Tevhidin Tekrarı İbadettir
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Müslümanlık
geleneğine mensup bir toplumda doğmak insana ne gibi imtiyazlar sağlar? Bu
durumun taşıyıp getirdiği ilave yükümlülükler de var mıdır? Hangisi daha
ağırlıklıdır; avantaj mı dezavantaj mı?
Büyük çoğunluğun
peşin kanaati hakkında malumatım var. Onlar bunun emsalsiz bir artı değer
taşıdığını sanıyorlar. Dikkat edilirse sanıyorlar diyorum, düşünüyorlar demeye
dilim varmıyor. Zira peşin kabullerin zanlar üzerinde yükseldiklerini biliyorum.
Kendini din namına
müslümanlığa nispet eden Türkiye doğumlu, sünnî, çoğunluğu da hanefî mezhebi
mensubu kimselerin, doğumlarıyla birlikte peşinen elde ettikleri
getiriler/değerler nelerdir?
Düşünüyorum da
çevremde inandığını söylediği halde, ömründe bir kez olsun din üzerine ciddi
zihin yorma ameliyesi yapmamış yığınla insan bulunduğu kanaatine varıyorum. Yine
bir o kadar insanın mensubiyetiyle iftihar ettikleri din’in temel kaynağı vahy
ile birebir yüzleştiğinden ve tanıştığından da şüpheliyim.
Görünen odur ki
dinî mensubiyetleri ya içtimai mecburiyetlerden yahut da körü körüne
bağlılıklardan mürekkeptir.
Bir tefekkür,
tezekkür, teakkul zemini veya kaidesi kurulmadan vahy’in öngördüğü iman teşekkül
etmez. Fakat orta yerde insanların dil ile ikrar ve amelleriyle de izhar
ettikleri birtakım haller mevcuttur. Üstelik bu haller ancak mü’minlerde bulunan
hallerdir. Namaz kılmakta, oruç tutmakta, Kâbe’ye hac’ca gitmektedirler.
Kelime-i Şehadet ise dillerinden hiç düşmemektedir.
Yalnızca bu zahiri
görüntüye aldanarak orada İslâm’ın öngördüğü iman’ın mevcudiyeti sonucuna
varabilir miyiz? Diyelim ki insanların tasavvur ve temayül dünyalarını
tanıyıncaya kadar onlar hakkında bu yönde hüsn-ü zanda bulundunuz.
İyi bakınca bir
çoğunun zihniyet dünyasına muttali olursunuz. Ve kalplerindeki bağ(lantı)ların
iman değil itikat diye isimlendirilmesinin gereğini düşünürsünüz.
Evet, onların da
zahiren mü’minlere benzeyen ikrar ve davranışlarını gözlersiniz. Lakin yakın
tanışmalar ahvalinde ilmen, fikren hatta fiilen vahy’in zihniyet dünyasından
uzaklıkları sizi üzecektir.
Vahy’in öngördüğü
iman ilim, şuur, basiret, tefekkür ve tezekkür alt yapısına inşa edilmelidir.
İman bütün şüphelerin ölçülüp tartılması ve def edilmesi sonucunda ulaşılan
tasdik yani doğrulama ve sağlamanın adıdır.
Bu tarz akıl
yürütmeleri, insanları dinden çıkarma çabası zannedenler bulunabilir. Peşinen
söyleyeyim ki, hayır; bu insanlar tam aksine belki dindar bile sayılabilirler.
Çünkü çok aşikardır ki ferdi ibadetlere herkesten fazla düşkündürler. Hatta
bazen daha da şaşırırsınız; resullerden bile ziyade ibadete dalmışlardır. Bu
yüzden dinsizlik başka şey, imanın kalpte mekan tutması başka bir şeydir.
Bu toplumların
insanı, küçük yaşlarından beri kendisini, tekrar edilen ve birçoğu ferdi
karakterli ibadetlerin ortasında bulur. Sevimli dedeler ve nineler namaz
kılarlar, ille de bir seccade üzerinde. Oruç tutar, geçmiş ramazanların
efsunundan anlatırlar. Hacca gider bir ömür boyu Arapların pisliğini
vurgulamaktan usanmazlar. Bir de bol ama çok bolca tesbih çekerler.
Din/diyanet işte
tam da oradan başlıyor.
İnsanların
gözlerini açtıklarında ilk inkara yeltendikleri şey, kelime-i tevhiddeki lâ ile
reddedilen yalancı ilahlar değildir. Hiç umurlarına bile takmazlar o ilahları.
Dindar insanlar böylesi ülkelerde evvela dedelerine ninelerine uyarlar.
Ömürlerinde bir kez olsun görmedikleri ve belki görme imkanlarının da
bulunmadığı şu domuz eti var ya, işte ondan, yani domuzun bizzat kendisinden
nefret etmeyi öğrenirler herşeyden önce. Sarhoşluktan uzak durmak ikinci planda
yer alır. Arkasından da aşırı açık saçıklığı reddediş gelir. Eğer kendi
yakınlarında böyle birisi varsa, çok kere onu istisna tutmak da adettendir.
İnanç şekillenmesi sözkonusu reddiyelerin üzerine bina edilir. Bu noktada mesela
faizi, kumarı, yalan söylemeyi inkar ancak ağız ucuyla ve kerhen yapılır. Zira
faiz, kumar ve yalan bazı masumane alanlarda dindarlar ve ihtiyarlar için de
kısmî meşruiyetler kazanmıştır. Nine tombalaya düşkündür. Dede ise piyango
meraklısı. Eh, babaya da toto oynamak düşüyor.
Peki kelime-i
tevhid muhtevasındaki o reddedilen ilahlardan toplum haberli midir? İnsanlar Hak
olan Rab’be rağmen kimleri ilah ittihaz etmektedirler; bilen var mıdır? Vahy’in
kendisine küfretmemizi istediği tağut kimdir, nedir? Bunları ne soran bulunur ne
de sorduran.
Demem odur ki, uzun
bir geçmişi, dişe dokunur bir tarihi, kültürü ve geleneği bulunan toplumlarda
insanlar, itikadi ve ameli hususlarda, sanıldığının aksine diğer toplumlardan
daha dikkatli, özenli, mütecessis ve düşünceli olmak durumundadırlar. Ataların,
dedelerin mensubiyeti itikadi bir avantaj sağlamıyor kimseye. Kimse resullerin
torunu olmak gibi bir imtiyaza sığınarak mahşer günü kendisini hesaba
çekilmekten kurtaramaz.
Biliyorum işi
abarttığımı söyleyenler çıkacaktır. Onların sesini şimdiden sanki işitiyor
gibiyim. Ben yine de diyorum ki siz siz olun önce amelle başlayıp zihniyet
teşekkülünü sonraya atmayın. Çünkü amel bir mükellefiyettir. Bütün ameller bir
niyet ve vakit ile mukayyettir. Öyle ise çocukların bir amel ile mükellefiyet
yaşı/çağı gelmeden önce ne ile techizatı lazımdır? İbadete alıştırmak yerine
muhakeme mekanizmasını işletmeyi öğretmek, fikir imalatı etütleri yaptırmak ve
ahlakî olgunluğu geliştirmek daha sağlıklıdır. Onda bir zihniyet teşekkülünü
sağlayacak olan bu eğitim, vakti saati geldiğinde ameli de kendiliğinden gerekli
kılacaktır.
Amelleri sırf
alışkanlık olduğu için yerine getirmek bir fayda vermez. Makbuliyeti de yoktur.
İnsan ameli mükellefiyetinin bir parçası, kurtuluşunun basamağı, saadetinin
anahtarı olarak görürse, işte ancak o zaman ameller bir anlam taşır. İnsan
amelini bir lüzumiyat, bir zaruret diye özbenliğinde idrak ve hissetmelidir.
İdrakin ve
hissiyatın temel motivasyonu eğer kelime-i tevhidin ruhu değil de gelenekler ve
alışkanlıklar ise ikrar edilen itikat da tekrarlanan ameller de korkarım ki boşa
gider.
Nitekim aralarında
yaşadığınız topluma bir bakın. Yaşanan/yaşatılan zıtlıkları hatırlayın.
Dinin/dindarlığın kol gezdiği mekanlarda dolaşın. Kılık kıyafeti yahut yapıp
ettikleriyle amel sahibi intibaı bırakan kimselerle konuşun. Onların tasavvur ve
zihniyet dünyalarına girmeye çalışın.
Şaşkınlıklar
içerisinde kalırsınız.
Sosyal/siyasal
konularda, ahlakî esaslar üzerinde, tefekkür ve tasavvurlar hakkında yapacağınız
küçük bir araştırma sizi tepeden tırnağa sarsan sonuçlara ulaştıracaktır.
Diyelim ki
ummadığınız miktarda insanın İslâm dairesinde mütalaası imkansız mensubiyet ve
aidiyetler taşıdığını gördünüz. İddiaların değil sadece amellerin İslâmî formlar
içerisinde kaldığını acı, hüzün ve hayretle tesbit ettiniz.
İnsanların temel
davası, kavgası ve iddiası ne ise amelleri de o minval üzre, o sistemin
öngördüğü davranış kalıplarıyla ortaya çıkmalıydı. Ama siz toplum üzerine
yönelttiğiniz nazarlarınızla çok aykırı inanış ve pratiklerin şahidisiniz şimdi.
İşin asıl acı yanı
nedir diye hiç düşündünüz mü? Mü’minlerde bulunmaması gereken zihniyet kalıpları
taşıyan bu insanların, yüklenmiş gibi göründükleri o ikinci itikatlarında da
samimiyetsizlikleri, sahtelikleri kapı pencere aralıklarından sızıp durmaktadır.
Üzülerek belirtelim ki o zihniyetin de mü’mini değildirler. Açıkçası olamazlar.
Zira bir sinede iki kalp yaratılmamıştır. İnsan iki zıt zihniyeti aynı anda iman
seviyesinde taşıyamaz. Bir insanın mü’min, müşrik, kafir, ehl-i kitap olması
anlaşılabilir birşeydir. Bilinçli bir tercihtir Hepsi saygıya değer olmasa da
netlik, berraklık arzeder.
Sorun, hangisinin
mü’mini olduğu belirlenemeyen kimsededir. Dedesinden gördüğü, geleneğinden
taşıdığı veya alıştırıldığı için mensup veya ait görünen kimseyi nereye
sığdıracağız? Kime kulluk ettiklerinin farkında olmayanların yeri acaba Araf
mıdır?
Sahiden laik,
sahiden demokrat, sahiden kemalist, sahiden sosyalist, sahiden panteist
olsalardı keşke.
Galiba en öncelikli
iş, iman yerine insanları amele alıştıran geleneğin sorgulanmasıdır. Zihniyet
teşekkülü, ahlak anlayışı, halet-i ruhiye yerleşimi gerçekleştirilmeden
amellerde yoğunlaşma böyle bir tehlike yaratıyor. O halde her şeyden, her işten
önce mü’minin mührü ve anahtarı Allah’tan başka ilah yoktur hakikatinin
mahfazası içerisindedir hikmetini bilmek gerekiyor. Fıkhî bilgilerimiz
hatırlanacak olursa görürüz ki tek başına Allah lafzını söylemek zikr
sayılmamıştır. Ancak tevhidin tekrarı ibadettir.