Yıl 22  Sayı 290 Şubat 2003
Bu Sayıda
 

 

Tevhid Diyarında Olup Bitenler

 

 

Mukaddes ÖZKAN

 

 

Hac zamanı yaklaşıyor. Hacı adayları çoktan menzile ulaştılar bile. Ulaşmaya ulaştılar da, işin bilincine varmış, olayın önemini kavramış olanların dışında kalan çoğunluk, bu ibadetin gerçek anlamını içselleştirmekten çok uzak. Toplumumuzun ve dünya müslümanlarının çoğunluğunun bu durumda olduğunu görmek insana acı veriyor. Orada olup bitenlerin yarattığı hayal kırıklığını ancak, İslam’a, Kuran ve sahih sünnet perspektifinden bakabilenler anlayıp paylaşabilirler. Bu dinin hurafelere boğulmuş, tanınmaz hale gelmiş versiyonunu İslam sanarak yaşayanların, bir yığın yalanın peşinde koşanların, akıllarını kullanmak gibi bir çabayı kendilerine çok görenlerin anlamalarının mümkün olmadığını düşünmek inanın abartı değil.

Olaya dışarıdan bakıldığında, manzara akılalmaz derecede güzel. Onca insan, büyük bir sükunet içinde Kabe’nin etrafında dönüyor, dönüyor. Safa tepesiyle Merve tepesi arasında gidiyor geliyor. Bu kadar insan birarada iken bu disiplini, bu sükuneti ne sağlıyor dersiniz. Bunu sağlayan onların sabırlı olmaya olan inançları. Biri sükunetini kaybederse diğeri onu "hacı sabır" diye uyarıp kendine getiriyor. Çünkü, hacı adayları biliyor ki sabrını yitirirse çok şey kaybedecek. Disiplini bozmamak iyi de, tepkisizleşecek kadar sabırlı olmanın adı uyutulmuşluk değil de ne. Bu kadar kendini bırakmışlığın, Allah’ın kullarından istediği sabır ile hiçbir alakası yok. Bu sadece Müslümanları uyutabilmek için uğraşanların işine yarıyor, onları motive etmekte kullanılıyor. Keşke herşey dışarıdan bakıldığında görüldüğü gibi içine girince de harika olsaydı. Ama maalesef bu muhteşem kalabalığın, bu muhteşem görüntünün içi boş. Öyle olmasaydı, bugün İslam alemi bu halde olur muydu?

Orada insanlar birbirlerine sabrediyorlar ama birbirlerini sevmiyorlar. Allah’ın insanları aynı zaman diliminde, aynı mekana çağırmasından ne murad ettiğinin anlaşılması, üzerinde düşünülmesi gerekmez mi? Dünyanın her tarafından gelen onca insan, sadece, gördükleri karşısında kendinden geçip rüzgarın önündeki kum taneleri gibi oradan oraya savrularak yığınlar oluşturmak adına orada olmadıklarını anlamak zorundalar artık.

Bu buluşmada Allah’ın muradının tam tersi işler sergileniyor. Kimsenin birbirine güveni yok, İslam’ın en karşı çıktığı ayrımcılık, ırkçılık kol geziyor. Arap Türk’e, Türk Kürd’e, hepsi birden İranlı’ya ters bakıyor. Ama hiç kimse gerçek düşmanın farkında değil. Neye elinizi uzatsanız Yahudi üretimi ayran, yoğurt, kola, krem, daha sayın sayabildiğiniz kadar. Yani özetle söylemek gerekirse, müslümanların düşmanları, müslümanların kutsal saydıkları beldeyi kendilerine pazar yapmışlar. Amerika orada, İsrail orada, Çin orada, Hindistan orada, Avrupa orada. Müslümanlar her yerde sömürülüyorlar. Başta, tevhidin diri tutulması gereken topraklarda ve kendi yurtlarında. Müslümanların bu malları boykot edecek bilinçleri ve güçleri olsaydı keşke. Tabii ki istisnalar var ama onlar kaideyi bozacak güçte değil henüz. İsterseniz satıcıya bir sorun: "Bunları niye satıyorsunuz, bu mallar Yahudi üretimi, buradan kazandıkları her kuruş size kurşun olarak geri dönecek. Onlar din kardeşlerinizi öldürüyorlar, yurtlarından sürüyorlar, onlar İslam’ı yeryüzünden silmeyi amaçlıyorlar". Bütün bu sorulara alacağınız cevap çok ilginç olacaktır: "Bunlar İsrail değil, Amerikan malları". Bir de yüzünüze sen bilmiyorsun dercesine gülerek bakmaları yok mu.

Hala Amerika’yı dost sanıyorlar.

Kabe’nin etrafını saran Hiltonlar, Şeratonlar, Inter Continental oteller, arz ve talebin göstergesi. Müslümanlar taleb etmese onlar arz edemezler.

Allah, orada insanlar arasındaki her türlü farkın ortadan kalkmasını, herkesin aynılaşmasını istiyor, Allah’ın huzurunda takvadan başka üstünlüğün söz konusu bile olamayacağı konusunda uyarıyor olmasına rağmen, Kabe yolcuları, maddi imkanlarının elverdiğince, rahat edebilmek adına, yıldızı bol otellere rağbet ediyorlar..

Diğer ibadetler gibi, Hac ibadeti de ‘gelenekselleşmiş islamın’ kıskacında. Bir sürü gereksiz formaliteyle boğulmuş durumda. Bu merasim yolculuktan aylar önce başlayıp, orada da kafaları meşgul ederek devam ediyor. Kim bana ne getirmişti, ben kime ne götüreceğim sıkıntısı insanların akıllarını işgal ediyor. Hediyeleşmek tabii ki çok güzel bir gelenek bizim toplumumuzda. Çok güzel olmasına çok güzel de abartmakta da üstümüze yok doğrusu. Böyle bir yolculuk öncesi maddi değeri yüksek hediyeler vererek ibadete giden insanları bunalıma sokmanın bir anlamı var mı sizce, bence yok. Orada konuştuğum hemen herkes bundan şikayetçi. Ama hem ağlarım hem giderim hesabı, hem şikayet eder hem de yapacağımızdan geri kalmayız. İbadet ederken bile zihnimizi kurcalayan bu işten uzak duramıyoruz.

Bunlarla meşgul olmak yerine neyi nasıl yaparız da doğrulara ulaşabiliriz, Allah’ın rızasını nasıl kazanabiliriz sorularına cevap arasak çok daha yararlı olmaz mı bizim için?

Hacı olmak için ihrama girmek, tavaf etmek, Kabe’ye varmak, Arafat’a çıkmak, Şeytan taşlayıp kurban kesmek gibi sembolik vecibeleri yerine getirmek haccın kabul olması için yeterli mi diye düşünmek, Allah’ın kurallarını kaynağından öğrenmek bizleri yanılgılardan koruyacaktır. Allah, namazı doğdoğru kılın, koyduğum kuralları çarpıtmayın, benim kitabımı kendi kitabınıza uydurmaya kalkmayın, yoksa, vay o namaz kılanların haline diye uyarıyor. Bu hac için de geçerli, diğer ibadetler için de.

Çoğunluk oraya günahlarından arınmak, anasından yeni doğmuş olmak için gidiyor. Bunun için de yaşlanmayı, günah işleyemeyecek hale gelmeyi bekliyorlar. Günah işleyemeyecek hale gelen insan aynı zamanda sevap işleyemeyecek hale geleceğini de dikkate almalı. Bir müslüman, genç ve dinç iken Allah’ın yoluna baş koymalı, müslümanım dediği andan itibaren de mü’min olmanın yollarını aramalı ve her yerde olduğu gibi Kabe’de de Allah’ın huzuruna yüz akıyla çıkabilmeli.

Hacca gitmenin ön koşullarını göz önüne alınca bu beklentinin çok da kolay gerçekleşemeyeceğini anlayacağız. Allah’ın bu ibadeti farz kıldığı kişinin maddi gücünün yeterli olması, geride kalan ailesinin kimseye muhtaç olmadan geçinebileceği kadar miktarı onlara bırakması, kul hakkıyla gitmemesi ve gideceği paranın helal kazanılmış olması şartları bu ibadetin sadece oraya gitmekle kabul olunamayacağını, orada her türlü günahın bağışlanmayacağını gösterir. Yani gerçekten hacı olabilmesi için o insanın o yola çıkmadan önceki hayatında ne yapıp ne yapmadığı da çok önemli. Aile sorumluluğu taşıması, ibadet için bile onları yüzüstü bırakamayacağı, aile sorumluluğunun İslam’da ne derece önemli olduğunu vurguluyor. Helal kazançla gitme şartı, hacca niyetlenen kişinin haramdan kaçınmasını, o güne kadarki yaşamında buna dikkat etmesini, insani ilişkilerinde hassas olmasını gerektirirken, bir başkasını üzerek, kalbini kırarak, başkalarının haklarını üzerine alarak yaşayanların bu yolculuğa hazır olmak için daha önceden yaşam tarzlarını değiştirmeleri gerekir. Yani haram kazanç ve kul hakkı ile gideni Allah affetmiyor, şirk koşanı da Allah affetmiyor. Bunun dışındakileri de dilerse affeder:

"Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Bakara/199)

Bütün günahların orada affedilebileceğini insanlara empoze edenler, lütfen çok iyi düşünsünler. Bu söylentilere inananlar da öyle. Şayet dualar sadece orada kabul görecekse Allah neden "Ben size şah damarınızdan daha yakınım" diyor Kuran’da. O zaman imkanı olamayıp da hacca gidemeyenlerin günahı ne sizce? Allah böyle bir adaletsizlik yapar mı? Hacca giden, anasından yeni doğmuş gibi günahsız olacak, gidemeyenin böyle bir şansı yok. Bu dünyadaki yoksulluğunun acısını Ahiret’te de çekecek. Hiç kimse maddi imkanlarıyla Ahiret’i satın alamaz. Bu inanış Ortaçağ Hıristiyanlarının cennette yer satın almaları gibi bir saçmalığı anımsatıyor insana. Semavi dinlerin hiçbirine sığmayacak, insan aklının bu kadar çarpık yorumlarına artık dur demenin zamanı gelmedi mi?

Orada dünyanın her yerinden gelen onca insan, birbirlerini sevmeyi, saymayı, birbirlerinin haklarına tecavüz etmemeyi, birbirlerinin dertlerini dinlemeyi, müslümanların açmazlarına birlikte çözümler bulmayı hedeflemeli değil mi? İnsanlar orada kurban keserek paylaşmayı, sıkıntılara tahammül ederek sabrı öğrenmeli değiller mi?

Herşeyi aslına yabancılaştırdığımız gibi hac ibadetini de gerçek anlamının dışına çekmek gibi bir büyük hatanın farkına biran evvel varabilmemiz dileğiyle yazımı bitirirken, Allah’ın ibadetleri kabul edişi konusunda bize ışık tutacak bir ayeti hatırlatmak isterim:

"(Ey Muhammed!) Onlara Adem’in iki oğlunun olayını doğru olarak anlat. İkisi birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen:) ‘Andolsun, seni öldüreceğim’ demiş, (kardeşi de:) ‘Allah, yalnız kendisine saygılı olanlarınkini kabul eder’ cevabını vermişti." (Maide/27)

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'