Yıl 22  Sayı 290 Şubat 2003
Bu Sayıda
 

 

Babasız Çocuklar

Sahipsiz (!) Müslümanlar

 

 

Hüseyin ALAN

 

 

Hani, babası olmayan çocuklar vardır, şefkat ve merhameti tatmamış, güven duygusunu tanımamış, çevresinde horlanan, itilip kakılan ve sahipsizlik muamelesi gören. Mahallede, okulda herkesin dalga geçtiği, alaya aldığı, hep bir eziklik ve yalnızlık hisseden yetim çocuklar. Başına gelen her hangi bir olayda, koşup sığınacağı bir kucak, dertlerine derman bulabileceği bir sığınak, bir sıcak ilgi bulamayan çocuklar. Yaşları tazecikken kırılganlığı, küskünlüğü, çaresizliği tadan o hep boynu bükük çocuklar. Diğer çocuklar; çocuk işte, dalga geçer, alaya alır onları. Ne yaptığını bilmeden acımasızca davranır onlara. Hele bayram günleri, neşenin, sevincin yoğunlaştığı günler, babanın yokluğunu daha bir hisseder o yavrucaklar. Ellerinden tutup çarşı pazarda dolaştıran, iyi kötü alışveriş yaparak sevindiren babanın yokluğunu en iyi onlar bilir. Sevinci, coşkuyu, şımarıklığı pek yaşayamaz onlar. Çoğu duygular yabancıdır onlara...

Müslüman kişi, çevresinde olup bitenlere yabancı ve bigane kalmayan, elinden gelen ne var ise seferber eden olmalı. Kutsal kitapların tamamı böyle emrediyor. Kendisinin sorumlu olduğu alanda, gücü oranında olaylara müdahale eden, dünyayı mamur etmeye çalışan adaletin, merhametin, yiğitliğin, bonkörlüğün hem timsali hem de teşvikçisi olandır. Yalnızca kendisini düşünen, başkalarını görmezden gelen bir dünyalı değildir o, olamaz da. Özellikle de, yetimlere,  yoksullara, çaresizlere ve düşkünlere kol kanat geren, onların hamisi olmaya çalışandır. Aksi davranışlarda, namazının bir kıymeti olmayacağını ve dinini yalanlamış sayacağını bilir. Bu türden davranışları keyfe keder işlerinden değildir, bilir ki kulluk görevidir onun, normal işlerindendir onun. Elinde avucunda ne var ise, Rabbi ona nimet olarak neleri verdi ise, gücü kuvveti neye yetiyor ise, velev ki bir tatlı dil, bir güler yüz olsun göstermesi, yapması kendisine verilenlerin şükür olarak edasıdır. Bu gibi davranışları da rol icabı değil, bilsinler, görsünler amacı ile değil, Rabbinden umarak ve sırf onun için yapar. İnancı budur onun. Sevmek gerekiyorsa seven, dövmek gerekiyorsa da dövendir...                         

Yeryüzünün çok azı hariç genelde bütün insanları, özelde Müslümanları uzunca yıllardır itilip kakılmakta, horlanıp aşağılanmaktalar. Aydınlanma çağı da  denilen büyük değişimin zamanlarından bu yana, dünyanın efeliğini ele geçiren batılılar, kurdukları modern batı sistemi ile kendilerine ve kendilerinden saydıkları insanlara gün yüzü gösterirken, diğer tüm insanlara vahşice muamele etmekteler. Ekonomik kalkınmanın verdiği güç ile askeri azameti yakalamış, çıkarlarına aykırı bulduğu her gelişmeyi, her kesimi, her toplumu, her devleti hem azgınca bastırıyor, hem de zulmün daniskası ile muamele yapıyor. Yaptıklarından kimseye hesap vermediği gibi, aykırı duranları da silindir gibi eziyor.  Koca dünyanın, o kadar devletin ve toplumun, ne kadar zenginlikleri var ise tamamını, insan kaynakları dahil bütün değerlerini kendi çıkarlarına nasıl gelirse öyle kullanan batı sistemi, bütün bu yaptıklarını da medeniyet adına, çağdaşlık ve modern değerler adına yapmaktadır. Dünyanın efendileri onlar iken, geri kalan her şey ve herkes onların köleleri gözüküyor. İnsanlık tarihi böylesine barbarlık, böylesine vahşet görmemiştir, dense yeridir.  Peki, bütün olup bitenler nasıl oluyor da tepkisiz, muhalefetsiz yürüyor ve karşı konulamıyor.  İnsanlık bu kadar mı aciz ve çaresiz kaldı, bu kadar mı korumasız ve zavallı durumuna düştü ?...

Batılılar, dünden bu güne hangisi temsil ederse etsin, ister İngiliz’i, ister Fransız’ı, ister Alman’ı, ister Hollandalısı, ister Portekizlisi ve Rus’u veya bugün için Amerikalısı, aralarında politika farkı olmasına rağmen, aynı düşüncenin ürünü, aynı medeniyetin farklı versiyonları olmaları itibarı ile sonuçta aynı türden, aynı kandandırlar. Birisinin diğerinden, zayıf düşenin dönemini geçirmiş olmaktan ve geri çekilip güçlüye boyun eğmekten başkaca farkları yoktur. Şerrin ehveni ne ise onlar da odur ve her birisi bizzat şerdir. Şerler arasında bir tercih yapmak midesi kaldıranlar ve kendisini zavallı konumunda tutanlar için hep bir seçenek olarak kaçamak olsa da, gerçekte asıl seçeneğin iyilik (birr) olması gerektiği, iyilikten yana tercih yapılması gerektiği ve yiğitlerin, sadıkların bu hali hep seçtiği unutturulmaya yüz tutturulduğu da bilinmektedir...

İcat ve keşifler ile başlayan süreçten bu yana, reform atılımları ile eski dünyanın genel geçer tüm değerlerini değiştiren, yepyeni bir zihin ve düşünme sistematiği geliştiren batılılar, bambaşka ve yepyeni bir insan modeli üretmeye koyuldular. Bu insan hiçbir tanımla tanımlanamayacak, kendi başına bir değer olan varlıktı. Her şey bu kendinden menkul insana göre olmalı idi. Bu yeni insan modeli, kendisine has toplumlar oluşturmak zorunda, devletini de yeni anlayışa göre kurmak durumunda idi. Ekonomisi, sosyal hayatı, siyaseti, moral değerleri velhasıl her şeyi yeniden kurguladı. Yeni devlet anlayışı, onun Allah’ı, onun yeni kutsalı idi. Her şey o yeni kutsala göre ayarlanacaktı. Bütün derdi, iktidar meselesiydi. İktidarın kim eli ile nasıl kullanılacağı, iktidarın paylaşımı, iktidarın el değiştirmesi en önemli sorunları oldu. Giderek demokrasiyi yeniden keşfedip laik devlet yapısında karar kıldılar. Eski yapıda var olan toprağa bağımlı aristokrat seçkinin yerine burjuvayı, çiftçinin yerine işçiyi, kralların yerine partileri, papazların yerine aydınları, tarlaların yerine fabrikaları, köylerin ve küçük şehirlerin yerine kentleri, panayırların yerine marketleri, kiliselerin yerine üniversiteleri vs. yerleştirerek yepyeni bir hayat geliştirdiler. İnsanları bir arada tutan eski dini inançların yerine de, rasyonel aklı koyup kareyi tamamladılar. Artık ne insan eski insandı, ne toplum eski toplumdu, ne de dinleri eski dinleri idi. Hayat bir başka anlaşılıp yorumlanıyor, gelecek bir başka görülüyordu. Yeni tiplemede insan insanın kurdu oluyor, kazanç, konfor, debdebeli hayat ve illaki tüketim her şeyden önemli hale geliyordu. Artık varsa maddi alem yoksa maddi alem, gerisi boş bir hayal, kuruntudan ibaret sayılıyordu.

Batının yeni insanı, buharlı geminin icadı ve pusulanın keşfi ile tüm dünyayı dolaşarak geri kalan coğrafyayı hakimiyeti altına aldı. Önceleri maceraperest serserilerinin öncülüğünde orduları ile işgaller yaptılar. Moral ve askeri desteğini günün kral ve kraliçelerinden, finans desteğini günün burjuvasından buldular. Gittikleri her yerde insan gibi karşılanmalarına rağmen vahşi hayvanlar gibi davranarak yerlileri ya öldürdüler ya da köleleştirip pis işlerinde kullandılar. Her keşif hareketi aslında soygunlarının ve vurgunlarının birer hikayesi idi. Öteki eski dünyalıların kanları ile damarlarını beslediler, kaynakları ile de ülkelerine maddi yığınak yaptılar. Derken, kendileri zenginleştiler, geri kalanları yoksullaştırdılar. Kendileri efendi oldular, geri kalanlar köleleri... Bu işleri iyi biliyorlardı. Başlangıçta kaba güçlerini kullanıyorlardı. Boyun eğmeyenleri zorla ve baskı ile eziyorlardı. Ordular beslediler bunun için, komutanlar yetiştirdiler. Paralı askerliği yöntem olarak kullanarak, mazlum insanları birbirlerine kırdırdılar. İşgal edip sömürdükleri ülkelerin kaynaklarını kullandıkları yetmiyormuş gibi, dillerini değiştirdiler, geleneklerini bozdular ve kültürlerini de yağmaladılar. Uzunca bir süre böyle geçti.

Bir dönem sonra yöntemlerini değiştirdiler. Artık askeri işgal yöntemlerine baş vurmuyor, doğrudan baskı kurmuyorlardı. İşgal ettikleri ülkelerde kendi yetiştirdikleri, zihnen kendileri gibi düşünen, kendi çıkarlarını kollayan yerli halktan seçtikleri insanlar eli ile devam etmeye başladılar. Bu yöntem emperyal döneme geçişti. Gelebilecek tepkileri savuşturmak, muhalefeti olmadan yok etmek, kendilerine yönelebilecek tüm karşı koyuşların önüne geçebilmek için buldukları yeni rafine politikalarla, yerli halklar karşılarında doğrudan düşmanını görmüyor, kendilerini sömüren insanları fark etmiyordu. Ülkelerin elit tabakasını, okumuş aydın kesimini, gelişen tüccar ve sanayici kesimini kendilerine göbekten bağlamışlardı. Gerek sömürge ülkelerinde, gerekse batılı ülkelerde kurmuş oldukları okullarda tesis ettikleri eğitim sistemleri ile kendilerine benzetip yetiştirdikleri beyinleri, hükümran oldukları ülkelerde en üst kademelere getiriyorlar ve onlar eli ile de sömürülerini sürdürüyorlardı. Bu, öylesine kurulmuş örümcek ağları idi ki, önüne çıkanı, fasit daireyi kırmak isteyenleri bir biçimde yok ediyorlardı.

19 yüzyılda batı öncülüğünde başlayan, modern ulus-devlet kurma ve imparatorluklardan kurtulma politikaları her millete sevimli geldi. Önceleri her bir güçlü ulus, batının öncülüğünde  bağımsızlık (!) savaşları vererek kendi devletlerini kurdular. Bu aşamada, hemen her ulus muhteşem kahramanlar üretti. Milli ve ebedi şefler, ölünceye kadar kalan monarklar çıktı. Batılı değerleri ve çıkarları savunan kurumlar, kanunlar ve anlayışlar yerleştirilmeye, bu uğurda reformlar, inkılaplar yapılmaya başlandı. Devletini kurma şansını elde eden her ulus, hemen hemen benzeri modernleşme sürecini yaşadı. Sıra, çağdaşlaşmanın, modernleşmenin Kabe’si olarak bilinen, batılı kurum ve kuruluşlara üye, kurulan ittifaklara dahil olmaya geldiğinde, onlara kalkınmanın yolları ve yöntemleri (!)  öğretildi. Çağdaş topluluklar üyesi olmak, kendi ulusunu modernleştirmek adına, eski yeni kavgaları sürdü gitti bir süre. İç kargaşalar, sınır çatışmaları, komşularına karşı gövde gösterileri ve silahlanma vs. yarışları izledi bu süreyi. Kimileri iyi, sadık birer müttefik olurlarken kimileri geride kaldı, şamar oğlanına dönüştü. Sadık olanlar ödüllendirilirken (!), geride kalanlar cezalandırılmaya, ambargolar ve iç savaşlarla kötü günler yaşatılmaya başladılar. Derken batılı efendiler kendi aralarındaki yarışta dünyayı kamplara böldüler. Ekonomik, askeri ve siyasal olarak karşı karşıya geldiler. Zavallı halklar, çektikleri yetmez gibi, kamplardan birini seçmek zorunda bırakıldılar. Ya yeni efendilerine bütünü ile teslim olacaklar, ya da cehenneme razı geleceklerdi. Kamuoyunu yönlendirenler, batının ajanlığını yapanlar boş durmayacaklardı tabii. Şu ya da bu seçimin daha iyi olacağı konusunda halkları aydınlatmaya çabalayacaklardı. Şu ehven-i şer meselesinde olduğu gibi...

İletişim araçlarının yaygınlaşması, haber alma ağlarının belli tekellerde toplanması, yazılı ve görsel basın, üniversiteler, sinemalar, bilimsel teoriler yolu ile bütün dünya tek merkezden idare edilir durumuna dönüştü, bu yenilik batılılara korkunç bir güç kattı. Artık batılı değerlerin dışında ne kaldı ise, aşağılık, ilkel durumuna düşürüldü. Hele direnç gösterecek kapasitesi olan birikimler tu kaka, aykırı, marjinal ilan edildi veya terör ile ilişkilendirilerek düşman hatlarına yollandı. Sıradan insanlar bile, batılı değerler ile yatıp kalkmaya, o değerler uğruna hayatını yönlendirmeye başladılar. Her ulus kendi yerel değerlerinden bir biçimde vazgeçmekte, küresel olana tabi olmaktadır. Böylesi bir  karmaşada, neyin doğru neyin yanlış olduğunu görebilmek, anlayabilmek sıradan insanlar için gerçekten çok zor olmaya başladı. Her taraf manipüle edici, batılı efendilerine hizmet sunucu propagandacılar ile dolup taşıyor. Sağa baksanız onlar, sola baksanız onlar ve hatta dindarlara da baksanız yine onlar...

Üzerinde Müslüman çoğunluğun yaşadığı, öteden beri medeniyetlere beşiklik etmiş coğrafyamız, uzak ve yakını ile adeta bir istila, bir işgal altında tutulmaktadır. Gelmiş geçmiş bütün  büyük devletlerin hükümranlık alanı olan bölgede, enerji kaynaklarının bulunması ayrıca önemli hale getirmiştir bölgeyi. Bugün de buralara hükümran olanın dünyaya hükmettiği gerçeği göz önüne alınırsa, Hilafetin ilgasından bu yana süregelen yetim bırakılmış Müslümanların başlarına gelenleri anlamak mümkündür. Özellikle çok-kutuplu dünyadan tek-kutuplu dünyaya, tek bir küresel gücün hakimiyetine geçildiğinden beridir Müslümanlara yönelik faaliyetlerin her cephede artırılarak sürdürülmesi de olağandır. Artık küresel gücün önünde durabilecek yegane güç, yegane gerçek İslam’dır. Öyle ise, İslam’ı emperyal amaçların önüne çıkamayacak, alternatif oluşturamayacak hale getirmek için ne gerekirse o yapılacaktır. Batılıların bu işleri iyi bildiklerinden yola çıkarak şu gerçekleri hafızamıza kazımalıyız; bizden birileri, bizden gözüken, bizimle beraber olan ancak batılılara çalışan ve onların çıkarına uygun teori ve pratikler öneren niceleri olacaktır. Kimisi isteyerek ve bilerek bu işleri yapıyor iken, kimileri de yenilik, değişim vs. adına dolmuşa geleceklerdir. Bu gerçeği akılda tutmak lazım iken, paranoyaya da düşmemek gereklidir. Farkı fark etmeli ancak öncülere de dikkat etmelidir...

Gözüken o ki, Ümmet bir kez daha küçük parçalara ayrılacaktır. Her parça kendini bir yerlerde bulabilecek, kendi milli çıkarları adına söylemlerini dini kılıflarla süsleyerek kuru gürültüye kapılacaktır. Moğollara veya Timur’a haraç vermek durumunda kalıp minyatür beyliklerini başkalarına dayanarak sürdürdüğünü sanan, ancak yok olduğunda gerçeği fark eden kaprisli şehzadeler gibi olmak üzücü olsa da, Ümmet bilincinden bihaber yarı resmi milli politikalar üreten ve gaza gelen çağdaş şehzadeler yeniden hortlatılacak gibi...

Bütün olup bitenleri başkalarına yükleyerek mazeret üretmek ve bir yere varmak mümkün değildir. Bu yazı günah çıkartmak ya da acziyet sergilemek için yazılmamaktadır. Burada bir durum tesbiti yapılmaktadır ve geleceği Müslümanca inşa etmek isteyenlerin bir nebze de olsa ufuklarını açmak için yazılmaktadır. Suçlu aranacaksa eğer, en başta Müslüman seçkinlerde ve öyle geçinenlerde aranmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü halk onları takip etmektedir. Entellektüelinden tüccarına, bürokratından sivil alanında çalışanına kadar herkese bakmakta yarar vardır. Çoğunun kendisini, geleceğini, idealini çok az bir pahaya sattığını ve dünyevileştiğini görmekteyiz. Kimileri daha iyi hizmet (!) aşkına makam peşinde, kimileri daha çok para kazanıp davayı (!) yüceltmek aşkına ticaret yolunda, kimileri de yapageldiği çalışmaları daha geniş platformlara taşımak adına bin bir tavizle koşturup durmaktalar. Bu tarz çalışmaların tarihi değerlendirmelerine bakıldığında, giderek kendini heba eden ancak kurulu sistemi besleyen, taze kan pompalayacıları olarak görmeli ve idrak etmeliyiz. Bu bir ilkesizliktir, ahlaksızlıktır. İnandığını söylediği Allah’a tam olarak teslim olmamaktır. Yaşayageldiği hayatının işine geldiği alanlarında Allah’ı vekil kılıp Allah’ı yüceltirken, işine geldiği diğer alanlarda da Modernizmi vekil kılıp hevasını yüceltmektedir.  Böylece hem hayatını hem de dinini parçalamış durumdadır. Allah da böyle yapan ümmetlerin gücünü elinden alıp hakir kılmaktadır. Yaşadığı hayatın tamamını Allah’a göre kurmayan, adım adım inançlarını egemen kılmayan, imtihan süreci boyunca gerektiğinde sabredip gerektiğinde mücadeleyi öngörüp hazırlık yapmayanlar, kendi iradesi dışında gelişen olayların arkasında sürüklenmeye devam edeceklerdir, hem de zelil bir biçimde. Zaman içinde onlar gibilerden kala kala psikolojik çöküntü, yitirilmiş heyecan ve yanlara düşmüş elleri ile başbaşa kalacaklardır. En sonunda da batıl ideolojilerin propaganda rüzgarlarına kapılmaktan ve münafık olmaktan kurtulamayacaklardır...

Canlı kanlı sürdürülen egemenlik ve paylaşım savaşını, sömürü kavgasını demokratik değerler ve piyasa ekonomisi adına ve arkasına sığınarak yapanların bu araçlar yetmediği zaman işi silaha dökeceğini görmek için Irak savaşının sıcak atmosferini yaşamaya gerek yoktur. Batılı her zaman çıkarını öne alacaktır, bunun için savaş aleyhtarlığı dahil her çıkışı da kullanmasını bilecek kadar deneyimli ve uzmandır. Asıl savaş verilecek düşünce taşıyıcıları ile yan yana, savaşa hayır mitinglerine katılmak, ABD’nin karşısında  AB’nin yanında yer almak esaslı bir çelişkidir. Fırsatını bulsa Müslümanı bir kaşık suda boğacak düşünce taşıyıcıları ile özgürlük türküleri söyleyip haramları savunacak pozisyonlara düşmek, insan hakları savunuculuğu adına kerahatin arkasında olmak en hafif deyimi ile beyin sulanmasına uğramaktır. Müslümanlar olarak ne yaptığımızı bilmek, yaptıklarımızdan da hesaba çekileceğimizi hatırda tutmak zorundayız. O nedenle neyin yanında neyin karşısında olacağımız oldukça önemlidir. Yanlış tutum takınmaktansa, doğru duruşumuzu muhafaza etmek ehven olmalıdır... Bu işler çok rauntlu maçlar gibidir. Kavgada yumruk aranmaz. Bazı rauntlarda dayak yiyebiliriz, amma ilelebet dayak yiyeceğimiz de bir kural olamaz. Bugün güçsüz ve zayıf da olabiliriz. Zulüm ilelebet payidar olamaz. Ancak bir yerde zulmün olması orada mazlumun varlığı ve mazlumun halini kabullenmesi ile mümkündür. Aldatma ve hile ile kandırılarak mazlumu oynamak da mazeret olamaz. Kendilerini dünyaya kaptıranlar, dünyanın oyun ve eğlence olduğunu unutanlar, hayatlarında batılı değerleri üstün tutarak daha iyi yaşayacağını umanlar, farkında olmasalar da ayakta tuttuğu sistemin kölesi olmaktan kurtulamayacaklardır. Allah’ın ipini bırakarak başka iplere sarılanlar parçalanmaya, zayıf kalmaya ve sürünmeye mahkumdurlar. Hele batının değerleri ile kalkınacağını ve mamur bir dünyada yaşacağını sananlar evleneceği vaadi ile aldatılan kızlar gibidirler. Ve o kızların sonunu da herkes bilmektedir. İki yüz yıldır batıyı taklit ederek batılı gibi olmak isteyenlerden hayallerine kavuşan tek bir ülke, tek bir toplum yoktur. Buna meşhur Japonya da dahildir.

Her kulun sahibi Allah’tır amma, Müslümanların da vekili Allah’tır... Gayba iman eden ve Allah’a gereği gibi teslim olanlar için, Allah’ı her işinde vekil kılanlar için, Allah’ın yardımını beklemek, vekil kıldığımız Allah’ın yanımızda olduğunu bilmek güçlerin en büyüğüdür. Gerçekten teslim olunması gerektiği gibi teslim olacak olursak, her şeyimizde onu vekil kılarsak, kendimize ve yakınlarımıza hakkı geçerli hale getirir isek, batıl yok olmaya mahkumdur. Kural o dur ki; önce hak gelecek sonra batıl yok olup gidecektir. Yeter ki bizler üzerimize düşeni gereği gibi yapabilenlerden olalım. Parça parça olmaz, dinimizi bölük pörçük hale getirmez ve bazı işlerimizde Allah’ı azl etmez isek, Allah da gücümüzü parçalamayacaktır. Bizler üzerimize düşeni yapanlar olduğumuz zaman Allah ta kendine vacip olanı yapacaktır. Muhtaç olanların yanında ve onların hamisi olacak yeryüzü halifelerine, kulluk bilinci ile hareket edenlere selam olsun. İnsanlık onları aramakta, yetim çocuklar, mazlum milletler ve tüm insanlık onları beklemektedir...

Kimsesizlerin kimsesi, sahipsizlerin sahibi ve mazlumların tek sığınağı olan Yüce Allah’ım! Nefsimize uyan zalimlerden olduk. Bizleri kurtarın diyenlere yardımcı ve kurtarıcı olamadık. Oysa sen bizleri bu işler ile görevlendirmiş ve lazım olan güç ve kudreti vermiş idin. Bütün kalabalığımıza, zenginliğimize rağmen yeryüzü bizlere dar geldi. Zilletin dik alasına gömüldük. Ahireti unutup dünyalılar ile beraber olduk... Bizleri bağışla. Bizlere merhamet et. Eğer sen bizleri bağışlamaz isen, kaybedenlerden oluruz. Sen bizim Rabbimiz, sen bizim İlahımızsın. Biz ise senin aciz kullarınız.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'