Babasız Çocuklar
Sahipsiz (!) Müslümanlar
Hüseyin ALAN
Hani, babası
olmayan çocuklar vardır, şefkat ve merhameti tatmamış, güven duygusunu
tanımamış, çevresinde horlanan, itilip kakılan ve sahipsizlik muamelesi gören.
Mahallede, okulda herkesin dalga geçtiği, alaya aldığı, hep bir eziklik ve
yalnızlık hisseden yetim çocuklar. Başına gelen her hangi bir olayda, koşup
sığınacağı bir kucak, dertlerine derman bulabileceği bir sığınak, bir sıcak ilgi
bulamayan çocuklar. Yaşları tazecikken kırılganlığı, küskünlüğü, çaresizliği
tadan o hep boynu bükük çocuklar. Diğer çocuklar; çocuk işte, dalga geçer, alaya
alır onları. Ne yaptığını bilmeden acımasızca davranır onlara. Hele bayram
günleri, neşenin, sevincin yoğunlaştığı günler, babanın yokluğunu daha bir
hisseder o yavrucaklar. Ellerinden tutup çarşı pazarda dolaştıran, iyi kötü
alışveriş yaparak sevindiren babanın yokluğunu en iyi onlar bilir. Sevinci,
coşkuyu, şımarıklığı pek yaşayamaz onlar. Çoğu duygular yabancıdır onlara...
Müslüman kişi,
çevresinde olup bitenlere yabancı ve bigane kalmayan, elinden gelen ne var ise
seferber eden olmalı. Kutsal kitapların tamamı böyle emrediyor. Kendisinin
sorumlu olduğu alanda, gücü oranında olaylara müdahale eden, dünyayı mamur
etmeye çalışan adaletin, merhametin, yiğitliğin, bonkörlüğün hem timsali hem de
teşvikçisi olandır. Yalnızca kendisini düşünen, başkalarını görmezden gelen bir
dünyalı değildir o, olamaz da. Özellikle de, yetimlere, yoksullara, çaresizlere
ve düşkünlere kol kanat geren, onların hamisi olmaya çalışandır. Aksi
davranışlarda, namazının bir kıymeti olmayacağını ve dinini yalanlamış
sayacağını bilir. Bu türden davranışları keyfe keder işlerinden değildir, bilir
ki kulluk görevidir onun, normal işlerindendir onun. Elinde avucunda ne var ise,
Rabbi ona nimet olarak neleri verdi ise, gücü kuvveti neye yetiyor ise, velev ki
bir tatlı dil, bir güler yüz olsun göstermesi, yapması kendisine verilenlerin
şükür olarak edasıdır. Bu gibi davranışları da rol icabı değil, bilsinler,
görsünler amacı ile değil, Rabbinden umarak ve sırf onun için yapar. İnancı
budur onun. Sevmek gerekiyorsa seven, dövmek gerekiyorsa da
dövendir...
Yeryüzünün çok azı
hariç genelde bütün insanları, özelde Müslümanları uzunca yıllardır itilip
kakılmakta, horlanıp aşağılanmaktalar. Aydınlanma çağı da denilen büyük
değişimin zamanlarından bu yana, dünyanın efeliğini ele geçiren batılılar,
kurdukları modern batı sistemi ile kendilerine ve kendilerinden saydıkları
insanlara gün yüzü gösterirken, diğer tüm insanlara vahşice muamele etmekteler.
Ekonomik kalkınmanın verdiği güç ile askeri azameti yakalamış, çıkarlarına
aykırı bulduğu her gelişmeyi, her kesimi, her toplumu, her devleti hem azgınca
bastırıyor, hem de zulmün daniskası ile muamele yapıyor. Yaptıklarından kimseye
hesap vermediği gibi, aykırı duranları da silindir gibi eziyor. Koca dünyanın,
o kadar devletin ve toplumun, ne kadar zenginlikleri var ise tamamını, insan
kaynakları dahil bütün değerlerini kendi çıkarlarına nasıl gelirse öyle kullanan
batı sistemi, bütün bu yaptıklarını da medeniyet adına, çağdaşlık ve modern
değerler adına yapmaktadır. Dünyanın efendileri onlar iken, geri kalan her şey
ve herkes onların köleleri gözüküyor. İnsanlık tarihi böylesine barbarlık,
böylesine vahşet görmemiştir, dense yeridir. Peki, bütün olup bitenler nasıl
oluyor da tepkisiz, muhalefetsiz yürüyor ve karşı konulamıyor. İnsanlık bu
kadar mı aciz ve çaresiz kaldı, bu kadar mı korumasız ve zavallı durumuna düştü
?...
Batılılar, dünden
bu güne hangisi temsil ederse etsin, ister İngiliz’i, ister Fransız’ı, ister
Alman’ı, ister Hollandalısı, ister Portekizlisi ve Rus’u veya bugün için
Amerikalısı, aralarında politika farkı olmasına rağmen, aynı düşüncenin ürünü,
aynı medeniyetin farklı versiyonları olmaları itibarı ile sonuçta aynı türden,
aynı kandandırlar. Birisinin diğerinden, zayıf düşenin dönemini geçirmiş
olmaktan ve geri çekilip güçlüye boyun eğmekten başkaca farkları yoktur. Şerrin
ehveni ne ise onlar da odur ve her birisi bizzat şerdir. Şerler arasında bir
tercih yapmak midesi kaldıranlar ve kendisini zavallı konumunda tutanlar için
hep bir seçenek olarak kaçamak olsa da, gerçekte asıl seçeneğin iyilik (birr)
olması gerektiği, iyilikten yana tercih yapılması gerektiği ve yiğitlerin,
sadıkların bu hali hep seçtiği unutturulmaya yüz tutturulduğu da
bilinmektedir...
İcat ve keşifler
ile başlayan süreçten bu yana, reform atılımları ile eski dünyanın genel geçer
tüm değerlerini değiştiren, yepyeni bir zihin ve düşünme sistematiği geliştiren
batılılar, bambaşka ve yepyeni bir insan modeli üretmeye koyuldular. Bu insan
hiçbir tanımla tanımlanamayacak, kendi başına bir değer olan varlıktı. Her şey
bu kendinden menkul insana göre olmalı idi. Bu yeni insan modeli, kendisine has
toplumlar oluşturmak zorunda, devletini de yeni anlayışa göre kurmak durumunda
idi. Ekonomisi, sosyal hayatı, siyaseti, moral değerleri velhasıl her şeyi
yeniden kurguladı. Yeni devlet anlayışı, onun Allah’ı, onun yeni kutsalı idi.
Her şey o yeni kutsala göre ayarlanacaktı. Bütün derdi, iktidar meselesiydi.
İktidarın kim eli ile nasıl kullanılacağı, iktidarın paylaşımı, iktidarın el
değiştirmesi en önemli sorunları oldu. Giderek demokrasiyi yeniden keşfedip laik
devlet yapısında karar kıldılar. Eski yapıda var olan toprağa bağımlı aristokrat
seçkinin yerine burjuvayı, çiftçinin yerine işçiyi, kralların yerine partileri,
papazların yerine aydınları, tarlaların yerine fabrikaları, köylerin ve küçük
şehirlerin yerine kentleri, panayırların yerine marketleri, kiliselerin yerine
üniversiteleri vs. yerleştirerek yepyeni bir hayat geliştirdiler. İnsanları bir
arada tutan eski dini inançların yerine de, rasyonel aklı koyup kareyi
tamamladılar. Artık ne insan eski insandı, ne toplum eski toplumdu, ne de
dinleri eski dinleri idi. Hayat bir başka anlaşılıp yorumlanıyor, gelecek bir
başka görülüyordu. Yeni tiplemede insan insanın kurdu oluyor, kazanç, konfor,
debdebeli hayat ve illaki tüketim her şeyden önemli hale geliyordu. Artık varsa
maddi alem yoksa maddi alem, gerisi boş bir hayal, kuruntudan ibaret
sayılıyordu.
Batının yeni
insanı, buharlı geminin icadı ve pusulanın keşfi ile tüm dünyayı dolaşarak geri
kalan coğrafyayı hakimiyeti altına aldı. Önceleri maceraperest serserilerinin
öncülüğünde orduları ile işgaller yaptılar. Moral ve askeri desteğini günün kral
ve kraliçelerinden, finans desteğini günün burjuvasından buldular. Gittikleri
her yerde insan gibi karşılanmalarına rağmen vahşi hayvanlar gibi davranarak
yerlileri ya öldürdüler ya da köleleştirip pis işlerinde kullandılar. Her keşif
hareketi aslında soygunlarının ve vurgunlarının birer hikayesi idi. Öteki eski
dünyalıların kanları ile damarlarını beslediler, kaynakları ile de ülkelerine
maddi yığınak yaptılar. Derken, kendileri zenginleştiler, geri kalanları
yoksullaştırdılar. Kendileri efendi oldular, geri kalanlar köleleri... Bu işleri
iyi biliyorlardı. Başlangıçta kaba güçlerini kullanıyorlardı. Boyun eğmeyenleri
zorla ve baskı ile eziyorlardı. Ordular beslediler bunun için, komutanlar
yetiştirdiler. Paralı askerliği yöntem olarak kullanarak, mazlum insanları
birbirlerine kırdırdılar. İşgal edip sömürdükleri ülkelerin kaynaklarını
kullandıkları yetmiyormuş gibi, dillerini değiştirdiler, geleneklerini bozdular
ve kültürlerini de yağmaladılar. Uzunca bir süre böyle geçti.
Bir dönem sonra
yöntemlerini değiştirdiler. Artık askeri işgal yöntemlerine baş vurmuyor,
doğrudan baskı kurmuyorlardı. İşgal ettikleri ülkelerde kendi yetiştirdikleri,
zihnen kendileri gibi düşünen, kendi çıkarlarını kollayan yerli halktan
seçtikleri insanlar eli ile devam etmeye başladılar. Bu yöntem emperyal döneme
geçişti. Gelebilecek tepkileri savuşturmak, muhalefeti olmadan yok etmek,
kendilerine yönelebilecek tüm karşı koyuşların önüne geçebilmek için buldukları
yeni rafine politikalarla, yerli halklar karşılarında doğrudan düşmanını
görmüyor, kendilerini sömüren insanları fark etmiyordu. Ülkelerin elit
tabakasını, okumuş aydın kesimini, gelişen tüccar ve sanayici kesimini
kendilerine göbekten bağlamışlardı. Gerek sömürge ülkelerinde, gerekse batılı
ülkelerde kurmuş oldukları okullarda tesis ettikleri eğitim sistemleri ile
kendilerine benzetip yetiştirdikleri beyinleri, hükümran oldukları ülkelerde en
üst kademelere getiriyorlar ve onlar eli ile de sömürülerini sürdürüyorlardı.
Bu, öylesine kurulmuş örümcek ağları idi ki, önüne çıkanı, fasit daireyi kırmak
isteyenleri bir biçimde yok ediyorlardı.
19 yüzyılda batı
öncülüğünde başlayan, modern ulus-devlet kurma ve imparatorluklardan kurtulma
politikaları her millete sevimli geldi. Önceleri her bir güçlü ulus, batının
öncülüğünde bağımsızlık (!) savaşları vererek kendi devletlerini kurdular. Bu
aşamada, hemen her ulus muhteşem kahramanlar üretti. Milli ve ebedi şefler,
ölünceye kadar kalan monarklar çıktı. Batılı değerleri ve çıkarları savunan
kurumlar, kanunlar ve anlayışlar yerleştirilmeye, bu uğurda reformlar,
inkılaplar yapılmaya başlandı. Devletini kurma şansını elde eden her ulus, hemen
hemen benzeri modernleşme sürecini yaşadı. Sıra, çağdaşlaşmanın, modernleşmenin
Kabe’si olarak bilinen, batılı kurum ve kuruluşlara üye, kurulan ittifaklara
dahil olmaya geldiğinde, onlara kalkınmanın yolları ve yöntemleri (!)
öğretildi. Çağdaş topluluklar üyesi olmak, kendi ulusunu modernleştirmek adına,
eski yeni kavgaları sürdü gitti bir süre. İç kargaşalar, sınır çatışmaları,
komşularına karşı gövde gösterileri ve silahlanma vs. yarışları izledi bu
süreyi. Kimileri iyi, sadık birer müttefik olurlarken kimileri geride kaldı,
şamar oğlanına dönüştü. Sadık olanlar ödüllendirilirken (!), geride kalanlar
cezalandırılmaya, ambargolar ve iç savaşlarla kötü günler yaşatılmaya
başladılar. Derken batılı efendiler kendi aralarındaki yarışta dünyayı kamplara
böldüler. Ekonomik, askeri ve siyasal olarak karşı karşıya geldiler. Zavallı
halklar, çektikleri yetmez gibi, kamplardan birini seçmek zorunda bırakıldılar.
Ya yeni efendilerine bütünü ile teslim olacaklar, ya da cehenneme razı
geleceklerdi. Kamuoyunu yönlendirenler, batının ajanlığını yapanlar boş
durmayacaklardı tabii. Şu ya da bu seçimin daha iyi olacağı konusunda halkları
aydınlatmaya çabalayacaklardı. Şu ehven-i şer meselesinde olduğu gibi...
İletişim
araçlarının yaygınlaşması, haber alma ağlarının belli tekellerde toplanması,
yazılı ve görsel basın, üniversiteler, sinemalar, bilimsel teoriler yolu ile
bütün dünya tek merkezden idare edilir durumuna dönüştü, bu yenilik batılılara
korkunç bir güç kattı. Artık batılı değerlerin dışında ne kaldı ise, aşağılık,
ilkel durumuna düşürüldü. Hele direnç gösterecek kapasitesi olan birikimler tu
kaka, aykırı, marjinal ilan edildi veya terör ile ilişkilendirilerek düşman
hatlarına yollandı. Sıradan insanlar bile, batılı değerler ile yatıp kalkmaya, o
değerler uğruna hayatını yönlendirmeye başladılar. Her ulus kendi yerel
değerlerinden bir biçimde vazgeçmekte, küresel olana tabi olmaktadır. Böylesi
bir karmaşada, neyin doğru neyin yanlış olduğunu görebilmek, anlayabilmek
sıradan insanlar için gerçekten çok zor olmaya başladı. Her taraf manipüle
edici, batılı efendilerine hizmet sunucu propagandacılar ile dolup taşıyor. Sağa
baksanız onlar, sola baksanız onlar ve hatta dindarlara da baksanız yine
onlar...
Üzerinde Müslüman
çoğunluğun yaşadığı, öteden beri medeniyetlere beşiklik etmiş coğrafyamız, uzak
ve yakını ile adeta bir istila, bir işgal altında tutulmaktadır. Gelmiş geçmiş
bütün büyük devletlerin hükümranlık alanı olan bölgede, enerji kaynaklarının
bulunması ayrıca önemli hale getirmiştir bölgeyi. Bugün de buralara hükümran
olanın dünyaya hükmettiği gerçeği göz önüne alınırsa, Hilafetin ilgasından bu
yana süregelen yetim bırakılmış Müslümanların başlarına gelenleri anlamak
mümkündür. Özellikle çok-kutuplu dünyadan tek-kutuplu dünyaya, tek bir küresel
gücün hakimiyetine geçildiğinden beridir Müslümanlara yönelik faaliyetlerin her
cephede artırılarak sürdürülmesi de olağandır. Artık küresel gücün önünde
durabilecek yegane güç, yegane gerçek İslam’dır. Öyle ise, İslam’ı emperyal
amaçların önüne çıkamayacak, alternatif oluşturamayacak hale getirmek için ne
gerekirse o yapılacaktır. Batılıların bu işleri iyi bildiklerinden yola çıkarak
şu gerçekleri hafızamıza kazımalıyız; bizden birileri, bizden gözüken, bizimle
beraber olan ancak batılılara çalışan ve onların çıkarına uygun teori ve
pratikler öneren niceleri olacaktır. Kimisi isteyerek ve bilerek bu işleri
yapıyor iken, kimileri de yenilik, değişim vs. adına dolmuşa geleceklerdir. Bu
gerçeği akılda tutmak lazım iken, paranoyaya da düşmemek gereklidir. Farkı fark
etmeli ancak öncülere de dikkat etmelidir...
Gözüken o ki, Ümmet
bir kez daha küçük parçalara ayrılacaktır. Her parça kendini bir yerlerde
bulabilecek, kendi milli çıkarları adına söylemlerini dini kılıflarla süsleyerek
kuru gürültüye kapılacaktır. Moğollara veya Timur’a haraç vermek durumunda kalıp
minyatür beyliklerini başkalarına dayanarak sürdürdüğünü sanan, ancak yok
olduğunda gerçeği fark eden kaprisli şehzadeler gibi olmak üzücü olsa da, Ümmet
bilincinden bihaber yarı resmi milli politikalar üreten ve gaza gelen çağdaş
şehzadeler yeniden hortlatılacak gibi...
Bütün olup
bitenleri başkalarına yükleyerek mazeret üretmek ve bir yere varmak mümkün
değildir. Bu yazı günah çıkartmak ya da acziyet sergilemek için yazılmamaktadır.
Burada bir durum tesbiti yapılmaktadır ve geleceği Müslümanca inşa etmek
isteyenlerin bir nebze de olsa ufuklarını açmak için yazılmaktadır. Suçlu
aranacaksa eğer, en başta Müslüman seçkinlerde ve öyle geçinenlerde aranmalıdır
diye düşünüyorum. Çünkü halk onları takip etmektedir. Entellektüelinden
tüccarına, bürokratından sivil alanında çalışanına kadar herkese bakmakta yarar
vardır. Çoğunun kendisini, geleceğini, idealini çok az bir pahaya sattığını ve
dünyevileştiğini görmekteyiz. Kimileri daha iyi hizmet (!) aşkına makam peşinde,
kimileri daha çok para kazanıp davayı (!) yüceltmek aşkına ticaret yolunda,
kimileri de yapageldiği çalışmaları daha geniş platformlara taşımak adına bin
bir tavizle koşturup durmaktalar. Bu tarz çalışmaların tarihi
değerlendirmelerine bakıldığında, giderek kendini heba eden ancak kurulu sistemi
besleyen, taze kan pompalayacıları olarak görmeli ve idrak etmeliyiz. Bu bir
ilkesizliktir, ahlaksızlıktır. İnandığını söylediği Allah’a tam olarak teslim
olmamaktır. Yaşayageldiği hayatının işine geldiği alanlarında Allah’ı vekil
kılıp Allah’ı yüceltirken, işine geldiği diğer alanlarda da Modernizmi vekil
kılıp hevasını yüceltmektedir. Böylece hem hayatını hem de dinini parçalamış
durumdadır. Allah da böyle yapan ümmetlerin gücünü elinden alıp hakir
kılmaktadır. Yaşadığı hayatın tamamını Allah’a göre kurmayan, adım adım
inançlarını egemen kılmayan, imtihan süreci boyunca gerektiğinde sabredip
gerektiğinde mücadeleyi öngörüp hazırlık yapmayanlar, kendi iradesi dışında
gelişen olayların arkasında sürüklenmeye devam edeceklerdir, hem de zelil bir
biçimde. Zaman içinde onlar gibilerden kala kala psikolojik çöküntü, yitirilmiş
heyecan ve yanlara düşmüş elleri ile başbaşa kalacaklardır. En sonunda da batıl
ideolojilerin propaganda rüzgarlarına kapılmaktan ve münafık olmaktan
kurtulamayacaklardır...
Canlı kanlı
sürdürülen egemenlik ve paylaşım savaşını, sömürü kavgasını demokratik değerler
ve piyasa ekonomisi adına ve arkasına sığınarak yapanların bu araçlar yetmediği
zaman işi silaha dökeceğini görmek için Irak savaşının sıcak atmosferini
yaşamaya gerek yoktur. Batılı her zaman çıkarını öne alacaktır, bunun için savaş
aleyhtarlığı dahil her çıkışı da kullanmasını bilecek kadar deneyimli ve
uzmandır. Asıl savaş verilecek düşünce taşıyıcıları ile yan yana, savaşa hayır
mitinglerine katılmak, ABD’nin karşısında AB’nin yanında yer almak esaslı bir
çelişkidir. Fırsatını bulsa Müslümanı bir kaşık suda boğacak düşünce
taşıyıcıları ile özgürlük türküleri söyleyip haramları savunacak pozisyonlara
düşmek, insan hakları savunuculuğu adına kerahatin arkasında olmak en hafif
deyimi ile beyin sulanmasına uğramaktır. Müslümanlar olarak ne yaptığımızı
bilmek, yaptıklarımızdan da hesaba çekileceğimizi hatırda tutmak zorundayız. O
nedenle neyin yanında neyin karşısında olacağımız oldukça önemlidir. Yanlış
tutum takınmaktansa, doğru duruşumuzu muhafaza etmek ehven olmalıdır... Bu işler
çok rauntlu maçlar gibidir. Kavgada yumruk aranmaz. Bazı rauntlarda dayak
yiyebiliriz, amma ilelebet dayak yiyeceğimiz de bir kural olamaz. Bugün güçsüz
ve zayıf da olabiliriz. Zulüm ilelebet payidar olamaz. Ancak bir yerde zulmün
olması orada mazlumun varlığı ve mazlumun halini kabullenmesi ile mümkündür.
Aldatma ve hile ile kandırılarak mazlumu oynamak da mazeret olamaz. Kendilerini
dünyaya kaptıranlar, dünyanın oyun ve eğlence olduğunu unutanlar, hayatlarında
batılı değerleri üstün tutarak daha iyi yaşayacağını umanlar, farkında olmasalar
da ayakta tuttuğu sistemin kölesi olmaktan kurtulamayacaklardır. Allah’ın ipini
bırakarak başka iplere sarılanlar parçalanmaya, zayıf kalmaya ve sürünmeye
mahkumdurlar. Hele batının değerleri ile kalkınacağını ve mamur bir dünyada
yaşacağını sananlar evleneceği vaadi ile aldatılan kızlar gibidirler. Ve o
kızların sonunu da herkes bilmektedir. İki yüz yıldır batıyı taklit ederek
batılı gibi olmak isteyenlerden hayallerine kavuşan tek bir ülke, tek bir toplum
yoktur. Buna meşhur Japonya da dahildir.
Her kulun sahibi
Allah’tır amma, Müslümanların da vekili Allah’tır... Gayba iman eden ve Allah’a
gereği gibi teslim olanlar için, Allah’ı her işinde vekil kılanlar için,
Allah’ın yardımını beklemek, vekil kıldığımız Allah’ın yanımızda olduğunu bilmek
güçlerin en büyüğüdür. Gerçekten teslim olunması gerektiği gibi teslim olacak
olursak, her şeyimizde onu vekil kılarsak, kendimize ve yakınlarımıza hakkı
geçerli hale getirir isek, batıl yok olmaya mahkumdur. Kural o dur ki; önce hak
gelecek sonra batıl yok olup gidecektir. Yeter ki bizler üzerimize düşeni gereği
gibi yapabilenlerden olalım. Parça parça olmaz, dinimizi bölük pörçük hale
getirmez ve bazı işlerimizde Allah’ı azl etmez isek, Allah da gücümüzü
parçalamayacaktır. Bizler üzerimize düşeni yapanlar olduğumuz zaman Allah ta
kendine vacip olanı yapacaktır. Muhtaç olanların yanında ve onların hamisi
olacak yeryüzü halifelerine, kulluk bilinci ile hareket edenlere selam olsun.
İnsanlık onları aramakta, yetim çocuklar, mazlum milletler ve tüm insanlık
onları beklemektedir...
Kimsesizlerin
kimsesi, sahipsizlerin sahibi ve mazlumların tek sığınağı olan Yüce Allah’ım!
Nefsimize uyan zalimlerden olduk. Bizleri kurtarın diyenlere yardımcı ve
kurtarıcı olamadık. Oysa sen bizleri bu işler ile görevlendirmiş ve lazım olan
güç ve kudreti vermiş idin. Bütün kalabalığımıza, zenginliğimize rağmen yeryüzü
bizlere dar geldi. Zilletin dik alasına gömüldük. Ahireti unutup dünyalılar ile
beraber olduk... Bizleri bağışla. Bizlere merhamet et. Eğer sen bizleri
bağışlamaz isen, kaybedenlerden oluruz. Sen bizim Rabbimiz, sen bizim
İlahımızsın. Biz ise senin aciz kullarınız.