminlerin dikkatinden kaçmamalıdır. Toplumsallaşmak
bizatihi bir değer değildir. Asıl ilkelerin toplumsallaşması değer ifade eder.
İlkeler toplumsallaşmadan kitleleşmek, yozlaşmanın bir diğer adıdır. Dahasını mı
istiyorsunuz, söyleyelim: strateji değişmez, taktik değişebilir. Stratejideki
değişiklik, ilkelerin değişmesi demektir. Fakat taktik değişiklik, içtihadidir,
yararlıdır ve yapılmalıdır. "Savaşa Hayır!" sloganının hemen her kesim
tarafından kolaylıkla dillendirilebildiği ortamları ajite ederek, buradan bir
pragma elde etmeye çalışmak ise taktik bir kararla olacak iş değildir. Bu,
stratejik bir tercihin yansımasıdır ve esaslı bir zihinsel ve yöntemsel hataya
işaret etmektedir. Kalabalıkların arasına katılıp buradan emperyalizme karşı bir
‘küresel intifada’ çıkartmaya çalışmak, hele "cürmün ne ki?" sorusuna muhatap
olunuyorsa, aslında bir acziyetin ifadesidir. Yöntem olarak gayri İslami oluşu
ise cabası...
Bütün bu sözlerin
hülasası olarak, Müslümanların bu savaşın bir tarafı olmadığı hatırlatmasını bir
kez daha yapmak istiyoruz. Taraf olunmayan hadiselerde ise, aktif destek
verilmez. Hadisenin Müslümanları etkileyecek boyutları ise elbette olacaktır.
Fakat bunlar, asli sorun yanında tali derecede kalırlar. Bunlara ancak o ölçüde
değer vermek gerekir. Dinsizin hakkında imansız gelecekse varsın gelsin. Biz
işimize bakalım...