Bu Çağın Moğolları
Bağdat Kapılarında
İbrahim KARAGÜL /
18.01.2003/ YENİ ŞAFAK
Saddam Hüseyin'in,
"Bu çağın Moğolları'nı Bağdat kapılarında yeneceğiz" ifadesi bana, Ali Bulaç'ın
"Moğol istilasını yeniden okumalıyız" sözünü hatırlattı. Ali Bulaç ve Saddam
Hüseyin isimlerini aynı cümle içinde kullanmak istemem. Ancak yeni
Amerikan-İngiliz-İsrail planlarının, kullandığı yöntemler ve yıkıcı sonuçları
itibariyle, Müslümanlar'ın genelinde Moğol istilasını hatırlatması ve barbarlık
ölçeğinde değerlendirilmesi önemsenmeli.
İslam dünyasının
karşı karşıya bulunduğu büyük tehdit, ancak Moğol istilası, Haçlı saldırıları ve
Osmanlı'nın çöküp İslam dünyasının paramparça olduğu "büyük yıkım"la
karşılaştırılabilir. Bu nedenle, bizler, sadece Moğol istilasını değil, Haçlı
istilasını, Soğuk Savaş dönemini ve Soğuk Savaş sonrası oluşturulmaya çalışılan
yeni küresel sistemi de çok iyi okumak zorundayız. ABD ve İngiltere'nin istila
ve yağmaya dayalı yeni dünya projesini uygulamak için İslam dünyasının tamamına
yönelen tehdit, tarihin dönüm noktalarından biri olacak.
Bizler, son on
yıllık süreci iyi analiz edemediğimiz veya tanımlayamadığımız için olayın
vehametini kavramakta geciktik. Afganistan'ı Taliban, Irak'ı Saddam Hüseyin
özelinde algıladığımızdan, İslam dünyasının yüz yılını daha çalmak amacıyla
uygulanan büyük istila projesinin bütününü göremedik, göremiyoruz.
Oysa 1990'lardan
beri, özellikle de 1995'ten bu yana bunun hazırlıkları yapıldı. Uluslararası
kurumlardan yerel ve küresel güç merkezlerine kadar, bütün devlet veya
kurumların tehdit konseptleri değiştirildi. Yükselen İslami duyarlılık öncelikli
tehdit ilan edilirken, "İslam ve terör" gibi bir kavramın entelektüel temelleri
atılırken, bu kavramdan hareketle İslam coğrafyasının her köşesinde anti-terör
merkezleri kurulurken, İslami hareketlere karşı tasfiye operasyonları
yürütülürken, yeni düşmana karşı küresel koalisyon oluşturulurken, 21. yüzyıla
yönelik ekonomik, siyasi ve askeri alanda İslam coğrafyası üzerinde kıyasıya bir
iktidar yarışı sürdürülürken bizler, kafamızı kaldırıp neler olduğuna bakamadık
bile. Afganistan'ı Taliban'la, Irak'ı Saddam'la ele aldığımız veya gelişmeleri
birbirinden bağımsız gördüğümüz sürece, 20. yüzyılda olduğu gibi, 21. yüz yılı
da rehin alacak sürece karşı hiç bir cevap üretemeyeceğiz.
Oysa ortada gizli
saklı planlar yok; her şey apaçık: İslam dünyası her yönüyle esir alınıyor.
Kaynakları yağmalanıyor, toprakları işgal ediliyor, insan kaynakları
zayıflatılıyor, İslam'la bağlantıları koparılıyor, Müslümanlar'ın bir meydan
okumasına ya da bağımsızlaşmasına yol açacak bütün araçlar ortadan kaldırılıyor.
Bu proje, Müslümanlar'ı siyasal, ekonomik ve kültürel anlamda köleleştirme
projesidir ve bizler, medya manipulasyonlarından, batılı kamuoyu oluşturma
mekanizmalarının yönlendirmelerinden kurtulup gerçeği göremeden ve kendi
söylemlerimizi geliştiremeden bu barbarlığın önüne geçemeyeceğiz.
ABD'nin emperyal
ruhunu biz besliyoruz
İngiltere, geçen
hafta dünyadaki bütün büyükelçilerini Londra'da topladı. 150'den fazla
diplomatın katıldığı iki günlük toplantılarda yeni küresel yapı ve İngiliz
politikaları masaya yatırıldı. ABD ve İngiltere öncülüğünde yeni bir dünya
kurulmaya çalışılıyor ve bir çok güç merkezi dış politikalarında köklü
değişikliklere gidiyor. Toplantılarda özellikle İngiltere'nin Irak'a saldırı
gerekçesinin petrol olduğu, Londra'nın ABD ile birlikte Ortadoğu ve Hazar
kaynaklarını denetim altına almasının zorunluluğu teyit edildi. Türkiye'yi Irak
cephesine sürüklemeye çalışanlar, İngiltere'nin Irak planlarını biraz analiz
etseler, burada Türkiye'ye "tetikçilik"ten başka hiç bir rol ve "ganimet"
verilmeyeceğini çok iyi anlayacaklar.
Amerika'yı Amerika
yapan ve bir emperyal güç olarak bütün dünyayı kuşatmasına neden olan
Amerika'nın kendi gücü değil, bizleriz. Soğuk Savaş dönemi boyunca ve sonrası
ABD'ye yönelik sadakat ve yaptığı her eylemi meşrulaştırma kaygısı, Amerika'nın
gücüne güç katıyor. Türkiye, İran, Suriye, Suudi Arabistan'ın açıkça karşı
çıktığı bir ortamda ABD'nin Irak'ı işgal etmesi mümkün değil. Ancak bu irade
olmadığı için işgaller yaşanıyor. ABD her müdahalesinde çevre ülkelerin ve
uluslararası kamuoyunun gücünü kullanıyor ve bunu zafere dönüştürüyor. Bu
teslimiyet ruhu yaşadıkça Amerika'nın gücü de ayakta kalacak.
Ancak umut verici
gelişmeler de var: ABD ve İnglitere 1990'dan bu yana ilk kez bu kadar yalnız.
İlk kez, İsrail, Avustralya ve bir kaç küçük ülke dışında, karşılarında çok
geniş bir küresel muhalefet oluştu. Avrupa, Rusya ve Çin gibi güç merkezlerinin
yanısıra, bölgesel güçler de artık ABD'nin her istediğine evet demiyor. Bu
yalnızlaşma süreci, belki Irak'a saldırmalarını engelleyemeyebilir ancak Irak
harekatı ve sonrası daha da güçlenecek olan muhalefet, ABD ve İngiltere için
ciddi bir sarsıntı olacak.
Bu açıdan,
Türkiye'nin ABD'nin her isteğine Soğuk Savaş dönemi gerekçeleriyle "evet"
dememesi gerekiyor. Eğer Türkiye kayıtsız şartsız sadakat gösterisine devam
ederse, önce kendi bölgesinde sonra da yeni uluslararası süreçte yalnızlığa
oynayacak ve ABD-İnglitere-İsrail'in tetikçi ülkesi olmak zorunda kalacak.
Türkiye'in Irak konusunda direnci ve bölgesel inisiyatif geliştirmesi, her ne
kadar ABD'den bağımsız bir girişim olmasa ve ABD'nin Irak'a savaşsız
yerleşmesine zemin hazırlayacak olsa da, umut verici... Irak'tan sonra diğer
bölge ülkelerinin de hedef olacağı gerçeğinden hareketle, Türkiye ve bölge
ülkeleri, ABD-İngiltere'nin planlarına karşı gelişen muhalif cephe ile dayanışma
içinde olmak zorunda. Bölgesel ve küresel dayanışma olmadan bu barbar istilaya
direnmek mümkün değil.