Tevhid Diyarında Olup Bitenler
Mukaddes ÖZKAN
Hac zamanı yaklaşıyor. Hacı adayları çoktan menzile ulaştılar bile. Ulaşmaya
ulaştılar da, işin bilincine varmış, olayın önemini kavramış olanların dışında
kalan çoğunluk, bu ibadetin gerçek anlamını içselleştirmekten çok uzak.
Toplumumuzun ve dünya müslümanlarının çoğunluğunun bu durumda olduğunu görmek
insana acı veriyor. Orada olup bitenlerin yarattığı hayal kırıklığını ancak,
İslam’a, Kuran ve sahih sünnet perspektifinden bakabilenler anlayıp
paylaşabilirler. Bu dinin hurafelere boğulmuş, tanınmaz hale gelmiş versiyonunu
İslam sanarak yaşayanların, bir yığın yalanın peşinde koşanların, akıllarını
kullanmak gibi bir çabayı kendilerine çok görenlerin anlamalarının mümkün
olmadığını düşünmek inanın abartı değil.
Olaya dışarıdan bakıldığında, manzara akılalmaz derecede güzel. Onca insan,
büyük bir sükunet içinde Kabe’nin etrafında dönüyor, dönüyor. Safa tepesiyle
Merve tepesi arasında gidiyor geliyor. Bu kadar insan birarada iken bu
disiplini, bu sükuneti ne sağlıyor dersiniz. Bunu sağlayan onların sabırlı
olmaya olan inançları. Biri sükunetini kaybederse diğeri onu "hacı sabır" diye
uyarıp kendine getiriyor. Çünkü, hacı adayları biliyor ki sabrını yitirirse çok
şey kaybedecek. Disiplini bozmamak iyi de, tepkisizleşecek kadar sabırlı olmanın
adı uyutulmuşluk değil de ne. Bu kadar kendini bırakmışlığın, Allah’ın
kullarından istediği sabır ile hiçbir alakası yok. Bu sadece Müslümanları
uyutabilmek için uğraşanların işine yarıyor, onları motive etmekte kullanılıyor.
Keşke herşey dışarıdan bakıldığında görüldüğü gibi içine girince de harika
olsaydı. Ama maalesef bu muhteşem kalabalığın, bu muhteşem görüntünün içi boş.
Öyle olmasaydı, bugün İslam alemi bu halde olur muydu?
Orada insanlar birbirlerine sabrediyorlar ama birbirlerini sevmiyorlar. Allah’ın
insanları aynı zaman diliminde, aynı mekana çağırmasından ne murad ettiğinin
anlaşılması, üzerinde düşünülmesi gerekmez mi? Dünyanın her tarafından gelen
onca insan, sadece, gördükleri karşısında kendinden geçip rüzgarın önündeki kum
taneleri gibi oradan oraya savrularak yığınlar oluşturmak adına orada
olmadıklarını anlamak zorundalar artık.
Bu buluşmada Allah’ın muradının tam tersi işler sergileniyor. Kimsenin birbirine
güveni yok, İslam’ın en karşı çıktığı ayrımcılık, ırkçılık kol geziyor. Arap
Türk’e, Türk Kürd’e, hepsi birden İranlı’ya ters bakıyor. Ama hiç kimse gerçek
düşmanın farkında değil. Neye elinizi uzatsanız Yahudi üretimi ayran, yoğurt,
kola, krem, daha sayın sayabildiğiniz kadar. Yani özetle söylemek gerekirse,
müslümanların düşmanları, müslümanların kutsal saydıkları beldeyi kendilerine
pazar yapmışlar. Amerika orada, İsrail orada, Çin orada, Hindistan orada, Avrupa
orada. Müslümanlar her yerde sömürülüyorlar. Başta, tevhidin diri tutulması
gereken topraklarda ve kendi yurtlarında. Müslümanların bu malları boykot edecek
bilinçleri ve güçleri olsaydı keşke. Tabii ki istisnalar var ama onlar kaideyi
bozacak güçte değil henüz. İsterseniz satıcıya bir sorun: "Bunları niye
satıyorsunuz, bu mallar Yahudi üretimi, buradan kazandıkları her kuruş size
kurşun olarak geri dönecek. Onlar din kardeşlerinizi öldürüyorlar, yurtlarından
sürüyorlar, onlar İslam’ı yeryüzünden silmeyi amaçlıyorlar". Bütün bu sorulara
alacağınız cevap çok ilginç olacaktır: "Bunlar İsrail değil, Amerikan malları".
Bir de yüzünüze sen bilmiyorsun dercesine gülerek bakmaları yok mu.
Hala Amerika’yı dost sanıyorlar.
Kabe’nin etrafını saran Hiltonlar, Şeratonlar, Inter Continental oteller, arz ve
talebin göstergesi. Müslümanlar taleb etmese onlar arz edemezler.
Allah, orada insanlar arasındaki her türlü farkın ortadan kalkmasını, herkesin
aynılaşmasını istiyor, Allah’ın huzurunda takvadan başka üstünlüğün söz konusu
bile olamayacağı konusunda uyarıyor olmasına rağmen, Kabe yolcuları, maddi
imkanlarının elverdiğince, rahat edebilmek adına, yıldızı bol otellere rağbet
ediyorlar..
Diğer ibadetler gibi, Hac ibadeti de ‘gelenekselleşmiş islamın’ kıskacında. Bir
sürü gereksiz formaliteyle boğulmuş durumda. Bu merasim yolculuktan aylar önce
başlayıp, orada da kafaları meşgul ederek devam ediyor. Kim bana ne getirmişti,
ben kime ne götüreceğim sıkıntısı insanların akıllarını işgal ediyor.
Hediyeleşmek tabii ki çok güzel bir gelenek bizim toplumumuzda. Çok güzel
olmasına çok güzel de abartmakta da üstümüze yok doğrusu. Böyle bir yolculuk
öncesi maddi değeri yüksek hediyeler vererek ibadete giden insanları bunalıma
sokmanın bir anlamı var mı sizce, bence yok. Orada konuştuğum hemen herkes
bundan şikayetçi. Ama hem ağlarım hem giderim hesabı, hem şikayet eder hem de
yapacağımızdan geri kalmayız. İbadet ederken bile zihnimizi kurcalayan bu işten
uzak duramıyoruz.
Bunlarla meşgul olmak yerine neyi nasıl yaparız da doğrulara ulaşabiliriz,
Allah’ın rızasını nasıl kazanabiliriz sorularına cevap arasak çok daha yararlı
olmaz mı bizim için?
Hacı olmak için ihrama girmek, tavaf etmek, Kabe’ye varmak, Arafat’a çıkmak,
Şeytan taşlayıp kurban kesmek gibi sembolik vecibeleri yerine getirmek haccın
kabul olması için yeterli mi diye düşünmek, Allah’ın kurallarını kaynağından
öğrenmek bizleri yanılgılardan koruyacaktır. Allah, namazı doğdoğru kılın,
koyduğum kuralları çarpıtmayın, benim kitabımı kendi kitabınıza uydurmaya
kalkmayın, yoksa, vay o namaz kılanların haline diye uyarıyor. Bu hac için de
geçerli, diğer ibadetler için de.
Çoğunluk oraya günahlarından arınmak, anasından yeni doğmuş olmak için gidiyor.
Bunun için de yaşlanmayı, günah işleyemeyecek hale gelmeyi bekliyorlar. Günah
işleyemeyecek hale gelen insan aynı zamanda sevap işleyemeyecek hale geleceğini
de dikkate almalı. Bir müslüman, genç ve dinç iken Allah’ın yoluna baş koymalı,
müslümanım dediği andan itibaren de mü’min olmanın yollarını aramalı ve her
yerde olduğu gibi Kabe’de de Allah’ın huzuruna yüz akıyla çıkabilmeli.
Hacca gitmenin ön koşullarını göz önüne alınca bu beklentinin çok da kolay
gerçekleşemeyeceğini anlayacağız. Allah’ın bu ibadeti farz kıldığı kişinin maddi
gücünün yeterli olması, geride kalan ailesinin kimseye muhtaç olmadan
geçinebileceği kadar miktarı onlara bırakması, kul hakkıyla gitmemesi ve
gideceği paranın helal kazanılmış olması şartları bu ibadetin sadece oraya
gitmekle kabul olunamayacağını, orada her türlü günahın bağışlanmayacağını
gösterir. Yani gerçekten hacı olabilmesi için o insanın o yola çıkmadan önceki
hayatında ne yapıp ne yapmadığı da çok önemli. Aile sorumluluğu taşıması, ibadet
için bile onları yüzüstü bırakamayacağı, aile sorumluluğunun İslam’da ne derece
önemli olduğunu vurguluyor. Helal kazançla gitme şartı, hacca niyetlenen kişinin
haramdan kaçınmasını, o güne kadarki yaşamında buna dikkat etmesini, insani
ilişkilerinde hassas olmasını gerektirirken, bir başkasını üzerek, kalbini
kırarak, başkalarının haklarını üzerine alarak yaşayanların bu yolculuğa hazır
olmak için daha önceden yaşam tarzlarını değiştirmeleri gerekir. Yani haram
kazanç ve kul hakkı ile gideni Allah affetmiyor, şirk koşanı da Allah
affetmiyor. Bunun dışındakileri de dilerse affeder:
"Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma
dileyin. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Bakara/199)
Bütün günahların orada affedilebileceğini insanlara empoze edenler, lütfen çok
iyi düşünsünler. Bu söylentilere inananlar da öyle. Şayet dualar sadece orada
kabul görecekse Allah neden "Ben size şah damarınızdan daha yakınım" diyor
Kuran’da. O zaman imkanı olamayıp da hacca gidemeyenlerin günahı ne sizce? Allah
böyle bir adaletsizlik yapar mı? Hacca giden, anasından yeni doğmuş gibi
günahsız olacak, gidemeyenin böyle bir şansı yok. Bu dünyadaki yoksulluğunun
acısını Ahiret’te de çekecek. Hiç kimse maddi imkanlarıyla Ahiret’i satın
alamaz. Bu inanış Ortaçağ Hıristiyanlarının cennette yer satın almaları gibi bir
saçmalığı anımsatıyor insana. Semavi dinlerin hiçbirine sığmayacak, insan
aklının bu kadar çarpık yorumlarına artık dur demenin zamanı gelmedi mi?
Orada dünyanın her yerinden gelen onca insan, birbirlerini sevmeyi, saymayı,
birbirlerinin haklarına tecavüz etmemeyi, birbirlerinin dertlerini dinlemeyi,
müslümanların açmazlarına birlikte çözümler bulmayı hedeflemeli değil mi?
İnsanlar orada kurban keserek paylaşmayı, sıkıntılara tahammül ederek sabrı
öğrenmeli değiller mi?
Herşeyi aslına yabancılaştırdığımız gibi hac ibadetini de gerçek anlamının
dışına çekmek gibi bir büyük hatanın farkına biran evvel varabilmemiz dileğiyle
yazımı bitirirken, Allah’ın ibadetleri kabul edişi konusunda bize ışık tutacak
bir ayeti hatırlatmak isterim:
"(Ey Muhammed!) Onlara Adem’in iki oğlunun olayını doğru olarak anlat. İkisi
birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul
edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen:) ‘Andolsun, seni öldüreceğim’ demiş,
(kardeşi de:) ‘Allah, yalnız kendisine saygılı olanlarınkini kabul eder’
cevabını vermişti." (Maide/27)