Yalnızlık
Cemal ÇAĞLAK
Yalnızlık, zor ve
kazançlıdır. Fakat bu kazanç yalnız kalmanızla değil bırakılmanızla alakalıdır.
Söz konusu hal, ne evde bir başına kalış, ne ıssız bir arazide yolunu şaşırma ne
de bir bedevinin çöl yolculuğunda devesine yaslanarak geceyi geçirmesidir. Bu
yalnızlık bilginin verdiği sorumlulukla konuşan, çağıran ve ayağa kalkanların
kalabalıklar içinde yaşamış olduğu zindan hayatıdır. Boyunları çözmek için
cahiliyenin önümüze koyduğu sarp yokuşa atılma cesaretini gösterenlere
kalabalıklar tarafından verilen karşılıktır. Yaratan Rabbin indirdiği hükümler
doğrultusunda, gözlere çekilen örtüyü, kulaklara kapatılan elleri ve dillere
atılan bağları çözme gayretlerinin sonucudur. Öyle ki yeryüzünün kenarında
bırakılanlar olmak durumuna rağmen sahibinin sadece Allah olduğu bir yalnızlık…
Bir başına ama güçlü, çareleri tüketilmiş ama umutlu, kaybettiği zannedilen ama
kazançlı, ebterliği ilan edilmiş ama kevseri bulduran bir yalnızlıktır sadece.
Bu yalnızlar ise kendilerine nimet verilenler ve onların yolunda gidenlerdir.
Yani Allah’ın gazabına uğramamak için sapmayanlar, sapanların gazap dolu
bakışları altında ayakta duranlardır.
Adem’le başlayan
bir süreçtir bu. Tarih, bu sürecin örneklerini taşımış ve taşımaya devam
etmektedir. Birçok yandaşının kendisiyle oluşturduğu kalabalığa rağmen Allah’ın
yalnız bıraktığı İblis’in, insanı, kalabalıkların içine sürükleyerek Allah’tan
uzak tutacağı, Rabbini bıraktıracağı ve darılttıracağı, gece ve gündüz başka
mecralarda yürüteceği, karanlık, kanlı, sefil yolun ilk adımlarıdır. Onun,
insanlığın yürüyüşe ilk başladığı noktada yüreğe düşürdüğü "daha fazlasını elde
etme" hırsının neticesinde zehirli meyvenin yalnızlık sancılarına yakalattığı
Adem’e, dümdüz, yemyeşil, ılık, bereketli arazide sahip olduğu kolay hayatı
kaybettirişi ve kızgın, kuru, sarı topraklarda arayışı başlattığı zamandır. Ve
bir kere daha acziyeti idrak ederek, insanın elleriyle öne sürdüklerinden dolayı
rezil oluşunu ortadan kaldırmak için verilen fırsatın adı; İblis’in mağlubiyeti,
yine hırsla Kabil’in yakasına yapışarak Habil’i öldürtüşünün adıdır. Maktulun ve
katilin, doğruyla yalancının, çıkarcıyla samiminin; kısacası hakla batılın
Allah’ın yaptığı tanımlamaya göre ayrıştığı zamandır.
Bitmeyecek olan bu
kardeş kavgasının katili olan Kabil’in varislerine karşı, mücadeleyi devam
ettirme sırası Nuh’tadır. Ne acıdır ki Nuh’un karşısında olanlar Habil’in
şehadetine dilleriyle ağıt yakarlarken Kabilce çoğaltmakta, hükmetmekte ve evlat
yetiştirmektedirler. İşte O, asırlarca bu toplumu hayra davet eden ve buna
rağmen kınanan, saldırılara maruz kalan, kurtuluş gemisinin iskeletini bir avuç
iman edenle beraber, alaycı bakışlar altında kuru toprağa inşa eden yalnız adam.
Kalabalıkların yalnız bıraktığı ve bir avuç ayak takımından! oluşan yeryüzü
yalnızları… Ancak bu yalnızların sahibi Allah’tır ve bu gemiye sadece yalnız
bırakılanlar binebilir. Asırlarca alemlerin Rabbine yapılan çağrıya kulak
tıkayan müstekbirler ve onların kendi idealleri uğruna sürdüğü, sürüklediği
toplumun Nuh’un karşısına çıkışı neticesinde kurtulanlar sadece bir avuç
yalnızdan ibarettir. Buna karşın sıkı sıkıya sahiplendikleri Vedd’i, Suva’yı,
Nesr’i, Ye’uk ve Yeguk’u mabetlerinde bırakarak dağa kaçanlar, doruğa
ulaştıklarında oralara karların yağdığını, çok ilahlılığın verdiği yalnızlığı
görürlerken, gemiye binen yalnız bırakılmışlar da bir olan ilahın çokça
rahmetini görerek "Nice azların birçok kalabalığa galebe çaldığına" şahit
olmuşlardır. Kuru topraklarda gemi inşa eden bu gülünç zavallının, kaptanlığını
yaptığı gemide ise şimdi yeryüzü zavallılarından müteşekkil "Bir avuç güçlünün"
yeryüzüne varis oluşu söz konusudur.
Nihayet kara
göründü. İniverdiler sahile... Rahman’ın bu lütfuna kurbanlar adanmaz mı, bugün
bayram olmaz mı? Bir taraftan hayvanlarını arttırmaya, yeni yeni araziler
edinmeye, işçilerini çoğaltmaya başladılar. İnsanlar da iyiden iyiye
kalabalıklaştı. Ancak malın ve toprağın cazibesi Habil’in çektiklerini
unuttururken, Kabil’in ölümcül hırsını birilerinin göğsüne yeniden
fısıldayıverdi. Batık ilahlar bir kere daha su üstüne çıkarıldı. Ve yine insanı
kırbaçlayarak koşturan acımasız bir iktidar ve çoğaltma yarışı başladı. Dün
kurtuluş için kurban adayanlar artık kurban olmaya başladılar. Ne yazık ki
gemiye binen muvahhidlerin evlatları toprağa kavuşur kavuşmaz çok geçmeden
birbirlerini boğazladılar. Şimdi sıra, İblis’in oluşturduğu kalabalıkların ve
güçlülerin, yalnızlar ve mustazaflar üzerinde koparacakları tufana gelmişti.
Oluşturulan bu kan denizinde mazlumlar bir bir boğuldular. Artık gemilerde
kıtalararası seferler düzenleyen, burnu petrol kokusunu çok iyi alan katiller ve
onların kadınlarla çocuklar üzerine bombalar yağdıran askerleri vardı. Onlar da
karaya ayak basar basmaz işgallerinden aldıkları zevkle ve taze çıkarları uğruna
bayramlar yaptılar ve bu bayramın adını da "Özgürlük” bayramı koydular.
Nuh’un bıraktığı
yerde kalmıştık. Peşi sıra Ad ve Semud geldi. Onlar da evvelkilerin sünnetine
uydular. Azdıkça azdılar. Büyük büyük binalara, askerlere, mala, yıkılmayacağını
düşündükleri iktidarlara sahip oldular. Uyumuş, uyuşturulmuş kalabalıkların
üstlerinde güçlendikçe güçlendiler. Ancak Allah, Hud ve Salih’i bu iktidarların
karşısına çıkardı. Rahman’ın bolca yaydığı rızkı kendi ocaklarına akıtanların,
başkalarının ocaklarını kurutanların ve suyun başına geçerek insan emeğini
takside bağlayanların yine huzuru kaçtı. Karşılarındaki isyan yalnızdı ama
güçlüydü. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar elçiler bir türlü geri adım atmıyordu.
Salih’in ve Hud’un bu yönetime baş kaldıran yıkıcı faaliyetlerine karşı uzlaşma
ve tehdit yöntemlerine başvurdular. Ama bu din ve davetçileri bir türlü
vazgeçmiyorlardı. İnsanlara "ilahlarına sahip çıkmaları" çağrıları yapıldı. Ad
ve Semud’un din adamları, bu kardeşi kardeşe düşüren, fitneci ve diyalog karşıtı
kafalara itaatin günahını anlattılar. Ne yaptılar ne ettilerse bu iki yalnız ve
bir avuç inanan, kalabalıklar karşısında diz çökmediler. Nihayet dokuzlu çete ve
diğerleri bu bir avuç topluluğu dize getirmek için harekete geçtiklerinde, Allah
o azgınları yurtlarında diz üstü çökertiverdi. Yıldırımlar ve kasırgalar onların
iktidarlarını kökünden söktü. Evlerinden, yurtlarından, bağ ve bahçelerinden
çıkarıldılar. Çeteler, ordular ve onlara alkış tutan kalabalıklar yalnız
kaldılar ve unutuldular. Allah’ın sahip çıktığı azlar ise yalnızlıktan ebediyen
kurtuldular.
İnsanoğlu her
seferinde iyi olanı kötüyle değiştirdi. Ortalık yine karıştı. Azaptan
kurtulanların çocukları yine azap etmeye başlarken, Allah bu sefer İbrahim’i
seçti. O da yaratan Rabbi adına okudu ve insanları ona çağırdı. Bu davet
sayesinde insanlar iktidarlara ve mala tapıcılıktan kurtulabilir, kendilerini
bunlara kurban olmaktan çekip alabilirlerdi. Ancak mevcut makamların ve
kazanımların cazibesi İbrahim’i sarp yokuşu bol olan yolda yalnız bıraktı. O
"tek başına bir ümmet" olarak kaldı. Kendisi Nemrud’un karşısında yalnız, karısı
kucağındaki İsmail’le çölde yalnız, yeğeni Lut Sodom ve Gomore’nin insanlığını
kaybetmiş azgınları arasında yalnızdır. Ancak Allah, Nemrud’un ve ona teslim
olmuş kalabalıkların önünde İbrahim’i atıldığı ateşte yalnız bırakmaz ve onu
çekip alır. Eşini ve oğlunu ekinsiz ve susuz topraklarda yalnız bırakmaz,
zemzemi akıtır. Kalabalıkların kapısına yığıldığı Lut’u ve çocuklarını yalnız
bırakmaz, kurtarıverir. Ancak kudurmuş arzuların kişnettiği kalabalıklar ise
kendilerine bir sahip bulamadılar ve azap karşısında yapayalnız kaldılar.
Yalnızlık sürer
gider. Bu yolculukta görevi yürütme sırası şimdi Yusuf ve Yakup’taydı. Bir
babayı perişan eden on evlat ve kardeşe hainlik yapan aynı on kişi… Salih’e
tuzak kuran dokuzlu çetenin uzantısı… Yalan, hased, hile, iftira, riya, kibir,
tahammülsüzlük, menfaat, zayıflıktan, basiretsizlikten müteşekkil on felaketin
taşıyıcısı bu zümrenin içinde Yakup’un kör olmaktan ve Yusuf’un kuyuya
atılmaktan başka başına ne gelebilir ki? İşte bugün insanlığın eriştiği nokta
budur. Bu vasıfların ahlakı oluşturduğu toplumlarda Yakup’un ve Yusuf’un çağrısı
köreltilir ya da ortadan kaldırılır. Ya da din tacirlerinin elinde ihtiras ve
iktidar uğruna ticari bir malzeme amacıyla bırakıldığı yerden çıkarılır. Ancak,
kardeşler arasında yalnız, kuyuda yalnız, şehvet düşkünleri arasında yalnız ve
zindanda uzunca yalnız kalan Yusuf’u, Allah yalnız bırakmaz. Artık karanlığın
yerini aydınlık, zindanın yerini iktidar almıştır. Nübüvvetin iktidarıyla on
zulüm dize gelmiştir.
Habil ve Kabil’in
bitmeyen mücadelesi bu sefer de azlar ve kalabalıklarla Meyden’de karşı karşıya
geldi. Bunlar da ataları Ad ve Semud’un yoluna uydular. Kazanma hırsı uğruna her
türlü hileyi mübah kıldılar. Güçlü olanların kuralları güçsüzleri sefilleştirmiş
ve susmaya mahkum etmişti. İşte peygamberler böyle zamanlarda suskunların ve
güçsüzlerin gözü, kulağı ve dilidirler. Şeytanın gör dediğini değil, Allah’ın
gör dediğini görürler, gösterirler. Şuayb, malın ve adaletin terazisindeki
çarpıklığı, ölçüsüzlüğü gördü. İnsanların malları alınırken
değersizleştiriliyor, birilerinin elinde tekelleşince alınır olmaktan çıkıyor,
güç yetmez hale geliyordu. Malın verdiği gücün aynı zamanda iktidar olduğunu
bilen müstekbirler, asla bu uygulamanın eleştirilmesine izin vermiyorlardı.
Rızkın önüne geçerek iki dudakları arasından insan üzerine rızık tayini yapan
zümrenin karşısına, Allah, Şuayb’ı çıkardı ve onların bu zalim uygulamalarından
kendilerini yaratanın razı olmadığını söyledi. Kendisiyle birlikte olanlarla
mevcut idareyi sahiplenenlere yaptığı çağrı adeta bugüne bir ikaz
mahiyetindedir. Şimdi birisi çıkarak: "Sahip olduğunuz iktidar, kapalı kapılar
arkasında işbirliği yaptığınız iç ve dış kaynaklı holding ve bankalarla,
üzerinde her türlü spekülatif oyunlar oynadığınız borsanızla, devalüasyon ve
enflasyonla oluşan döviz dalgasıyla, fabrikatörlerin arzusuna göre ayarlatılan
asgari ücretle, koyulan ağır vergilerle, bunlara razı olmayanlara verilen
cezalarla yapılan uygulama Allah’ın lanetine uğramış bir harekettir" derse
yanılmış olur mu? Bu sözleri söyleten sosyalizm ve hümanizm anlayışları değil,
doğrudan Şuayb’ın kıldığı namazıdır. Ancak ne acıdır ki böyle bir namaz ve bu
namazın yürüttüğü yol sizi cemaat dışı bırakır. Birlikte saf tuttuğunuz insanlar
tarafından kınanmanıza sebep olur. Çünkü bu namaz susturmaz konuşturur,
yerinizde çakılmanıza müsaade etmez sizi ayağa kaldırır. Kısacası böyle bir
namaz sizi yalnız bırakır. Tıpkı Şuayb’ın Medyen’de yalnız kaldığı gibi… Ancak
yine değişen bir şey yoktur. Kalabalıklar bu sefer de her şeye eriştiklerini
düşündükleri sırada helak olurken yalnızlar bir rahmet eseri kurtulmuşlardır.
Yaratıcının
yeryüzüne yaydığı bu rızkın üzerinde oynanan oyunlar yüzünden insanların
yurtları güçlülerce işgal edilmekte, petrol hesapları uğruna on yıllarca
ilaçsızlık ve kıtlık yüzünden yüzbinlerce çocuk can vermektedir. Geri kalan
ülkelere sözde yardım hesabına verilen borçlarla, borçlar katlanmakta, doğmamış
çocukların gelecekleri ipotek altına alınmaktadır. Dün Şuayb’ın haykırışı bu
zulmeydi. Bugün Medyen’in varisleri hala vardırlar ve iktidarlarını
yaşatmaktadırlar. Şuayb’ın peygamberliğine inandıklarını söyleyenler ise ne
yazık ki yalnızlık korkusundan onun sözlerini söylememektedirler. Hakikaten
bunlar ne bela getirici sözlerdir. İşte emperyalizmin barışmadığı İslam budur.
Öyleyse bu hakikat susturulmalı ya da taşlanmalıdır. Bu yüzden Şuayb’ın çağrısı
yasa dışıdır. Onun devletine ve yöneticilerine Allah’ın emirlerine uyun çağrısı
şüphesiz ki dini devlete bulaştıran bir mantık olarak tehlikeli bulunmuştur.
Öyleyse bu irticacı susturulmalı ve onun çağdaşlaşma yolunda oluşturacağı engel,
terazilerinin yamukluğuna rağmen kaldırılmalıdır. Evet, biraz dertlenerek hanım
efendinin süs köpeğine ayırdığı bakım giderlerinin emsali bir insanlık payı
istemek yıkıcılıktır, bölücülüktür. Bu komünistliğin benim dinimde ne işi var
ki?! Ben sessiz, kadere ram olmuş, beşi kılan ve işi bilen bir Müslüman
olmalıyım. Geleceğimi düşünmeli, fitneyi uyandırmamalıyım. Aksi taktirde tarikat
ve resmi din tarafından haricilik, vehhabilik ve yeşil komünistlikle
suçlanabilirim. O zaman bu din vicdanlık bir iş olmalı, her şeye karışmamalıdır.
Nas ve Felak’ı okumalı, mezarlıktan geçerken ölülerin ve cinlerin çarpmasından
korunmak için önümüze ve arkamıza üfürmeliyiz. İşte din şimdi sizi cinlerin
çarpmasından korumuştur! Ancak asla sizi yıllarca sömüren ve cüzdanınızı çarpan
güçlerden korumayacaktır.
Nice zalimler
vardır ki zorbalıklarıyla mazlumların kanı, canı hesabına taşıttıkları yüklerle
son derece acımasız sahnelerle dolu bir hatıra ve dudak ısırtan sanat eserleri
bırakmışlardır. Ve insanlık bu noktada çürümüştür. Gözleri, dünyanın harikalar
kategorisine giren eserleri hayret ve hayranlıkla izlerken, kulakları asla bu
mazinin taşıdığı acı çığlıkları duymaz. İşte yirminci yüzyılın bu bakış açısına
ikramda bulunan zalimlerin öncülerinden birisidir Firavun. Anaların doğurmaya
korktuğu, bebeklerin Firavun’un bekasına kurban edildiği Mısır. Bu zulümler
içinde su ile gelen çocuk…
Güçlü bir iktidar,
Nil’in münbit havzası, muhteşem bir mimari yükseliş; altın, köleler, ordular,
din adamları… Hepsinin üzerine oturmuş ve altındaki Mısır mülküyle övünen bir
Firavun. Bu saltanatın kendisini korumak uğuruna insana yapmayacağı şey yoktur.
Taşlar taşıtılacak, çocuklar öldürülecek, diller tutulacak, bir zümre başı dik
gezerken bazı boyunlar bükülecektir. İnsanlar sınıflaştırılacak, güven ortamı
kaybettirilecek ve herkes birbirinin ayıbını ortaya koyma sevdasına düşmüşken
iktidar zarar görmeyecektir. İşte Musa, susan toplum adına konuşan, yürüyen ve
peşinden çağıran insandır. Onları içinde bulundukları zilletten izzete taşımak
için Tur’daki gecenin sabahında Firavun’un karşısına çıkarak kavminin artık
bırakılmasını isteyen ve ilahlaşan kafanın Allah’tan korkmasını hatırlatan
peygamberdir. Korkutucu bir gücün karşısına yapayalnız çıktığı halde asla
Firavun’un kendisini aşağılamasına fırsat vermez. Ancak bu kibir ve iktidardan
doğan güç, bunun üzerine zulmünü kat kat arttırır. Nihayet Mısır, mazlumlar için
dayanılmaz hale gelmiştir. Artık yürüyüşün zamanı gelmiş ve bir kavmin hicreti
başlamıştır. Fakat bu ucuz iş gücünün göz göre göre o toprakları terketmesi
Firavun ve hanedanı için kabul edilir bir durum değildir. Ordu, gün doğumuyla
birlikte yeryüzü yalnızlarının peşine düşer. Öyle bir zamandır ki hayatın su ve
Firavun arasında nihayetleneceğini düşünenlere Allah sahip çıkmıştır. Dün saraya
suyla gelen çocuk, sarayın efendisini ve askerlerini suya düşürmüştür. Ve
sahipsizler suyu geçerek bu tufandan kurtuldular. Tıpkı Nuh’un evlatları gibi
karaya ayak basar basmaz kurtuldukları günü bayram ilan ettiler. Ancak bir süre
sonra Kabil boğulduğu yerden yine sahile çıktı. Musa’nın yanında çoğaltma
yarışına giremeyeceklerini anlayanlar Samiri’ye ve Karun’a sevdalandılar. Musa
aralarından bir süre ayrılıverince altına ve iktidara tapmaya başladılar. Musa
dağdan inince kendi kavmi içinde Firavun’un karşısındakinden daha yalnız
kaldığını gördü. Dün Yehova’ya inanmayanlara karşı Yehova’ya inananlar vardı
yanında. Şimdi ise inananlarla, inandıklarını söyleyenlerin kavgası başlıyordu.
İşte bu savaştır ki safları bulanıktır ve düşman gizlenir. Hak söz, hak
kılığındaki sözlere bu zaman mağlup ettirilir. Artık bu zamanın din adamı
Musa’nın asasını eline alan Firavun’dur.
Yalnızlık tükenmez
bir yoldur. Şimdi de din uluları tarafından, adanmış bir iffetin çekecekleri söz
konusudur. Meryem, Allah’tan aldığı kelimesini kavmine taşımak zorundadır. Bu,
belki de yeryüzünde bir insanın başına gelebilecek en büyük imtihanlardan
birisidir. Onun içindir ki Allah, Meryem’i "alemlerin kadınlarına üstün"
kılmıştır. Babası olmayan bir çocukla, hahamların ve onların güdümündeki bir
kavmin karşısına çıkmak bir kızcağız için, korkunun ve güçsüzlüğün dorukta
olduğu andır. Kendisine üflenen hayatı kucaklayıp bir toplumun karşısına çıkan,
tükürük, iftira ve tehdit dolu bakışlar altında kalan bu masumenin hali ne olur?
Ancak o Rabbinden kendisine emredileni dinlemiş ve ne pahasına olursa olsun o
hakikati ve hayat verici kelimeyi kavminin ortasına getirmiştir. Böylece Allah,
kendisini fedakarlığın son noktasına kadar feda eden bu kızı, yahudiliğin
şeriatındaki recm cezasından, kucağındakini konuşturarak kurtarır. Evet, siz
hakikati ne şartlar altında olursa olsun karşınızdaki zalimler zümresine önüne
koyarsanız, o zaman, o sizin ve diğer çaresizlerin hesabına konuşur. Şimdi kaç
erkek, o kadının çocuğunu taşıdığı gibi hakikatleri, ayetleri toplumun önüne,
dosdoğru koyarak "bunlar Allah’ın sizi zalim veya köle olmaktan, kulluğa ve
merhamete çağıran kelimeleridir" diyebilir. Nasıl olsun ki?.. Fikirlerin iffeti,
Meryem’in iffetine ne kadar yakındır. Bu yalnızlığı kim göze alır? İşte yalnız,
ancak tertemiz kalmış Meryem budur. O, Rabbinin küçükken yetiştirdiği
bitkisidir. Kucağına İsa’yı aldığında yiyeceği ve içeceği ayağına getirilen
güzide annedir. Peygamberin himayesinde büyütülecek kadar seçkindir. Bu ne
muhteşem bir yalnızlıktır ve ne müthiş bir örnektir. Ne yazık ki bu ibretlik
hayattan erkekler kendisine bir ders çıkaramadı. Kadınlara ise doğum öncesi
hurma yemek gibi bir emanet kaldı! Oysa bu hareket bize mükemmel bir davranış
örneği sergilemektedir. Bir kadının korkmadan, yalnız başına taşıdığı hakikati
"biz erkeklerin" daha sıkı tutması gerekmektedir. Musa’nın, İsa’nın ve
Muhammed’in kelimelerini sahiplenmeli, onları firavunlaşanların, rahiplerin,
hahamların, idarecilerin, hocaların ve şeyhlerin huzuruna getirmelidir. İşte o
zaman bu hakikat konuşur ve o zaman zalimlerin bir inkılaba uğrayarak devrilişi
başlar.
O çocuk büyüdü.
Doğduğu gün selam onun üzerineydi. Öleceği ana kadar da bu selam üzerine yaşadı.
Kudüs ona göz açtırmadı. Din adamlarını dışı boyalı içi çürümüş kemik dolu
mezarlara benzettiği için hahamların hışmına uğrarken diğer taraftan da Allah’ın
hakkını kullara vermediği için Roma’nın saldırılarına maruz kaldı. O kadar
yalnızdı ki hainlerin ve inkarcıların tuzaklarını görünce "Allah yolunda kimler
benim yardımcımdır?" dedi. Havarileri ve İsa yeryüzünün yalnızlarıydı. Bir
taraftan imparatorluğun baskısı diğer taraftan da Allah’ın seçkin kulları
olduğunu söyleyenlerin lanetli bakışları altındaki kimsesizlik... Ama Allah,
İsa’yı yalnız bırakmadı. Bu zalimlerin tuzaklarına İsa’yı kurban ettirmedi. O’nu
aşağılamak isteyenlere karşın yüceltildi. Diri olarak kaldırılacağı gün ise
selam o ve ona uyanların üzerinedir.
Daha sonraları
gerçekten İsa’nın davasını samimiyetle takip eden muvahhidler geldi. Bunlar
tarihin en büyük acılarını yaşadılar. Kimileri ateş dolu çukurlara atılırken
bazıları da sığınacak mağara buldular. Her zaman olduğu gibi yine azgınların
karşısında kalan bir avuç yalnız vardı. Bunlardan bir topluluk da sisteme ve
sisteme uyum sağlayan kavme baş kaldırdıktan sonra mağaraya sığınan gruptu. Ne
yazık ki bugün mevcut ilmimiz bunların sayıları ya da köpeklerinin adını
bilmekten öteye gitmemektedir. Bu insanlar Allah’ın hükümleri uğruna orduları
karşılarına aldılar ve yurtlarını, evlatlarını terk etmek zorunda kaldılar.
Ancak bu yapayalnız müminlerin aziz hatıraları günümüze kadar gelirken onları
kovalayan kalabalıkların arkalarına lanet takılmıştır. Üç yüz yıl sonra,
silinmek isteyen ve mağaraya mahkum edilen hakikat yeniden inkışaf etmiş
insanların gözleri önüne koyulmuştur. Bu kıssa sadece bir avuç gençten,
mağaradan ve zalimlerden ibaret değildir. Allah, her ne şartta olursa olsun, ne
kadar yalnızlık çekilirse çekilsin inanç uğruna başa gelen sıkıntıların ve bir
kenara bırakılmışlığın mükafatını vereceğini ve hakkın yeniden inkişaf edeceğini
ortaya koymaktadır. Zalimlerin de bütün güçlerine rağmen yok olup gideceklerini
anlatmaktadır. Bu, Allah’ın "andolsun insanların çoğuna uyarsanız sizi haktan
sapıtırlar" ifadesinin gerçekleşmesidir. Bu yüzden o gençler de İsa’yı
dinlediler ve O’nun "insanların çok olduğu yerden değil az olduğu yerden
yürüyün" sözüne ittiba ederek böyle bir şerefe nail oldular.
Yine aynı insanlar…
yine aynı adamların inlettiği, hayattan mahrum edilen, suya ve ekine hasret
bırakılan, susturulan insanlar… Diğer taraftan da bu mahrumiyeti planlayan ve
sürmesi için bütün güçleriyle hareket eden kafalar… Ve yine bir adam çıkıyor,
dağlardan aşağı indiğinde Adem’in son mirasçısı olduğunu ve insanlığa tanınan
son fırsatı ilan ediyor. Muhammed, her elçinin yaptığı gibi Kabil yanlılarının
elinden acı çeken Habil yanlılarını ayağa kaldırmak için çağrısına başlamıştır.
İnsanın canına okuyan hayatın ilgası için "Yaratan Rab adına okumaya" gelmiş,
davetini efendiler ve yandaşlar hesabına değil de susanların konuşabilmesi,
körlerin görebilmesi, sağırların işitmesi hesabına başlatmıştır. Bu çağrı öyle
dirilticidir ki Mekke’nin kenar mahallesinde kalmış, okuma-yazma bilmeyen,
hayatını kocası ve çocuğuna adamış, ne verilirse ona razı olan, kadınlığı
üzerine yüklenen aşağılayıcı bakışları kabullenmek zorunda kalan bir kadını,
Mekke’yi sarsacak bir kimliğe bürümüştür. Kendisine hayatı verene hayat tarzının
şekillenmesi için tam anlamıyla teslim olan bu kadın, Mekke ilahlarının ve
onların sırtından geçinenlerin hayatlara hükmetme arzusu yüzünden kocasıyla
birlikte şehid edilmiştir. Bu iki mümin kuvvetçe zayıf, malca fakir ve akraba
yoksuluydular. Ancak onları çok güçlü yapan şey ağızlarından çıkan sözlerin
büyüklüğüydü. Bu ifadeler Mekke’nin yıkılışının başlangıcıydı. Herkesin, ebter
olunacaklar listesine aldığı bu yalnızlara, Allah kevseri vermişti.
İblisin doğru yolun
önüne oturup insanları saptırmaya yemin ettiği günden bu yana çoğunluk ona
uymuş, az ve sebatlı bir topluluk ise nimet verilenlerin yoluna girmiştir.
Haysiyet sahibi ve kararlı bu zümreler hiçbir zaman Allah’ın indirdiği kitabın
önüne –marjinal kalacaksınız tehditlerine rağmen- ne başka bir kitabı ne de
başka insanları koymuştur. Peygamberlerinin kendilerine bıraktığı kaynağa sıkıca
sarılarak, zannın akidelerine yansımasına fırsat vermeden, eğilip bükülmeden
yürümüşlerdir. Asla kilise ve Sezar işbirliğine geçmemiş, resmi din oluşumuna
yandaş olmamışlardır. Taraftarı az ama dosdoğru olan bu yol Adem’le başlayan ve
kıyamete kadar sürecek olan bir yoldur. Haktan sapanların oluşturduğu
kalabalıkların baskısı altında katedilen sarp yokuştur. Bu yolun sonlarına doğru
gelindiğinde kuvvetlilerin bitişini, ayak takımı olarak sunulanların da
gerçekten nasıl ayakta kaldığını görürsünüz. İnananları bitirdiklerini,
inananların da "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyecek hale geldikleri anda yardım
yetişmiş, Musa’nın ensesine yapışmak isteyen Firavun yapayalnız kalmıştır.
Mekke’yi mazlumlar açısından yaşanmaz hale getirenler Bedir günü başlarına bela
gördüklerini yok edeceklerini zannettikleri sırada yeryüzünden silinmişlerdir.
Ancak ne pahasına olursa olsun bu noktaya gelene kadar varolan bütün gücün
sonuna kadar kullanılması gerekmektedir. Yattığı yerden kurtarıcı bekleyenlerin
veya yağlarını eritecek idman mesabesinde kalanların Allah’ın yardımını bekleme
gibi bir hakları yoktur. Bu İbrahim’in imtihanı gibidir. Bıçak gırtlağa
dayanmadıkça İsmail hayat bulmaz. Ancak bu gayretin sonunda insanın insana
kurban oluşu ortadan kalkar. O zaman kurtuluşa layık oluşun şartları doğar ve
yalnızların inkılabı gerçekleşir.